Etiket arşivi: RÜYA

NECİP FAZIL HAKKINDA -2-

311020140137055470734_2

BİR RÜYA

Yazar İbrahim Demirci, Erzurum’da üniversitede okurken, arkadaşları Muhsin Bostan, İbrahim Sarı ve Ali Göçer aynı evde birlikte kalırlar. Her biri bir yazar olarak sonraki yıllarda adını duyuran bu isimlerin arasında bir isim daha vardır: Mustafa Baydemir. Erzurum’da Doğu Dilleri ve Edebiyatını bitiren Baydemir’i daha sonraki yıllarda çocuk hikâyeleri, Kanal 7’deki senaryo çalışmaları ve çevirilerinden tanıyoruz.

Öğrencilik yıllarında İbrahim Demirci ile yediği içtiği ayrı gitmeyen Mustafa Baydemir çok güzel rüyalar görür, bu rüyaları yorumlamasa da en yakın arkadaşı olan Demirci sabırla dinlemesini bilirdi. Hem de rüyayı görür görmez uyandıktan sonra, gece yarılarında bile. İşte İbrahim Demirci’nin Hece dergisinin “Büyük Doğu ve Necip Fazıl Kısakürek Özel Sayısı” için yazmasını tavsiye ettiği Mustafa Baydemir’in o rüyalarından biri:

Rüyamda Rusya Türkiye’yi işgal etmiş. Orduları Erzurum yakınlarına gelmiş dayanmış. Erzurum ha düştü, ha düşecek, Erzurum’daki tüm arkadaşlar panik içinde. Oraya buraya kaçışıyorlar. Birden Üstad Necip Fazıl çıkıyor. Panik duruyor. Hepimiz onun etrafına toplanıyoruz.

-“Direneceğiz; solmaz pörsümez, ezel kadar eski, ebed kadar yeni bir keyfiyetin karşısında; üniforma denilen kemik torbalarındaki iskelet kemiyeti, bir hiçtir!” diyor Üstad. Arkadaşlardan biri:

-“İyi ama Üstad, nasıl baş edeceğiz bunlarla, bir mantar tabancımız bile yok!” diyor. Üstad büyük bir coşkuyla:

-Ne dedin sen! Ne dedin sen! Söylediğini bir daha tekrar et! dedi.

-Bir mantar tabancımız bile yok, dedi arkadaşlarından biri tekrar. Bunun üzerine Üstad sevinçle haykırıyor:

-İşte size direnişin manivelası: Mantar tabancasının mantarı! Hepimiz şaşkın, mıh gibi çakılı yerlerimizde Üstada bakıyoruz. Üstad bir başkomutan edasıyla emirler yağdırıyor:

-Şimdi dağılın! Bakkallarda, çakkallarda ne kadar mantar varsa toplayın, gelin! Sonra da ne kadar sığır varsa bir araya toplayın. Birden kendimizi ellerimizde mantarlarla sığır sürülerinin önünde buluyoruz. Mantarlar tellerle tutturulmuş. Yere düşünce tel mantarın eczasına çarparak patlayacak şekilde hazırlanmış.

Üstad:

-Ben üçe kadar sayacağım. Üç deyince, hepimiz mantarları aynı anda sürünün içine fırlatacaksınız. Hayvanlar bu dehşetli, ürkütücü patlamanın saikiyle düşman ordularının içine dalacaklar. Önlerine çıkanı ezip geçecekler. Haydi hazır mısınız? Sayıyorum; bir, iki, üçç! Fırlatın!” Hepimiz aynı anda fırlatıyoruz mantarları. Gerçekten de Üstad’ın dediği çıkıyor. Patlamadan ürken hayvanlar tozu dumana katıyorlar. Sanki bir kıyamet sahnesi. “Tamam” diyorum içimden, “Üstadın olağanüstü bu taktiğiyle savaşı kazanacağız.”

Birden kendimi; arkamda on onbeş arkadaş, önümde Üstad, onunda önünde binlerce Türkiyeli kişi sıraya dizilmiş olduğu halde, Rusya’da bir yerde buluyorum. Ortalık, “bize kıymayın, biz de komünistiz!” sözlerinden inliyor. Ruslar komünistleri ayıklayıp, diğerlerini ölümle cezalandırmak için; şapka gibi başa takılan bir makine geliştirmişler. Başa geçen bu aletin ibresi kırmızıyı işaret ederse, kişi kurtuluyor; yeşili gösterirse kişi hemen orada öldürülüyor.

Bu işlem kimi kurtula kurtula, kimi öldürüle öldürüle uygulanarak yakınımıza kadar geldi. Ben meraktan çıldırıyorum. Acaba üstada gelince durum ne olacak diye. Bir ara üstadla göz göze geldik, bana muzip muzip gülümsedi. Sonunda makine üstadın başına takıldı. İbre çılgınca dönmeye başladı. Ne yeşilde, ne de kırmızıda duruyordu. Yanıp sönen ışıklar birbirine karıştı. Derken bir patlama sesiyle birlikte, makineden bir sürü yay ve tel parçası dumanlar arasında dışarı çıktı, Üstadda hep o muzip gülümseme. Büyük bir telaşa kapılan Ruslar, bir süre sonra yeni bir makine getirdiler. Bu makinede aynı şekilde bozuldu. Sonunda komutanları geride kalan sırayı şöyle bir süzdü, “zaten pek kimse kalmamış,yeni bir makine getirmek için de vakit kaybetmeyelim, bunları serbest bırakın” dedi. Serbest bırakılınca,Üstad bana döndü:

-Komutan bizi serbest bırakmakla dünyanın en büyük hatasını yaptı, komünizm şu andan itibaren iflas etmiştir, dedi. (Hüseyin Yorulmaz, Bir Neslin Üstadı NECİP FAZIL KISAKÜREK, Hat Yayınları, s.383-385)

Reklamlar

AKTÜEL YAZILAR -8- HAREZMİ VE CEBİR

Garip bir rüya ile uyandım. Rüyamda küçük burunlu, sarkık suratlı ve gür sakallı birisiyle yolculuğa çıkıyorum. Yolculuk boyunca ismini öğrenme teşebbüsüne giriyorum, lakin ismini söylemek istemiyor. Kızgın bir çölde tedrici adımlarla ilerliyoruz. O anlatıyor, ben dinliyorum.   Sürekli sayı ve rakamlardan bahsediyor. Birden semâlardan bir ses yükseliyor. O ses:

  • Ey Harezmi gel artık.

Okumaya devam et