Aylık arşivler: Ocak 2016

CEMİL MERİÇ YAZILARI -1-

Cemil Meriç serisinin takdimi

Cemil Meriç, yirminci asırda zamana imzasını en keskin manada atmış olan, büyük mütefekkir ve münekkittir. 12 ciltlik Cemil Meriç külliyatı ise, yirminci asrın Doğu ve Batı âlemlerinin fotoğrafıdır adeta. Asrın başlarında doğup sonlarında vefat eden Cemil Meriç gibi bir deha tarafından çekilen bu fotoğraf, muhakkak ki dünyaya dair en derin ve hacimli fikri haritadır.

Cemil Meriç, buhran-ı fikrimizin çeşitli müsebbiblerini cüretkar şekilde ortaya koymuş, posalaşmış ve satılmış ruhlara karşılık, diriliş ve ayağa kalkışın fikir altyapısını şahsiyetli edasıyla ortaya koymuştur. O halde, Müslümanların yeniden tarih sahnesine çıkışının karargahı Anadolu olacaksa, diriliş ve kuruluş fikriyatı arayanlarında yolu bir şekilde Cemil Meriç’e çıkacaktır. Cemil Meriç külliyatı fikriyat doğuracak külliyattır. Fikir ile tabii münasebet halinde olanların Cemil Meriç’i ve eserlerini atlaması izahı olmayan gayr-ı tabii hadisedir.

Cemil Meriç’ten sonra, onunla muadil bir mütefekkir yetişmediğinden dolayıdır ki,  fikriyatı bıraktığı yerde kalmıştır. Oysa fikir üretilerek devam eder. Üretilmeyen ve deveran ettirilmeyen fikir, bir zamandan sonra doktirinleşme tehlikesiyle başbaşa kalır. O halde gerek Necip Fazıl gerekse Cemil Meriç gibi dehaların, eserlerini yeni baştan gözden geçirmeli, oradaki terkibi hükümler açılarak yeni mevzu ve meseleler keşfedilmeli, böylece dehaların fikriyatları dünden bugüne, bugünden de yarına aktarılmak suretiyle devam ettirilmelidir. Fikrin devamlılığını sağlamaya yönelik çalışmalar, gayet kıymetlidir şüphesiz. Böylece ülkede tefekkür hamlesi başlatılır.  “O şunu yaptı, bu da zaten şöyle yapmıştı” nev’inden günah avcılığı içinde tüketilen bir hayat, içinde bulunduğumuz kaostan çıkışın ve yeniden İslam medeniyetini inşa etmenin yolunu açmaz. Bu yol açılmadığı takdirde, Cemil Meriç çapında mütefekkir yetiştirmek hayalden öteye geçmez.

Okumaya devam et

AKADEMYA DERGİSİ SAHİBİ GÜLÇİN ŞENEL METİN ACIPAYAM’IN YENİ KİTABINI YAZDI

150 YILLIK TÜRKÇE KAVGASI

Gülçin Şenel

 Geçtiğimiz ay yayınlanan Metin Acıpayam imzalı, “150 YILLIK TÜRKÇE KAVGASI – Harf ve Dil Tartışmaları” isimli kitab, alanında bir kaynak eser olma iddiası taşıyor. Türkiye’de 1860’lı yıllarda başlayan harf ve imlâ tartışmaları, Cumhuriyet’ten sonra Latin alfabesine geçişimizle daha da alevleniyor. İşte eserde, tartışmaların başladığı ilk yıllardan bugüne, dönemin aydın-yazar-çizer kesiminin görüşlerinden günümüz aydın-münevverlerinin görüşlerine kadar geniş bir yelpazedeki değerlendirmelere yer veriliyor. Bir tarafta, Latin alfabesine geçmenin gerekli olduğunu savunanlar, diğer tarafta buna gerek olmadığını, imlanın düzeltilmesiyle “herkesin okuyabileceği” bir yazıya ulaşılabileceğini savunanlar… Derken “Harf İnkılabı”…

Metin Acıpayam, eserinin “giriş bölümünde” şöyle takdim ediyor eserini:

Okumaya devam et

RUHLARIN YONTULMASI VE GÜZEL’İN KEŞFİ

Meşhur bir divan şâirinin çok sevdiğim beyti;

Takrîr edemem sûz-ı dil ü derd-i derûnum.
Söyletme beni hâtır-ı zârımda keder var.

Bu beyit, insan ruhunun en hassas yerinden tezahür edip kağıda dökülen bir tatlı sitemin ifadesidir aynı zamanda. Türk fikir hayatında zihinleri aptallaştırmaktan için yapılan Dil devrimi neticesinde tabii ki yukarıdaki beyti ilk okumada anlayıp idrak edemiyoruz. Bu bakımdan yukarıdaki beyit şu manayı ihtiva eder.
“İçimdeki derdi de, gönlümdeki ateşi de dile getirmem mümkün değil. Bu halimle beni söyletme ki inleyen hatırım kederle dolu!..”

Okumaya devam et

MÜZİK-MUSİKİ KONULU MÜLAKATLAR -2-

IMG_0023METİN ACIPAYAM: Müzik-musikî-vecd münasebeti… Müsbet vecd hâli, şahsın kendinden geçmek suretiyle, “ben” yerine “O” diyebilme hâlidir. “O” ise, marifetinin uçsuz bucaksız olduğu hakiki sevgilidir. Hakiki sevgiliyi fikretme meselesinde, manevî vecd hâlinin bir cihetten bağlı olduğu veçhe; musikî meselesidir. Musikî, aklî ve ruhî dünyamızı, tanzim, tasnif ve terbiye eden muharrik kuvvete sahibtir. İnsan menfi yahut müsbet vecd hâliyle tavrını ve hareketini belirler. İnsanın eşrefi, vecd hâlindeyken mânevî olanla rabıta kurar, helâlinden bir aşk, hüzün ve duygulara gark’olur. İnsanın şeytanı, vecd hâlindeyken haram olan duygu ve coşkunluklara kapılır. Şeytanî vecde, edepsiz söz, fiil ve bunalım hâkimdir. Vecdin dünyevî olanını öne çıkaran Batı’nın dinden uzaklaşmış seküler kafası, sanat, şiir, mûsiki ve mistisizmin vecde geçirdiği hâlleri maddî haz hâline getirmiştir. Bu mânada vecd, hissî ve aklîdir. Yâni mukaddes olandan kopuktur. Bu sözlerden hareketle, müzik-musikî-vecd münasebeti hakkında ne söylemek istersiniz?

MEHMET ALİ DEMİR: Öncelikle röportaj için, teşekkür etmek istiyorum. Malûm, artık bir “fabrika alışılmışlığı” hâlinde, eskilerin bir kibrit çöpünden çıkardığı dağ gibi hakikatleri, bizler bugün en önemli görünen hâdiselerden bile çıkarmıyoruz, çıkaramıyoruz. Bu açıdan, bu röportaj da, muhtevasını bir yana koysak bile, büyük önem arzediyor. Ama şunu da belirteyim ki; bu ilk soruda, muhatabınızı kafanızdakilere doğru yöneltme, biraz ifrat hâlde olmuş. Bunu samimi ifadeler olarak alın lütfen. Meselâ, “Batının, dinden uzaklaşmış, seküler kafası” tabiri, hangi din veya bu uzaklaşmanın sebebleri üzerinde konuşmamızın ve düşünmemizin önüne aşılamaz bir duvar örüyor gibi… Johann Sebastian Bach, dindar bir adamdı meselâ, Mozart da öyle… Hattâ ezoterik bir adam olduğu söyleniyor. Yahut Robert Schumann, bir eserine “Rüya Şaşkınlıkları” ismini vermişti; bu da bizim birazdan değineceğimiz “vecd” meselesinde, muradımıza bitişen bir hâdise, örnekler çoğaltılabilir. Neyse, gelelim “vecd” meselesine; vecd, ekstaz hâlidir, biliyorsunuz. Bulma ve bulmanın verdiği coşku… Ruhun, dünyanın gerçekliğinden kopması, bir nevi kendinden geçme… Anlatılamaz bir şey, aynı zamanda aklî olarak anlaşılamaz bir şey. Tam olarak karşılamasa da, o vecd hâlinin, “uyku ile uyanıklık arasında” anlamını vermesi açısından, trans tabirini kullanmak istiyorum. İşte musikî eseri çalınınca, o trans ânında, hangi yönünüze seslenilebiliyorsa, musikî eseri de oraya sesleniyor. Bir nevi, şuurdışınıza hitab ediyor diyebiliriz. Hipnozdan biliyoruz, normal şartlarda yapmayacağınız şeyler telkinlerle yaptırılabiliyor. Bir nevi size baskın gelen bir yere sesleniyor ve ne olacaksa oluyor. Musikî, doğrudan bahsettiğimiz noktaya etki ederek bir nevi rahatlama, neş’e, eğlenme hissi sağlayabilir veya sizin tabirinizle hayatı –belki de suda yumuşatma mânâsıyla- terbiye edebilir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ndan öğrendiğimiz kadarıyla, müziğin “sıkan, sıkıştıran” diye bir mânâsı da vardır. Tam da bu noktadan bakıldığında -kendi anladığımız kadarını söyleyebiliyoruz tabiî ki- sizin hayatınızı tanzim edişi, ya bulunduğunuz noktadan hislerinizi “okşayarak” yahut “sıkan, darlaştıran” mânâsıyla bulunduğunuz yerin, durmanız gereken yer olmadığını ihtar etmesiyle oluyor. İkinci maddeden alarak, bir müzik eseri dinlediğiniz zaman, az önce dediğimiz gibi, huzurlu olmayacağınız mânâsına geliyor. Shakespeare’in II. Richard eserinde geçen, kralın ağzından mealen: “Delileri iyi etmesine rağmen beni çılgına çeviren bu müziği susturun!” cümlesi… Herkeste aynı etkiyi yapmıyor demek ki. “Sıkan, darlaştıran” mânâsını daha fazla da genişletebiliriz, elinizdeki sabunu sıkıştırdığınız zaman, sıçrayacaktır. Buna benzer, müzik bir yerde “sıçratmak için darlaştıran, sıkıştıran” mânâsına, müsbet tarafıyla da ele alınabilir. Işık saçan mânâsıyla beraber düşünürsek, yardımcı bir rol oynadığını da görürüz. Ama o sabunun aşağı doğru mu yukarı doğru mu sıçrayacağı, sizinle ilgili bir hâdisedir. Çift taraflı oluşu hasebiyle, bu da menfi yönüdür. Buradan hareketle, müziğin fonksiyonel tarafı, Nakşîlerin musikîye neden ihtiyaç duymadıklarını da sezdirebilir. Yâni müziğin aslî olarak verdiklerinin yanında, “Müzik, Büyü ve Hipnotizma” konferansımızda da anlattığımız gibi, dinlenilen müziğin kişiye bakan bir yönünün de olduğudur. Açalım biraz; Rilke’nin bir sözünü kullanmıştık orada. Mealen şöyle: “Müzik küçükken beni alır, bilmediğim bir âleme götürür ve orada bırakırdı. Bu âlem BİTMEMİŞ bir âlemdi”. Şimdi, bitmemiş bir âlem demek, insanın muvazenesini bozan ve muhakkak –kafada- bitirilmesi (tamamlanması) gereken bir âlemdir. Bu da şöyle olur; her kim isen o ol, kafandaki şablonlardan başka bir şey kullanarak o BİTMEMİŞ ÂLEM’i bitiremezsin -normal şartlarda tabiî-. Örnek olarak söyleyeyim, kahramanlık-saldırı tarafı ağır basan bir konser düşünelim. Bu konsere bir komünist ve bir kapitalistin gittiğini farzedelim. İşte konserde marşlar, şunlar bunlar çalındı. Haydi sözsüz olduğunu da farzedelim bu konserin. Çıkışta bu konseri dinleyen komünist, müzikten aldığı tesirden ötürü saldıracağı yeri bir bankamatiğin camı olarak belirlerken; kapitalist, rekabet hâlinde olduğu başka bir kapitaliste saldıracaktır. Yâni vecd dediğimiz şeyde de kişiye bakan bir yön mevcut. Bu yüzden, Ahlak-Sanat İlişkisi’ni olmazsa olmaz görüyoruz. Umarım arzedebildim.

Okumaya devam et

TASAVVUF YAZILARI -1-

TASAVVUFTA VECD HALİ

Metin Acıpayam

Özet:

Sâlikin tevhide giden yolda karşılacağı üç halden en ehemmiyetli olanı vecd halidir. İsmullahı zikreden mürid, zikri ve ibadetleriyle beraber ulvi bir heyecana gark olur. Bu manevi heyecandır. Vecd hali kesbi (sonradan kazanılmış) değil, vehhi (fıtri)’dir. Bir anda ortaya çıkan vecd halinin gelişi ve ne zaman gideceği belli olmaz. Belli olmadığı gibi fark da edilmez. Bu çalışma, ehl-i tarikın ulvi yolculuğunda yaşadığı/yaşayacağı vecd halini izah etmek kabilinde kaleme alınmıştır.

Anahtar Kelimeler: Vecd, tevâcüd, aşk-ı ilahi, heyacan, sâlik

Giriş

Erbâbı tasavvuf, tasavvufi yolda bazı haller ve heyecanlar yaşarlar. Bu hal ve heyecanlar, eserin yani insanın, eser üzerinden müessire ulaşması yolunda kalbe ani olarak gelen hal ve heyecandan ibarettir. Kalbe gelen bu heyecanlardan müsbet olana vecd, menfi olana hatarat diyoruz. Selçuk Eraydın Tasavvuf ve Tarikatler isimli eserinde “v-c-d” kök fiilinden üretilen vecd mefhumunu şu sözlerle tanımlar; “yitiği ve aradığını beş duyu, şehevî ve gazabî kuvvet veya akıl yoluyla bulmak; öfke, hüzün, hüznü gerektiren keder; şikâyet etmek, bolluk ve zenginlik, istediğine kavuşmak, güç yetirmek, kolaylık, aşırı sevgi, aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde kendinden geçmek ve yüksek heyecan” manalarıyla izah eder. [1]

Vecd iki türlüdür: vecd-i mülk, vecd-i likâ. Sâliki bulan ve ona hâkim olan her vecd mülk vecdi, sâlikin bulduğu vecd ise likâ (karşılaşma) vecdidir. Hakk’tan gelen tecellilerle beraber kalbin karşılaştığı hüzün ve neşe gibi şeylerin hepsi birer vecddir. [2]

Okumaya devam et

ŞEHİR YAZILARI -1-

ŞEHİR VE MEDENİYET

Şehir kuramayan medeniyet kuramaz. Hatta bırakın kurmayı meselenin hayalini bile kurması düşünülemez. Zira şehir, medeniyetin pilot uygulamasıdır. Kurulacak olan medeniyetin önayağıdır şehir inşâsı. Zira şehir, medeniyetin alt birimleridir. Bu birimlerin yekûnu medeniyeti oluşturur. O halde medeniyet tasavvurundan önce şehir tasavvuru oluşturmak gerekiyor, şehir hakkında fikri olmayanın medeniyet meselesinde herhangi bir fikir beyan etmesi, yersiz ve manasızdır.

Bugün şehirler koca birer “mezbaha”dır. İnsan ise, bu mezbahada kesim sırasını bekleyen yaratıktan başka şey değildir. Bu ne dehşet verici hal değil midir? Dehşetengiz bu hareketin müsebbipleri, şehri, medeniyet havzasında değil de, ufuksuz ve dar bir sahada değerlendirenlerdir.

Şehir ve Fikir

Hiçbir mesele yoktur ki fikirden bağımsız değerlendirilebilsin… Fikir, hayatın her sahasına müdahil tavır içindedir. Fikrin külli idrak çerçevesinde ele alınmasıyla beraber, hayatın tüm meseleleri “bütün” etrafında derlenip toplanacak, böylece külli idrake ulaşan şahıslar “parça fikir” müptezelliğinden kurtulacaktır.

Okumaya devam et

ŞEHİR VE MEDENİYET MÜLAKATLARI -2-

YAHYA DÜZENLİ İLE ŞEHİRCİLİK  ÜZERİNE MÜLAKAT

“Şehir idrak ve irfanından henüz uzak bulunuyoruz. Yâni bilinmez bir zamana kadar bu kasvet ve dehşeti yaşayacağız!

Metin Acıpayam: Yaklaşık bir asırdır medeniyet krizi yaşıyoruz. Tahrip olmayan müessese ve fikrimiz kalmadı nerdeyse… Terkip maharetimizin kaybolmasıyla beraber, tefekkür mecrası da kurumuştur. Kuruyan tefekkürle beraber, his ve idrak edemeyen “aydın” profili çıkmıştır. Bu yeni “aydın” tipi, “ucuzculuğun”  zirve şahsiyetidir. Herhangi bir meselede orijinal bir cümlesi bulunmayan, tek mahareti “bilgi ezberciliği” olan, bu noktadan sonrada “kitap yüklü merkep” terkibine uyan bu tipler sayesindedir ki, şehircilikle alakalı tek müsbet gelişme sağlanamıyor. Bu menfi hal üzerinden “nerede bizim şehrimiz?” diyelim. Bu suali şahsınıza yöneltelim.

Yahya Düzenli: Hiç şüphesiz, bu soru “bize ait” bir şehrimiz olmadığına vurgu yapıyor. Bizim olmayan şehirlerde istif edilmiş insanları yaşadıkları yerin “yaşamaları gereken yer” olduğuna inanmaya mahkûm edenlerin isimleri, sıfatları, renkleri, iddiaları, partileri değişse de “değişmeyen” bir icraatları var. O da: “Sizi asla insanca bir şehirde yaşatmayacağız!”dır. Tanzimattan Cumhuriyete, Cumhuriyetten bugüne, böylesine dehşetli bir gerçeği ‘toplumsal anestezi’ altında hissetmemeye bizi mecbur ve mahkûm ediyorlar! Kimler mi? İktidar sahipleri, şehir yöneticileri, şehir plancıları, mimarlar, müteahhitler ve bütün bunlara rağmen tepki vermeyenler! Hepsinin tek bir ortak paydası var: Şehvete dönüşmüş rant iştahı! Şehirlerimizde “korku ve kasvet duygusu”nu “büyük refah ve ümid”e dönüştürecek, “selîm zevk” ölçüsüyle “yeni bir şehircilik manâ ve şahsiyeti getirecek” insan, idrak ve kadrodan ne yazık ki yoksunuz!

Okumaya devam et

TERKİP VE İNŞÂ DERGİSİ 11. SAYI ÇIKTI!..

12449666_10153839437459939_1455633600_oGenel Yayın Yönetmenliği vazifesini METİN ACIPAYAM‘ın yürüttüğü Terkip ve İnşâ dergisi 11. sayı çıktı. 11. Sayının kapak dosya konusu; ŞEHİR VE MEDENİYET başlıklıdır. Bu sayının fihristi şöyle;

FİHRİST

Takdim

Adnan Köksöken

Şehir ve medeniyet

Haki Demir

Modernite açlığı ve şehir idraksizliği

Yahya DÜZENLİ

Fikirsiz şehir ve şehirsiz fikir

İbrahim SANCAK

Medine, medeniyet ve şehir

Ahmet Doğan İLBEY

Medeniyet mefkuresi ve şehir fikri

Nurettin SARAYLI

İslam Şehir-Medeniyet Düzeni – Bedevilerin “İslam’ı” ve Köylü-Kasabalı Kafa
Atilla Fikri Ergun

Nerede bizim şehrimiz

Necip FAZIL Kısakürek (İktibas 1944 Büyük Doğu Dergisi)

Medeni mahalle

Şevki Karabekiroğlu

Şehir insan hayat
Ebubekir Sıddık KARATAŞ

Sanatkarane inşa edilen şehir
Selahattin ADANALI

Şehir anlayışı
Metin ACIPAYAM

İslam şehir anlayışı
Osman GAZNELİ

Ölüm ve hayat aynasında şehir tasavvuru
A. Bülent CİVAN

Şehir cemiyetin teşkilatlanmış halidir
Faruk ADİL

Şehir cemiyetin müesses nizamıdır
Abdullah TATLI

Yahya Düzenli ile mülakat
Metin ACIPAYAM

Modern Bedeviler, Gökdelen Ormanları ve TOKİ Kümesleri / (ÖMER YILMAZ)

İslam cemiyetinin mekan haritası
Alihan HAYDAR

Yıllık muhasebe ve tenkit talebi
Ahmet SELÇUKİ

 Dergiye abone olmak isteyenler;
0507-465-58-88 numaralı telefona ulaşabilirler…

MEDENİYET AKADEMİSİ KURULDU

12376401_1748560792040605_2190511282831951128_nGenel Sekreterliğini Metin Acıpayam’ın üstlendiği MEDENİYET AKADEMİSİ müessesesi resmi olarak kurulmuştur.

***

Tefekkür ve tezekkürün zirvesi tevhid, insan ve hayatın zirvesi vahdettir. Tevhide; terkip, tecrit ve tenzih güzergahından ulaşılır, vahdete ise ahlak, edep, takva yoluyla… Tevhid; ferdin ruhi-deruni cihetindeki inkişafla mümkün, vahdet ise sayısız içtimai mecranın bir havzaya dökülmesiyle mümkündür.

            Tevhid ve vahdet, İslam Medeniyetinin nihai menzili, nispeti, ölçüsü, mikyasıdır. Her şey bu iki mikyasa göre anlaşılır, kabul ve tatbik edilir. İçtimai manada vahdete, ferdi manada tevhide ermeyen tüm yollar yanlıştır.

            Ferdi hürriyet, içtimai manada vahdete, ferdi manada tevhide muhalif olamaz. İslam, hürriyeti serkeşlik (liberalizm) olarak anlamaz, kabul etmez. İman ferd için, İslam cemiyet içindir ve ikisi terkip edildiğinde “insan mimarisi” kurulmuş ve tüm cihetiyle kuşatılmış olur.

*

            İslam Medeniyeti, içtimai manada vahdet havzasına, ferdi manada tevhid zirvesine giden yolları açık ve temiz tutmanın maharet ve marifet yekunudur. Zirveyi veya nihai menzili işaretlemek kolay, zor olan hem Müslümanların milyonlarca ciltlik müktesebatı hem de insanlığın milyonlarca ciltlik müktesebatı içinde yolu şaşırmamaktır.

            Bir taraftan İslam’ın ilim, irfan ve tefekkür müktesebatını tedvin ve tertip etmek diğer taraftan tüm dünyayı, hayatı ve zihinleri işgal eden batı felsefesini, bilimini, sanatını, teknolojisini; kendi bilgi telakkimiz içinde yeniden tasnif etmek durumundayız. Aksi takdirde batı tarafından işgal edilen zihnimizi, aklımızı kurtarmak, kendi zihni evrenimizi, akl-ı selimimizi inşa etmek iktidarını elde edemeyiz.

            Batı, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de eğitim-öğretimin kalbini ele geçirmiş, pozitif bilim anlayışına uygun bir müfredat oluşturmuş, bunu da Cumhuriyet Türkiye’si “aydınlanma” olarak benimsemiştir. Mevcut eğitim-öğretim sisteminden geçen, böylece batının “pozitif akıl formuna” sahip ve ona mahkum olan Müslümanlar, İslami akıl diyebileceğimiz “akl-ı selim”in başlığını bile unuttu. “Anlama aleti” batı tarafından inşa edilen Müslümanlar, “pozitif akıl” ile Kur’an-ı Kerim okumanın, oryantalist bir okuma olduğunu bile anlamaktan aciz hale düştüler ama bunun farkında olmayan bazı ahmaklar, pozitif akıllarıyla mealinden okudukları vahyi anladıklarını iddia etmekte ve içtihat(!) yapmaktadır.

            Uzun söze ne hacet… Sadece içinde bulunduğumuz nazari keşmekeşe bakan temiz idrak sahibi bir çoban bile anlar ki, medeniyet akademisine ihtiyacımız var. Bilgiyi derleyip toplayacak, İslami kaynaklara bağlayacak, yeniden bir tertip ve tasnif yapacak, anlayış mimarisini medeniyet tasavvuru ufkunda inşa edecek bir karargah ihtiyacı açıktır.

            Bu çalışma bir yol haritasıdır. Mevzulara dair fikri izahlar özet hacmindedir ve sadece lüzumunu işaretlemek içindir. Her mevzu başlığı altında ciltlerce külliyat hacminde fikriyat ihtiyacımız var, yaptığımız kısa izahlar, meseleyi ifade etmekten çok uzaktır, sadece ihtiyaçları tespit etmeye matuftur.

Okumaya devam et