Kategori arşivi: TERKİB

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT -BÜYÜK DOĞU MEFKURESİ VE NECİP FAZIL’A DOĞRU BAKABİLMEK-

ihsann

İhsan Şenocak ile Mülakat

Mülakat: Metin ACIPAYAM


Metin Acıpayam: Bir Keşf-i Kadim olarak Büyük Doğu ve Necip Fazıl terkibinden ne anlamamız gerekir? 

İhsan Şenocak: Büyük Doğu yani “Doğunun doğuşu”. “Rüzgardan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ruhani ve ince bir sefer” ediş hali. “Büyük Doğu, İslamiyet’in emir subaylığı…” “Büyük Doğu, İslam içerisinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı…” Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi ve O’nu eşya ve hadiselere tatbik etme işi…” Bu durumda Büyük Doğu bir keşf-i kadimdir.  Allah Resulü’nden (s.a.v.) günümüze kadar intikal eden İslami anlayışın keşif ve tatbikinden ibarettir. Bidayeti Mevcut haliyle Büyük Doğu, İslam’ın zuhuruyla başlar. Mazrufunu sahabenin mücadele tarzı doldurmaktadır. Tarih içerisinde görülen Büyük Doğu’nun sahabe devrinden tek farkı zarf değişikliğidir. Fakat zarf, mazrufa (sahabe devrine) nispetle kendini kıymetlendirirken “köle, bir emir subayı” olduğuna vurgu yapar. Yani Allah Resulü (s.a.v.) ve sahabeden intikal eden manaya bağlı kalmak Büyük Doğu’nun esasını teşkil eder.

Metin Acıpayam:  Büyük Doğu’nun ‘ilkeleri’ nelerdir? 

Okumaya devam et

Reklamlar

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT ‘KUR’ÂNİYYÛN MEZHEBİ VE MUCİZE ANLAYIŞI’ -2-

ihsan-senocakMetin Acıpayam: Mucize Te’lifatı hakkında ne söylemek istersiniz?

İhsan Şenocak: Allah Rasûlü’nün risaletini inkar faaliyetlerine karşı, ulemanın risaleti mucizelerle isbat etme noktasında kaleme aldığı te’lifât, zamanla bir ilim dalı haline geldi ve Delâilu’n-Nübüvve ya da “A’lâmu’n-Nübüvve” literatürü oluştu. Bunlar içerisinde Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin (v. 430/1038) “Delâil”i ile Ebû Bekir el-Beyhakī’nin (v. 458/1066) “Delâil”i ayrı bir öneme sahiptir. İmam Suyuti’nin “el-Hasâisu’l-Kübrâ”sı gibi eserler hem Allah Rasûlü’nün risaletinden önceki “irhâsât” kabilinden olan rivayetleri, hem de risaletten sonra vuku’ bulduğundan “mucize” babında değerlendirilen harikulâde olayları da ihtiva eder.

Okumaya devam et

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT ‘KUR’ÂNİYYÛN MEZHEBİ VE MUCİZE ANLAYIŞI’

ihsan

Mülakat: Metin Acıpayam


Metin Acıpayam: Kur’ân Müslümanları’nın reddettiği mevzulara Allah Rasûlü bağlamında bakıldığında her birinin Peygamber-i Ekber’in itibarsızlaştırılmasına yönelik hamleler olduğu görülmektedir. Buradan hareketle neler söylersiniz?

İhsan Şenocak: Ümmîliğin reddiyle oryantalizmanın Kur’ân’ın başka kitaplardan istinsah edildiği iddiasının; Allah Rasûlü’nün masumiyetinin inkarıyla, O’nun günahkar biri olabileceği ve bu yüzden kendisine itaatin şart olmayacağının; hadisler etrafında şüpheler oluşturarak Peygambersiz bir İslâm’ın önü açılmakta, mucizelerin inkarıyla ise risalete şehadet eden ilahi tasdiknameler iptal edilmektedir.

Metin Acıpayam: Kur’âniyyûn’un Mucize Telakkisi hakkında neler söylersiniz?

İhsan Şenocak: Kur’ân Müslümanları’na göre, “Allah Rasûlü’nün   Kur’ân’dan başka bir mucizesi yoktur; her ne kadar Ay’ın ikiye yarılması gibi rivayetler hadis mecmualarında mucize bağlamında nakledilse ve bazı âlimler de bunu Kur’ân’la isbat etme noktasında aşırı gitse de durum değişmez; İnşikâk-ı Kamer/Ay’ın İkiye Yarılması geçmişte olan bir hâdiseyi değil, Kıyâmet esnasında vuku’ bulucak bir olayı anlatmaktadır. Zaten ayetlerin devamında da hâdiseyi Allah Rasûlü’yle ilişkilendiren ne açık, ne de gizli bir delil vardır.” 1 Kur’ân Müslümanları bu noktada iddialarını şu şekilde müşahhaslaştırmaktadırlar: “Allah Teâlâ bir peygambere maddi bir mucize verir, muhatapları ona inanmaz ve risaletini inkar ederse, mühlet tanımadan onları helak eder. Nitekim Hz. Salih ve Hz. Musa başta olmak üzere diğer peygamberlerin muhatapları bu çerçevede helak edilmiştir. Buna göre, eğer Allah Rasûlü’nünmucizelerinden İnşakâk-ı Kamer/Ay’ın İkiye Yarılması gerçek olsaydı, onu inkar eden Kureyş hemen helak olurdu; kitaplarda helak olduğuna dair bir rivayet olmadığına göre bu hâdise tahakkuk etmemiştir. Kamer Sûresi’nde ifade edilen Ay’ın Yarılması hâdisesi Kıyâmet’te olacaktır. Mucize olarak nakledilen rivayetler ise uydurmadır.” Mucizeler, Allah Teâlâ tarafından risalet davasına memur kılınan Peygamberlere, risaletlerini sorgulayan muhataplarına izhar etmeleri için ihsan edilen ilahî belgeler hükmündedir. Bu yüzden gösterilmesi de, ona inanılması da zaruret arz eder.  Mucizeleri inkar, peygamberlerin ellerindeki ilahî şehadetnameleri de inkar etmektir.

Okumaya devam et

KADİR MISIROĞLU İLE TÜRKİYE VE İSRAİLİN GELECEĞİ HAKKINDA MÜLAKAT

kadir-misiroglu

KADİR MISIROĞLU İLE TÜRKİYE VE İSRAİLİN GELECEĞİ HAKKINDA MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM


Metin ACIPAYAM: İslam âleminin dün olduğu gibi bugün de lideri Türkiye’dir. Bu liderliğin KARARGAH’ı da Anadolu’dur. Buradan hareketle, Türkiye’nin ve İslam âleminin dünü-bugünü ve özellikle yarını hakkında ne söylemek istersiniz?

Kadir Mısıroğlu: İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dair düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

Hıttîn Korkusu” Perspektifinden

“Kader” Perspektifinden

Metin ACIPAYAM: “Hıttîn” korkusu ve bunun âmil olduğu plân hakkında konuşmaya başlayabiliriz…

Kadir Mısıroğlu: Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak yahudilerden önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti yahudilerin tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099′da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müthiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187′de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde misal teşkil edecek dehşetli bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden müslümanlara kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra kalesine sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291′de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir. Bu topyekûn yok edilme Roma İmparatoru Titus’ un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak müslümanların bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır. Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle hıristiyanların yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak için sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten araplara karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır. Gerçekten İsrail Dışişlerinde vazifeli Oded Yinon ‘un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim” de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıydı. “1980′lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğuyu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koyuyordu. Ona göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arz etmekteydi. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… Bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler. Bu bölünme İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975′ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi planlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emeliydi.

Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM-PROF. DR. NEVZAT TARHAN MÜLAKATI (ParaPsikoloji ve Biyoloji)

Sakarya Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Buket Kalaycı ile Mülakat

buket-kalayciSakarya Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Buket Kalaycı ile Mülakat

Metin Acıpayam:  Osmanlı Devletini ‘Medeniyet Devleti’ yapan müessese fikri midir?

Buket Kalaycı: Ziya Gökalp “Medeniyyet bir konser ki birçok çalgı, saz rübap / Birleşmekle bir ahengi ancak tekmil edecek.” der şiirinde.

Müessese fikri sadece Osmanlı’yı değil terkibi diğer devletlere de  “Medeniyet” payesi vermiştir. Öyle ki zamandaş veyahut mekandaş olan diğer devletlere, Bizans, Selçuklu veya İran’a baktığımızda da Osmanlı’da mevcut müesseselere benzer yapılanmaların olduğunu görebiliriz.  Bu konuda Gökbilgin Hoca şöyle der: Osmanlı müesseseleri, medeniyeti konuları bir taraftan genel Türk tarihi, öte yandan da İslam medeniyeti tarihi ile sıkı bir şekilde ilişkilidir.”

Metin Acıpayam: Osmanlı Devletinde asırlarca mükemmel mana da işlemiş Enderun Mektebi hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Buket Kalaycı: Enderûn-ı Hümâyûn Sultan II. Murat zamanında kurulup, birtakım değişikliklere uğramakla beraber Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar (1908) varlığını sürdüren saray okuludur. Müessese olarak Enderûn’un tanımı ise; Osmanlı sarayında, devlet işlerini görecek olanların sistemli tarzda mükemmel bir tahsile tâbi tutuldukları ve terbiyenin öğretildiği kurum şeklindedir. Enderûn’dan, altmış sadrâzam, üç şeyhülislâm, yirmi beş kaptan paşa yetişmiştir. Esasında Osmanlı tüm bürokratik, askeri hatta sosyal yapısını bu sistem üzerine kurmuştur. Sistemin uzun süre başarılı bir şekilde devleti taşıdığı ise kuşkusuz bir gerçektir. Elbette ki doğal yoldan gelişen bir sistematik değildir, kendinden önceki devlet yapılarından etkilenerek oluşturulmuştur. Merkezileşme açısından başarısı muhakkaktır. O dönem için kurulan bu sistemin zeki ve yetenekli çocukları ayırt etmedeki başarısı ise neredeyse mükemmele yakındır.

Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM-ÖMER AKPINAR -İSLAM MEDENİYET TASAVVURU HAKKINDA SOHBET-3-

RİSALE-İ NUR ETRAFINDA LİSAN MÜLAHAZALARI -MÜLAKAT-

isimsiz-1ÖZGE SENA BİGEÇ İLE MÜLAKAT

—Risale- Nur ve Lisan Mülahazaları—

1.BÖLÜM

Metin Acıpayam: Risale-i Nur külliyatı muhtevasında en göze çarpan hususiyette LİSAN MESELESİ karşısında müellifin hassasiyetidir. ‘İslam Harfleri’ davasında hiçbir savsaklığı kabul etmeyen Said Nursi’dir. İnşa ve ihya hareketini fiiline başlatmış olan Risale-i Nur külliyatını hakiki manada idrak etmek isteyenlere de; “Bu eserlerden faydalanmak için İslam yazısını öğrenmeğe karar veriniz. (Nurun İlk Kapısı)diyen de bizzat kendisidir. Bu zaviyeden bakılacak olursa neler söylemek istersiniz?

Özge Sena Bigeç: Evvelâ; Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’ni tanımak gerekiyor ki; kendisi, İslamiyet’e yapılan tüm tahkîr ve tahrîb faaliyetlerinin vaktinde zuhûr etmiş olan Nebilerin Varisi, Medeniyetimizin Kurtarıcısı ve Koruyucusu ve bu asrın Müceddidi’dir. Arş-ı Âlâ’dan takdim edilen “Seçilmişlik” ve “vazifelendirilmişlik” konumu itibariyle; kendisi, bulunduğu asrın en yüksek Ferâset ve Belâgat ve Basîret sahibi Zât’tır. Bu ulvî vasıflar, birçok ulema tarafından tahkik ve tasdik edilmiştir. Bediüzzaman’ın bu vasıflarını inkâr eden ya câhildir, ya zâlimdir.

Böyle yüksek fikirli ve âlî zikirli Zât’ın “İslam Yazısı”na yapmış olduğu vurgu, bir binanın temelinin kaybedilmemesi çağrısıdır. Zîra; temelini kaybettiğiniz binanın, devamiyle artık her şeyini kaybedeceksiniz demektir. Yapılan inkılablar, bu kadîm binanın nasıl harab edildiğini ve deccalin tohumları tarafından daha da harab edilmek istendiğinin aşikarıdır. Hatta denilebilir ki; Suriye’de din düşmanı münafıklar gökten bomba yağdırırken, Türkiye’de de bu bombalar vaktiyle yerden yağdırılmış, topraklarımız acib bir su-i kasta maruz kalmıştır.

Yaşanan bu elim hadiseler ve atılan bu zehirli tohumlar ile topraklarımızdan maatteessüf zararlı nebatat vücud bulmuş, dikenleriyle ruhları adeta kanata kanata sarmıştır. Sarmıştır ve insanlar Allah’a hür olabilecekken, Deccal’e esir olmuşlardır. Bu akıbet artık harflerine yabancı, ilmine cahil, ecdadına uzak, giysisini bilmeyen ve tüm bunları “aramayan” donuk bir nesil meydana getirmiştir. Bediüzzaman Hazretleri daha o zamanlardan bugünleri görerek tehlikeleri tesbit etmiş, kardeşlerini ikaz etmiş, bir baba şefkatiyle tüm “insanlığı” kucaklayarak, yakan ve yıkan her şeyin karşısında bir sed vazifesi görmüş; bu uğurda her şeyini, ama her şeyini feda etmiştir. Tarihçe-i Hayatı ve hiçbir şeye boyun eğmeyen, hiçbir madde ve menfaat karşısında eğilmeyen o yüce ahlakı tüm bunlara canlı birer burhân-ı sâdık-ı nâtıktır.

İslam Yazısı; yeryüzünün alınyazısıdır. Hiçbir beşer bu yazıyı silemeyecektir. Silinemeyecek olan bu yazının da düşmanları, kişileri boş şeylerle oyalayarak ya da karalayarak onları bu ilahi yazıdan uzaklaştırma faaliyetini yürütmüşlerdir. Bu düşmanlığın da en başı İslam’ın Harfleri’ni küfür ve inkar libasıyla örtüp, yerine Latin Harfleri’ni getirmek olmuştur. İnsan sormalı ki; benim alfabem niye değiştirilsin?! Bunu ancak bir düşman yapar! O vakitlerde bu düşman güruh, ülkemizde ya da dünyada –hakiki manada- insanlığın hangi sorunlarıyla mücadele etti ki sıra harflere geldi? Böyle bir sıra olabilir mi? Evet; bu sıradışılıkdır. Sıradan çıkıştır. Hakikat’ten sapıştır.

O günleri görecek değil, bilecek de değil, İDRAK edecek bir biliş ve duyuş diliyorum tüm Müslümanlar için. Zira İDRAK’i olmayan bir bilişin HAREKET safhası da yoktur. Oysa Hakikatler ne masaldır, ne şiir! Hakikatler “İŞİTTİK VE İTAAT ETTİK” ayeti kerimesinde vücud bulmuş ve bulunması istenilmiştir. İşittin mi? Hani itaatin? Nerede hareketin? Öyleyse işitmedin! “SAĞIRDIRLAR” der diğer ayeti kerime. İnsan kendi konumunu kendi belirleyebilir. Ya işitendir ya da kulakları (kalpleri) kilitlenmiştir. Hür değildir. Esirdir.

Metin Acıpayam: Emirdağ Lahikasının ilk baskısının 81. Sahifesine kulak verelim:  “Eğer tab edilse herkes kolayca elde edeceği için kemâl-i merakla ona çalışılmaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder. Risâle-i Nur’un mühim bir vazifesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-islâmiyeyi muhâfaza etmek olduğundan, tab yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yeni hurûfu bildiği için en çok risâleleri yeni hurûfla tab etmek lazım gelir. Bu ise Risale-i Nur’un yeni hurûfa bir fetvâsı olup şâkirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur.” Üstadın bu sözlerine bakılacak olursa, O; Risâle-i Nur’ların Lâtin harfleriyle matbaalarda neşredilmesine gönlü razı olmamıştır ve bu hususta da izin vermemiştir. Buradan hareketle neler söylemek istersiniz?

Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM İLE ‘MAARİF’ DAVAMIZ ÜZERİNE MÜLAKAT

isimsiz-1MAARİF DAVAMIZ başlıklı MÜLAKAT

Mülakat: Tekin Gümüştekin

1) Merhabalar Metin Bey, Öncelikle bizi kırmayıp zaman ayırdığınız için şahsım ve turmeb haber ajansı adına teşekkür ediyorum. Sizin Eğitim sistemi başta olmak üzere  birçok konu da araştırmalar yapmış olduğunuzu biliyoruz. Öncelikle “Eğitim” dediğimiz zaman günümüz şartlarında aklınıza ne geliyor ve ne olması gerektiğine inanıyorsunuz?

Metin Acıpayam: 1,5 asırdır bir buhran içindeyiz. Bu buhranın tüm içtimai hayatımızı kuşattığı aşikâr bir gerçek. Buhran-ı fikrimizin birçok esbapları vardır elbet. Dilsiz ve dinsiz bırakılan bir cemiyet ve bu cemiyetin karanlık ‘aydın’ portresi.

Osmanlı akından akına koşan bir medeniyet devletiydi. Âlemşümul mefkûresi, sarsılmaz imanı ve derin samimiyetten teşekkül etmiş bir cemiyet inşâ etmişti. Ne var ki, ihtiyarlaşan insan gibi Devlet-i Aliyye’de bunaklaşmış ve gevezeleşmişti. Hayatın dışında kalmış ve zamanın nabzını yakalayabilecek külli idrakten uzaklaşmıştı. Bu uzaklaşmakla beraber cevabımızın başında zikrettiğimiz buhran başlamıştı. Buhran âlemşümuldür. Batı’nın buhranı tüm cihana sıçrayarak bu cerahat Şark’ı da içine almış ve Osmanlı yılanlı kuyuya atılmıştı. Bu kuyunun kendine has hususiyetleri ve menfi veçheleri vardı. O zaman ki tabirle ‘cihan-ı husûmet’ yani tüm cihan Osmanlı Devletine husumet besliyordu. Husumetin dahili kahramanları nihayet Tanzimat’la kendini göstermiş, hariçteki dostlarıyla beraber devletimizi ve bu devletin ‘maarif’ anlayışını hedef almışlardı. Sualinizde geçen ‘eğitim’ kelimesini kesinlikle kabul etmemekle beraber lügat-ı ulvi’ den o kelimeye karşılık ‘maarif’ kelimesini kullanıyorum. Sebep? Sebep şudur ki, ecdadımız ‘milli eğitim bakanlığı’ müessesine ‘maarif nezareti’ diyordu. Ne için? Çünkü tüm ilimleri müessirin maarifetini keşf ve idrak üzerine inşâ etmişti. Müessir: Eser yaratan, yaratıcı,  Eser: İnsan.

Okumaya devam et