Kategori arşivi: PSİKOLOJİ

ÇOCUK EDEBİYATI ROMAN ÇALIŞMASI -17-

Sırrı’nın ‘Serdar uyan artık’ demesiyle Serdar uyandı. Gözlerini açmasıyla başının yere düşmesi bir oldu Serdar’ın. ‘Sırrı Amca’ diye mırıldandı. ‘Sırrı Amca, neler olduğunu biliyor musun? diye soru sormadan Sırrı olanların tamamından haberinin olduğunu söyleyecekti. Koyu bir sohbet başlayıp Serdar’ın soruları gelmeden ikisi de Serdar’ın telefonunun sesiyle irkildiler.

Okumaya devam et

Reklamlar

PEDEGOJİ VE ÇOCUK EDEBİYATI MÜLAKATLARI -2-

Sohbet: Metin Acıpayam- Bestami Yazgan

bestami


Metin Acıpayam: İslam Medeniyet dairesinde ilim ve bilgi, zincir misali başı ve sonu belli olan kalın hatlardan ibarettir. Bizde bilgi ve ilim, hem aşağıdan yukarıya, hem de yukarıdan aşağıya tasnif edilmek suretiyle hayata tatbik edilmiştir. Batı bir’den çok’a giderek bilgiyi dağıtmış, İslam medeniyeti ise, çok’tan gelerek (terkip ederek) eşya ve hadiseyi “bir” vahidi etrafında var etmiştir. Sözü edilen bu cemiyetin (İslam cemiyeti) kültürünün nesilden nesile silsile halinde aktarılmasının tek unsuru aile’dir. Evde anne ve baba, ailede nine ve dede, mahallede hoca, mektepte muallim, fert fert hem öğretici hem öğrenicidir. Batı’nın kulağımıza fısıldattığı “İslam’da pedegojiye yer yoktur” anlayışı yerleşerek zamanla genişledi. Hazreti Peygamberin ve İslam Medeniyet Tasavvurunda pedagoji o kadar ilerleme kaydetmiştir ki, Anadolu’ya gelen Batılı seyyahlar şu sözü söylemişlerdir: “Müslüman çocuklar, Batıdaki prenslerden daha asildir”. Bu bilgiler ışığında “ideal (olması gereken) pedagoji” hakkında ne söylersiniz?

Bestami Yazgan: Şair olmam hasebiyle sorularınızın bazılarına şiirlerle cevap vereceğim. Çocuğun ilk öğretmeni anne ve baba, ikinci sırada da nine ve dede gelir. Çocuğun ilk sınıfı aile, sınıf arkadaşları da kardeşleridir. Bunlardan yoksun olarak yetişen bir çocuğun eğitimi eksik kalır.

Okumaya devam et

DOÇ. DR. SULTAN TARLACI İLE MÜLAKAT

Batı Tıp ve Psikiyatrinin İflası

Mülakat: Metin ACIPAYAM


sss

 

Metin ACIPAYAM: Biyoloji, batıda pozitif bilimlerin içinde yer alıyor, hem pozitif bilim mecrasında olması hem de tüm canlıları tetkik eden bilim olması hasebiyle, insanları da tetkik etmesi, ciddi bir problem değil midir?

Sultan Tarlacı: Evet, biyoloji fen bilimleri ve pozitif bilim içerisinde ama pozitif bilimlerin kraliçesi yine de fizik. Biyolojinin bazı alt dalları elbette bilimin klasik tanımının ölçütlerini karşılamaz. Gözlem ile bir hipotez oluşturursun, biyolojik yapıda deney yaparsın ve sonra da deneyi başkaları da senin metotlarında tekrar eder. Benzer sonuçlara ulaşırsa bu bilim demektir zaten. Ama aynı tekrarı evrim biyologları yapamazlar. Gözlem yapamazsın doğada evrimi görecek zamanın yoktur. Deneyi yapay seçilimle yapsan da doğal seçilimle yapamazsın gibi… Şu da bir gerçek ki bilimin tanımı konusunda da çok ciddi tartışmalar vardır. Karl Popper, Imre Lakotas ve Paul Feyenebard bilimin bilgi elde yöntemlerini ve kutsal bir hava verilmesini yerden yere vurmuşlardır. Onlara göre mitoloji de bilimdir. Bilimin bugünkü söylemleri de bir gün mitoloji değerinde olacaktır çünkü. Önemli olan yöntem olsa da asıl önemli olan elde edilen bilginin değeridir. Diğer yandan mesela -loji ile biten birçok alan da bilimsel kabul edilmez. Mesela teoloji, arkeoloji… Tarih de mesela bir bilim değildir. Dediğiniz gibi insanı da yani kendini biyolojik canlı olarak tetkik etmesinde bence bir sorun yoktur. İnsan kendi kendini nesnesi olarak inceleyebilir. Asıl sorun içe bakıştır. Bilinç, özgür irade, karar verme gibi yetileri inceleme sorunudur. Başkasının bedenini kesip inceleyebilirsin ama kafayı açınca orada bir bilinç göremiyorsunuz. Her ne olursa olsun en değerli bilgi kaynağı gene bilimseldir. Burada bence şunu unutmamak lazım, hiç kimse Tanrısal bilgiye sahip değildir. Bilim insanları ve bilgi üretenler de bunu böyle kabul etmelidir. Aynı zamanda bilimsel bilgiyi değerlendiren halk da aynı şeyi kabul etmelidir. Eleştirdikleri Tanrısal bilgi değildir. Yanlış ve eksiklikleri daima olacaktır.

Temel bilimlerden olan biyolojinin tatbik bilimi olan tıp, psikiyatriyi kendi bünyesinde inşa etmesi (yani psikiyatrinin tıbbi model olması) ciddi bir handikap oluşturmaz mı?

Okumaya devam et

PSİKOLOJİK SAVAŞ MÜLAKATLARI -1-

 VOLKAN KEMAL ERGENEKON İLE “PSİKOLOJİK SAVAŞ VE TSK” BAŞLIKLI SÖYLEŞİ

VOLKAN KEMAL ERGENEKON KİMDİR?

 

Volkan Kemal Ergenekon 1959 yılında Erzurum’da doğdu. 1977 yılında Kuleli Askeri Lisesi’nden, 1982 yılında da Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu. 1983’te Tuzla Piyade okulunu bitirdi ve 1986’da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde mastır çalışması yaptı.
1989’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nden emekli olduktan sonra sırasıyla Milli Gazete’de personel müdürlüğü, Yörünge Dergisi’nde dış politika yazarlığı ve İngilizce çevirmenlik görevlerinde bulundu. 1991–1993 yılları arasında İran’da hem metafizik ile ilgili konularda hem de Fars dili üzerine eğitim aldı. Bu dönemde Tahran’da İslami Birlik gazetesinde Farsça ve Türkçe makaleler yazdı.

 

Qum kentinde tanınmış Ayetullahlardan ve Pakistan sınırındaki Budistlerden metafizik konularında yararlandı. 1994’te Türkiye’ye dönerek Beklenen Vakit gazetesinde ekonomi servisi sorumlusu olarak bir yıl görev yaptı.

1995 yılından itibaren ise araştırmalarını tamamen metafizik ve parapsikoloji konularına ayırdı. MÜ TV, Star TV, ATV, TGRT, TV 8, KanalTürk, Mpl, Kanal 9, Ülke Tv, Tv 5 televizyonlarında ve ayrıca Moral FM ve Akra FM radyo kanallarında metafizik konularında çeşitli programlara katıldı. Evli ve 3 çocuk babası olan Volkan Kemal Ergenekon İngilizce, Farsça ve Osmanlıca bilmektedir. Şuan (2011 itibariyle) İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde Mastır yapmaktadır.

2007 yılında Düşünce Yayınları tarafından 4. Boyutun Sakinleri – CİNLER  isimli bir kitabı yayınlanmıştır.

 

 

METİN ACIPAYAM: Hocam merhabalar.

 

VOLKAN KEMAL ERGENEKON:  Merhabalar efendim.

 

METİN ACIPAYAM: Dilerseniz sorumuza geçelim.

 

METİN ACIPAYAM: Günümüzde topla tüfekle savaşın bittiğine şahit olmaktayız. Artık kitleler Psikolojik Savaş ile yıpratılmakta. Ruhbilimsel (psikolojik) savaş hakkında ne söylemek istersiniz?

 

VOLKAN KEMAL ERGENEKON: Bismillahirrahmanirrahiym…

 

Hamd bizleri yaratan Rabbimize (cc) salat ve selam sevgili Peygamberimiz Resulullah  (S.A.V) efendimizin, tüm peygamberlerin pak ehli Beytinin ve onların yolundan giden ashabın tabiin ve tabai tabii nin tüm şehit ve gazilerin üzerine olsun…

 

Öncelikle tenezzül buyurup bu röportajı benimle yaptığınız için sizlere müteşekkir olduğumu ifade ederek başlamak istiyorum sözlerime. Her zaman şunu ifade etmeye çalışmışımdır. Psikoloji en temel unsurların başın da gelir ve üniversitelerin son sınıfına kadar mecburi ders olarak okutulmalıdır. Çünkü psikolojisi güçlü olmayan bir insan mesleğinde başarılı olamaz. Hem kendisine, hem ailesine , hem de çalıştığı kuruma, devlete zarar verir istemeyerek te olsa. Güçlü olan ise zirveye taşır. Bundan mütevellit , her fert çok iyi derecede psikoloji ve sosyoloji ilmine vakıf olmalı bence. Konumuza gelince. Bu askeri alanda da kuşkusuz böyle. Nitekim PSİKOLOJİK HARP ders olarak Harp Okullarında özellikle okutulmakta önemine binaen. Bu alan , tarih boyunca tüm devletler tarafından dikkate alınmış, konunun ciddiyetle üzerine düşen devletler , savaşlardan ve barış anlaşmalarından muvaffakiyetle çıkmışlardır…

Artık savaşın, sadece konvansiyel silahlarla kazanılmadığı günümüz de daha çok gün yüzüne çıkmıştır. HARP TARİHİNE baktığımız da PSİKOLOJİK HARBİN çok çok eskilere dayandığı görülür. Savaş öncesi ,karşı tarafın moralini bozmak için , korkutucu kıyafetler giymek , davul ve diğer aletler ile moral bozmak, nara atmak bunların o günün koşullarında en çok kullanılan yöntemlerinden birisi idi. Bildiğiniz gibi, Mehter Takımının en önemli işlevlerinden birisi buydu. Dünyanın en büyük askeri mızıka Takımı olan Mehter feth edilecek kaleye gelmeden 30 km’den sesi duyulur ve karşı tarafı moralman çökertirdi. Moğolar gibi acımasız ordular ise aşırı katliam örneği göstererek karşı tarfı yıldırıp korkutarak kaleleri savaşsız teslim alıyorlardı. Diri diri toprağa gömme , kafaları uçurup yakma gibi. Günümüz de IŞİD’in uyguladığı gibi. Bir iki ve üçüncü sorularınıza böylece global bir cevap vermiş oluyorum zannederim.

  Okumaya devam et

PARAPSİKOLOJİ VE ZİHİN KONTROLÜ MÜLAKATLARI -2-

Zihin kontrolü konusunda çalışan devletler ve uygulamaları

METİN ACIPAYAM : Hocam zihin kontrolü denince pisijik güç geliyor bu konunun tarihini bize kısaca anlatabilir misiniz ?

VOLKAN KEMAL ERGENEKON: Metin Bey, Pisijik güç zamanın kendisi kadar eski olmakla birlikte bilimsel çevreler tarafından maalesef yeni yeni ciddiye alınmaya başlandı. Artık bilimsel deneyler Pisijik güçlerin var olabileceğini ve onları kontrol edebilirsek, dşünce okumak, zamanda yolculuk, gelecekte ki hadiseleri hissedebilmek gibi imkansız olduğunu düşündüğümüz olayları keşfetmemizin mümkün olabileceğini göstermektedir. Tüm eski inançlarda ve İslam akayidinde insan kainatın bir parçası olarak algılanırken 16.yy da İSAAC NEWTON REUNE DECARTES tarafından insan bir makine gibi algılanmaya başlanmış ve fizik kurallarına tabii tutulmuştur. Nitekim bildiğiniz gibi tüm Ortodoks bilim buradan türemiştir. İnsanı bir makına gibi algılarsak kendi kendini tamir etmesi düşünülemez ve kainatla bir bütünlük oluşturması beklenemezdi. Bu yaklaşım bilimin ilerlemesinde pozitif katkılar sağlarken en basit bir yara iyileşmesini bile açıklayamamaktadır. DR. Rıza Nur ‘un ki kendisi ataistdi ve Atatürk döneminde dört ayrı bakanlık yaptı. Sağlık Bakanlığı dahil. Hayat ve Hatıratım isimli kitabın ikinci cildinde siil hastalığını doktorların iyileştirememesine rağmen yaşlı komlu bir teyzenin okuyarak iyileştirmesini hayretler içerisinde anlatır. Bunun gibi pek çok rahatsızlıklar metafizik metodlarla iyileştirilmektedir.

Okumaya devam et

PARAPSİKOLOJİ VE BİYOLOJİ MÜLAKATLARI -1-

METİN ACIPAYAM: Biyoloji, batıda pozitif bilimlerin içinde yer alıyor, hem pozitif bilim mecrasında olması hem de tüm canlıları tetkik eden bilim olması hasebiyle, insanları da tetkik etmesi, ciddi bir problem değil midir?

NEVZAT TARHAN: İlginç bir soru. Sorunuzun ilginç olmasının sebebi şu noktadır: Biyolojinin insanı tetkik etmesi neden tuhaf  kaçıyor aslında ilginç olan bu. İnsan nasıl bir varlık?  Bu sorunun cevabını vermek için evrenin yaratılışına bakalım. Evrenin yaratışında ilk bilimin dışına çıkan ne var? İlk matematik var evrende. Herşey hesaplı kitaplı ölçülü. İlk bilgi matematiksel olarak yapılmış. Evrendeki düzene baktığımız zaman, özellikle bu kuantum dinamiğinin ortaya çıkmasından sonra, madde tabanlı evren, yerini enerji tabanlı evrene bırakmıştır. Enerji tabanlı evrenden söz ediyorsak eğer, klasik pozitif bilimde madde yani materyalizm vardı. Madde esastı. Diyalektik materyalizm buna karşı önce madde var diyordu. Sonra maddeyide gözlemleyerek soyut bilginin ortaya çıktığı tezini ortaya koyuyordu. Yani önce maddesel bilginin olduğunu, sonrada anlamsal bilginin olduğunu iddia etmekteydi. İşte bu sebebtendir ki, diyalektik materyalizm, maddeyi varoluşun merkezine almıştı. Ama kuantum dinamiğinden sonra şu ortaya çıktı: Evren enerji tabanlı bir evrendir. Yani maddeden önce mana var. Mesela bir marangozu düşünelim. Marangoz ustasının zihninde var olan bir masa önce marangozun zihninde var. Sonra madde olarak var. O halde, evrende bir yaratıcının zihninde var. Sonra evrende var. Yani  Kuantum dinamiğinden sonra şu ortaya çıkmıştırki, önce anlam, bilgi, proje var. Sonra uygulama. Şimdi böyle bir durumda olduğunuz zaman biyoloji bunun neresine oturuyor. Şöyleki; elinize bir elma alın. Elmayı ikiye böldüğünüz zaman ortasından çekirdekler çıkar. Şimdi materyalist düşünen bir insan, elmanın içindeki çekirdeği görür.  Materyalist değilde, soyut düşünen insan ise, çekirdeklerin içindeki elmayı görür. Çünkü elmanın anlamı ordadır aslında. Çünkü o elma nesiller boyu devam ediyor. Bu görülmeyeni görmektir işte. Görülmeyen çekirdeğin içerisindeki elma ağacını görüyorsun. Çekirdeğin üzerindeki elmanın özgeçmişini görüyorsun. Yani elmanın geleceğini görüyorsun burada.

Okumaya devam et