Kategori arşivi: ZAMAN

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT ‘KUR’ÂNİYYÛN MEZHEBİ VE MUCİZE ANLAYIŞI’

ihsan

Mülakat: Metin Acıpayam


Metin Acıpayam: Kur’ân Müslümanları’nın reddettiği mevzulara Allah Rasûlü bağlamında bakıldığında her birinin Peygamber-i Ekber’in itibarsızlaştırılmasına yönelik hamleler olduğu görülmektedir. Buradan hareketle neler söylersiniz?

İhsan Şenocak: Ümmîliğin reddiyle oryantalizmanın Kur’ân’ın başka kitaplardan istinsah edildiği iddiasının; Allah Rasûlü’nün masumiyetinin inkarıyla, O’nun günahkar biri olabileceği ve bu yüzden kendisine itaatin şart olmayacağının; hadisler etrafında şüpheler oluşturarak Peygambersiz bir İslâm’ın önü açılmakta, mucizelerin inkarıyla ise risalete şehadet eden ilahi tasdiknameler iptal edilmektedir.

Metin Acıpayam: Kur’âniyyûn’un Mucize Telakkisi hakkında neler söylersiniz?

İhsan Şenocak: Kur’ân Müslümanları’na göre, “Allah Rasûlü’nün   Kur’ân’dan başka bir mucizesi yoktur; her ne kadar Ay’ın ikiye yarılması gibi rivayetler hadis mecmualarında mucize bağlamında nakledilse ve bazı âlimler de bunu Kur’ân’la isbat etme noktasında aşırı gitse de durum değişmez; İnşikâk-ı Kamer/Ay’ın İkiye Yarılması geçmişte olan bir hâdiseyi değil, Kıyâmet esnasında vuku’ bulucak bir olayı anlatmaktadır. Zaten ayetlerin devamında da hâdiseyi Allah Rasûlü’yle ilişkilendiren ne açık, ne de gizli bir delil vardır.” 1 Kur’ân Müslümanları bu noktada iddialarını şu şekilde müşahhaslaştırmaktadırlar: “Allah Teâlâ bir peygambere maddi bir mucize verir, muhatapları ona inanmaz ve risaletini inkar ederse, mühlet tanımadan onları helak eder. Nitekim Hz. Salih ve Hz. Musa başta olmak üzere diğer peygamberlerin muhatapları bu çerçevede helak edilmiştir. Buna göre, eğer Allah Rasûlü’nünmucizelerinden İnşakâk-ı Kamer/Ay’ın İkiye Yarılması gerçek olsaydı, onu inkar eden Kureyş hemen helak olurdu; kitaplarda helak olduğuna dair bir rivayet olmadığına göre bu hâdise tahakkuk etmemiştir. Kamer Sûresi’nde ifade edilen Ay’ın Yarılması hâdisesi Kıyâmet’te olacaktır. Mucize olarak nakledilen rivayetler ise uydurmadır.” Mucizeler, Allah Teâlâ tarafından risalet davasına memur kılınan Peygamberlere, risaletlerini sorgulayan muhataplarına izhar etmeleri için ihsan edilen ilahî belgeler hükmündedir. Bu yüzden gösterilmesi de, ona inanılması da zaruret arz eder.  Mucizeleri inkar, peygamberlerin ellerindeki ilahî şehadetnameleri de inkar etmektir.

Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM-PROF. DR. NEVZAT TARHAN MÜLAKATI (ParaPsikoloji ve Biyoloji)

Mutlak Müderris Hz. Resul-i Ekrem’in Tedrisat Usûlleri

Mutlak Müderris Hz. Resul-i Ekrem’in Tedrisat Usûlleri

İslam’ın iki asıl kaynağından olan Kur’an ve Sünnet, İslam ilim ve tedrisat anlayışının temel iki kaynağıdır. Kur’an, Allah’ın Habibine vahyettiği, Sünnet ise Hazreti Peygamberin hayatında olan söz ve hadiselerin tamamına denilir.

*

İslamiyet’in ilk müderrisi Hazreti Peygamber’dir. Mutlak müderrisin mutlak talebeleri de Sahabe-i Kiram’dır. Allah’tan aldığı hakikatleri sahabelerine anlatan Hazreti Peygamber’in ilk tedrisat usulü sohbettir. Bu sohbetlerde mutlak ilme muhatap olan Peygamber’e kulak veren Sahabe Efendilerimiz ise, mutlak tedrisat usulü olan sohbet meclisinde O’na muhatap olmaları sebebiyle sahabe olmuşlar ve Hazreti Peygamber’in kutlu ve muzaffer yoluna kendilerini adamışlardır.

*

Hazreti Peygamber’in Tedrisat Usûllerine bakıldığı zaman görülecektir ki, O; muhatabına ümit ve iman aşılayan Peygamberdi. Zira, İslamiyet, ümit ve iman dinidir. Ümit imanla eşdeğerdir, Ümidini kaybeden imanını kaybetme gibi felaketli bir hale yakalanır ki, Allah hepimizi böylesi hallerden muhafaza eylesin. Hazreti Peygamber etrafında örgüleşen tedrisat usullerinden sohbetle beraber üzerinde sıkça durulan mevzuların başında “ümit” “iman” ve “müjde” ler gelir. Bir çok sıkıntılı müjdeleriyle mutlak ümidi, mutlak ümitte mutlak imanı beraberinde getirmiş, böylece sahabe efendilerimizin imani inşâ dönemleri gerçekleşmiştir.

Okumaya devam et

KISA SÖZLER VE VECİZELER -11-

Medeniyet Devletimiz için FERT-CEMİYET-DEVLET-MEDENİYET dörtlü terkibli fikriyat üzerinde çalışarak yeni ilimler kurmalı. Pozitvist akıldan kurtulmak için AKL-I SELİMİ
Batı Bilim Telakkisinden kurtulmak için İSLAM BİLGİ telakkisini,
Batı İhtisas belasından kurtulmak için KÜLLİ İDRAK şuur ve hassasiyetini TERKİB ve İNŞÂ etme mecburiyetindeyiz.
İslam Medeniyet Hamlesinin fikir alt yapısı buralarda!..
Gerisi koca bir fiyasko!…

TERKİP VE İNŞÂ DERGİSİ 14. SAYI METİN ACIPAYAM YAZISI

Untitled-1ÜÇ MÜHİM MESELE ETRAFINDA BÜYÜK DOĞU FİKRİYATI 


Büyük Doğu Fikriyatını müellifi, “Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi” sözleriyle ortaya koyar. “İnanış-Görüş-Ölçülendiriş” üçlü terkibinden doğan, muvazene ve muhakeme şuuru Büyük Doğu mefkûresini 20. Asrın istisnasız olarak “tek” ve “büyük” külliyatı haline getirmiştir.

Üç mühim mesele etrafında Büyük Doğu fikriyatı başlıklı yazımızda, Büyük Doğu’nun ümmetin her ferdinin kafasında şuurlaştırmaya çalıştığı 3 mühim mevzunun tahlilini yapacağız. Bunlar;

  • Batının (Felsefenin) krize girdiği meselesi
  • Ümmetin diriliş ve silkiniş hamlesini başlatma meselesi
  • Külli İdrak meselesi

  Okumaya devam et

YENİ KİTABIMIZ

Kıymetli ilim adamı Mustafa Yıldız ile Metin Acıpayam’ın yaptığı ZAMAN-MEKAN-VAROLUŞ başlıklı mülakat kitaplık çapa ulaştı, bugün itibariyle Çıra Yayınlarından neşredilmek suretiyle Matbaaya verildi…

Hayırlara vesile olması temennisi ile…

Not: ZAMAN-MEKAN-VAROLUŞ başlıklı mülakat sorularımız 50 küsur ilim adamına cevablandırılması için gönderilmiş, lakin Mustafa Yıldız, Haki Demirve Mehmet Emin Parlaktürk dışında suallerimize cevab veren çıkmamıştır… Ahlakımız gereği, sualleri cevablandıramayanların isim listesini yayınlamıyoruz….

TERKİP VE İNŞÂ DERGİSİ METİN ACIPAYAM YAZISI -13. SAYI-

NECİP FAZIL’A DOĞRU BAKIŞ

12776723_10153965629864939_198992467_oAlimi alime arifi arife sorun demişler… Bu noktada biz ne alimiz ne de arif… Tek kaygımız, Necip Fazıl ismi etrafında pervane gibi dönmek suretiyle bu cins zekayı ve mücerret kafayı anlamaya çalışmak. Necip Fazıl etrafında dönmek diye bir cümle kullanıyorum. Evet, dönmek, bu dönmenin neticesinde yanmak, pişmek ve kavrulmak. Kavrula kavrula kemâli yakalamak. Kemâl mertebenin zirve şahsiyeti, bulunduğu mevki ve manevi iklim sebebiyle çağımızda şekillenen ve şekillenecek bütün kavramların Necip Fazıl etrafında değer bulduğu hakikatini kavramak. Bu kavramayı sezerek, hissederek, duyarak yakalamak. Necip Fazıl karşısında tek meselem budur…

   Mefhumların çorbaya, anlayışın dumura uğratıldığı bir zamanın içindeyiz. Üst üste gelişen hadiseler ve hayatın problemleri “modern insan” tipini, evvala nefs putunun, sonra da beşeri putların kölesi haline getirdi. Geçirdiği derin ruhi bunalımlar ve buhranlar sebebiyle fertler, her geçen gün derin bir ahlâki bataklığın içine yuvarlanmakta. Bu ruhi problem ve derin buhranların en temelinde yatan hakikat ise kitlelerin mutlak dünya görüşünden yoksun kalmalarıdır. Bu yoksunluk o hale gelmiştir ki, aptallaşan ve salaklaşan bir nesille karşı karşıyayız. İrfan, anlayış ve idrak melekelerinin kanserleştiği böylesi bir zaman da, zamanı kucaklayan, bütünleyici bir bakışla fikir yoksunluğumuzu kelam şahikasıyla müsbet kutba çeviren Necip Fazıl’a bin selam olsun.

Okumaya devam et

SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT -TERKİP VE İNŞÂ DERGİSİ 13. SAYI-

12776723_10153965629864939_198992467_oMETİN ACIPAYAM: İslam Tefekkür mecrasına şiddetle ihtiyacımızın olduğu aşikar. Tefekkür mecrası yoksa tefekkürün olmayacağı bedahet çapında hakikat. Tefekkürün olmadığı yerde ilim mecrasının akibeti vahimdir. Necip Fazıl bu gerçeği 30’lu yıllarda görerek tefekkür mecrasını tetiklemeye çalışmıştır. Bugün batıya mahkum oluşumuzun sebebi ilim telakkimizi oluşturmamızla alakalıdır. Üstadın o zamanlarda söylediği “felsefenin krize girdiği” gerçeğiyle beraber Batı’nın çöküşü başlamıştır. Batı’nın tek terkip maniverasını felsefe oluşturmaktadır. O halde felsefe çöktüğüne göre, Batı’da çöküyor demektir. O halde bu hengamede bize düşen ne olmalıdır? Batı’nın enkazı altında kalmak mı? Yoksa yeniden ayağa kalkabilecek medeniyet hamlesini başlatmak mı?

SERVET TURGUT: Hiç konuşmayan bir Allah dostu… Ona soruyorlar: “Efendim neden hiç konuşmuyorsunuz?” diye… Cevap veriyor: “Evladım! İlme sırtını dönmüş bir halka yönelmek, arka dönenlerin döndüğünden daha çok arka dönülmeyi gerektirir!” Bir nevi, devrinde ilme karşı takınan lakaytlığa karşı gönül koyuyor… Sorunuzun tefekkür, tefekkür mecrası ve ilim şeklinde temayüz eden vasfını bu açıdan irdeleyecek ve müşahhas plana aktaracak olursak, at koşturmak için nasıl önce bir at, yetmedi onu koşturacak bir alan, o da yetmedi iyisinden bir süvari lazımsa, bugün için tefekkür yeleli atlar, tefekkür mecrası ufuksuz çayırlar ve şiir yazar gibi at sürecek ilim ehli süvarilerden yana ortalık tenezzülsüzlük baskınıyla basılmış durumdadır. Bu tenezzülsüzlük hali de, nemli ortamlarda peyda olan böcekler gibi, tefekkür çapımızı atlı karınca sırtına bindiren, insanımızı eğleyen-eğlendiren ve şahsına fil ebadınca nam, menfaat, saygı devşiren tefekkür düşmanı sahte alimcikler için doğal yaşama koşulları doğuruyor. Yani tefekkür cihetinden hal-i pür melalimiz şu; bir traktör kasasında, bindiği kürek sapını at gibi dört köşe kulvarında koşturan bir çocuk!

Okumaya devam et

FİKİR VE SİYASET MÜNASEBETİ HAKKINDA MÜLAKATLAR -16-

11960211_1481599198831308_3025299005917178639_nYAZAR ÖMER AKPINAR İLE ‘FİKİR VE SİYASET MÜNASEBETİ’ HAKKINDA MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

‘Büyük ağaçlar, Küçük Saksılarda Yetişmez’

 İlk nesil; zemin hazırlar ve temelleri atar. Yani fikriyatı ortaya koyar. Bir sonraki nesil, müesseseleri kurar. Daha sonraki nesiller ise medeniyetin inşası için mütefekkirleri ve sanatçıları yetiştirir. Her medeniyet bu safhalardan geçerek yükselir.

Metin Acıpayam: Fikir Adamı ve siyasetçi hakkında başlayacak olursak… Fikir adamı ile siyasetçi arasındaki mukayese konularından calib-i dikkat olanı, bilgiye muhatap olmak ve onu yoğurmaktır. Siyasetçilere “gerçek” bilgi akar, öyle ki bilgiye boğulacak denli çok ve çeşitlidir. Fikir adamlarının malik olmadığı sayısız bilgi vahidi siyasetçilerin önüne, istemeseler de gelir, yığılır. “Gizli” veya “önemli” sıfatlarıyla tasnif ettikleri çok sayıda bilgiye sahiptirler. Halkın ve tabii ki fikir adamlarının sahip olmadıkları birçok bilgiye malik oldukları için “nefs emniyetleri” fevkalade gelişir. Fikir adamlarından daha fazla bilgiye sahip olmak, zihni evrenlerinde enteresan mecralar oluşturur ve garip tavırlar halinde dışarıya dökülür. Bu hal karşısında fikir adamının tavrı ne ölçüde ve ne şekilde olmalıdır?

  Okumaya devam et

ZAMAN-MEKAN-VAROLUŞ KONULU MÜLAKATLAR -2-

MUSTAFA YILDIZ: “GEMİNİN SAĞLAM OLMASI FIRTINAYI DİNDİRMEZ”

 Her varlık varlığını Ona borçludur

 

METİN ACIPAYAM: Zaman “oluş amili” ise, kader ile arasındaki münasebet nedir? Zaman, kaderin sırlarından biri midir? Kader aslında “Kün” emrinin muhtevasında mahfuz sırlar toplamı mıdır?

MUSTAFA YILDIZ: Zamanı konuşabilmemiz için öncelikle varlığı konuşmamız gerekir. Varlık farklı açılardan farklı kategorilere ayrılabilirse de, bizi ilgilendiren kısmıyla iki tür varlıktan söz edebiliriz. Bunun birisi mutlak varlık, yani Zat-ı İlahidir ki, onun varlığı kendindendir. Yani O Vacibu’l-Vücud’dur. Varlığını kimseye borçlu değildir. Onun varlığı zaman ve mekân ile ilintili değildir. Diğeri ise mümkün varlıktır. Tüm mevcudatın varlığı Vacibu’l-Vücud olan Rabbul Alemin’in varlığı karşısında izafidir. Her varlık varlığını Ona borçludur. Onun dışındaki her varlık zaman ve mekân ile ilintilidir.  Varlık esmâullahın ve sıfât-ı ilahinin tecellisidir. Zat-ı İlahi bilkuvve sahip olduğu yaratma sıfatını “Kün” emri ile bilfiil hale dönüştürmüştür. “Yekûn” fiili bu yaratmanın kesintisiz bir şekilde süregeldiğini işaret etmektedir. Allah anbean yaratıp yok etmektedir. Zaman, ilm-i ilahide mevcut olan varlığın âlem-i gaybdan âlem-i şahadete çıkış anındaki süreklilik halidir. Varlık kesintisiz bir yaratış ve yok ediş eylemine muhatap olduğu için alem-i gaybdan alem-i şahadete çıkış ve tekrar alem-i gayba gidiş anındaki süreklilik varlığa bir zaman boyutu eklemektedir. Varoluş eylemi zamanın içerisinde gerçekleşmiyor, bilakis zaman varlığın yaratılışındaki sürekliliğin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla zamanın yaratılıştan bağımsız, harici bir varlığı yoktur. Bundandır ki zaman ne var eder ne yok eder. Var eden de yok eden de Rabbu’l-Alemin’dir. Zaman, kaderin kazaya dönüş anıdır. Kader ilm-i ilahi, kaza ise fi’l-i ilahidir. İlm-i ilahi zamana tabi değildir. Zamanla ilişkili olarak gerçekleşmez. İlm-i ilahi zamanı da mekânı da kuşatır. Bu yüzden Zât-ı İlahi için “bilmek” zaman içerisinde gerçekleşen, zamanla kayıtlı, zamana tabi bir eylem değildir. Zamanın değişmesi ile Onun bilgisinde bir değişiklik olmaz.

Okumaya devam et