Etiket arşivi: medeniyet

TERKİP VE İNŞÂ DERGİSİ 15. SAYI METİN ACIPAYAM YAZISI

13230184_726038847537634_2191722585841684539_n*Risalet tedrisatı, sohbet

Tedrisat usulünün en ulvi olanı sohbettir. Sohbet, mutlak varlığa ve külli iradeye muhatap olan Hazreti Peygamberin aziz hayatının büyük bölümünde cereyan eden, tesir ve verimlilik bakımından nev-i şahsına münhasır bir tedrisat usulüdür.

*

Ahmet Hikmet Müftüoğlu “Çağlayanlar” isimli eserinde Şark ve Garp dünyalarının tahlilini yapmış, iki ayrı dünyanın birbirleri arasındaki çeşitli farklarını ortaya koyarak “Şarkın ve Garbın” beraber olamayacağını, Garbın her daim Şark karşısında mağlub ve mahzun kalacağını isbat etmesi bakımından eseri fevkalade öneme sahiptir. Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Garb ve Şark âlemlerinin madde madde farklarını ortaya koyarken, muhtevamızla alakalı olanı en dikkat çekicidir. Bu da sohbet meselesidir. Ahmet Hikmet’e göre; Batı, münakaşalar âlemiyken Şark; sohbet medeniyetidir.

Münakaşa; mahiyet itibariyle sıhhatsiz, bir o kadar da ferdi ve içtimai nizamı sarsıcı bir hususiyete sahiptir. Batı felsefi mecrası, Ahmet Hikmet’in de buyurduğu üzere kavgaların ve münakaşaların diyarıdır. Kavganın ve münakaşanın olduğu yerde, insani münasebetler dumura uğrar, dumura uğrayan münasebetlerden dolayıdır ki, sohbetin icrasını bırakın, sohbet meselesinin bile başlığı o diyarlarda mevcut olmaz.

*

İslam Medeniyeti Sohbet Medeniyetidir

Varlık-Hayat-İnsan telakkilerinin tüm oluş hiyerarşisini çıkaran, bilginin mertebelerini “ilimlerin tasnifi” etrafında gerçekleştiren İslam Medeniyetine bakıldığı zaman, ilim meselesi bir nizam ve usûl etrafında icra ve tanzim edilmiştir. Bu tanzim şeklinin tatbik ayağını sohbet usulü oluşturmaktadır. Sohbet, İslam Medeniyet Tasavvurunun Maarif Telakkisinde öz demek, usûl demek, tedrisat demektir… Müslümanlar, hakikate sohbet ve istişare yoluyla ulaşırken, Batılılar, hakikati münakaşa yoluyla dağıtarak savrulmuşlardır. Bu sebepten İslam Medeniyetinin ilim adamları aynı zamanda “vefa” adamlarıdır. Zira her muallimin bir talebesi, her talebenin de vefası gereği unutamadığı “muallimi” “mürebbisi” “mürşidi” vardır. Batıda ise ilim haysiyetinden mahrumiyet olduğu içindir ki ilmi ve şahsi bir silsile oluşmamış, bu sebepten her filozof kendinden önceki filozofa küfrederek işe başlamıştır. Çünkü her filozof “yeryüzü tanrısıdır”. Kendini Tanrı mesabesine çıkaran bir filozofun istişareye ve sohbete ihtiyaç duyması düşünülebilir mi?

Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM’IN YENİ KİTABI ÇOK YAKINDA ÇIKIYOR

ÇOK YAKINDA çıkıyor

ÇOK YAKINDA çıkıyor

Bu eser, umran yolculuğu hayaliyle kavrulan yüreklere hitap etmektedir.

Bu eser, dünyevi menfaatleri silkip atanların, buna mukabil hayatını “çile” etrafında örgüleştirmeyi idrak ve benimseyenlerin eseridir.

Bu eser, düşmanın karşısına şahsiyetle çıkıp, Ona; “artık sizinle işimiz bitti” diyenlerindir.

Bu eser, ümmetin tefekkür istidadını tetikleyip tefekkür mecrası açabilme aksiyonunu, sahifelerinde barındırarak tek kurtuluş yolunun tefekkürde ve mütefekkir şahsiyette olduğunu idrak ve ispat maksadını gütmektedir.

Okumaya devam et

ŞEHİR VE MEDENİYET

1ŞEHİR VE MEDENİYET

Şehir kuramayan medeniyet kuramaz. Hatta bırakın kurmayı meselenin hayalini bile kurması düşünülemez. Zira şehir, medeniyetin pilot uygulamasıdır. Kurulacak olan medeniyetin önayağıdır şehir inşâsı. Zira şehir, medeniyetin alt birimleridir. Bu birimlerin yekûnu medeniyeti oluşturur. O halde medeniyet tasavvurundan önce şehir tasavvuru oluşturmak gerekiyor, şehir hakkında fikri olmayanın medeniyet meselesinde herhangi bir fikir beyan etmesi, yersiz ve manasızdır.

Bugün şehirler koca birer “mezbaha”dır. İnsan ise, bu mezbahada kesim sırasını bekleyen yaratıktan başka şey değildir. Bu ne dehşet verici hal değil midir? Dehşetengiz bu hareketin müsebbipleri, şehri, medeniyet havzasında değil de, ufuksuz ve dar bir sahada değerlendirenlerdir.

Okumaya devam et

ŞEHİR VE MEDENİYET MÜLAKATLARI -2-

YAHYA DÜZENLİ İLE ŞEHİRCİLİK  ÜZERİNE MÜLAKAT

“Şehir idrak ve irfanından henüz uzak bulunuyoruz. Yâni bilinmez bir zamana kadar bu kasvet ve dehşeti yaşayacağız!

Metin Acıpayam: Yaklaşık bir asırdır medeniyet krizi yaşıyoruz. Tahrip olmayan müessese ve fikrimiz kalmadı nerdeyse… Terkip maharetimizin kaybolmasıyla beraber, tefekkür mecrası da kurumuştur. Kuruyan tefekkürle beraber, his ve idrak edemeyen “aydın” profili çıkmıştır. Bu yeni “aydın” tipi, “ucuzculuğun”  zirve şahsiyetidir. Herhangi bir meselede orijinal bir cümlesi bulunmayan, tek mahareti “bilgi ezberciliği” olan, bu noktadan sonrada “kitap yüklü merkep” terkibine uyan bu tipler sayesindedir ki, şehircilikle alakalı tek müsbet gelişme sağlanamıyor. Bu menfi hal üzerinden “nerede bizim şehrimiz?” diyelim. Bu suali şahsınıza yöneltelim.

Yahya Düzenli: Hiç şüphesiz, bu soru “bize ait” bir şehrimiz olmadığına vurgu yapıyor. Bizim olmayan şehirlerde istif edilmiş insanları yaşadıkları yerin “yaşamaları gereken yer” olduğuna inanmaya mahkûm edenlerin isimleri, sıfatları, renkleri, iddiaları, partileri değişse de “değişmeyen” bir icraatları var. O da: “Sizi asla insanca bir şehirde yaşatmayacağız!”dır. Tanzimattan Cumhuriyete, Cumhuriyetten bugüne, böylesine dehşetli bir gerçeği ‘toplumsal anestezi’ altında hissetmemeye bizi mecbur ve mahkûm ediyorlar! Kimler mi? İktidar sahipleri, şehir yöneticileri, şehir plancıları, mimarlar, müteahhitler ve bütün bunlara rağmen tepki vermeyenler! Hepsinin tek bir ortak paydası var: Şehvete dönüşmüş rant iştahı! Şehirlerimizde “korku ve kasvet duygusu”nu “büyük refah ve ümid”e dönüştürecek, “selîm zevk” ölçüsüyle “yeni bir şehircilik manâ ve şahsiyeti getirecek” insan, idrak ve kadrodan ne yazık ki yoksunuz!

Okumaya devam et

MEDENİYET AKADEMİSİ KURULDU

12376401_1748560792040605_2190511282831951128_nGenel Sekreterliğini Metin Acıpayam’ın üstlendiği MEDENİYET AKADEMİSİ müessesesi resmi olarak kurulmuştur.

***

Tefekkür ve tezekkürün zirvesi tevhid, insan ve hayatın zirvesi vahdettir. Tevhide; terkip, tecrit ve tenzih güzergahından ulaşılır, vahdete ise ahlak, edep, takva yoluyla… Tevhid; ferdin ruhi-deruni cihetindeki inkişafla mümkün, vahdet ise sayısız içtimai mecranın bir havzaya dökülmesiyle mümkündür.

            Tevhid ve vahdet, İslam Medeniyetinin nihai menzili, nispeti, ölçüsü, mikyasıdır. Her şey bu iki mikyasa göre anlaşılır, kabul ve tatbik edilir. İçtimai manada vahdete, ferdi manada tevhide ermeyen tüm yollar yanlıştır.

            Ferdi hürriyet, içtimai manada vahdete, ferdi manada tevhide muhalif olamaz. İslam, hürriyeti serkeşlik (liberalizm) olarak anlamaz, kabul etmez. İman ferd için, İslam cemiyet içindir ve ikisi terkip edildiğinde “insan mimarisi” kurulmuş ve tüm cihetiyle kuşatılmış olur.

*

            İslam Medeniyeti, içtimai manada vahdet havzasına, ferdi manada tevhid zirvesine giden yolları açık ve temiz tutmanın maharet ve marifet yekunudur. Zirveyi veya nihai menzili işaretlemek kolay, zor olan hem Müslümanların milyonlarca ciltlik müktesebatı hem de insanlığın milyonlarca ciltlik müktesebatı içinde yolu şaşırmamaktır.

            Bir taraftan İslam’ın ilim, irfan ve tefekkür müktesebatını tedvin ve tertip etmek diğer taraftan tüm dünyayı, hayatı ve zihinleri işgal eden batı felsefesini, bilimini, sanatını, teknolojisini; kendi bilgi telakkimiz içinde yeniden tasnif etmek durumundayız. Aksi takdirde batı tarafından işgal edilen zihnimizi, aklımızı kurtarmak, kendi zihni evrenimizi, akl-ı selimimizi inşa etmek iktidarını elde edemeyiz.

            Batı, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de eğitim-öğretimin kalbini ele geçirmiş, pozitif bilim anlayışına uygun bir müfredat oluşturmuş, bunu da Cumhuriyet Türkiye’si “aydınlanma” olarak benimsemiştir. Mevcut eğitim-öğretim sisteminden geçen, böylece batının “pozitif akıl formuna” sahip ve ona mahkum olan Müslümanlar, İslami akıl diyebileceğimiz “akl-ı selim”in başlığını bile unuttu. “Anlama aleti” batı tarafından inşa edilen Müslümanlar, “pozitif akıl” ile Kur’an-ı Kerim okumanın, oryantalist bir okuma olduğunu bile anlamaktan aciz hale düştüler ama bunun farkında olmayan bazı ahmaklar, pozitif akıllarıyla mealinden okudukları vahyi anladıklarını iddia etmekte ve içtihat(!) yapmaktadır.

            Uzun söze ne hacet… Sadece içinde bulunduğumuz nazari keşmekeşe bakan temiz idrak sahibi bir çoban bile anlar ki, medeniyet akademisine ihtiyacımız var. Bilgiyi derleyip toplayacak, İslami kaynaklara bağlayacak, yeniden bir tertip ve tasnif yapacak, anlayış mimarisini medeniyet tasavvuru ufkunda inşa edecek bir karargah ihtiyacı açıktır.

            Bu çalışma bir yol haritasıdır. Mevzulara dair fikri izahlar özet hacmindedir ve sadece lüzumunu işaretlemek içindir. Her mevzu başlığı altında ciltlerce külliyat hacminde fikriyat ihtiyacımız var, yaptığımız kısa izahlar, meseleyi ifade etmekten çok uzaktır, sadece ihtiyaçları tespit etmeye matuftur.

Okumaya devam et

İSLAM CEZA HUKUKUNA GİRİŞ -4-

İslam Hukuku ve Beşeri Hukuk     

İslam hukuku ilahi hükümler ışığında oluşan umumi kaidelerdir, beşeri hukuk ise, vahiy kaynaklı ilahi hükümleri reddederek insanların oluşturduğu hukuki kaidelerden oluşmaktadır.

Beşeri hukuk diye izah edeceğimiz hukuki kaideler, umumi çerçeve dahilinde yapılacaktır. Şöyle ki, beşeri hukuk ile idare edilen cemiyetlerde umumiyetle hukuki istikrar mevcut değildir. Çünkü sanık mesabesindeki zata ceza verecek hukuki hükümleri de, yine o sanık gibi insan olan beşerler oluşturmaktadır. Beşeri hukuka,  itiraz gayet muhaldir. Lakin İslam hukukunun kaynağı vahiy ve vahiyden teşekkül etmiş kaideler olduğu için ilahi hüküm dahilindedir, itiraza açık bir yapı arz etmez.

Okumaya devam et