Kategori arşivi: İSLAM HUKUKU

NECİP FAZIL VE İSLAM MEDENİYET TASAVVURUNDA BİLGİ TELAKKİSİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

14718738_807137159427802_9112715353025600911_nFecr-i Afak Dergisi Yazarı Furkan Selçuk Soylu ile Mülakat

Mevzu: Necip Fazıl ve İslam Medeniyet Tasavvurunda Bilgi Anlayışı

METİN ACIPAYAM: İslam Tefekkür mecrasına şiddetle ihtiyacımızın olduğu aşikar. Tefekkür mecrası yoksa tefekkürün olmayacağı bedahet çapında hakikat. Tefekkürün olmadığı yerde ilim mecrasının akibeti vahimdir. Necip Fazıl bu gerçeği 30’lu yıllarda görerek tefekkür mecrasını tetiklemeye çalışmıştır. Bugün batıya mahkum oluşumuzun sebebi ilim telakkimizi oluşturmamızla alakalıdır. Üstadın o zamanlarda söylediği “felsefenin krize girdiği” gerçeğiyle beraber Batı’nın çöküşü başlamıştır. Batı’nın tek terkip maniverasını felsefe oluşturmaktadır. O halde felsefe çöktüğüne göre, Batı’da çöküyor demektir. O halde bu hengamede bize düşen ne olmalıdır? Batı’nın enkazı altında kalmak mı? Yoksa yeniden ayağa kalkabilecek medeniyet hamlesini başlatmak mı?

SELÇUK SOYLU: Elbette ki manayı rafa kaldırmış ve neredeyse bütün müesseseleriyle maddenin ve başıboş aklın imtiyaz sahibi konumunda olan batının enkâzı altında kalmayacağız. Batı, başıboş aklın mahrum olduğu ne varsa her şeyden mahrumdur diyebiliriz. Biz mahkum ve mahrum olamayız!

Üstâd’ın düşünce  merkezinde, çıkışında keza örgüsünde:

‘’Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var.

Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var’’

bununla beraber

‘’Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür!

 Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür!’’

 telakkisi vardır.

Yani bu bedahat duygusunun öncelikli kıymetiyle beraber Hz Peygamberin ruhaniyetine teslim oluşunun bir ifadesidir. Tabiri diğerle aklı islamın emrine vermeden bir kıymeti ol(a)mayacağının ve tek başına bir anlam taşı(ya)mayacağının izahatıdır. Ve bu düşünmemek de değildir. Düşünmeye nerden ve nasıl başlanması gerektiğinin Üstad’ın anlayışında makes bulmasıdır. Üstad kendi ifadesiyle aklını peşin olarak sahibine teslim ettikten sonra, geri verilen akılla düşünen bir çilekeştir! Her şeyin üstünde olan akıl da budur.  Üstad’a göre islâm ‘’solmaz pörsümez yeni’’nin adıdır. Felsefe: ‘’Doğruyu bulmanın değilde yanlışı bulmanın müessesesidir’’ telakkisiyse bize Büyük Doğu’yu miras bırakmıştır. İşte yeni/den bir medeniyet hamlesinin başlama noktası burasıdır. Yani bu Büyük Doğu mefkuresidir.

Okumaya devam et

Mutlak Müderris Hz. Resul-i Ekrem’in Tedrisat Usûlleri

Mutlak Müderris Hz. Resul-i Ekrem’in Tedrisat Usûlleri

İslam’ın iki asıl kaynağından olan Kur’an ve Sünnet, İslam ilim ve tedrisat anlayışının temel iki kaynağıdır. Kur’an, Allah’ın Habibine vahyettiği, Sünnet ise Hazreti Peygamberin hayatında olan söz ve hadiselerin tamamına denilir.

*

İslamiyet’in ilk müderrisi Hazreti Peygamber’dir. Mutlak müderrisin mutlak talebeleri de Sahabe-i Kiram’dır. Allah’tan aldığı hakikatleri sahabelerine anlatan Hazreti Peygamber’in ilk tedrisat usulü sohbettir. Bu sohbetlerde mutlak ilme muhatap olan Peygamber’e kulak veren Sahabe Efendilerimiz ise, mutlak tedrisat usulü olan sohbet meclisinde O’na muhatap olmaları sebebiyle sahabe olmuşlar ve Hazreti Peygamber’in kutlu ve muzaffer yoluna kendilerini adamışlardır.

*

Hazreti Peygamber’in Tedrisat Usûllerine bakıldığı zaman görülecektir ki, O; muhatabına ümit ve iman aşılayan Peygamberdi. Zira, İslamiyet, ümit ve iman dinidir. Ümit imanla eşdeğerdir, Ümidini kaybeden imanını kaybetme gibi felaketli bir hale yakalanır ki, Allah hepimizi böylesi hallerden muhafaza eylesin. Hazreti Peygamber etrafında örgüleşen tedrisat usullerinden sohbetle beraber üzerinde sıkça durulan mevzuların başında “ümit” “iman” ve “müjde” ler gelir. Bir çok sıkıntılı müjdeleriyle mutlak ümidi, mutlak ümitte mutlak imanı beraberinde getirmiş, böylece sahabe efendilerimizin imani inşâ dönemleri gerçekleşmiştir.

Okumaya devam et

MÜCEDDİD DOSYASI -1-

Metin Acıpayam’ın Umumi Neşriyatından mes’ul olduğu Terkip ve İnşâ dergisinin 14. sayısından itibaren her sayıya mahsus olmak üzere derginin yanında EK sayı çıkarılacaktır. Bu ek sayı, zamanı ve mekanı YENİLEYİCİ olanların üzerine yapılan çalışmalardan teşekkül edecektir. Terkip ve İnşâ dergisinin yanında çıkarılacak EK sayıdan METİN ACIPAYAM sorumludur….

Müceddid Dosyası Mevzu haritası şöyle;

TECDİT BAHSİ

*Müceddit Hazeratının listesi

*Tecdit silsilesi

*Tecdit anlayışı

*Mücedditsiz fikri tecdit mümkün mü?

*İnşa ve tatbikat sahasında tecdit mümkün mü?

ŞAHSİYETİ

*Terceme-i Hal

-Kısa hayat hikayesi

*Kurucu şahsiyet ciheti

-Kurucu şahsiyet ciheti var mı?

-Yeni bir tarikat kurmuş mu?

-Yeni bir ilim kurmuş mu?

*İlmi silsilesi

-Selefleri kimler

-İlim tahsil ettiği şahsiyetler

-Tesiri altında kaldığı şahsiyetler

-Halefleri kimler

-İlimde halifeleri kimler

*Tasavvufi silsilesi

-Mensup olduğu silsile listesi

-Selefi, mürşidi

-Halifeleri

*Yaşadığı dönemin umumi manzarası

-Siyasi vaziyet

-İçtimai vaziyet

-İktisadi vaziyet

-Ümmetin umumi vaziyeti

*Yaşadığı dönemin ilmi manzarası

-Yaşadığı bölgelerin ilmi vaziyeti

-Ümmetin ilmi vaziyeti

*Yaşadığı dönemin tasavvufi manzarası

-Yaşadığı bölgelerin tasavvufi vaziyeti

-Ümmetin tasavvufi vaziyeti

ESERLERİ

*Talebe-halife listesi

-İlmi mecradaki talebeleri

-Tasavvuf mecrasındaki talebeleri ve halifeleri

*Kurduğu müesseseler

-Yeni kurduğu müessese var mı?

-İlmi müesseseler var mı?

-Tasavvufi müesseseler var mı?

*Kitap listesi

-Kitap listesi

-Kitap mevzuları

*Kitapların fihristi

-Kitapların fihristi

-Fihristlerin kısa açıklaması

*Kitapların muhtevası

-Mevzu haritası

-Muhteva haritası

-Tecdit haritası

TECDİT HAMLESİ

*İtikadi sahadaki tecdit

-Tecdit mevzuu

-Tecdit mevzuunun yaşadığı devirde anlaşılma şekli

-Tecdit mevzuunun yaşadığı devirde anlaşılma şeklini tenkit noktaları

-Tecdit mevzuundaki teklifi

-Tecdidin kaynakları

-Tecdidin; ilim, irfan ve tefekküre katkısı

*Ameli sahadaki tecdit

-Tecdit mevzuu

-Tecdit mevzuunun yaşadığı devirde anlaşılma ve tatbik şekli

-Tecdit mevzuunun yaşadığı devirde anlaşılma ve tatbik şeklini tenkit noktaları

-Tecdit mevzuundaki teklifi

-Tecdidin kaynakları

-Tecdidin; ilim, irfan ve tefekküre katkısı

*Tatbikat sahasındaki tecdit

-Tatbikata dönük tecdit mevzuu var mıdır?

-İtikadi ve ilmi tecdit mevzuunun yeni bir tatbikatı iktiza etmesi söz konusu mudur?

-Yeni bir tatbikat keşif ve telif etmişse ne olduğu hususu

-Tecdit mevzuundaki teklifi

-Tecdidin kaynakları

-Tecdidin; ilim, irfan ve tefekküre katkısı

TECDİT SİLSİLESİNDEKİ YERİ

*Seleflerinin tecdit hareketlerine nispeti

-Tecdit hamlesi sadece Kitap ve Sünnete mi dayanıyor?

-Seleflerinin tecdit hareketlerine nispeti nasıldır?

-Seleflerinin tecdit hareketlerini kaynak olarak kullanmış mı?

*Haleflerinin tecdit hareketindeki yeri

-Haleflerinin tecdit hamlelerine kaynaklık etmiş mi?

MATEMATİK MÜLAKATLARI -2-

Haki Demir İle Matematik Ve Riyaziye Üzerine Mülakat

Metin Acıpayam: Mütefekkir insanın matematik ile münasebeti ne ölçüde olmalıdır?

Haki Demir: Her mütefekkir aynı zamanda matematikçi olmak zorundadır. Farkında olsun veya olmasın, matematikle ilgilensin veya ilgilenmesin böyledir. Bu sebepledir ki bir mütefekkirin matematik ile ilgilenmemesi anlaşılır gibi değil. Matematik, matematikçilerin bile ancak şekli (formel) çerçevede ilgilendiği bir bilgi sahası haline gelmişse, o ülkede mütefekkir yok demektir. Matematikle ilgilenmemiş fikir adamları ya mütefekkir değildir ya da ilgilenmedikleri için neler kaybettiklerini bilmediklerinden dolayı çok bedbahttır. Matematikle ilgilendikleri takdirde ufuklarının ne kadar genişleyeceğini, idrak ve izahta zorlandıkları bazı meseleleri ne kadar kolay hallettiklerini görecekler ve çok derinden hayıflanacaklardır. Özellikle de insanların ciddi meseleleri neden ucuza getirdikleri, hafife aldıkları, umursamadıkları gibi mevzuların izahını görecekler, insan zihninin oluşturduğu mantık ve süreç sıçramalarına hayret edeceklerdir.

Metin Acıpayam: İslam bilgi telakkisine atıfla, İslam matematiği (ideal matematik) üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Hal böyle olunca hali hazırdaki matematiği “mevcut matematik” kabul ediyorsunuz. “Mevcut matematik” tabirinden ne anlamamız gerekiyor?

Haki Demir: Mevcut matematik, maalesef bahsi edilecek kadar ehemmiyete sahip değildir. Bu sebeple, riyaziye verdiğimiz ehemmiyet, mevcut matematikle alakalı değildir. Zaten matematik çalışmalarımızın özü, mevcut matematiğin tenkidi, buna mukabil bir bilgi ve tefekkür sahası olarak riyaziyenin ehemmiyetini tespit çerçevesindedir. Mevcut matematiğin eksikleri ve yanlışları gösterilmeli, buna mukabil yeni matematik telakki üzerine temrinler yapılmalıdır. Matematik mevcut haliyle muhafaza edilerek mutlak doğru muamelesi yapılırsa, çağın en büyük tuzağı olan “matematik tuzağa” düşmüş oluruz. Batı dünyası “matematik tuzağa” düştü, öyle ki bu tuzağı neredeyse hakikat vehmiyle kabul etti. Batının ve özellikle felsefenin girdiği krizin en büyük sebeplerinden birisi matematik tuzaktı ve bunu hala hiç kimse fark etmedi. Bizim kadim müktesebatımız matematik tuzağa düşmeye manidir. İslam tarihi, matematik tuzağa düşülmediğini, matematik tuzağın yıkıldığını gösteren sayısız metin ve usul ile doludur. Müktesebatımız ile münasebetimiz kesildiği ve batının bilgi telakkisinin işgaline (epistemolojik işgale) maruz kaldığımız için, batı ile birlikte bu tuzağa biz de düştük.

Okumaya devam et

MECELLE HAKKINDA -2-

MECELLEDE KÜLLİ KAİDELER

 Medeni Hukuk ve Kanun hükümleriyle Mukayeseler

Mecelle’nin ilk 99 maddesi vecize üslubu ile yazılmış, tazelik ve hayatiyeti her zaman için baki, mantık ve felsefe düsturlarından ibaret olmayıp, zaten her şeyden önce inkişaf zemini selim akıl ve muhakeme üstüne kurulu hukuk mutalarının da esasını ve zübdesini teşkil eyler. Yazılışına, Cevdet Paşa’nın ahenkli ve akıcı üslubunun büyük bir sanatkârlık tesir ve nüfuzu halinde hâkim bulunmuş olduğu muhakkaktır. [1]

Okumaya devam et

MECELLE HAKKINDA -1-

Mecelle  –TAKDİM-

Mecella hakkında

Garp ideolojisine kalben bağlı olan cumhuriyet güruhunun, cumhuriyetin hemen ardından kabul eyledikleri İsviçre Medeni kanunundan evvel, Medeni kanunumuz; Mecellei Ahkâmı Adliye idi.

Mecelle mer’iyete konulmadan evvel umumi olarak hakimler fıhık kitaplarında yazılı olan Hanefi mezhebi içtihatlarından mamûlinbih olan meselelere hükmeder ve şeyhülislamlar tarafından verilen fetva ve mecmualarından istifade ederlerdi. Bu durum günümüz hukuk düzeni içerisindeki temyiz mahkemeleri işlevindedir.

Hanefi mezhebinde bir hayli içtihat vardır. Bunlardan zamana bağlı ve halkın seviye ve haline uygun olanı arayıp ortaya koymak bir hayli bilgiye bağlı idi. Zamanla bu meziyete hâiz olan hakimlerin sayısı azalmıştı. İşte Mecelle bu ihtiyacı temin maksadıyla, bütün içtihatları bünyesinde toplamak ihtiyacıyla yapılmıştı.

Mecelle’nin hazırlanma yıllarında iki görüş hakimdi Bu görüşlerin ilki, hukuk ve fıkıh bilgisinden mahrum bazı Batı temâyüllü Devlet adamları Türk medeni kanunu olarak Fransız medeni kanunun tercümesine taraftardı. Fransız Maslahatgüzarı da bu uğurda durmadan çalışıp gayret sarfetmekte idi. Said Paşa’nn hatıratında yazdığına göre Ali Paşa Sultan Abdülazize takdim ettiği lâyihada tab’ayı hıristiyanın hukuk ve menafii ve memleketten müstefid olmaları için Fransız Medeni Kanununun (Code Civil) Memaliki Osmaniyede tatbikini tasviye ediyordu. Nihayet başta Ahmed Cevdet Paşa olduğu halde Milli Kanun taraftarı olan ekseriyet galip gelerek Mecellenin tanzimine karar verildi.

***

Code Civil (Kod sivil) üzerinde kısaca durmak isterim.

Mecelle ile alakalı ilerliyen zamanlarda geniş manada tetkik edeceğimiz Kodesivil hakkında değerli hukukçu Dr. A. Refik Gür “Hukuk tarihi ve tefekkürü bakımından MECELLE” isimli eserinde şunları yazıyor;

“Fransız medenî mevzuatını çevreleyen Code, sekiz asırlık bir hukuk inkişafının verdiği meyve olarak derlenmiştir. Fransız hususi hukukunu tedvin etmek fikri ilk defa 1791 Anayasası’nda kabul edilmiştir. Tedvin keyfiyeti Conbacêrês tarafından ele alınarak iki proje halinde Convention’a takdim edilmiş, fakat Convention bu projeleri reddetmişti: “Drectoire” idaresi aynı müellife üçüncü bir proje daha hazırlatmıştı. Fakat, Napolêon Bonapart, Code Civil’i hazırlatarak teşriî meclisce tasdikini temin etmişti. Fransızca ve İngilizce’de kanun manasına gelen “c o d e” Fransa’da yapılan ve Napolêon Bonapart zamanında 1804 tarihinde isdar edilen şekliyle, aynı zamanda beş kanun (Cing Code) adıyla anılan kanunlar mecmuasından (Mecelle) ibaret olup, 21 Mart 1804’de medenî 28 Ağustos 1807’de ticaret, 24 Nisan 1806’da hukuk muhakemeleri usûlü, 20 Nisan 1810’da ceza hukuku ve ceza muhakemeleri usûlü kanunlarını ihtiva eder. Hazırlanışında Bigot, Tranchet de Prêmenu ve Portalis, Maleville adlı müelliflerin büyük çalışmaları geçmiştir. Medeni Kanun bir mukaddime ile:

  • Şahıslar,
  • Mallar,
  • Mülkiyetin İktisabı

Bahislerine ait üç kitaptan teşekkül eden 2281 maddeyi ihtiva eder. (Dr. A. Refik Gür “Hukuk tarihi ve tefekkürü bakımından MECELLE” 3. Baskı, Sebil Yayınevi, s.22-23)

***

Garp temayülüne kendini kaptıran bir takım aydınlar, yeni ahkamı adliye hükümleri bildiren hukuk çalışması yerine, bu Fransız mamülü Kod sivili tatbik etmek istiyorlardı. Fakat muvaffak olamadılar, Ahmet Cevdet Paşa’nın ağırlığıyla Mecelle’nin hazırlanmasına karar verilmiştir.

Mecelle bir ilmi Hey’et tarafından Hicri 1284 tarihinde başlayarak Hicri 1293 tarihinde hitama ermiştir. Hukuk üstadı Ali Himmet Berki’nin aktarımlarından öğrendiğimize göre, Mecelle heyeti muayyen günlerde toplanır, yazılacak mevzuların tertip ve tahriri görüşülerek kaleme alınmak üzere içlerinden birine havale olunur ve karar veçhile yazıldıktan ve tekrar kısım kısım maddeler üzerinde bir defa daha görüşüldükten sonra kabul olunan şekilde tespit olunur ve her madde yazılış bakımından Reis Cevdet Paşa’nın tashihinde geçerdi. Hey’et azasından Muallimhanei Nüvvab (Hakim yetiştiren) mektebi müdürü Yunus Vehbi efendi merhum, Mecellenin tedvininde cereyan eden münakaşa ve müzakereleri talebeye anlatır ve hiç bir maddenin müzakeresiz yazılmadığını hikâye ederdi.

Mecelle’nin üslubu

Ali Himmet Berki’ye göre eserler üç üslubla söylenir ve yazılır. Bunlar;

  • Âli uslub
  • Mütavassıt uslub
  • Sâde uslub

Umumiyetle belâgata müteallik eserlerde âli uslub, kanunlarda ve ilim fenne ait metinlerde Mütavassıt uslub, mufassal eserlerde şerh ve hâşiyelerde sâde uslub kullanılır. Mecelle mütevassıt uslubla kaleme alınmış, ve sonuna kadar öyle devam etmiştir.

Mecelle görülen kitaplarla hülâsaten Borçlara, Ayni Haklara, Haksız fiillere, her türlü şirkete, sulhe, ibraya, ikrara, dava ve beyyinelerin nevileriyle, usulü muhakemeye, kaza ve hakimliğe ve tahkime ait bahisleri muhtevidir.

 

EHL-İ SÜNNET VE İTİKAT YAZILARI -3-

İTİKADI BOZUK ZÜMRELERİN HEZEYAN DOLU GÖRÜŞLERİNE CEVABLAR

KADER MESELESİ

 Kadere İman Şarttır.

Kader: Kader kelimesi Kur’anı Kerim’de defalarca zikredilmiştir.

Kader ile alakalı bazı ayetler

O’nun katında her şey, bir “mikdâr” a (ölçüye) göredir. (Ra’d: 13/8)

Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir “kader” ile indiririz. (Hicr: 15/21)

Biz, her şeyi bir kadere göre yarattık. (Kamer: 54/49)

Okumaya devam et

EHL-İ SÜNNET VE İTİKAT YAZILARI -2-

İTİKADI BOZUK ZÜMRELERİN HEZEYAN DOLU GÖRÜŞLERİNE CEVABLAR

Recm cezası ve recm inkarcılarına cevablar

Recm cezasını Haricilerin bir kolu olan Erzakiler dışında bütün İslam hukukçuları kabul ederler. Haricilerden bir fırka olan Erzakiler tevatür derecesine varmamış olan haberi kabul etmedikleri için; evli ve bekâr zanilerin cezasının sopa olduğunu öne sürerler. Ve bu görüşlerini şu ayeti celileye dayandırırlar;

“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun” [1]

Okumaya devam et

EHL-İ SÜNNET VE İTİKAT YAZILARI -1-

İtikadı Bozuk Zümrelerin Hezeyan Dolu Görüşlerine Cevablar

 -TAKDİM-

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bir yıl sonra ilga edilen Hilafet ve sonrasında Mustafa Kemal diktatörlüğünde yeni kurulan devletin bir “din projesi” vardır. Bu proje 1924 Mart’ında Hilafetin ilgası ile başlayan bir vetiredir aslında. Zira o tarihe kadar bütün siyasi ve idari değişikliklerin hepsi İslam’ın öz yapısı ve muhteviyatını hedef almıştır. O ana kadar Milli Mücadele’nin ruhunu teşkil eden hissiyat-ı diniye ile çatışmamak temel bir idari umde idi (prensipti.) Lakin Türk-Yunan Harbi’ni olabildiğince mübağlağalandırarak O’nun amil ve faili durumundaki bir takım şahıslara münakaşasız bir otorite kazandırmak sureti ile adeta bir “mit” ihdas edilmiş ve o şahıslar birer mitoloji kahramanı mevkiine yükseltilmiştir. Onlar da böyle bir otorite sahibi olunca kalplerinde her zaman barınan hissiyat olan “İslam düşmanlığını” diledikleri gibi tatbik mevkiine koymuşlardır. Laikliğin anayasaya 1937 tarihinde girmiş olmasına rağmen, her fırsatta tatbik edilmiş ve icraya dökülmüştür Laiklik. Üstelik henüz adı telaffuz edilmeyen Laiklik Cihan tarihinde sırf idari ve siyasi sahada dine yabancılaşmak manasını ihtiva ettiği halde, Türkiye’de hayatı ferdi ve içtimai planda da tamamen ladini kılmak istikametinde şümullü, sert ve zecri bir üslupla tatbik edilmeye başlanmıştır. Bu tutum orijinal muhtevası itibariyle laiklikle zıt kutupları teşkil eden İslam dinine yeni bir rol tanımayı icab ettirmiştir. Bu rol, İslam’ı mabede ve vicdanlara hapsetmek şeklinde ifade olunabilir. İslam’ın ve Müslümanların bu role razı edilebilmesi için Cumhuriyet tarihi boyunca gizli ve aşikâr bir surette ifa edilmiş faaliyetler burada saded haricidir. Ancak biz, şu tespitle iktifa edelim ki, devletin sırf İslamiyet’e karşı olan “Din Projesi”bu suretle ve şu lazıme ile başlamış ve günümüze kadar da çeşitli suretlerde devam ederek gelmiştir. Bu sinsi ve hainevi suni suretlerin çeşitli vecheleri ve vetirelerinin olduğu aşikar.

Okumaya devam et

İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ -16-

İslam Ceza Hukukunun Tecavüze Uğrayan Hakkındaki Hükmü

İslam Ceza Hukukunda tecavüze uğrayanın canına, malına veya haklarından herhangi birisine tecavüz edilen kişidir. İslam hukukunda tecavüze uğrayan kişiye de mecniyyunaleyh adı verilir. İslâm hukuku tecavüze uğrayan kişinin idrak ve ihtiyar sahibi olmasını –suçluda aradığı gibi- şart koşmaz. Çünkü suçlu cezaî mesuliyete haizdir ve bundan dolayı muaheze olunur. Hem mesuliyet kanun koyucusunun buyruklarına isyan fiiline tereddüb etmektedir. Kanun koyucunun buyruklarına ise ancak idrak ve ihtiyar sahibi olan kimse muhattab olur. Tecavüze uğrayan kişi ise mesul değildir. O tecavüze uğramıştır ve uğradığı tecavüz dolayısıyla tecavüz edene karşı (suçlu) bir hak elde etmiştir. Hak sahibinin idrak ve ihtiyar sahibi olması şartı yoktur. Onun sadece hakkı elde etmeye ehliyetli olması şartı vardır.

Okumaya devam et