DİL MEDENİYET MÜNASEBETİ RANA İSLAM DEĞİRMENCİ İLE MÜLAKAT -2-

rana-islam-1METİN ACIPAYAM: Dilin ontoloji ile münasebetini düşünecek olursak, diller aynı zamanda varoluş ve yokoluşun biricik âmilleridir. Dil meselesi ihmale geldiği zaman yokoluş vetiresinin başlayacağı muhakkak. Aynı zamanda büyük milletler büyük diller inşâ eden cemiyetlerden doğar. Dilin milletlerin hayatında “varoluş” ve “yokoluş” hususiyetleri hakkında ne söylemek istersiniz?

Dil meselesi, öylesine derin bir deniz, öylesine “aynı denize akan” ve akış sırasında zaman zaman birbirine karışan gürül gürül nehirler bütünü ki; dilin bu derinliğini ve her biri kuvvetli birer kol olan dille bağlantılı hayatın diğer mecralarını anlatırken hızımızı alamıyoruz.  Bu hızla bir konuya değinirken diğer bir konudan destek almak zorunda kalıyoruz. Bu durum aslında “dilin başka bir hayatî yönünü” de gözümüzün önüne seriyor. Dil, aslında “insan” (ve elbette “millet”) olmakla / kalmakla eş değer, neredeyse…

İnsan düşünebilen, hissedebilen ve düşündüğünü, hislerini, muhakemesini “dillendirebilen” tek varlık. Hâl böyle olunca, ben de, sizin bu sorunuza gelene kadar izaha uğraştığım ilk iki soruda; bu sorunun da payına düşen cevapları yeri geldikçe, dilimin imkânları ölçüsünde aktarmışım. Bu aktarış, her ne kadar farkında olmadan / olamadan gibi görünse de “şuurludur”. Zira dil ile şuur arasında sıkı organik bağ/lar vardır…

Dil, insanın hayatta hem maddî hem de manevî varlığının en kuvvetli delilidir. Konuşma ve dolayısı ile dinleme, anlama ve tefekkür yetisini kaybeden insan; soluk alsa da varlığını, en büyük cemiyetten (topluluk, millet hatta insanlık) cemiyetin en küçük birimi aileye kadar, insanlar arasında tam mânâsı ile hissettiremez.  Ya da bir insan, tamamı ile sağlıklı olsun; gerekli “kelime hazinesi”ne, anlatım gücü ve cesaretine sahip değilse duygu, düşünce ve hayallerini tam anlatamadığı gibi, hayatın farklı alanlarında muhatap olduğu insanlara lâyıkı ile şahsiyeti, fikirleri, idealleri ile nüfus edemez.

Bunun gibi; “dil”ini zenginleştirmeyen, dil şuuruna sahip olmayan, dilini doğru öğrenmeyen bir insanın da bilim dallarını, mesleğini, hayata dair her türlü bilgiyi doğru ve yeteri derecede öğrenebilmesi, öğrenebilse de aktarması da mümkün olamaz.

Aslında, biz “kelime hazinemizin” gücü kadar hayata hükmedebiliriz.

Milletler için de hâl böyledir: Yani, milletler de insanlar gibi “dil” hazinelerine, dil kurallarına, dilin doğal gelişimine, dilin telaffuzu, konuşulması ve yazıya dökülmesine, dilin edebî ve kültürel eserlere dönüşmesine,  milletçe sahip çıkılan kelime hazinesi, söyleyiş incelikleri ile yeni kavram, buluş ve ekoller için yeni kelime üretmeye, “kelime hazinelerini oluşturmaya” ve “hazineyi bilinçli şekilde korumaya” olan hassasiyetlerine göre “insanlık sahnesi”nde var olurlar.

Dil bahsinde, yine gençlere şunları hatırlatırız: – Kabaca sınıflandığında, ilk göze çarptığı hali ile- Batı dillerinde Latince bilim dilidir; Fransızca kültür dilidir; Almanca teknik dildir; İngilizce ise (kendisine olan aşırı özgüven ile karşılaştığı her dili ve “kelime”yi bünyesinde eriterek kabul ettiği ve “kendine özgü / kendinden bir parça” kıldığı için olsa gerek) yayılmacı, egemen, “insan-lık için” iletişim (İngilizce, bu esnek ama çok kararlı duruşu ile insanlığı birleştirir, birbirleri ile anlaşır, iletişim kurabilir hale getirir gibi görünüyor; fakat bu duruşta akılcı ve “daha derin” bir stratejinin varlığını göz ardı etmemek gerekir.) dilidir… Doğu dillerinde Arapça bilim (ilim) dilidir; Farsça kültür dilidir; – geçmişi yeni olsa da- Japonca teknik dildir… Ya Türkçe? Türkçenin şu anki durumuna baktığımızda, “yaşayan olağan seyrinde” Osmanlı Türkçesi devresi diri diri toprağa gömülmeye çalışıldığından, bu ölüm-kalım savaşının ortaya koyduğu marazî tablo içinde, Türkiye Türkçesinin net fotoğrafını ve dünya dilleri arasındaki yerini ve hayatın hangi misyonunu temsil ettiğini tam ve hakkı ile tespit etmek güç oluyor…

Dünyada şu an beş kıtada konuşuru olan (ve içinde elbette Türkiye Türkçesinin de bulunduğu)  çok güçlü (dünyanın ilk beş dili arasında yer alan) TÜRKÇE dili bulunmaktadır. Yalnız bu güç, iki noktada kendini gösteriyor: Birincisi, Türkçenin yerli yerinde, sistematik dil bilgisi kuralları ile kelime türetmedeki, cümle yapısındaki sağlam ve tartışılmaz kuvveti. İkincisi, dünyada konuşur sayısı olarak ezici çoğunlukta olması. Fakat dikkat edin; Türkçeye bilim (ilim) dili, kültür dili, teknik dil, hükümran dil (iletişim dili) diyebilmek -şu hâli ile- mümkün mü? Belki son zamanlarda,  tek tük de olsa birkaç buluşa ve patente imza attığımızdan teknoloji dili  (teknik dil) diyebiliriz… Fakat bunu, çok ısrar edersek cılız sesimizle ve ancak kendi içimizde, kendimize deriz. İnsanlık, bizim dilimize “teknoloji dili” dedi mi, der mi, bu günlerde? Görünen o ki; böyle bir tespitte bulunsak da bu tespiti çok da net ifade edemiyoruz; tüm insanlığa benimsetemiyoruz. Belki de “ifade edemeyişimiz”, sun’î ve – bir yerlerden güdümlü olsa gerek- bitiril(e)meyen bir kavga içinde, toz duman arasında iken “hakiki dilimizin” “hakiki kudretini”, “şuurlu idrak edemeyiş”te gizlenmiştir. Ne dersiniz?

Yalnız, bir şeyi fark edebiliyor muyuz? Beş kıtada konuşuru olan Türkçeyi şöyle yakından incelerseniz zamanla farklı lehçe, ağız ve şîvelere ayrılmış, diğer dillerden etkilenmiş dünyanın çok farklı yerlerinde kullanılan Türkçedeki “dil birliğinin” ya da Türkçe dışındaki dillere sızmış “Türkçe söz varlığı”nın ezici çoğunluğunun “Osmanlı Türkçesi” kelimeleri ile sağlandığını görürüz. Yine aynı şekilde, acaba diyorum, Osmanlı Türkçesi normal seyri içinde aksa idi- şu an hâlâ can çekişiyor olmasa idi; daha kararlı, daha moralli ve başı daha dik durabilseydi- , zamanında kendisinin dünya coğrafyasında, kültüründe, sosyal ve siyasî hayatında “şuurlu ve tam hâkim”  olduğu gibi; bugünkü Türkçemiz de, o, bir zamanlar Osmanlı Türkçesinin tartışmasız hak ettiği  “bilim – kültür – sanat – hakimiyet – iletişim – teknoloji” dili olma ünvanını da taşır mıydı; bu payeyi devam ettirebilir miydi? Ya da tam da burada sormak gerek:

“Birileri bilerek mi ve bütünüyle her alanda “hâkim dil”, dolayısı ile “hâkim millet” olacağımız korkusuyla mı ‘Osmanlı Türkçesi” yok, bu Osmanlıca anlaşılmaz, uydurma dil, Türkçemizden Osmanlı Türkçesi kelimelerini ayıklamalıyız’ kandırmacası, hezeyanı içinde bizi uyutmaya çalışıyor?

“Şuurlu düşünmek gerek!..”

Unutmayalım ki;  dil, insan için de millet için de bir varlık meselesidir. Siz, dünyada dilinizin hayatı,  gücü  ve etkisi kadar varsınız… Kültürü, ilmi, hayatı, iletişimi, muhabbeti, teknolojiyi, hürriyeti geliştirmek, sürdürmek ve dünyada söz sahibi olmak için “dil”imize ve dil mirasımıza büyük bir farkındalıkla muazzam ve sistematik bir planla sahip çıkmak olmazsa olmaz şarttır.

Şunu demiyoruz elbette… 15.-16. yüzyıl Osmanlı Türkçesi ile yazalım, konuşalım. Fakat, dedemizin dilinden korkmadan, atamızın dilini, eserlerini anlayacak kadar “dil hazinemizi, kelimelerimizi” öğrenelim. Öğrenelim de; sadece dil mirasımızı değil; kültür, sanat ve siyaset mirasımızı da “hazinenin tamamını görerek / bilerek” fark edelim. “Okuyalım da, “bizden” ve  “tarihin, kültürün hangi satır aralarından” neden ve niçin korkup da bizi “dil”imiz ve “hazinemiz”den uzaklaştırmaya çalışırlar, iyi anlayalım.

“Bu dil bizimdir ama işte…” kırık dökük cümlelerle örtülmeye çalışılan paranoya ya da aşağılık duygusuna kapılmadan; aksine, gururla dilimize sahip çıkalım. Zaten, Osmanlı Türkçesi dediğimiz ve hâlâ halkın gündelik hayatında kullandığı Osmanlıca kelimeleri atmak mümkün değildir, atmaya da kimsenin gücü yetmez, yetmeyecek. Bir ikincisi; böylesi kuvvetli bir dile, – tarih sahnesinden bugüne kadar gelen, topyekûn bir nehir gibi akan- Türkçeye bütünü ile sahipsek; dilin doğal gelişimi ve kelime yapısı içinde, dil bilgisi kurallarına uygun “bizi yansıtan” yeni kelimeler türetmek, biz dil bilimcilerin aslî görevidir. Yeni kelime ve kavramlar türetme vazifesi ve hassas sorumluluğundan kaçamayız, elbette. (Tabii kelime ve kavram türetmek için tefekkür, icat ve buluşun yanında ‘gönül birliği” gerekir; bahsi hep aklımızda…) Fakat şunu unutamayız; kelimeyi dil bilgisi kuralları içinde dahi olsa, masa başında türetmek kâfi gelmez. “Kelime”, “insan/lar onu yürekten ve samimiyetle kullanmak istediği zaman” can bulur. Kelime; insan hayatının vazgeçilmez bir anı ile ya da hayatının bir noktası ile buluşur, sarılırsa hayat bulur. Dayatma ya da yasaklama ile hiçbir kelimeyi “yaşatamaz” ya da “öldüremezsiniz”.  Kelimenin hayat hakkına ancak, kelimenin sahibi olan milletin vicdanı, milletin duruşu karar verir…

Büyük millet olmanın göstergelerinden en önemlisi zengin, kıvrak, yaşayan, gelişen ve iz bırakan dile sahip olabilmektir. Cemiyetimize “dil şuurunu” çok iyi aşılamak gerekir… Cemiyetin kültürlenmesi, kenetlenmesi, sevgi ve muhabbetle bağlanması, birleşmesi, ilerlemesi, “millet olması ve millet kalması”, “yaşattığı dili”ne yüreği ile yatırım yapmasına; dilini –paranoya, yaptırım, uyuşukluk, nemelazımcılık, aymazlık illetlerinden kurtularak- geliştirmesi de, cemiyetin / milletin kalkınmasına, dimdik ayakta kalmasına imkân sağlar. Cemiyetini insanını kalkındırabilen, şuurlandıran toplumlar millet, hatta büyük millet olur…

METİN ACIPAYAM: Heidegger bir sözünde “Dil insanın evidir” der. Bu sözden ne anlıyorsunuz? Dile müdahale cemiyetin hanesine bir tecavüz müdür?

Dil, insanın evidir. Bu ifadenin bende uyandırdığı ilk his şu oldu:  “Ben, dilim (sahip çıktığım kelime hazinem) kadar varım…”

Ya da dil; ona yatırım yaptığım kadar, onu kolladığım, ona özen gösterdiğim, onu benimsediğim müddetçe bana sahip çıkar.

“Ben’i anlatmam için ‘benim kelimelerim’, olmalı!” Sevincimden, heyecanımdan, aşkımdan, hüznümden, ağıtımdan, renklerimden, sılamdan, hayallerimden, buluşlarımdan kopup gelen kelimelerim. Kelimelerim, dünyamı oluşturur. Dünyamı, evimi; kendi kelimelerimle döşersem, öteki beriki, bana sormadan benim olan dünyada ne yapacağını bilemez;  dünyama yapmak istediğini,  “benim iznim olmadan” yapamaz da…

Bir cemiyeti yıkmak isterseniz diline müdahale edersiniz. Nitekim, dünya tarihine bakarsanız; bir milleti çökertmek isteyenler ilk anda dile müdahale etmiştir. Bir dönem Orta Asya’da Türkçe konuşan Türk boylarına bu yapıldı: Türk boyları tarihinden, dininden, kardeşinden, ideallerinden, geleceğinden, hayallerinden koparılsın diye, o zamanın komünist rejimli Rusyası her bir Türk boyuna (halkına) yapma bir dil ve alfabe uydurdu. Ve onlara kendi “dillerini” unutturmaya çalıştı. “Dil hanesi”ne yapılan bu tecavüzle insanlar tamamen birer hayalet haline getirildi; bu hayaletlerin cemiyet, halk, millet, devlet hatta “insan” olmaması için uğraşıldı. Tabii, bu oyunu, bu dil ve soy kıyımını anlayan “diline, kelime hazinesine ve insanlığına mâlik”, “dilin ve kelimenin sırrına vâkıf” yüzlerce insan, bu oyunu çabuk anladı. Türkçeyi unutmamak ve çocuklarına aktarmak için gizli gizli günlük tuttu, mektup yazdı, masal anlattı, ninni söyledi, dua etti… Ve bir gün baktılar ki, rejim yıkıldığında “Türkçe” ve “Türk milleti”, “Türk geleneği, Türk töresi” unutulmamış… Çünkü dil; “dil evinde” gönüllerde, ruhlarda, yüreklerde, hafızalarda, – az kalsa da güç olsa da- dilin malzemesi olan kelime dünyasında ve dil-edebiyat eserlerinde yaşamış…

 METİN ACIPAYAM: Cemil Meriç “Kamus namustur” demiştir. Ülkemizde yapılan uydurmacılık hezeyanını bu söz üzerinden nasıl tarif edersiniz?

“Varlık meselesi” dedik. Uydurulan ama “düşünce, idrak, his ve vicdan reddettiği için- tutmayan onlarca farklı Kiril alfabesi dedik. Tutmayan ve daima bozulan “dil oyunu” dedik. Osmanlı Türkçesi üzerinde hâlâ planlı, kasıtlı, maksatlı ya da bütün bu büyük dilin ve büyük milletin üzerine tatbik edilen tuzakların farkına varamamış (iyimser taraftan bakmak istedim, bu, farkında olamayan kişilere;  benim milletimin içinde göz göre göre fark etmeyen ol(a)maz diye düşünür, benim vicdanım) zavallıların güya ki uyanık(!) itirazları ile katmerlenen, yok edişin(!) bir parçası olarak uygulanan ama hiçbir vakit başarılı olamamış (millete rağmen yapıldıkça, tutmayacak da…) tezgahlanan oyunlar dedik. Hatta, ‘eski çağlarda bir kabile reisinin canı sıkılmış da…’ diye başlaya –teşbihte hata olmaz kaidesi çerçevesinde- bir de mizahî örnek dile getirdik. Bunca sözün hülasası; neden “dil hazinesi” için “dil kavgası”, “dil aymazlığı” olur, vardır; demekteyiz özünde…

Dil hazinesi nerede saklanır ve bu hazineye kimler niye musallat olur? Sanıyorum sorunuzun can alıcı perde arkası bu…

Bir dilin “dil varlığı”, “kelime hazinesi”; hâsılı kelam binlerce yılda “milletin hayat sahnesindeki hayat seyri ile beraber haşrolmuş” milletin eseri olmuş sözlüğü               (kamusu, lûgatı) milletin ta kendisidir. Zira o “kamus”a giren her bir kelime, öncelikle milletin gönlüne, hayatına girer; daha sonra dilinde şakır ve en nihayetinde sözlükte – hiç silinmeyecek- yerini alır. Bir kelimenin sözlükte yer alması için ilk şart, önce milletin şuuruna, sözüne, vicdanına gönül hoşluğu ile girmesidir. Milletin dilinde yer etmeyen kelimelerle en şatafatlı, en iddialı, en bilimsel (tabii ki bakış açısına göre; ‘bilimsel oluşu iddiası taşıyan’ demeliyiz),  en kral(!) sözlüğü hazırlayın; millet bu “süslü ve iddialı” yazılan, türetilen kelimeleri benimsemezse bu sözlük tozlu raflarda kalır.

Ya da ne zaman ki bir milletin şuurunu, tarihini, kim/liğini, kültürünü yani “hafızasını” çalmak isteyin, o zaman gidin de sözlüklerini rafa kaldırın.

Birçok defa, sözünü ettiğim “hafıza çalmaya” ya da “hafıza uyuşukluğu”na şahit oldum. Ne yazık ki bazen aymaz tenkit, yorum ve tavırları bizzat Edebiyatçıların yaptığına da tanıklık ettim. “Dil”i ve yüreği kararmışları işittim, hayretle: Gençlere; “Çocuklar, bu dil, bu kelimeler anlaşılmıyor; dolayısı ile bu “metin” de işe yaramaz. – Kastedilen 11.yy ila 19.yy Türk Edebiyatı metin örnekleridir-  Anlaşılmayan şeyi neden okuyoruz ki… Zaten, vakti zamanında da insanların beynini uyuşturmuşlar bu sözlerle, bu anlatışlarla. Kapatın metni. Aman iyi ki, Tanzimatla yüzümüzü Batıya döndük de…” diye başlayan ses kırıntılarının arkasına sığınan, yüreği kararmış dillerdi bunlar…

Hemen yüreğim, tam da bu dem, itiraz eder: “Döndük de… İki yüz yıldır; aklı, vicdanı, irfanı, kim olduğumuzu unuttuk!”

 Bir Edebiyat fakültesi bitirmiş, benim milletimin bir evladının; gençlere sekiz yüzyıl gibi uzun bir sürelik zengin mazi adına, “dil ve edebiyat adına”, “kelime ve şuur” adına”, “dil ve milletin bekâsı” adına, “bir kelimenin bugünkü Türkçe ile anlamını sözlükte arama ve aratma adına” bir şeyler veremeyecek kadar cahil ya da kör olmasına da ya da – tahayyülü dahi vahim- ; milletimin bir ferdi olan eğitimci ve dilci arkadaşımın hain veya basit çıkarlar uğruna gafil ya da taraflı olmasına hiçbir zaman mantıklı ve vicdanımı rahatlatacak bir anlam veremedim.

Bir İngiliz Edebiyatçısının bugünkü İngilizceyi ve İngiliz Edebiyatı eserlerini verirken, eski bir metinden yararlanma safhasında; “Bırakın Shakespeare İngilizcesini gençler, zaten anlamıyoruz ne gereği var zaman harcamayı. Zaten ben de anlamıyorum kapatın metni, oturalım.”  dediğini hiç sanmıyorum. Büyük bir ihtimalle, “insanlık sahnesinde aynı vicdanla aynı safta oturacağıma inandığım ve “insan noktasında buluşabileceğim”, “dünya kardeşim” İngiliz Edebiyatçısı meslektaşım; şu an, öğrencileri ile “İngilizce Lûgat” karıştırıyordur. Ve yine, kuvvetle muhtemel; ellerindeki “Lûgat”ı da en az 200 yıllıktır…

“İngilizi”in böyle yaptığını benden önce mutlaka duyan, o kendi diline yabancı arkadaşım ise, kuvvetle muhtemeldir ki; Modern İngilizce dersinde Shakespeare’in okunmasına itiraz etmeyecek ve hatta “Batılıyı”,  -kendisinin de “Batılı(!)” olduğunu gösterebilmek nârına- bu basireti için ayakta alkışlayacak. Duyuyorum…

Biz gençlerimde kalmıştık: Dili ve Edebiyatı “kendisinin farkında olmamış”, “kendi kültürü adına”  –aymazlıkla-  kendi kör gözlüğü yüzünden aşağılık kompleksine girmiş ama Edebiyat fakültesinde her nedense okumuş                 (sanıyorum; üniversite sınavı kurbanı ya da ekmek kavgasının neferi olmak hasebi ile) arkadaşımın anlattıklarından dehşete düşen gençleri teskin etme ve “şuurlandırma” işi de “yüreği titrese de yüreğini kaybetmemiş”  bizlere, bizler gibi eğitim erbabına düşüyor, hemen o anda…

Mesele “şuur” meselesidir. Mesele “kim olduğun” , “kim kalmak istediğin” meselesidir. Siz Osmanlı Türkçesini sever sevmezsiniz; siz sözlük kullanabilir ya da kullanamazsınız; siz Edebiyat tarihi içinde şu dönemi, şu ekolü, şu sanatçıyı sever sevmez ya da tasvip eder ya da etmezsiniz. Bu, tamamı ile sizin “insan”a ve “hayat”a bakışınızdır. Buna hiçbir sözümüz yok; olamaz da… Biz hayata ve insana, engin hoşgörümüz ve adil yürekliliğimizle saygılıyız. Fakat siz, Dil ve Edebiyatta eğitim almış, yanında da “öğretmenlik formasyonu” alarak “”benim gencime” “eğitimci” olarak Dil ve Edebiyat öğretmek için okullara atanmışsanız; kişisel tercih, tavır, tutum ve yorumlarınızı bir kenara bırakıp da – sizin de bildiğiniz üzere, her bilim dalında olduğu gibi- Edebiyat Bilimine de hakkettiği tarzda objektif ve tarafsız yaklaşmalı, edebiyat bilimi hakkında sahih ve yeterli bilgileri gençlere aktarmalı; bundan da öte, bu vatanı, bu milleti, bu milletin insanını yürekten sevmeli; milletin gelişimi, geleceği için gençleri sağlam ve doğru yetiştirmelisiniz. -Eğer ki, bu vatanın, bu milletin evladı iseniz.- Tabii, niyetiniz hakikaten bu milletin evlatlarını “medeniyet”i yakalamak üzere şuurlu bir şekilde yetiştirmekse…

Biz yine de “yürekten gülerek” sınıfa girdiğimizde; ne bizden önce giren branşdaşımıza şaşkınlığımızı (hatta, çoğu zaman acıdığımızı), ne de bize şaşkın ve mütereddit bakan gence olan ve giderek artan hassasiyetimizi sınıfa yansıtırız. Onun yerine, önce insanî olarak şu tespitimizi paylaşırız pırıl pırıl bakan, o tertemiz yüreklere:

“Şöyle düşünün gençler. Bir insanın ortalama 80 yıl ömrü olsun. Bu insanın 25. yılla 40. yılları arasında hafızasını kaybettiğini ya da ona hafızasının kaybettirildiğini varsayalım. Bu insan nasıldır, sizce? Felçli mi; evet muhtemelen. “Alzheimer” hastası olabilir mi; büyük ihtimal. Bu insan, sağlıklı bir şekilde düşünebilir mi, yürüyebilir mi, konuşabilir mi, hatıralarını, çevresindekileri tam olarak tanıyabilir mi; “an”ı fark edip de geleceğini hazırlayabilir mi?”

 “Zor Hocam…”

“Duyamadım çocuklar?”

“Çok zor Hocam.”

“Pekiyi o zaman; bir milletin sekiz yüz yılını yok sayarsanız ve sonra da “hadi bakalım şu tarafa doğru- ileriye daima ileriye- yürü bakalım derseniz”…

Büyük bir sessizlik…

Sessizliğin tam ortasından devam ederim:

‘Gençler, siz çok akıllı ve çok yüreklisiniz. Elbette ki bu ülke, bu millet daima ileri gidecek ve medeniyet çizgisinin üstünde yer alacak. Ama bunu nasıl yapacağız? Kesinlikle, önce “kendimizden korkmadan”, sonrasında da “kendimizi bularak”… Eski kelimeler zordur tabii ki, eski metinler de… Ama elimize geçen her “eser”i bizi bize anlatan bir hazine olarak görerek, bir maden işçisi gibi çalışın; sözlük karıştırın… Sözün ve eserin “öz”ünü “bulun”! Tam bir kelime avcısı olun… Bir dinleyin: ‘Atalarınız size ne demiş, ne anlatmış, hangi konuda bizleri uyarmış, size ne bırakmış.’ Göreceksiniz; öğrendiğiniz her bir kelime ve anladığınız – geçmişe dair olsa da- her cümle, size yeni ufuklar açacaktır. Sizler, “eski”den öğrendiklerinizle “yüreğinizi ve aklınızı da kullanarak” “yeni çığırlar” açacaksınız; yeni eserlere, yeni buluşlara ulaşacaksınız… Eski eser okumaktan, “dilinizden”, “sözlük karıştırmaktan, lûgatlere sık sık başvurmaktan”, “geçmişinizi ve sizin olanı anlamaktan”, “kimliğinizden”, “atalarınızdan”, “benliğinizden” korkmayın! ‘

Tam da bu demde; “dil”, “edebiyat”, “insan”, “kelime”, “buluş”, “proje”, “millet”, “vatan”, yürek”, “cesaret”, “adalet”, “hakkaniyet”, “dürüstlük”, “alın teri”, “çalışmak “, “azim”…. kavramları üzerine uzun uzun bir “sohbet” başlayıverir ve yüreklerin hasbıhali dakikalarca sürer, gider… Yürekten paylaşılacak ne kadar da “söz birikmiş” minicik yüreklerde…”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s