Etiket arşivi: dil

LİSAN MÜLAKATLARI -5- ‘ÖZGE SENA BİGEÇ’ ile MÜLAKAT

12642868_675528369255349_3954548765336110095_nDil-Düşünce-İdrak Üzerine

 Metin Acıpayam: Meseleler meselesi dil, tefekkür ve idrak bahisleridir. Dilin tefekkür ve idrak ile sıkı münasebeti kurulmalıdır. Eşya ve hadisenin teşhiri ve tetkiki tefekkür edilir, idrak vetiresinde hazmedilir, bu hazmedilen fikir dil ile inşâ edilerek hayata tatbik edilir. İnşâsı mümkün olmayan bilginin ne değeri olabilir. İnşâ demek hayat demektir. Hayatı inşâ edemeyenler zaman dışı kalır. Dilin inşâ gibi büyük tecrit ve terkip hamleleri hakkında neler söylersiniz?

Özge Sena Bigeç: Kün ile başlayan kâinât yolculuğunun dünyadaki arz-ı nihanıdır dil. Dil’iniz varsa inşa edersiniz, ihya edersiniz. Dil; hayata verilen hayat ikramıdır. Dil; hayattan evvel hayat ihsanıdır. Görünürde ‘‘etten’’ müteşekkil bebeğin, yeryüzündeki varlığının kısa bir süresinde ‘‘kelime’’ vücuda gelip sayha oluyorsa, hayat sayfası sayha içinde geçiyorsa, kelimelerin annesi olan ‘‘Dil’’ ‘‘Lisan’’ evet, belirttiğiniz gibi ‘‘meseleler meselesi’’dir!

Ete gizlenmiş ruhun bedenle ilk çarpışması, ilk etkileşimi, ilk tesir-i güzidesidir dil. Dil’i maddenin içine alamazsınız, madde değildir, maddeden değildir, fakat maddeye müthiş tesir edendir. O halde nedir dil? Bu nihan, beşerin ilk ‘‘baş’’ucu sorgusudur.

Dil, biliş düzeyidir. Dil, yükseliş hamlesidir. Dil, aşağılarda kalmama çağrısıdır. Dil, insanın unuttuğu ilk hatırlayış, hatırladığı ilk unutuştur. Dil, beceri midir? Dil istidat mıdır? Dil, ikramdır. Dil, ihsandır. Aziz’in acize olan mu’cizidir. Dil, aczini bilmedir evvela. Dil, ihtiyacın teneffüsü ve tekerrürüdür. Dil, vefadır. Dil, emek isteyen cefadır. Dil, kaybedilmeye göz yumulduğunda, insana gelen cezadır. Dil, tuğladır. Dil, adımdır. Dil, sonsuzluğa b’akan b harfinin mütevazi noktasıdır.

Yine dil, bir zamanlar ‘‘gönül’’dü. Bugün et parçasından çıkan ses ve söz olarak biliniyor. Lisanının kadrini bilmeyen İnsan, Dil’i (gönlü) et seviyesine düşürdü an be an.

Dil (lisan) ve dil (gönül) nice inşa ve ihyalara gebe. Fakat önce tevellüdü yüce bu güzel anneyi kim imha eyledi? Bugün kordon bağı kesilmiş ve kendisine hakiki annesi unutturulmuş neslin kendisine ve asra haykırması gereken sual budur.

Okumaya devam et

LİSAN MÜLAKATLARI -4-


11960211_1481599198831308_3025299005917178639_nÖZGE SENA BİGEÇ İLE LİSAN-DUYGU MÜNASEBETİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

Mülakat: METİN ACIPAYAM

 

Beden Ülkesi’nde sınırlar ‘akıl’ ile ifade edildiği zaman, ülkenin yönetimi ve kararlarının alındığı yer de ‘kalp güzergahı’ olacaktır.

 

Metin ACIPAYAM: Her şeyin bir dili var. Duygu da buna dahil. Üstelik duygunun dili en tesirli dildir. Aklın dili, yalanın bol olduğu, anlaşılmasının zor olduğu bir dildir. Duygu dili ise, yalanı az olan veya yalan olduğunda anlaşılması kolay olan dildir. Aklın dili, bildiğimiz ve kullandığımız, adına lisan da dediğimiz dildir. Duygu dili ise standardı olmayan, kelimesi bulunmayan, bazı konularda ortak davranış şekilleri geliştirilmiş olsa da bu davranış şekillerine mahkum olmayan bir dildir. Bu güzergahtan bakacak olursak dil duygu münasebeti hakkında neler söylersiniz?

Özge Sena Bigeç: Beden Ülkesi’nde sınırlar ‘akıl’ ile ifade edildiği zaman, ülkenin yönetimi ve kararlarının alındığı yer de ‘kalp güzergahı’ olacaktır. Bunu biz Kim’den öğreniyoruz? İlmi Arş’tan alan Allah Resûlü’nün şeksiz ve şüphesiz tesbitinden: ‘‘Bedeninizde bir et parçası vardır. O ıslah olursa bütün beden ıslah olur. O ifsat olursa bütün beden ifsat olur. Biliniz ki o et parçası kâlptir.’’

Bu kutsal ve nurlu bilgiden yola çıktığımızda; kalbin, ana merkezde olduğunu görürüz. Akıl, bedendeki sınırları tayin edip ona riayet ederken, kalp ise bu sınırlar içindeki huzur ve sükûnet halini kuşanır. Buna ‘‘hisli akıl’’ ve ‘‘akıllı kalp’’ de diyebiliriz. Zira ülke; taşıyla toprağıyla, biçilen sınırıyla, tarihi talihi, ilmi ve sadakati, coğrafyası ve münasebetiyle ‘‘ülke’’dir.

Okumaya devam et

MEDENİYET TASAVVURUNUN LİSAN HAVZASI MAYINLI

Bir lisanımız vardı, adı Türkçe… İyi kötü onunla anlaşıyorduk, girift ve derin manalara ihtiyacımız yoktu orta Asya’da, kılıç, meselelerimizi çözmek için maharetle kullandığımız bir dil aletiydi aynı zamanda. Kılıçla çözemediğimiz çok az mevzu vardı, onları da mesele etmiyorduk.

Müslüman olduktan sonra başladı lisan ve dil ile ilgili esas kavgamız. Ne “acun” ile olacak gibiydi, ne de “Gök Tengri” ile… Sonsuz kudret sahibi olan Allah Azze ve Celle’ye iman etmiştik, hiçbir derinliği ve deruni boyutu olmayan lisan ile dünya durdukça hatırlanacak medeniyetler inşa edemez, aleme nizamat veremezdik. Ne ki dilimizi de değiştiremezdik, dilimiz kendimizdi, bununla beraber asıl ve asil olan kendimizi dinimizle keşfetmiştik. Bu berzahta kıvranırken karabudun, dâhilerimiz el attı meseleye, ne başka bir lisana geçtik ne de yeni dinimizden vazgeçtik. Dahilerimiz bildi ve anladı, önce medeniyet dili inşa edecektik, ancak ondan sonra medeniyet inşa edebilirdik.

 

İnsanlık tarihinin benzersiz tefekkür hamlelerinden birini gerçekleştirdik ve bir medeniyet dili inşa ettik, adına da Osmanlıca dedik. Bal gibi Türkçeydi, ne ki hiç kimse ortay Asya’daki Türkçenin böyle bir oğul verebileceğine inanamadı. Deliden dahi doğmuştu ve tabii ki inanılmazdı. İmanın ne olduğunu anlamayanlar için inanılmazdı, zira ana rahmini iman döllemişti. İmanın kendisi zaten bir mucizeydi, neticeleri de öyle oldu ve imandan nasibi olmayanlar anlayamadı o muhteşem hamlenin ne manaya geldiğini.

Asırlarca sonra birileri daha anladı, güneşin battığı tarafta… Güneşin battığı ve karanlığın çöktüğü coğrafyanın dâhileri, anladılar işin sırrını. Sır, iman ve dilde mahfuzdu, o ikisi yerli yerinde durduğu müddetçe medeniyet yeniden kendini doğuracaktı. Orta Asya Türkçesinden medeniyet dili inşa eden bu millet, medeniyet dilini muhafaza ettiği müddetçe tekrar tekrar dirilecekti. Güneşin battığı karanlık coğrafyanın kanalizasyonlarında yaptılar hain ve sinsi planlarını, dediler ki, “dillerini ve imanlarını almalıyız”. Güneşin doğduğu bu topraklarda, ışığı medeniyete tahvil eden bir dil, idrak ve iman havzası vardı ve dünya buradan aydınlanıyordu. Güneşin battığı topraklar ancak buradaki medeniyet kristalinden yansıyan ışıkla idare ediyordu, ne ki tabiatları karanlığa alışık olduğu için, ışığın kaynağını kuruttu yarasalar.

Dil devrimini yaptılar, artık mefhumlarımız yok, kavramlarımız var. Fehmetmeyi bıraktık kavramaya başladık. İdrak etmeyi bıraktık algılamaya başladık. Bunlar arasındaki fark ise, medeniyet ile vahşet arasındaki fark kadardır. Buyurun, birkaç misal üzerinden mayınlanmış dil haritamızın ne hale geldiğini görün.

 

“Modernite” Kavramı   

Müslümanların Anadolu’da yeniden bir medeniyet hamlesi gerçekleştirmesinin en büyük engellerinden birisi hiç şüphesiz modernite kavramıdır.  Modernite, verdiğinden çok almasıyla meşhur olan sinsi ve dünyevi savruluştur. Modernite kavramıyla çalınan veya sinsi ve kurnazca alınan yahut derin bir ihanetle aşırılan kıymet ölçülerimiz, idrakimizi, tefekkürümüzü, hassasiyetimizi yok etti, böylece her türlü mana elimizin altından kaydı gitti. Öyle ki bazıları “ceketimizin astarı arasına girdi” fakat biz nereye bakacağını bilemez hale geldiğimiz için bir daha bulamadık. Çünkü modernite gözlüğü, kendi renklerimize kördü, sadece belli renkleri görüyordu, o renkler de güneşin battığı karanlık coğrafyanın kör renkleriydi. Artık gayemiz başkaydı, hamlemiz başkaydı, varoluş (yani yok oluş) havzamız başkaydı.

Tarih boyunca her milletin yükseliş ve iniş süreçleri olmuş, med-cezir halleri mana ve maksat etrafında dönmüş, bu iki mihveri muhafaza eden OLUŞ ve VAROLUŞ sürecini başlatmış, kaybeden ise ÇÜRÜME ve ÇÖKME güzergahına girmiştir. Modernite, güneşin battığı karanlık coğrafyanın suni ışık altında ürettiği bir makyajdan ibarettir ve karanlık coğrafyaya bile faydası olmamıştır. Ne var ki karanlık coğrafya, güneşten mahrum olduğu için o makyaja mahkumdur, buna mukabil Müslümanlar güneşe sahip oldukları için makyajsız halleriyle parıldarken, “gardırop inkılapçılığının” tesiri altında kalmış ve o soluk dünyanın taklidini marifet bilmeye başlamıştır. Müslümanlar, “mana” ve “maksat”larını kaybettikleri an, “Eşref-i mahlukat” makamındaki “Ahsen-i takvim” tahtından inip, “Esfel-e safiliyn” derekesindeki şeytanın tahtına oturmaktan kurtulamazlar. Şeytan tabii ki karanlığı sever, bu sebepledir ki güneşin battığı coğrafyada fazla mesai yapmış, orada kendine “insi şeytan” kontenjanından sayısız kadro yetiştirmiştir. Hz. Cebrail Aleyhisselamın gidemediği menzilde seyahat eden Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ümmeti olmak şerefi, modernite gibi kavramlara kurban edilebilir miydi? Narkozun tesirinden birazcık kurtulup da sağına soluna bakan bir Müslüman, “Bu hal neyin nesi” diye çığlık çığlığa “Kusmaz mı öz ağzından kafatasını”.

150 yıldan beri güneşin battığı karanlık coğrafyanın dehlizlerinde yaşıyoruz. Kendilerine ne kadar benzersek benzeyelim biliyorlar ki başka bir ruh taşıyoruz. Bu sebeple bizi dehlizlerden ve hatta kanalizasyonlardan yukarı çıkarmıyorlar, çıkarmayacaklar. Biliyorlar güneşe aşina olduğumuzu, biliyorlar yeryüzüne çıkarsak güneşi tanıyacağımızı ve ruh patlamaları halinde yeniden tarihin üzerine yürüyeceğimizi. Onun için kilit üstüne kilit vurdular karanlık dehlizlerin kapılarına…

 

“Batıcılık” Kavramı

Ah şu sefih serüven… İnsan güneşten usanıp da mum ışığına özlem duyar mıymış? Akılları patlatacak bir izahsızlık… O mukaddes beyan bir daha ispat edilmiştir ki; insan zalim, cahil ve nankördür… Aksi takdirde bu derin izahsızlığın altından kalkacak akıl kimde var?

İslam’ın yekununa muhatap olacak külli anlayışı kuşanmanın zamanı gelmedi mi? Medeniyet tasavvuru namıyla meşhur büyük terkibi telif etmenin, “Otursun bende her şekil” demenin vakti ne zaman gelecek? Batılılaşma ve batıcılık kavramıyla biteviye meşgul olmak yerine, büyük terkibi telif etmekten, büyük hamleyi başlatmaktan başka bir yol, bir çare mi var? Batıyla hesaplaşmak için batıya giden ve batıda boğulanların hikayesini okumaktan bıkmadık mı? Batının canının derdine düştüğü bugün, batıyla hesaplaşmak yerine batıya karşı “ümmileşmek” ve kendimize karşı ünsiyet kesbetmek zamanı gelmiş olmalıdır. “Cemiyetten aldığı tüm telkin ve tesiri üzerinden silkip atacak” hamle, batıyla hesaplaşarak değil, kendimizle sohbet ve halvet ederek mümkün olacaktır. Necip Fazıl’ın batıyla hesaplaşması dünya çapındadır ve o defteri kapatmıştır, bize miras kalan batıyı unutmaktır.

 

“Epistemolojik işgalin zihni kodları”

Aile birliğinden içtimai müessesesine, buhran içindeki gençliğinden ıstırap ve hafakan yüklü cemiyetine kadar her bir köşesinde fokur fokur kaynayan batının, çatır çatır çöktüğünü görmek bizim nesle nasipmiş. Batının büyük gürültüyle çöken enkazının altında kalmayanlara ne mutlu… Batının çöküş gürültüsünü ve ölüm hırıltısını hayat emaresi zanneden gafiller yok mu, işte onlar kendi mahrem coğrafyamızdaki medeniyet hamlesini doğmadan boğmaya çalışan idraksizlerdir.

Her şeye rağmen, yeni bir medeniyet tasavvurundan ve yeni bir medeniyet hamlesinden bahseden Müslümanların olması ümit vericidir. Bu ümidi muhafaza etmenin ilk şartı ise batının bilgi telakkisinden kurtulmaktır. Batı en girift ve en sinsi tuzağını bilgi ve ilim telakkisinde kurdu, o tuzağı görmemek, o tuzağa düşmek, o tuzağı ifşa edememek tüm çabayı “sam yeline” vermek anlamına gelir. Bu tuzağa en fazla yakalanan üniversitelerimiz ve akademisyenlerimizdir. Akademisyenler, tuzağı keşfedemedikleri için “bilim” ve “bilimsellik” yaftasıyla o tuzağın kopyalarını, adı üniversite olan imalathanelerde çoğaltıyor ve kendi kültür coğrafyamızı mayınlıyorlar.

Batı uygarlığının epistemolojik evreninde “hakikat” yoktur. Oysa bizim medeniyetimiz, Allah Celle Celaluhu ile insan arasındaki münasebetin muhtevasını ve usulünü tayin eden hakikat kaynaklıdır. Hakikat, “Mutlak İlim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den ibarettir. Mutlak İlim yoksa bizdeki ilim ve batıdaki bilim, zan ve vehimden ibarettir.

Medeniyet hamlesi önündeki engellerin belki de en büyüğü, batının epistemolojik işgalidir. Daha tehlikeli olan ise, “bilim” adamlarımızın bu işgalden memnun görünmesidir. Hulasa etmek gerekirse; Müslüman münevverlerin batının epistemolojik işgalinden kurtulması için yapılacak hamlelerden birisi, “Medeniyet Akademisi” ismiyle nev-i şahsına münhasır bir müessesenin kurulmasıdır. Bu kuruluş zihni savrulmaları önleyecek, parça fikre mahkumiyeti bitirecek, büyük terkibi telif ve büyük hamleyi başlatacak teşebbüstür.

 

İktisadi kavramlar

Batı’nın iktisadi kavram ve teorileri, İslam medeniyet tasavvuru ve inşa hamlesi için ciddi engellerin başında gelir. Batı, liberalizm-kapitalizm ve sosyalizm-komünizm gibi birbirine zıt görünen iktisadi teoriler ile insanlığın ve Müslümanların zihnini kıskaca almakta, iktisadi telakkileri bu paranteze sıkıştırmaktadır. Oysa her ikisi de hayatın kaynağını iktisadi alanda gören, her ikisi de “homo-ekonomikus” tarifini kabul eden, bu sebeple temelde birleşen teorilerdir. İslam iktisad telakkisi ise hayatın kaynağını iman, zeminini ahlak olarak kabul eder, iktisat bu temel üzerine bina edilir. İktisat, temel değil teferruattır, batı teferruatı temel haline getiren bir ters ehram mimarıdır.

“İktisadi liberalizmin felsefesini anlamaksızın, bu felsefeye bağlı okulların teorilerini anlamak mümkün değildir. Veya bu felsefi görüşleri kabul etmeksizin, teorilerden çıkarılan politikayı da kabul etmek mümkün değildir. Diğer bir deyişle, teoriler ve bunlara dayanarak çıkarılan politikanın geçerliliği, ancak, teorinin gerisindeki belirli bir dünya görüşünün paylaşılmasına bağlıdır.” (Gülten Kazgan, İktisadi düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, İstanbul Bilgi Yayınları.1974, sf.49)

Gülten Kazgan’ın da farklı bir boyutuna temas ettiği ters ehram mimarisi anlaşılmadan İslam iktisat telakkisi ve müesseseleri idrak ve inşa edilemeyecektir. Uzun ve tafsilatlı izahlar dergi sayfalarında mümkün olmadığına göre, meseleyi “kitabiyat”a havale etmek tek çaredir. Batının iktisat kavram ve teorilerinden kurtulmanın müessese misali; Karz-ı Hasen (Güzel Borç) namıyla maruf İslami müessesenin teşkilat numunesini inşa etmektir.

Fikir Teknesi yayınlarından çıkan “Karz-ı Hasen Müessesi” kitabı, sahasında müessese numunesi teklif eden tek telif eserdir. “Karz-Hasen, ihtiyacı olana borç vermek, borçluyu rahatsız etmemek, mali durumu iyi olmayan borçluya ihtiyacı kadar mühlet tanımak, onun şahsiyetini rencide etmemek… Istılahta bu ve benzeri şekillerde tarif ve ifade ediliyor. Kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Her iki kaynakta zikredilen ve tavsiye edilen bir ibadettir. Kuşatıcı (üst) mefhumlardan biri olan “İnfak” çeşitlerinden biridir. Günümüzde unutulmuş görünen İnfak türüdür. Günümüzde infak mefhumu sadece karşılıksız yardımlar şeklinde anlaşılır hale geldi. Bu durum, sistem çapında düşünme zafiyetinden kaynaklanan bir neticedir.

            …Karz-Hasen, cemiyetin orta sınıfını ayakta tutacak bir müessesedir. Cemiyetin mağdurlarını ve fakirlerini ayakta tutmak için müesseseler kurmak Müslümanların tabiki vazifesidir. Fakat orta sınıfıda ayakta tutmak mühim vazifelerinden biridir.” (Haki Demir- Adnan Köksöken, Karz-Hasen Müessesi, Fikir Teknesi Yayınları, sh.4-5)

 

Medeniyet hamlesinin ön şartı, teşkilat ve müessese telakkisi

İslam’ın her türlü hükmü müessese ve teşkilatçılığın zaruretine atıf yaparken,  günümüz Müslümanlarının bu meseleye lakayt kalması nasıl izah edilebilir?

İslam Medeniyeti konusunda fikir talimi yapmak oldukça girift ve zor bir meseledir. Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya şiirinde dediği gibi; “Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük.”tür. Büyük hamlenin öncü fikri teşkilat ve müessese telakkisi, öncü kadrosu ise “kurucu şahsiyet” çeşididir. Teşkilat ve müessese fikri olmadan “kurucu şahsiyet” yetişmez, kurucu şahsiyetler yetişmeden de büyük hamle başlatılamaz. Her ikisini mayalayan ise “inşa fikri”dir.

İnşa fikri, teşkilat ve müessese telakkisi, kurucu şahsiyet çeşidi gibi bahisler Fikirteknesi külliyatında çok sayıda kitapla tetkik edilmiştir.

 

Okumaya devam et

TÜRKÇE VE DİL KONULU MÜLAKATLAR -2-

PROF.DR. AHMET BİCAN ERCİLASUN İLE “TÜRKÇE” VE “DİL” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

METİN ACIPAYAM: Mahiyet itibari ile dil nedir sizce?
AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Genellikle dil anlaşma vasıtası iletişim aracı diye tarif edilir ama, bence bu tarif dilin kültür tarafını, edebiyat tarafını eksik bırakan bir tarifdir. Doğrudur dil herşeyden önce bir iletişim aracıdır ama dil bütün bir kültürü içinde taşıdığı için dil aynı zaman da kültürün bütün unsurlarını edebiyatın bütün unsurlarını içinde taşıdığı için aynı zamanda sosyolojik bir vakıadır. Yani Türkçe için söyleyecek olursak, dil Yahya Kemal’dir. Dil Mehmet Akif’tir. Dil Fuzili’dir. Dil Yunus Emre’dir. Dil Orhun abideleridir. Bütün bunlar dildir. Yani bu yazılı dili ihmal ederek dili sadece iletişim vasıtası olarak tarif etmek çok eksik kalır. Muharrem Ergin’in tarifi aslında mükemmel bir tariftir. O tarifi kitaptan bulursanız o tarife tam manasıyla  katılıyorum ben.

 


METİN ACIPAYAM:
 Bu noktada dilin milletler hayatındaki rolünden bahsedecek olursak?
AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Dil aşağı yukarı bir milleti millet yapan birinci unsurdur. Şüphesiz bir milleti millet yapan pek çok unsur vardır. Bunları sayacak olursak soy birliği vardır, kültür birliği vardır, bazılarında din birliği vardır. Hatta bazılarında sadece din vardır. Diyelim ki Pakistan’ı Hintlilerden ayıran veyahut Hıtvatlar’ı Sırplardan ayıran sadece mezheplerinin farklı oluşudur. Bunların yanı sıra, coğrafya birliği vardır, yine ülkü birliği ve tarih birliği vardır. Bu saydığımız birlik içinden en önemlisi şüphesiz dil birliğidir. Yani dil milleti millet yapıyor.


METİN ACIPAYAM:
 Türk Dilinin dünya dilleri arasındaki yerinden bahsedecek olursak?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Çeşitli bakımlardan Türkçe’nin dünya dilleri arasındaki yerini anlatmak mümkündür. Şimdi yapı bakımından diller çeşitli ölçütlere göre sınıflandırılıyor. İşte morfolojik ölçütlere göre eklemeli diller, çekimli diller, tek heceli diller bunlar içinde eklemeli diller içinde yer alıyor. Ama eklemeli dillerin hepsi birbiriyle akraba demek değil.   Mesela  Dravid dilleri de eklemeli dillerdendir. Bazı Afrika dilleri, bazı Amerikan yerli dilleri de eklemeli dillerdir ama bunlar mesela Türkçe ile akraba olmayabilir. Değildir de zaten. Türkçe Yapı açısından eklemeli dildir, köken açısından ise, Altay dilleri arasında yer alıyor. Yani Moğolca, Mançuca,  Tunguzca, gibi dillerle akraba kabul ediliyor bu teoriyi kabul edenler tarafından. Hatta bazılarına göre, Korece ve Japonca’da bunun içinde yer alıyor. Köken açısından daha üst büyük aileler vardır. Mesela Nostratik teorisi diye bir  teori vardır. Bu teoriye göre,  Nostratik büyük ailesi içinde yer alıyor. Bu büyük aileye Altay dillerinin yanında Ural dilleri giriyor, Ural dillerinin yanında Hint Avrupa dilleri, Sami dilleri dilleri, Dravid dileri de giriyor. Yani bu Nostratik teorisine göre bunların içinde Altay dil ailesi, altay dil ailesinin içinde Türkçe  yer alıyor. Bu teorinin yanında  Bir de Amerika’da çıkartılan Avrasyatik teorisi vardır. Bu teoride de bir çok dil ailesi var. Onların üstünde Avrasyatik dilleri içinde büyük aile tasavvur ediliyor. O’nun içinde de Hint Avrupa var, ural dilleri var altay dilleri var.  Bunların yanı sıra Eski Arnavut dilleri var. Bütün bunların içinde Altay dilleri , altay dilleri içinde Türkçe.  Ama  diyelim ki bazı yapısal özelliklere göre, sıfat tamlamalarında, isim tamlamalarında yardımcı unsur başta, esas unsur sonda. Türkçe böyle bir dildir. Ama bazı dillerde bunun tersi geçerlidir. Mesela Farsçayı hatırlayınız, bunun tersi geçerlidir. Yahut cümle ögelerinin sıralanışında altı türlü dil vardır dünyada.  Yani özne, tümleç, yüklem bu ancak yani bu üç ögenin yerlerini değiştirdiğiniz zaman altıdan fazla çıkmaz zaten. Özne, yüklem, tümleç en çok bunlar vardır. İkinci sırada ise özne, tümleç yüklem sıralanışı vardır. Mesela Türkçe bunlardan özne, tümleç, yüklem sıralı dillerin içine giriyor. Dünya dilleri arasında bir de coğrafyasına göre tarihte oynadığı role göre düşünebiliriz. Coğrafyasına göre en geniş, yani bu İngilizce’nin coğrafi keşiflerden sonra denizaşırı yayılmasını dikkate almazsak, Türkçe’nin hakimiyeti, tamamen kendi kendine Japon denizinden Avrupa’nın ortasına kadar  hüküm sürmüştür.


METİN ACIPAYAM:
 Peki Türk Dilinin devrelerini, ve bu devreler içerisindeki merhaleler hakkında malümat almak istersek?
AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Türk dilinin bir yazılı olmayan devirleri var. Yani daha doğrusu belki yazı var ama, bizim elimize ulaşmamış. Yani bilinen yazılı dönemi 7-8. asırdan başlar Türk dilinin. Ondan önceki dönemlere biz en eski  dönemine ilk Türkçe adını veriyoruz. Daha sonra ise Ana Türkçe.  Bu İlk ve ana Türkçe  dönemlerinden yazılı metin bize ulaşmış değil. Bence ana Türkçe döneminde yazılı metin mutlaka vardı ama bize ulaşmış değil. Ana Türkçeden sonra Göktürkler’le beraber eski Türkçe dediğimiz dönem başlar. Eski Türkçe’de bir tane yazı dili vardır Türkçe’nin. Yani Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar bunları içine alan bir dönem. Tek yazı dili aralarında ufak tefek farklar vardır gramer açısından az fark var . Daha çok söz varlığı açısından farklar var. Çünkü Uygurlar Budist oldular, Karahanlılar Müslüman oldular. Yani söz varlığı açısından farklar olmasına rağmen, gramer açısından hemen hemen aynıdır. Yani 13. Yüzyıla kadar tek bir yazı dili vardır. 13. Yüzyılda Oğuzlar’ın Azerbaycan’la Anadolu’ya gelmesiyle ikinci bir yazı dili ortaya çıkıyor. Oğuzlar’ın Azerbaycan’dan Anadolu’ya göç etmesi Türk dili tarihinde çok önemli bir olaydır. Yani biz Anadolu’da yaşayan Oğuzlar için, daha doğrusu Oğuzlar’ın tarihi için önemli olduğu kadar bu coğrafyada yaşayan insanlar için, bu coğrafyada dinler için önemli olduğu kadar dilimizin tarihi açısından da çok önemlidir. Yani Oğuzlar buralara gelecek ki, burada Oğuz ağzına dayalı yeni bir yazı dili ortaya çıksın. Oğuzlar’ın tabi kendilerine mahsus bir konuşma dili vardı. 13. Yüzyılda işte bu yazı dilini vücuda getiriyorlar. Yani Yunus Emre’lerin dili, Arif Paşaların dili, Dede Korkut’ların dili. Böylece Batı Türkçesi dediğimiz yeni yazı dili ortaya çıkıyor. Bu da kendi içinde Eski Oğuz Türkçesi yani Eski Anadolu Türkçesi de diyoruz buna. Bu bakımdan Osmanlı Türkçesi ve modern Türkiye Türkçesi devrelerine ayrılıyor. Ama orada kalan yani Türkistan’da kalan Türklerin yazı dili de önce Harezim olarak devam ediyor. Sonra Çağatay Türkçesi olarak 20. Yüzyılın başına kadar geliyor. 20. Yüzyılın başında da oradaki her Türk boyu için kendi konuşma dilleri ağızları Sovyetler tarafından ayrı yazı dilleri haline getiriliyor. Böylece orada yeni yazı dilleri dönemi 20. Yüzyılın 30’lı yıllarında başlamış oluyor.

 

METİN ACIPAYAM: Peki hocam bu devrelerin hususiyetlerini ve bu hususiyetlerin neye göre tasnif edildiği hakkında bilgi verebilir misiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Şimdi bu hususiyetler Türk dili tarihinde vardır. Ve bu hususiyetler de bir mülakatta anlatılamaz. En önemli özelliği birinci dönemde tek yazı dilinin olmasıdır. Her ne kadar içinde ağızlar olsa da yazı dili tek. Mesela Kaşgarlı Mahmud Uygurların diline de Türkçe diyor. Hem de esas Türkçe diyor. Uygur yazısının listesini vermiş. Türkçenin yazı dili budur diyor. Bu bakımdan ilk dönemin en önemli özelliği yazı dilinin tek olmasıdır. Ama şu noktaya dikkat edelim; yazı dili tek olsa da farklı alfabeler kullanıyorlar. Göktürklerin kullandığı alfabe, Uygurlar birkaç alfabe kullanıyorlar. Karahanlılar ise hem Uygur alfabesini hem de Arap alfabesini kullanıyorlar. Önemli olan şey 13. Yüzyılda ikinci bir yazı dilinin çıkması. Onun için 13. Yüzyılı bizler önemsiyoruz. Bazı Türkologlar 10. Yüzyılda Orta Türkçe başlatırlar. Hâlbuki söz varlığını bir yana bırakırsak Karahanlılar’ın diline bakarsanız Uygur Türkçesinden farkının olmadığını görürsünüz. Ama 13. Yüzyılda olan hadise çok önemlidir. İkinci bir yazı dili çıktı.


METİN ACIPAYAM:
 Tahsin Banguoğlu’ da 10. Yüzyıldan itibaren Orta Türkçe başlatıyor.

AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Birçok kimse 10. Yüzyılda Orta Türkçe işte 15. Yüzyılda. Ama orta Türkçe dediğiniz dönem de Batı Türkçesi tamamen farklı, Harezim Türkçesi tamamen farklı. Hâlbuki 13. Yüzyıldan sonra Türkçe’yi tamamen iki ayrı koldan izlemek ayırmak bence çok daha doğru. Reşit Rahmeti Arat işte benim gibi düşünüyor, daha doğrusu ben O’nun gibi düşünüyorum. Reşit Rahmeti Arat’ın talebesi olan aynı zamanda da benim hocam Muharrem Ergin’de eski Türkçe’yi 13 yüzyıla kadar getirirler. Batı’ dan da bir örnek verecek olursak en önemli örnek şu an da Marcel Erdal’dır. O’da 13. Yüzyıla kadar tek yazı dili kabul eder. 13. Yüzyılda iki yazı dilinin tarihini takib ediyorsunuz. Biri Doğu biri Batı. Batı’ya Güney Batı, Doğu’ya Kuzey Doğu demekte mümkün. Yani Batı’dakilerin tamamı Batı Türkçesini kullanıyor. Doğu’dakilerin tamamı da başta Harezim desekte aslında O bir geçiş dönemidir. Yani Karahanlı Türkçesi’nden sonra Harezim ve Çağatay Türkçesi. Çağatay Türkçesi bugünkü Türkistan’da bütün Türkler’in yazı dili. Genellikle Sovyetler’de sadece Özbeklerin yazı diliymiş gibi gösterilir ama öyle değildir. Kırgız, Kazak, Tatar, Başkurt onların içinde kim okumuş hale gelmişse ve artık okumayla beraber bir eser yazmaya teşebbüs ettiğinde hepsi Çağatay Türkçesi ile yazıyor. Bizler her ne kadar Türkoloji’de Çağatay Türkçesi desekte onlar kendi dillerine Türkî diyorlardı. Türkî; yani Türkçe manasında. Bu yeni Sovyetlerin çıkardığı Türkî değil. Türkçe manasında Türkî veya Türk dili diyorlardı. Nevai kendi diline hiçbir zaman Çağatayca dememiştir. Türkî veya Türk dili diyor.


METİN ACIPAYAM:
 Osmanlıcanın kültürümüzdeki yerinden bahseder misiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Osmanlı Türkçesi dediğimiz Türkçe Türk dilinin tarihi bir dönemidir. Arapça, Farsça, Türkçe’den oluşmuş gibi sözler tamamen yanlıştır. Türkçe’nin tarihi bir dönemi olmakla birlikte Batı Türkçe’sinin ikinci dönemidir. Batı Türkçesi’nin birinci dönemi EAT veya Eski Oğuz Türkçesi dediğimiz dönem, ikinci dönemi Osmanlı Türkçesi, üçüncü dönem ise modern Türkiye Türkçesi’dir. Bu ikinci dönem 16. Asrın başından başlar. 20. Asrın başına kadar yani Genç Kalemler hareketine kadar devam eder. Osmanlı Türkçesi denildiği zaman genellikle sadece bu ağdalı eserler akla geliyor.


METİN ACIPAYAM:
 Servet-i Fünun edebiyatı tarzında.

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Yani Divan Edebiyatı olsun, Servet-i Fünun olsun. Sadece bu akla geliyor. Öyle bir şey yok. Onlardan daha çok sade dilli eserler yazılmış. Osmanlı Türkçesinde çok sade eserler yazılmıştır. Evliya Çelebi’nin eserleri de daha çok sadedir ağır sayılmaz. Dolayısıyla bu ağdalı dediğimiz eserler daha çok sanat yapmak için yazılan eserlerdir. Onun dışında yüzlerce eser vardır Osmanlı Türkçesinde. Osmanlı Türkçesi’nin kültürümüz açısından önemi şudur ki, belki şiirimizin zirvesidir. Bir Divan şairi olan Fuzuli, şiirimizin zirvesidir. Dolayısıyla Türk şiiri denince Osmanlı Türkçesi’nin böyle bir şiir oluşturması bu muhteşem bir şeydir. Resmi belgeler, padişah fermanları, memurların tuttuğu bütün kayıtlar, mahkemelerin tuttuğu kayıtlar, nüfus sayımları daha doğrusu vergi sayımları vardı Osmanlıda. Bunların hepsinin dili Osmanlı Türkçesi’dir. Osmanlı Türkçesinin bir de coğrafi yaygınlığı vardır. Yani Osmanlı’nın yayıldığı o geniş coğrafyalara, iklimlere, kültürlere bütün o geniş alanlarda Osmanlı Türkçesi kullanılmıştır. Yani şu anda Afrika’nın kuzeyi olan bölgede Libya Cezayir Tunus vaktiyle Osmanlı Türkçesi kullanılmıştır. Cezayir halk şairleri diye Şükrü Elçin’in kitabı var mesela.


METİN ACIPAYAM:
 Büyük devlet kurmaya muvaffak olmuş milletlerin dillerinin belli başlı hususiyetlerinden bahseder misiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN: İşte bunlar imparatorluk dili oluyor. Yani Türkçe bunlardandır, Arapça bunlardandır, Rusça bunlardandır İngilizce bunlardandır. Yani imparatorluk kurmuş milletler bütün idare ettiği bölgelere dillerini götürmüş oluyor. O bakımdan büyük milletler idare etmiş olduğu bölgelerin dillerinden kelime de alıyor kelime de veriyor. Büyük dillerin en önemli özelliği başka dillerden çok fazla kelime alıp, çok fazla kelime vermesidir. Yani bugün İngilizce’ de öz İngilizce ’den çok daha fazla yabancı kelime vardır. Osmanlı Türkçesi’nde de çok yabancı kelime vardı ama şu hataya düşmemek lazım. Yani Arapça, Farsça kelimeler Türk diline Osmanlılardan çok daha önce girmeye başlamıştır. Buna bir örnek verecek olursak, 1069 yılında yazılan Kutadgu Bilig’de iki yüzün üstünde Arapça Farsça kelimeler vardır. Din kelimesi devlet kelimesi gibi bu kelimeler girmiştir. Dolayısıyla bu kelimeler, Osmanlı başladığı zaman artık halkın diline de yerleşmiş kelimelerdir.  Kitap, kalem, defter gibi.  Ve bu kelimeler sadeliği bozmuyor. Sadeliği bozan kelimeler halkın diline girmemiş kelimelerdir. Kitap kelimesini kullandığınız zaman sadelik bozulmazken, kitaplar yerine kütüb dediğiniz zaman sadelik bozuluyor.


METİN ACIPAYAM:
 Tanzimat dönemine gelelim. Islah-ı huruf diye başlayan dilde sadeleşme hareketleri nihayetinde tebdil-i hurufta noktalanmıştır. Bu süreç hakkında ne söylemek istersiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Tanzimat devrimin önemi şudur ki; bu dönem de yazılı basın ortaya çıkıyor. 1831’de Takvim-i Vekayi isimli resmi gazete çıkıyor. Arkasından 1859’larda Tasvir-i Efkar ve Tercüman-ı Hakikat gibi gazeteler çıkıyor. Bunun ortaya çıkması ister istemez sadeliği gündeme getiriyor. Siz halka hitap eden bir gazete çıkarıyorsanız ağdalı bir dil kullanamazsınız. Halkın anlayacağı tarzda bir dil kullanmanız gerekir. Yani Tanzimat’taki sadeleşme hareketi bir zaruretin sonucu. Bu zarurette gazete neşriyatlarından dolayı doğuyor. İkinci olarak Avrupa tarzında roman, Avrupa tarzında tiyatro yazmaya başlıyorsunuz. Türkçemizde daha önce roman diyebileceğimiz, tiyatro diyebileceğimiz eserler olsa da bunların önemi büyük. Şinasi’nin şair evlenmesi felan hep halka hitap eden şeyler. Çünkü bunları halk gelip seyredecek. Dolayısıyla sade olmak zorundadır. Şair evlenmesi isimli eser çok sadedir zaten. Namık Kemal’in tiyatro eserleri aynı şekilde sadedir. Romanlarda aynı şekilde halka hitap ettiği için sadedir. Hele Ahmet Mithat’ın romanları. Yani şunu söylemek istiyorum, Tanzimat bu zaruretin sonucu sadeleşmeye gitmiştir. Ama bu sadeleşme sonunda 1890’lara gelindiği zaman, birçok sanatçı, şair, yazar bu sadeliğin edebiyatımızın derecesini düşürdüğü kanaatinde olmalılar ki Servet-i Fünun diye bir edebiyat meydana getirdiler. Tevfik Fikret, Cenab Şehabettin şiirde, Halid Ziya romanda. Tekrar ağır ve ağdalı bir dil tercih ettiler. Halkın anlayıp anlamaması bizi ilgilendirmez dediler. Biz sana yapıyoruz dediler. Ve dili tekrar ağır hale getirdiler. Tabii Ömer Seyfettin Ali Canib’in Ziya Gökalp’in Genç Kalemler’de çıkışı onlara karşıdır. Ama şunu söyleyeyim, her ne kadar Servet-i Fünun ağır dil kullansa da ve edebiyatımızın kısa döneminde etkin olsa da Türk edebiyatı üzerinde çok büyük tesiri oldu Servet-i Fünun’un. Yani Halid Ziya’nın romanıdır ondan sonraki büyük romancıları yetiştiren. Her ne kadar dil kullanımlarını eleştirsekte Servet-i Fünun’un edebiyat noktasında büyük hizmetleri olduğu aşikârdır. Her ne kadar Genç kalemler, Türkçüler Servet-i Fünun sanatçılarını tenkit etseler de durum böyledir. Reşat Nuri’nin romanına bir bakın tarzı Halid Ziya’dır. Yani bu bakımdan modern Türk romanının kurucusu Halid Ziya’dır diyebiliriz.


METİN ACIPAYAM:
 Halid Ziya’da bir yazısında romancılığındaki kudreti anlatırken Ahmet Mithat Efendi’nin ismini zikrediyor. Bütün romanlarını su gibi içtiğini vurguluyor.

AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Ahmet Mithat sanat endişesi taşımayan halkı okumaya alıştıran sanatçılarımızdandır. Bu bakımdan macera romanları felan da yazmıştır. Ahmet Mithat ‘in romanları da çok hoştur ve dili gayet güzel kullanmıştır. Yani bizim dil tarihimizin, edebiyat tarihimizin her dönemi bizim için kutsaldır. Her döneminin eleştirilecek dönemi olsa da her biri bizim milli hazinemizdir.


METİN ACIPAYAM:
  Biraz da tebdil-i huruf yani harflerin değiştirilmesi konusunda konuşalım.

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Harfleri değiştirme konusunun tarihi seyri Tanzimat’a kadar gider ama o dönemleri hiçbir zaman harflerin değiştirilmesi konusunda ciddi bir adım atıldığını söyleyemeyiz. Enver Paşa’nın Huruf-ı Munfasıla denilen yani harflerin ayrı ayrı yazılmasıyla kullandırmak istediği hat vardır. Bunlar geçici teşebbüslerdir. 1926’ya kadar Türk aydınlarından harflerimizi değiştirelim latin harflerine geçelim diyen aydınların sayısı üçü beşi geçmez. 1926’larda ne zaman Mustafa Kemal alfabeyi değiştirme kararı aldı, hemen hemen hepsi Latin harflerine geçelim demeye başladılar ve 28’de gayet sert bir şekilde alfabe değişikliği oldu. Burada şunu da söylemek zorundayım. Her ne kadar Mustafa Kemal Paşa’nın zihninde çağdaşlaşmak, çağdaş Batı medeniyetinin vasıtasını almak, kolay bir alfabeyi almak olduğu kadar, 1926’daki Bakü Türkoloji Kongresinin de tesiri vardır alfabenin değiştirilmesi konusunda. Oraya Fuat Köprülü’yü göndermiştir. Orada bütün Türklerin Latin alfabesine geçirilmesi kararını Sovyetler Birliği aldırdı Bakü’de. Onlarla köprü kesilmesin diye alfabenin değiştirilmesi fikri vardı Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında. Bu zaruretlerin ardından değişim yaşandı.


METİN ACIPAYAM:
 Harf Devriminden sonra öz Türkçecilik namı diğer uydurma dil diyelim. Kafalarına göre birçok kelime uydurdular. Bu noktada neler söylemek istersiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Şimdi Atatürk’ün niyeti halisti. Ama yanlış bir yoldu. Bu yanlışı 3 yıl sonra fark etti ve güneş dil teorisi ile bu yanlış yoldan döndü. Atatürk döndü ama Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar millet bu uydurma dile devam etti. 60’larda alabildiğine kavga, bir de 60-80 arasında solcular uydurma dili kullandı. Sağcı-muhafazakâr-milliyetçi denilenler başka dil kullandı. Alabildiğine bir kavga. 80’den sonra bu kavgalar bitti. O Öztürk’çe denilen şey dilimizde ciddi tahrifat yaptı ama bugünün problemi bu değil. Bugünün problemi eğitimdir. Eğitimimizde biz dilimizin zenginliklerini aktaramıyoruz.


METİN ACIPAYAM:
 Harf devriminden sonra menşei İslam olan kelimelere karşı bir takım aydınlar tarafından menfi bir bakış var. Bu noktada ne söylemek istersiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Bir kısım aydında bu vardı. Menşei İslam değil de bir takım Farsça kelimelere menfi bakış vardı. Mesela Yezdan kelimesini ele alalım. Farsça ALLAH demektir. Onu rahatça kullanıyor vatandaş Allah yerine. Farsların Yezdan kelimesini. Farsçanın İslam’la da alakası yoktur.


METİN ACIPAYAM:
  Farsça da ama İslam medeniyetinin yani Doğu medeniyetinin dilleri.

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Tamam, doğrudur doğu medeniyetinin dili. Evet bir kısım aydınlarda bu var diyorum bak dikkat edelim. Dil devrimini yapan bir takım aydınlarda vardı bu fikir. Doğu Medeniyetinin dilini tamamıyla atmak, unutturmak ve hafızalardan silmek. Nurullah Ataç’ta bu fikir vardı mesela. Nurullah Ataç’ta bu fikir olduğu gibi Ahmed Cevat Emre’de de vardı. Ama pek çoğunda yoktu. Atatürk, harf ve dil devrimi ile alakalı ilk fikri Sadri Maksudi Arsal’dan almıştır. Sadri Maksudi, bir Türk Milliyetçisi idi. Türk dünyası ile birleştirmek fikrini savunuyordu. Ama sonradan bir kısmı Sadri Maksudi’nin ayağını kaydırdılar. Yani bir kısım aydınımız senin dediğin gibi düşünüyor. Bir kere Metin bey, toptancı bakıştan kurtulmamız gerekir.


METİN ACIPAYAM:
 Falih Rıfkı Atay Çankaya kitabında şu sözleri söylüyor; “Türk’ün kafasını Arap kafasından ayırdık”. Falih Rıfkı, Arap kafasından ayırdık derken acaba Türk’ü İslami düşünceden men ettik mi demek istiyor? Bu nokta da ne söylemek istersiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Ama Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sı bu dil inkılabına karşı en önemli savunmayı yapan kitaptır bir yandan. Falih Rıfkı Atay, gerçek ve ciddi manada Batıcı aydınlardan biridir. Ama bu dil devriminde bu öz Türkçeciliğe karşı en ciddi savunmayı yapan da O’dur. Demek ki bu mutlaka yüzde yüz örtüşmüyor. Bakın bende batı’cıyım onu söyleyeyim. Türk Milliyetçilerinin bugün noksanı ne biliyor musunuz? Bugün toplumda itibar görmeyişimizin sebebi ne biliyor musunuz? Gökalp’in milliyetçiliğinden geriye düşmüş olmamız. Gökalp, “Türk Milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindeyim” diyor. Zaten Türk ve Müslümansın.  Türklüğün hedefi üçüncüsü yani Garp Medeniyetine girmek. Ne yazık ki biz bu üçüncü hedefi attık. Böyle milliyetçilik olmaz. Bu milliyetçilik değil, bu milleti olduğu yerde durdurmak demek. Yani Türk Milletindeyim İslam ümmetindeyim kal orda. Garp Medeniyetinin önüne geçerek bu iş olmaz. Atatürk’te Ziya Gökalp’te eski milliyetçilerin tamamında yani 1950 öncesi milliyetçilerin hepsinde hedef, Gökalp’in yukarda zikrettiğimiz sözünü gerçekleştirmektedir.


METİN ACIPAYAM:
 Milliyetçilik ile alakalı görüşlerinize pek katılmıyorum. Yalnız Necip Fazıl’ın şu tespitini hatırlatmam gerekiyor. Üstad Necip Fazıl garp ve şark tahlillerinde ; “Doğu ruhu ve Batı aklı” tabirini kullanıyor. Doğu’nun ruhuyla beraber Batı’nın aklını vurguluyor. Bu hadiseyi iki kanatlı kuşa benzetiyor. Bu noktada ne söylemek istersiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Necip Fazıl’a katılıyorum. Ama sıkıntı olan şu, Batı’nın aklını aldık mı? Alamadık. Batı’nın sanatını aldık mı? Alamadık. Necip Fazıl Batı’nın sanatını sonuna kadar kullanıyor. Batı’nın medeniyetini aldığımız zaman pek çok şey de beraberinde gelir. Bunu en çok Mümtaz Turhan işledi. Yani bir takım teknik unsurları medeniyet unsurlarını, bilim unsurlarını alıp kültür unsurlarını almayayım diyemezsin. Bu mümkün değildir. Yani otomobilini ve televizyonunu aldın dimi. Otomobil ile televizyonunun yanında gelenleri almam diyemezsin.


METİN ACIPAYAM:
 Milli kimliğimize zararı olmaz mı bu söylediklerinizin?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Kendi kimliğimize de zararı olmaz merak etmeyin. Osmanlı Devleti Türk mü idi? Evet Türk’tü. Peki, Osmanlı Göktürk mü? Hayır. Osmanlı Göktürk olsaydı Osmanlı olmazdı. Osmanlı ben Göktürk gibi Selçuklu gibi olacağım deseydi yükselemezdi. Bugün de milletimiz ben Osmanlı gibi olacağım derlerse yükselemezler. Mutlaka bir öncekinden farklı olacaksın. Ve dönemin medeniyetini kim temsil ediyorsa ondan alacaksın. Bugün Amerika kardeşim. Ne yapıyorsa Onu yapacaksın. Bir numaralı politikası bilim politikasıdır. Amerika’da bilim politikası olduğu için bütün dünyaya hükmediyor. Folklor demek kimlik demek değildir. Folklor demek sizin kimliğinizde onun üzerine yeni yaratıları inşa edeceğiniz şeylerdir. Bizim milliyetçilerin bir de Osmanlıcı tarafı var değil mi? Osmanlı demek köylülükten kurtulma demek. Osmanlı köylü kalsaydı Osmanlı olmazdı. İstanbul’a geliyor Nefî. Nerden geliyor Hasankale’den. Hasankale’de kalsaydı Nefî olmazdı. Nabi Urfa’dan geliyor İstanbul’a. Şehirli oluyor. Medeniyet demek şehirlilik demek zaten. Kelime manası Medine’den geliyor. Biz bugün milliyetçiliği köylülük manasında alıyoruz. Dikkat edin, köycülük değil köylülük. Köylülük ile milliyetçilik olmaz. Köylülük ile milliyetçiliğin zıddı mahallicilik olur. Mahallicilikte milliyetçiliğe terstir.  Antep’in folklorünümü alacağız, Urfa’nın folklorünümü alacağız. Yüksek kültürde birleşir bunlar. Onlardan istifade ederek yüksek bir kültür yaratılır. Yüksek bir kültür yaratamadık onu söyleyeyim. 20. Yüzyılda bir Türk müziği yaratamadık. Eğitimini de veremedik. Şu anda kullandığımız müziğin biri tarihi müzik yani klasik müzik, diğeri folklor müziğidir. Yeni bir müzik yaratamayınca millet gür ses istiyor. Tabii olarak arabeske gidiyor. Azerbaycan yarattı ama. Azerbaycan’da dinleyin Üzeyir Hacıbeyli’yi. Ama Osmanlı kendinden önceki müzikten farklı bir müzik yarattı. Dediğim gibi hiç yoktan Osmanlı ne yaptıysa onu yap kardeşim. Yap ama O’nu taklit ederek değil. Osmanlı’yı geçecek şekilde. Osmanlı’nın yaptığı iş kendinden öncekini geçmektir. Sende kendinden öncekini geçeceksin. Bakın Folklor müzeliktir. Müzede sergileriz etnografik kılığımızı kıyafetimizi. Orda sergiliyoruz diye O’nu giymenin manası yoktur.


METİN ACIPAYAM
: Bir dönem Türk Dil Kurumu (TDK) başkanlığı yaptınız. Milletlere yapılan en büyük suikast de aslında diliyle oynamak mevcut milletin. Ne söylemek istersiniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN: Oynamaya çalıştılar ama oynayamadılar. Bu dil büyük bir dildir. Bu millet de büyük bir millettir. Hiçbir şey olmaz merak etmeyelim. Tamam dil ile oynamak isteyenler bişeyler yapmak istediler. Bu yapmanın neticesinde kendi yazdığı eserlerde okunmaz hale geldi. Ama ne bir Necip Fazıl’ın çıkmasını engelleyebildiler. Ne bir roman da Emine Işınsu’nun veya Tarık Buğra’nın çıkmasına mani olabildiler. Bu dil büyük bir dildir. Hala da büyük şairini, büyük romancısını çıkarıyor ve çıkarmaya da devam ediyor. Ama dediğim gibi bugünün sorunu bu değildir. Bugünün temel problemi eğitim problemidir. Bugünkü sıkıntı o dilimizle oynayanlardan gelmiyor. Eğitimimizi sulandıranlardan geliyor. Bu Eğitim sıkıntısının da olmasını sağlayanlar kim biliyor musunuz? O dediğiniz insanlarında karşı olduğu Liberal sağ iktidarlardır. Zaten 50’den beri de Türkiye’yi onlar idare ediyor. Bugünkü durumumuzun sorumlusu da Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, en son neyse işte.  Kültür açısından bütün sorumluluk bu iktidarlardır. Yavanlaştırdılar, kaliteyi düşürdüler. C.H.P’den daha çok zararları olmuştur onu söyleyeyim.


METİN ACIPAYAM:
 Son sorumuza geçelim. Nihat Sami Banarlı’nın “Türkçenin Sırları” isimli eserin baş taraflarında “Bir Dil Konferansı” başlıklı bir şahane yazı vardır. Nihat Sami söz konusu bölümde şunu söylüyor; “Türk Dilini seviniz. Çünkü Türklerin en az geçmişleri kadar büyük gelecekleri olacaktır”. Bu noktadan hareket edecek olursak Nihat Sami’de geçmiş ile geleceğin arasındaki o köprüyü Türk Dilini sevmekte görüyor. Ne söylemek isterseniz?

AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Tabii ki merhum o şekilde düşünüyor. Kaşgarlı Mahmut’un da zikrettiği Peygamberimizin bir sözü vardır. Peygamberimiz “Gelecekte onların büyük hâkimiyetleri olacaktır” diyor. Kaşgarlı Mahmut’ta bu söze dayanarak “Ey Araplar Türkçe’yi öğrenmeniz lazım” diyor. Ama diyelim ki bu hadis doğru değildir. Yani çok uydurma hadis vardır biliyorsunuz. Bence de uydurmadır aslında. Diyelim ki doğru değil, ama akılda bunu emreder Türkçeyi öğrenmenizi diyor Kaşgarlı.

Türkçeye bir şey olmaz. Tekrar ediyorum, tarihin en gür ve gümrah zamanını yaşıyor şu an Türkçe. Yani eski dönemlerde bir yazma elle istinsah ediliyor. Kaç nüsha istinsah ediliyor bir düşünün.  En çok okunan Fuzuli; yüzlerce diyelim. Ama binlerce diyemem herhalde. Şimdi bir kitap yüz binler basılıyor. Gazeteler milyonlar basıyor. Televizyonlar radyolar Türkçe’yi gürül gürül söylüyor konuşuyor. Tabii ki bugünkü teknoloji imkânlar felan filan ama. Tarihin hiçbir döneminde Türkçe bu kadar gür gümrah kullanılmadı. Korkmayın Türkçe ’den. Yeter ki Türkçe’nin bütün zenginliklerini öğrenelim, öğretelim.

 

METİN ACIPAYAM: Çok teşekkür ederim muhterem hocam.
AHMET BİRCAN ERCİLASUN:Rica ederim Metin bey.

NOT: SÖYLEŞİMİZİ SESLİ DİNLEMEK İSTEYEN OKURLARIMIZ; http://www.youtube.com/watch?v=nU8xS-5aJR8 BU ADRESTEN DİNLEYEBİLİRLER.