Kategori arşivi: EHL-İ SÜNNET VE İTİKAT

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT -BÜYÜK DOĞU MEFKURESİ VE NECİP FAZIL’A DOĞRU BAKABİLMEK-

ihsann

İhsan Şenocak ile Mülakat

Mülakat: Metin ACIPAYAM


Metin Acıpayam: Bir Keşf-i Kadim olarak Büyük Doğu ve Necip Fazıl terkibinden ne anlamamız gerekir? 

İhsan Şenocak: Büyük Doğu yani “Doğunun doğuşu”. “Rüzgardan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ruhani ve ince bir sefer” ediş hali. “Büyük Doğu, İslamiyet’in emir subaylığı…” “Büyük Doğu, İslam içerisinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı…” Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi ve O’nu eşya ve hadiselere tatbik etme işi…” Bu durumda Büyük Doğu bir keşf-i kadimdir.  Allah Resulü’nden (s.a.v.) günümüze kadar intikal eden İslami anlayışın keşif ve tatbikinden ibarettir. Bidayeti Mevcut haliyle Büyük Doğu, İslam’ın zuhuruyla başlar. Mazrufunu sahabenin mücadele tarzı doldurmaktadır. Tarih içerisinde görülen Büyük Doğu’nun sahabe devrinden tek farkı zarf değişikliğidir. Fakat zarf, mazrufa (sahabe devrine) nispetle kendini kıymetlendirirken “köle, bir emir subayı” olduğuna vurgu yapar. Yani Allah Resulü (s.a.v.) ve sahabeden intikal eden manaya bağlı kalmak Büyük Doğu’nun esasını teşkil eder.

Metin Acıpayam:  Büyük Doğu’nun ‘ilkeleri’ nelerdir? 

Okumaya devam et

Reklamlar

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT ‘KUR’ÂNİYYÛN MEZHEBİ VE MUCİZE ANLAYIŞI’ -2-

ihsan-senocakMetin Acıpayam: Mucize Te’lifatı hakkında ne söylemek istersiniz?

İhsan Şenocak: Allah Rasûlü’nün risaletini inkar faaliyetlerine karşı, ulemanın risaleti mucizelerle isbat etme noktasında kaleme aldığı te’lifât, zamanla bir ilim dalı haline geldi ve Delâilu’n-Nübüvve ya da “A’lâmu’n-Nübüvve” literatürü oluştu. Bunlar içerisinde Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin (v. 430/1038) “Delâil”i ile Ebû Bekir el-Beyhakī’nin (v. 458/1066) “Delâil”i ayrı bir öneme sahiptir. İmam Suyuti’nin “el-Hasâisu’l-Kübrâ”sı gibi eserler hem Allah Rasûlü’nün risaletinden önceki “irhâsât” kabilinden olan rivayetleri, hem de risaletten sonra vuku’ bulduğundan “mucize” babında değerlendirilen harikulâde olayları da ihtiva eder.

Okumaya devam et

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT ‘KUR’ÂNİYYÛN MEZHEBİ VE MUCİZE ANLAYIŞI’

ihsan

Mülakat: Metin Acıpayam


Metin Acıpayam: Kur’ân Müslümanları’nın reddettiği mevzulara Allah Rasûlü bağlamında bakıldığında her birinin Peygamber-i Ekber’in itibarsızlaştırılmasına yönelik hamleler olduğu görülmektedir. Buradan hareketle neler söylersiniz?

İhsan Şenocak: Ümmîliğin reddiyle oryantalizmanın Kur’ân’ın başka kitaplardan istinsah edildiği iddiasının; Allah Rasûlü’nün masumiyetinin inkarıyla, O’nun günahkar biri olabileceği ve bu yüzden kendisine itaatin şart olmayacağının; hadisler etrafında şüpheler oluşturarak Peygambersiz bir İslâm’ın önü açılmakta, mucizelerin inkarıyla ise risalete şehadet eden ilahi tasdiknameler iptal edilmektedir.

Metin Acıpayam: Kur’âniyyûn’un Mucize Telakkisi hakkında neler söylersiniz?

İhsan Şenocak: Kur’ân Müslümanları’na göre, “Allah Rasûlü’nün   Kur’ân’dan başka bir mucizesi yoktur; her ne kadar Ay’ın ikiye yarılması gibi rivayetler hadis mecmualarında mucize bağlamında nakledilse ve bazı âlimler de bunu Kur’ân’la isbat etme noktasında aşırı gitse de durum değişmez; İnşikâk-ı Kamer/Ay’ın İkiye Yarılması geçmişte olan bir hâdiseyi değil, Kıyâmet esnasında vuku’ bulucak bir olayı anlatmaktadır. Zaten ayetlerin devamında da hâdiseyi Allah Rasûlü’yle ilişkilendiren ne açık, ne de gizli bir delil vardır.” 1 Kur’ân Müslümanları bu noktada iddialarını şu şekilde müşahhaslaştırmaktadırlar: “Allah Teâlâ bir peygambere maddi bir mucize verir, muhatapları ona inanmaz ve risaletini inkar ederse, mühlet tanımadan onları helak eder. Nitekim Hz. Salih ve Hz. Musa başta olmak üzere diğer peygamberlerin muhatapları bu çerçevede helak edilmiştir. Buna göre, eğer Allah Rasûlü’nünmucizelerinden İnşakâk-ı Kamer/Ay’ın İkiye Yarılması gerçek olsaydı, onu inkar eden Kureyş hemen helak olurdu; kitaplarda helak olduğuna dair bir rivayet olmadığına göre bu hâdise tahakkuk etmemiştir. Kamer Sûresi’nde ifade edilen Ay’ın Yarılması hâdisesi Kıyâmet’te olacaktır. Mucize olarak nakledilen rivayetler ise uydurmadır.” Mucizeler, Allah Teâlâ tarafından risalet davasına memur kılınan Peygamberlere, risaletlerini sorgulayan muhataplarına izhar etmeleri için ihsan edilen ilahî belgeler hükmündedir. Bu yüzden gösterilmesi de, ona inanılması da zaruret arz eder.  Mucizeleri inkar, peygamberlerin ellerindeki ilahî şehadetnameleri de inkar etmektir.

Okumaya devam et

KADİR MISIROĞLU İLE TÜRKİYE VE İSRAİLİN GELECEĞİ HAKKINDA MÜLAKAT

kadir-misiroglu

KADİR MISIROĞLU İLE TÜRKİYE VE İSRAİLİN GELECEĞİ HAKKINDA MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM


Metin ACIPAYAM: İslam âleminin dün olduğu gibi bugün de lideri Türkiye’dir. Bu liderliğin KARARGAH’ı da Anadolu’dur. Buradan hareketle, Türkiye’nin ve İslam âleminin dünü-bugünü ve özellikle yarını hakkında ne söylemek istersiniz?

Kadir Mısıroğlu: İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dair düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

Hıttîn Korkusu” Perspektifinden

“Kader” Perspektifinden

Metin ACIPAYAM: “Hıttîn” korkusu ve bunun âmil olduğu plân hakkında konuşmaya başlayabiliriz…

Kadir Mısıroğlu: Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak yahudilerden önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti yahudilerin tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099′da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müthiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187′de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde misal teşkil edecek dehşetli bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden müslümanlara kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra kalesine sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291′de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir. Bu topyekûn yok edilme Roma İmparatoru Titus’ un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak müslümanların bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır. Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle hıristiyanların yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak için sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten araplara karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır. Gerçekten İsrail Dışişlerinde vazifeli Oded Yinon ‘un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim” de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıydı. “1980′lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğuyu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koyuyordu. Ona göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arz etmekteydi. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… Bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler. Bu bölünme İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975′ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi planlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emeliydi.

Okumaya devam et

SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT 2 -15 TEMMUZ VE MÜESSESE FİKRİ BAŞLIKLI MÜLAKAT-

servet-turgut-2SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

İKİNCİ BÖLÜM

Metin Acıpayam: 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASI ÜZERİNDEN YAKLAŞIK 4 AY GEÇTİ… GELDİĞİMİZ NOKTA İTİBARİYLE SORUYORUM… TÜRKİYE BELAYI TÜMDEN DEF EDEBİLDİ Mİ? YOKSA BU HADİSELER HENÜZ BAŞLANGIÇ MI?

Servet Turgut: Türkiye, belayı tümden def edebilmek mevkiinde bir ülke değildir! Bela, alnımıza ezelden yazılmıştır bizim… Kuran’ın ifadesiyle “dağların, göklerin ve yerin yüklenmekten kaçındığı emaneti sırtlamak” şeklinde tebarüz eden belanın şerefiyle müşerref kılınmış bir milletiz biz… Belayla gelen şeref… Osmanlı tarihini öyle bir çırpıda hamasetle anlatıp geçiyoruz… Nefsimiz kabarıyor; oh ne kolay! Oysa bu tarihin ne denli bir zorluk ve belayla deruhte edildiğini hissedemiyoruz… Yemen’e niye gitmişiz, Viyana kapılarına niye dayanmışız, Açe’de ne aramışız? Bugünün dünyasında Patagonyalı olmak belasız bir yaşamla tezyin edilmek gibi görülse de, bu durum, Patagonyalı olmanın şerefsizliğini göstermeyen bir dünya matematiğinden kaynaklanmaktadır. Şerefle tecelli eden suretin çizgileri, bela akrebinin iğnesiyle nokta nokta sokulmak suretiyle tersim olunur! Kökünü ya da kafanı koparmak için ağzını açmış bir makas belaysa da, üstesinden gelinecek bir beladır! Belanın büyüğü, böyle bir makas hareketinde kırpılan göz manası vehmetmek şuursuzluğuyla gelir ki; bu şuur kaybı, kendini kayıptır, kökünü kayıptır, kimliğini kayıptır. Hani Kemalistlerin vaat ettiği mutluluk ve muasır medeniyet de zaten, artık başkası olduktan sonra gelen mutluluktur. Kemalizm’in vaat ettiği mutluluğa misal olsun diye onun ağzından konuşayım:

“Namusu elden bırak, kaybederim diye seni endişelendiren bir belandan daha kurtul!”

Okumaya devam et

HUTBE-İ ŞAMİYE ÜZERİNDEN SURİYE SAVAŞINI YENİDEN DEĞERLENDİREBİLMEK

ozge-sena-bigec-2Metin Acıpayam: Hutbe-i Şâmiye’ye nisbetle Suriye’de olan bitenlerin umumi değerlendirmesini nasıl yapmalıyız?

Özge Sena Bigeç: Evvelâ; bir genç düşünün ki; tüm dünyaya Hakikati haykırıyor. Hakikat için yaşayıp hayatını yine onun uğrunda hitâme erdiriyor. Van’dan çıkıp İstanbul’a geliyor. Ve tüm seyahatlerinde sahte hocaları tokatlayıp, hakiki hocaları baş tâcı ediyor. Asrının hiç söylenmemiş sözlerini söylüyor, hiç yapılmamış tesbitlerini yapıyor, muhatablarını hak ve hakikat adına kendine gıbta ettiriyor. Fakat bu gıbtayı dahi kendisi istemeyecek ve taleb etmeyecek ve tenezzülde dahi bulunmayacak derecede de tevazu’ ve ihlas içinde yaşıyor. Makam! diyorlar; reddediyor! Dünya! diyorlar; reddediyor! Para! diyorlar; reddediyor! Sus! diyorlar; reddediyor! Kesret! Diyorlar; reddediyor! Başka bir ülkede huzur! diyorlar; reddediyor! İşte böyle bir Azîz Rûh, henüz 35 yaşında iken Şam’a gidiyor. 35 yaşında bir İslam Delikanlısı!…. Emevi Camii’nde binlerce insana hitab ediyor. Bu azim cemaatin içinde birçok ulema da Anadolu’nun yanık bağrından gelen bu gür sadâyı dinliyor. Bu genç; Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’dir. Mevzulardan ve kitablardan ve hadiselerden evvel, nasıl birinden bahsedeceğimizi ve kendisinin -bu cazibedar asırda- reddiyelerini ve mücadelelerini ve mücahedelerini iyi bilmemiz gerekiyor. Aksi halde; idrakiyetimiz hep nâkıs kalacaktır. Zira hakiki âlimlerin hayatları da şuurlu bir kitabtır ki; nasibliler bu çetin hayattan müstefid olurlar.

Okumaya devam et

DİL ve EDEBİYAT DERGİSİNE CEVAB

NECİP FAZIL’A HÜCUM AFFEDİLEMEZ!

Dil ve Edebiyat dergisinin 90. Sayısında yer alan “Yeni Türkiye’nin İnşası Sürecinde BüyükDoğu Fikriyatının Şairini Anlamak” başlıklı yazı, “anlamak” yerine ısrarla anlamamak üzerine kurulmuştur.

Üzeyir İlbak’a ait olan bu menfur yazı tenkit ölçüsü ve kıymetinde olmamasıyla beraber bir “küfürname” dir. Felsefe okuya okuya  “selim düşünebilme” istidadını kaybeden bu yazarcık müsveddesi dilinden düşürmediği Üstad –yazarcığa göre Üstat- kelimesinin arka planında sinsi ve alçaklıkla Necip Fazıl’a saldırmakta, bu saldırışın manivelasını ise ilim-fikir-sanat mülahazalarından müstakil yürütmektedir.

Necip Fazıl prototip bir insandır. O’na layık olduğu veçhiyle değil de kuru akıl ve sığ anlayışların inşâ ettiği zihni ve akli hamlelerle hücum ettiğiniz an, O; tüm bu çocukça iştiyakları yine şahsında eritir, böylece saldıran kişinin hanesine mağlubiyetten başka bir yazılamaz. Necip Fazıl emsali büyük terkip ve tecrit kafaları hakkında yapılan tüm küfürnâmelerin altında yatan en mühim sebeplerden bir tanesi de “kıskançlık” ve Necip Fazıl’ın üstün zeka muhayyilesini çekememek yatmaktadır.  O, hayattayken fikir ve sanat mülahazalarında “havlusunu tutamayacak” kadar kıymetsiz olan tipler, O’nun ölümünden sonra kıskançlıklarından boşalan tüm cerahetleri meydan yerine dökmüşler, böylece söz ve tavırlarından “lağımları” kıskandıracak pislikler saçmışlardır. Necip Fazıl’ı tenkit edebilecek adam yoktur hala. Ne sol kesimde ne de diğer camiâlarda. Tenkidi kâabil olmayan bu adamın gölgesinde kaybolan ergen çocuksu alçaklar ise, “okşaya okşaya silleleme” yolunu tutmuşlar yahut tuttuklarını sanmışlardır. Söz konusu menfur yazının bay yazarcığı da böyledir.

Necip Fazıl’ın hazmedemediği ve hep iğrendiği “ucuzculuk” ve “ucuz şahıslar” O’nun keskin üslup ve tenkitlerinden kurtulamamıştır. Necip Fazıl hayattayken çilesi çekilmeyen herşeyin yüzüne tükürmüş, çileyi mukaddes saymış, davasını çile yolu olarak tesbit ve teşhis etmiştir. Bu harikulade çile adamından nefret eden iki kafa: Meş’um ve mukallit kafalardır. Yani uğursuz ve taklitçi kafa.

Hülasa biraz yazıya göz atalım… Bay yazarcık diyor ki: Necip Fazıl dini bilme-anlama-yaşama-anlatma konusunda kayda değer bir eğitimi olmamasına rağmen uzman olmadığı alanlarda alanının uzmanıymış gibi kalem oynatmıştır. Ne komik cümleler değil mi? Bu kafa, İmam-ı Gazali’den Mevlana Hazretlerine kadar büyük irfan abidelerini “ilahiyat fakültesi” bitirmediler, öyleyse dini alanlarda (ne demekse) yazdıklarına itibar etmeyin diyecek ahmaklığa sahip insancıklardır!. Devam ediyor bay yazarcık: Zaman Zaman maksadını aşan yorumlarda bulunmuş, İslam tarihinde karşılığı olmayan tespitler de yapmıştır. Bay Üzeyir! Ya Necip Fazıl’ın hiçbir eserinden haberi yok yahut da bildiğini gizleme, hakikati örtme gibi Şia kalıntısı takiyye numaraları çeviriyor. İslam tarihinde karşılığı olmayan tespitleri nelermiş biliyor musunuz? İbn Teymiyye olmak üzere Muhammed Abduh, Efgani ve Mevdudi gibi mezhepsizleri tenkit ediyormuş. Bay yazarcığın İslam tarihinden ve İslam bilgi ve ilim mecraından haberi yok ki? Hem de zerre kadar! Haberi olmuş olsa bu şahısların İslam’ın tarihini yazanlar tarafından her devir ve tarihi safhada nasıl mahkûm ve zelil edildiklerini bilirdi! Ama nerde! Çamur at tutmazsa pisliği kalsın!

Okumaya devam et

Mutlak Müderris Hz. Resul-i Ekrem’in Tedrisat Usûlleri

Mutlak Müderris Hz. Resul-i Ekrem’in Tedrisat Usûlleri

İslam’ın iki asıl kaynağından olan Kur’an ve Sünnet, İslam ilim ve tedrisat anlayışının temel iki kaynağıdır. Kur’an, Allah’ın Habibine vahyettiği, Sünnet ise Hazreti Peygamberin hayatında olan söz ve hadiselerin tamamına denilir.

*

İslamiyet’in ilk müderrisi Hazreti Peygamber’dir. Mutlak müderrisin mutlak talebeleri de Sahabe-i Kiram’dır. Allah’tan aldığı hakikatleri sahabelerine anlatan Hazreti Peygamber’in ilk tedrisat usulü sohbettir. Bu sohbetlerde mutlak ilme muhatap olan Peygamber’e kulak veren Sahabe Efendilerimiz ise, mutlak tedrisat usulü olan sohbet meclisinde O’na muhatap olmaları sebebiyle sahabe olmuşlar ve Hazreti Peygamber’in kutlu ve muzaffer yoluna kendilerini adamışlardır.

*

Hazreti Peygamber’in Tedrisat Usûllerine bakıldığı zaman görülecektir ki, O; muhatabına ümit ve iman aşılayan Peygamberdi. Zira, İslamiyet, ümit ve iman dinidir. Ümit imanla eşdeğerdir, Ümidini kaybeden imanını kaybetme gibi felaketli bir hale yakalanır ki, Allah hepimizi böylesi hallerden muhafaza eylesin. Hazreti Peygamber etrafında örgüleşen tedrisat usullerinden sohbetle beraber üzerinde sıkça durulan mevzuların başında “ümit” “iman” ve “müjde” ler gelir. Bir çok sıkıntılı müjdeleriyle mutlak ümidi, mutlak ümitte mutlak imanı beraberinde getirmiş, böylece sahabe efendilerimizin imani inşâ dönemleri gerçekleşmiştir.

Okumaya devam et

RUZNÂME 19 TEMMUZ 2016

ruznameDarbe Günlüğü -5-

Ehl-i Sünnet Dışı Tüm Camialar Darbeci Olabilir

15 Temmuz askeri kalkışmasını tertipleyen Fethullah Gülen hareketi Ehl-i Sünnet dışı bir hareketti. Yıllarca bu gerçeği söyleyen Müslümanlar vardı. Kulaklar tıkanmış, bu hareketi büyüttükçe büyütmüşlerdi. Şimdi ne oldu? Kafası büyüyen yılan etrafına zehir saçmaya başladı…

Kur’an ve Sünneti iki asıl kaynak, kıyas ve icmayı ise asıl kaynaklara götürücü yardımcı kaynak kabul eden Ehl-i Sünnet itikadı ne bir mezhep, ne de bir merkezkaç anlayış. Doğrudan doğruya merkezi inşa eden, merkezde olan, yani iman…

*

Tarihi bir gerçek şudur ki, ehl-i sünnet dışı camiaların ve hareketlerin tamamı gayr-i kanuni, yani illegal olmuşlardır. Zira ümmet bu tür merkezkaç hareketleri tabii olarak saf dışı bırakmıştır. İlimde, irfanda, hikmette, sanatta mesafe kat edemeyen bu tür hareketler için tek çıkar yol vardır: Büyük bir devletle iş birliği yaparak, kendi devletine ve milletine hainlik yapmak.

Bizim tarihimiz kahramanlıklar kadar hainler ve hainliklerle dolu tarihtir. Hainlerin ihanet damarlarını tetikleyen en önemli sebeb, Ehl-i Sünnet karşısında duramayışları, dayanamayışları ve lif lif çözülüşleridir. Vehhabisinden İran Şia’sına kadar birçok merkezkaç kuvvetin, sürekli Batılı bir devletin himayesine girmesinin başlıca sebebi budur. Batılı, baykuş gözlerini üzerimize çevirerek, güya kuş kadar beyniyle bu gruplar üzerinden selim İslam anlayışını kırarak bir gedik açma gayretinde, kullanılan hainler ise Ehl-i Sünnetten intikam alma gibi ucube intikam duyguları peşinde.

* Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM’IN TERKİP VE İNŞÂ DERGİSİ 16. SAYISINDA YAYIMLANAN YAZISI

İtikâf ve Tefekkür  

Tefekkür aziz ve ulvi olduğu kadar gayet zor meşgaledir… Hazreti Peygamber’in mübarek dudaklarından çıkan şu söz tefekkürün önemini işaretler: “Bir saatlik tefekkür, bir sene nafile ibadetten hayırlıdır.” Tefekkürün önemini bu hadis-i şerif üzerinden belirttikten sonra, diyebiliriz ki, itikâf tefekküre nişanlıdır.

Tefekkür mahiyeti icabı sükûneti ve sakinliği sever. Derin fikrediş, derin hissedişle mümkündür. His ve fikir istinatgâhının dış kabuğu sükûnetle örülmelidir. Sükûnetin sağlandığı andan itibaren insan kendini dinlemeye başlar, bu sayede tüm dikkatleri üzerine toplar. Tam da bu anda itikâfla beraber insan bütün dikkat projeksiyonunu kendi çevirir, düşünür, fikreder. Böylece itikâf, tefekküre hususi manada karargâh teşkil eder.

Okumaya devam et