DİL MEDENİYET MÜNASEBETİ -RANA İSLAM DEĞİRMENCİ İLE MÜLAKAT-

rana-islam“Söz Zarfı”

METİN ACIPAYAM: Dil medeniyet münasebetinden bahsedebilir misiniz?

Dil, insanların ömürleri boyunca akıl, gönül ve yüreklerinde biriktirdikleri duygu, düşünce ve hayalleri kelimelerle anlatabilmesi, hâlidir… Yani dil (lisan), Allah’ın insanoğluna bahşettiği mucizelerden biridir, bana göre. Zira, Yaratıcı’nın yarattığı tüm canlılar iradî ya da iradesizce, sistemli veya sistemsiz bir takım sesler çıkarsalar da konuşabilen tek canlı, şeref-i mahlûkat olan insandır.  Konuşabilme ihsanı, aslında, Allah’ın biz insanoğluna yüklediği önemli bir misyondur da…

Konuşma melekesi sayesinde, “insanlık sahnesine” çıkan her insan aklında, gönlünde, yüreğinde, vicdanında biriktirdiklerini, kendilerine has hayat yollarında, yine kendilerine özgü hayat levhalarından “oku”duklarını, anladıklarını diğer insanlarla paylaşmak ile mükelleftir. İşte, bu paylaşmayı en mükemmel şekilde “dil” ile yapar, insan…

Demek oluyor ki insana bahşedilen dil (lisan), dolayısı ile konuşma melekesi olmasaydı; insanın (şuurlu insanın), insanlığın, insanlık tarihinin ve elbette “medeniyet”in, medeniyet inşasının varlığından söz edebilmemiz mümkün olamayacaktı. İnsanın ve insanlığın maddî manevî bütün hazinelerinin müsebbibi, bizzat dildir.

Dünya edebiyatlarının hemen tümü, sözlü edebiyat dönemi ile (bir bakıma, insanların konuşma yeteneklerini geliştirdiği ve bilinçli bir şekilde “meydana çıktığı” dönemdir bu); sözlü edebiyat dönemleri de, “şiir” sözlü  edebiyat ürünü ile başlar. Bu başlangıç, rastgele bir başlangıç değildir. Allah, insanları yaratırken onlara düşünmeleri için akıl, hissetmeleri için kalp ve birikimlerini paylaşabilmeleri için dil vermiştir. Yani içinden usul usul düşünüp de “an geldiğinde” taşan ve belli olgunluğa gelen insan, mutlaka bir gün “dil”lenecekti ve “dil dökecekti”…

Peki neden “şiir”? Şiir dili düşünce ve hislerin belli bir süzgeçten geçirilmesi ile hâsıl olan “ana duygu”, “ana düşünce” ve “öz”ün en akıllıca, en kalbe işleyen şekli ile bir insandan başka bir insana aktarılmasını sağlar. Az ve öz kelime ile çok şey ifade ediş olan şiir; hafızayı geliştirir, yeni ve orijinal kelimelerin gün yüzüne çıkmasına imkân sağlar, sezgiyi ve buluşu, dolayısı ile yaratıcı zekâyı ve nihayetinde “özde yanış”ın dışa aksetme yollarını geliştirir… Hafızada kalan az ve öz söz, kıtalar arası ya da nesiler arası “hiç kaybolmadan” tüm sesleri, tüm çağrışımları, tüm his ve düşünce birikimi ile bir başka söyleyişle, “öz ve saf” hâli ile taşınabilir, şiirle. Yani “medeniyet”in oluşumu,  gelişmesi ve kalıcı olması için en elverişli ve en mutlak yol, “söz” ile sözün incisi* “şiir”dir. Şiir, “insan”ın ve kültürünün gelişmesine, kültür birikiminin neticesi olan medeniyetin oluşmasına sebep, en kıymetli unsurdur. ( *inci, bahsine değineceğiz…)

“Buluş” ve “icat” demiştik… Bu konuyu biraz daha açmak isterim:

“Duygu ve düşünceyi en güzel hangi kelime / kelimelerle aktarırım?”

sorusu ile,

“Bulduğum, insanlığa yararlı icadı, patenti, buluşu, kavramı, olguyu en iyi hangi kelime ile “tek kelimede” özetler ve yansıtırım?”

 hassasiyeti ya da arzusu, aslında, insan aklının ve kalbinin aynı mecraından, yani “yürekten” süzülen “tek” ve “temel” sorudur. Eğer bir millet, yüzyıllar içinde bir kavrama, bir buluşa, bir icada, bir akıma, bir sanat eserine, diğer milletlerden önce, ilk olarak kendisi “bir isim / bir kelime” bulabiliyorsa; bu “buluş”un patenti ile, patenti anlatan / tanımlayan bu, “biricik kelime” ile “medeniyet”in kudretli tek sahibi, o millettir.

Ne kadar çok, bizim olan ama dünyaya hükmeden kelimemiz varsa; o kadar tesirli ve iz bırakacak şekilde, medeniyete damgamızı vururuz… Ne kadar çok, kudretli şâir ve söz ustası yetiştirebilirsek; medeniyeti hazırlayan, büyüten, taşıyan o kadar çok “âlim” yetiştirmişiz, demektir. Yüzyıllar öncesinde “âlim ile şâir”in aynı bedende “bir” oluşu tesadüfî değildir. Dikkatinizi bu hususa da çekmek isterim…

Şiir, âlim ve şuur kelimeleri ya da başka bir deyişle “kavram haritaları” üzerinde de dikkat ve rikkatle durmak gerekir… “Şiir”, “âlim”, “şuur” hem bizatihî karşıladıkları kavram ya da kişiliklere ad olma bakımlarından hem de “kelime dünyasının”, “dilin” ve “insanın” şahsiyetli, bilinçli oluşması, şuurlu gelişmesi açılarından önemli kelime ve kavramlardır.

Medeniyeti oluşturmak ve daim kılmak istiyorsak; “bizi anlatan dil”imize hem aklımız hem de yüreğimizle sahip çıkmak durumundayız.  Dile sahip çıkmanın bir yolu da; zengin ve renkli kelime hazinesini kullanarak dilin inceliklerine vâkıf, kıymetli eserlerin sayısını (yazılı ya da sözlü eserler) çoğaltmak ve bu eserlerin okunulmasını, dinlenilmesini, kültür dünyasında yaşatılmasını sağlamakla olur. Bu noktada, cemiyetin, milletin “şuurlu çalışmalar” yapması elzemdir…

Bu hususta, münevverlerimize, fikir adamlarımıza büyük görevler düşmekte… Dilimizi ve edebiyatımızı yeni nesile çok iyi anlatmak için yüreğimiz konuşmalı; göstermelik ve medyatik değil  yürekli, hakikatli çalışmalar yapılmalıdır.

 

METİN ACIPAYAM: Dil demek medeniyet demektir. Bu bakımdan bir millet dilini değiştirdiği zaman aynı zamanda da medeniyetini değiştirmek zorundadır. Bu noktada sizin düşünceleriniz nedir?

Bir topluluğun, bir milletin kullandığı dil, aynı zamanda o topluluğun, milletin medeniyet tanımını, içeriğini ve hatta seviyesini gösterir.

Dil, canlı bir varlıktır. İhtiyaçtan doğar; halkın gönlünde, dilinde yaşar. Dilin malzemesi ise “kelime”dir. Bir halkın / bir milletin kelime hazinesi ne kadar genişse ve ne kadar “o halkı / o milleti” yansıtıyorsa dil o nispette canlanır, canlı kalır. Bir kelimenin, bir milletin bağrından, gönül ve tefekkür coğrafyasından dünyaya gelebilmesi için o milletin sevincini, hüznünü, zekâsını, hissini, buluşunu, hayat seyrini, hayata bakışını yansıtacak dil kıvraklığına, dil estetiğine, dil gücüne sahip olması gerekir. Bu da yetmez: Milletin düşünen, üreten, sahip çıkan, daima araştıran, moral değerlerini yaşatan ve koruyan, insanlık sahnesinde gücüne güvenen olması da gerekir. Yani “millet”, ne kadar kalıcı ve güçlü bir şekilde “dünya sahnesinde”, “asırlar boyu” var olabiliyorsa dili de o kadar büyük şuurla doğar, büyür, gelişir, güçlü ve etkili yaşar. Bir kelimeye, konuşulan toplulukta ihtiyaç kalmamışsa ya da o kelimenin yerine ondan daha güçlü bir kelime “tahtı devralmışsa” işte o zaman, o kelime ölür…

Burada,  “ihtiyaç” kavramı üzerinde durmak gerekir:

Bir milletin (ya da bir cemiyetin, bir topluluğun) gelişmeye, yenilenmeye, devamlılığını sürdürmeye, millî birlik ve beraberliğini tesis etmeye ve korumaya, kültürel birikimini nesilden nesile aktarmaya, insanlık için patenti kendisinin olan faydalı buluş ve icatlar yapmaya, diğer milletler arasında, dünya sahnesinde hak ettiği yerde başı dik yer almaya; hatta, daha da ilerisi, bir eseri, bir patenti, bir buluşu, bir ekolü, bir misyonu ile “kendisini ispat etmeye” ihtiyacı vardır. Ancak bu şekilde topluluk, millet olma vasfını taşıyarak “var olur.”

İhtiyaç demek; özünde, “varlığını kabul etme ve ettirme”dir… İhtiyacını bilmek; “şuurlu olmak”, “kendini bilmek”, “kendini ve benliğini saran dünyayı anlamak, anlamlandırmak, tanımlamak ve anlatabilmek”tir. Yani bir millet, ister çağdaşları arasında isterse çağlar boyu “var olmak”, “söz sahibi olmak”, “istiklâli ve istikbali elinde, başı dik ve onurlu yaşamak” istiyorsa ihtiyaçlarını fark edecek kadar kendisinin, “hafızasının”, “dilinin” farkında ve şuurlu olmalıdır, olmak durumundadır. Aslında, “işte bu, şuurunu bulduğu vakitte”, “bir milletin var olmak bilinci ile kendisinin farkında oluşu”na biz; “medenî” ya da “medeniyet çizgisinde” deriz…

Bir diğer deyişle medenîlik;  “kendisinin farkında, şuurlu bir milletin”, “benliğini ve kim-liğini tefekkür ederek” insanlık sahnesinde kendine güvenli olarak boy göstermesi, hem kendisine hem de insanlığa katacak zengin malzemelerinin bulunması ve bu hazineyi nasıl, nerede, ne zaman, ne kadar, ne amaçla, kim ya da kimlerle, kim ve ne için kullanacağını, insanlığa seferber edeceğini “bulması ve bilmesi” hâlidir. Tabii, bulduğunu ve bildiğini icra edebilecek öz güvene, donanıma ve stratejiye de sahip olursa millet “medeniyetin baş mimarı”dır, artık…

Tam da bu noktada; karşımıza “dilin” ve “var oluşun” birbirini tamamlayıcı unsurlar olduğunu iyi ve doğru tanımlayarak, kavrayarak, benimseyerek yol alabilen milletlerin de çağı yakalayabilen, çağlar boyu kendinden söz ettirebilen olabilecekleri ve “medenî” vasfını taşıyabilecekleri gerçeği ortaya çıkıyor… Yani, var olmak istiyorsanız “diliniz”e sahip çıkarsınız… Ve medeniyete “dil”iniz sayesinde imzanızı atarsınız! (Bu cümlede hemen akla şu soru geliyor: “Hangi dil? Ve bu dile nasıl sahip çıkacağız?” Dilerseniz, bu soruya, cevaplamak üzere bir müddet sonra dönelim. Zira, soru çok kritik ve cevabı iyi, ayakları yere sağlam basarak verilmesi gereken bir mesele ile karşı karşıyayız.)

Hem fert hem de millet olarak, kendinizin farkında olursanız, “insanlık şuuru” içinde iseniz, millet olma bilincinde ilk sırayı alan “dil”e sahip çıkar; onu geliştirirsiniz. Eğer, tamamen iç dünyanızdan, benliğinizden hareketle “sizin olan, sizi anlatan” bir buluş, bir patent, bir eser, bir kelime ortaya koyarsanız     –ve elbette bütün bunları hiç vakit geçirmeden çağdaşlarınızdan önce ilk siz gerçekleştirirseniz – ; yani, bir anlamda “ihtiyaç listenizi iyi bilerek”, bu ihtiyaçlarınıza bilinçli yatırım yaparsanız; iç dünyanızı ve kendinizi “tamamı ile” ve “güçlü ifade eden”; millete, medeniyete, uygarlığa yeni bir “kelime” kazandırır, bu kelime ile de insanlığın zihin haritasına, akıl mecraına, yürek rotasına, gündelik düşünce ve aktif yaşamına, hayat seyrine, ideallerine “yön veren” “tek lider”, siz olursunuz. İşte, ancak bu şekilde “medenî” olursunuz…

Yani, hem bir taraftan kültürünüze, sanatınıza, gelenek ve göreneğinize, ilminize, millî varlığınızı kuvvetlendirecek hasletlere büyük bir farkındalık ve samimiyetle sahip çıkarsanız diliniz kendiliğinden (canlı bir varlık olmanın doğal ve asil seyri ile) gelişir, varlığını sürdürür, diğer dillere hükmeder hale gelir; hem de diğer taraftan, “sizin olan, yalnızca sizde doğabilecek ve var olacak” kelime hazinenize, duygu, düşünce ve hayal dünyanızın en zarif, en sağlam “kap”ı olan “benliğinizden doğan / sizle olan” dile (istisnasız, tek tek her bir kelimeye)  sahip çıkarsanız, kültürünüz, sanatınız, gelenek göreneğiniz, siyasetiniz, muhabbetiniz, mefkûreniz, gücünüz, milletler arasında ve insanlık sahnesinde yeriniz gelişecek ve güçlenecektir. Bu “sihirli çarkı” iyi kavrayıp ve iyi benimseyip de, tüm ego ve komplekslerimizden sıyrılarak ona yürekten sahip çıkabildiğimizde ise “medeniyet”i, hatta ondan evvel “şuuru”, “kimliği” yakalamış oluruz. Üstelik, daima diğer milletlerin bir adım gerisinde kötü bir taklitçi konumuna düşmeden / düşürülmeden dünya ve medeniyet liderliğini elimize alarak, “en önde”, medeniyete damgamızı vurabiliriz.

Yeri gelmişken; “Osmanlı Türkçesi” meselesini de açıklamakta fayda görüyorum. Zannediyorum,  “Hangi dil? Ve nasıl sahip çıkacağız?” sorumuzun da cevap vaktidir şu an:

Hani ne demiştik: “Dil, canlı bir varlıktır.” Bir ihtiyaçtan doğar; mecraını (konuşurunu, hissederini, yazarını, okurunu, arayanını, tanıyanını, sahip çıkanını, muhabbet besleyenini, düşünürünü, âlimini, koruyanını, şuurunu) bulduğunda büyür, gelişir; ve bir süre sonra (eğer ki o dile, o kelimeye ihtiyaç kalmamışsa) “dil”, dolayısı ile “kelime” ölür. Fakat burada, dikkat ederseniz, doğumuna, büyümesine, serpilmesine, gelişmesine, etki alanına ve vakti saati gelmişse “eceli ile” ölümüne dışarıdan hiçbir şekilde müdahale edilmeyen “mesut, dirayetli ve onurlu bir hayat sürmüş”, “kendisinin farkında bir ömür” seyrinden sonra –kendiliğinden-, “arkasında eserlerini ve evlatlarını bırakmanın haklı gurur ve onuru” ile ölmüş ve evlatlarına bu onuru miras bırakmış canlının, doğal ve hak ettiği seyrini düşünerek, dilin canlılık payesine ehemmiyet vererek “dil”e yaklaşmak gerektir.

Yani dilin canlılığına, her canlıya gösterdiğimiz ihtimamı göstermek ve onun hayatına, verimliliğine, nüfuz edişine hatta ölümüne saygı duymayı bilmek gerekir…

Dil hususunda, bir başka konu daha var ki bu hususu da hatırlamakta fayda görürüm: Biz dilciler deriz ki; “Dil, gizli anlaşmalar bütünüdür.” Dil meselesi gündeme geldiğinde, gençlerle biraz da nükteli bir şekilde paylaştığım bir husus da, tam da budur:

Dil, bir topluluğun, bir milletin yazılı akde (anlaşmaya) dökmeden “gönülden birleşerek”, hatta söze dahi dökmeden, gizlice kelime ve kavram dünyasında  “zihinlerde, vicdanlarda” yaptığı bir ortaklık anlaşmasıdır.

“Şöyle, hep beraber etraflıca düşünelim gençler!”, diyerek söze başlarım:

“İnsanlığın başlangıcı olan zamanlarda, herhangi bir günün gecesinde, bir kabile reisinin canı sıkılmış da kendi kendine –sessiz- konuşarak; ‘Olmayacak böyle! Hep anlamsız sesler çıkarıyoruz. Ben bu gece bir oturayım da, şu çevremde gördüğüm nesneler, maddeler için, düşünebildiğim, hissedebildiğim her şey için “bazı özel sesleri (namı diğer –kelime-)” yan yana getireyim; sabah kabileme emir vereyim. Onlara diyeyim ki, gayrı bundan böyle, bu nesneler için böyle sesler çıkaracaksınız. İşte, ezberleyeceğiniz liste! Bu liste ile konuşup yazacağız.’ diye düşünmüş. Kolları sıvamış ve listesini oluşturmuş. Bir taraftan da içi huzur ve mutlulukla dolmuş ve  “Ah, ne güzel, yarın sabahtan sonra kabilem, işte böyle düzenli konuşacak, anlaşabileceğiz” diyerek keyiflenmiş. Sabah olunca almış listeyi eline ve kabilesini çağırmış önüne…

 Tabii, hem zeki hem de yürekli gençlerim, anında; henüz ben hikâyemi anlatırken, tasvirin orta yerinde güler ve itiraz ederler bana. Elbette ki haklılar. Çünkü, her düşünceli ve hisli insanın anlayabileceği, sezebileceği gibi bütün dillerin oluşmasında “gizli bir gönül birliği” vardır. Yani her millet kendiliği ile; hayatı yürek ve akıl ile algılama, anlamlandırma tavrı, refleksi, mantığı ile bu hayattaki madde, olgu ve kavramlara “doğal akış” içinde  ve bir anda “içten, söz birliği ederek” , “içinde yaşatarak”  anlam yükler. Ama bu ansızın oluşuveren güçlü ve anlamlı bağın devamında; uzunca yıllar sözüne sadık kalarak, yaptığı bu “yiğit ve sözüne kavi” anlaşma sayesinde söz ve yazı ile verdiği “eserler”, gösterdiği şuurlu çabalarla  “dilini oluşturur, korur”…

“Dilini oluşturması nasıl ki kendiliğindense; milletin dilini koruması, yaşatması da “kendini” korumasıdır, özünde…

 Dilin oluşması, benimsenmesi ve devamlılığı meselesi ile bu mesele için Türk Dilinin tarihî gelişimine, evrelerine yukarıda zikredilen iki hususun penceresinden baktığımızda; Göktürkçenin, Uygurcanın, Eski Anadolu Türkçesinin ve Orta Türkçenin bir kısmının “dilin canlılığa / canlılara has, doğal seyri” ile milletin gönlünde, konuşmasında “ömrünün yettiği kadarıyla” yaşayarak ve eceli gelince de “ölerek”, Türkçenin bir sonraki evresine, yani “yeni/den doğmuş Türk Dili”ne “rıza içinde” yol verdiğini görürüz. Yani, Göktürkçe Türk’ün benliğinde, hayat seyrinde doğmuş, yaşamış ve vakti gelince ölmüştür; keza Uygurca da öyle… Eski Anadolu Türkçesi de…

Fakat, milletimizi üç kıtaya hükmedecek hale getiren “medeniyet” ve “kültür dili” olan ve her zerresi ile “bizim olan / bizle olan” (Türk Dilinin doğal bir evresi olarak; has “Türkçe” olan) Osmanlı Türkçesi doğmuş, gelişmiş, serpilmiş, büyümüş, “insanlığa” büyük iz bırakmış fakat “milletin, halkın dilinde, gönlünde henüz capcanlı ve sapasağlam yaşarken”, hatta kıtalara hükmederken eceli gelip de ölmemiş, diri diri toprağa gömülmeye çalışılmıştır. Bu Türkçe, halkın benliğinden, zihin haritasından zorla sökülmeye çalışılmıştır. Dil, alelacele ve acımasızca gömülmeye çalışılmışsa da hâlihazırda “Yaşayan Türkçe’nin genlerinden” günümüzde dahi atılamamıştır. Çünkü bu kuvvetli dil halkın, milletin yüreğinde, hafızasında, zihin ve gönül coğrafyasında tüm sıcaklığı ile yaşamıştır. “Öz Türkçeciyim” diye salınanlar ya da “Osmanlı Türkçesi diye bir Türkçe dönemi yok, o Arapça ve Farsçadır” diyenler dahi “Osmanlı Türkçesinin” ruhlarına, yaşantılarına, dillerine işlemiş “kelimeler”ini atmaya kalktıklarında “konuşacak, yazacak, kavramlarını karşılayacak  kelime” bulamamışlardır.

Bana kalırsa, Osmanlı Türkçesi de kendi doğal seyrine bırakılmalı idi, bırakılmalıdır. Ki Osmanlıca, Türkçenin en güçlü evresidir. Osmanlı Türkçesi ne Arapçadır ne de Farsçadır. Bir Arap ya da Fars (İranlı) tam olarak bizim Osmanlı Türkçesini anlamaz, anlayamaz. Ama tabii ki, Osmanlı Türkçesinde büyük kültürel etkileşimler bulunduğu ve Osmanlı üç kıtaya hâkim olduğu için           (uzun yıllar Osmanlı hakimiyetindeki) Arapça ve Farsçanın etkisi vardır. Bir o kadar da Türkçenin (o dönemlerde  ve şimdilerde) Arapça, Farsça ve diğer dillerin üstünde de yoğun etkisi vardır.

Osmanlı Türkçesi “dilin canlı varlık olması” ilkesine saygı duyularak doğal akışı içinde, “dil kuralları ve dinamiklerine dışarıdan ve kasıtlı müdahale yapılmaksızın”, “yaşantısını sürdürme” imkânı bulsaydı, belki bugün, “Türkiye Türkçesi” daha da güçlenecek ve atası Osmanlı Türkçesinden miras kalan “kelime hazinesini” “Yaşayan Türkçe” denilen o büyük deniz içinde büyük bir onur ile hiç tereddütsüz, kendinden emin taşıyacaktı.  Böylelikle, dilin doğal ve güçlü evresi için mesnetsiz kavgaya ve kargaşaya dönüşen durum da ortadan kalkacaktı.

Şu ân hâlâ –biraz da yapay bir şekilde; zira halkın / milletin günlük konuşmasında rahatça kullandığı Osmanlı Türkçesi ile bir alıp veremediği yok- Osmanlı Türkçesi savaşı verilse de (kimileri hâlâ dilimizde yaşayan Osmanlı Türkçesi kelimelerini yok saymaya / kullanmamaya, kullandırmamaya, “bizim Türkçemizi” güya ki hakir görmeye yeltense de -bu nasıl mantıktır nasıl bir komplekstir, anlayamıyorum; bir millet kendi dilini küçük görür ve ondan garabet bir ruh içinde utanır mı!-, kimileri de “canlı kelimeleri” tüm doğal ve insanî refleksleriyle kullanırken Osmanlı Türkçesi olduğu için, öteden beriden gelen haksız ya da kasıtlı sataşma ve eleştirilere özgüven ve kararlılıkla “dili şuurlu kullanarak” cevap vermede mütereddit kalsa da)  şu bir hakikat ki; “milletin gönlünde ve dilinde yaşayan kelimeleri” ancak millet yaşatacak ve ancak millet “gizli gönül bağı ile” “istediğinde”, istediği kelimelere ihtiyaç kalmadığını “beyan” edecektir.  Vakti geldiğinde kullanmak istemediği kelimeyi tarih sahnesinden silecek,  – mutlaka- ölen kelimenin yerine dilinin ve yüreğinin güçlü tarihi ve sağlam yapısından ilham alarak “taptaze, güçlü ve yeni doğan” kelimeyi “şuurlu biçimde”  bulacaktır. İnsanımızın kendi varlığına ve kimliğine inanması kadar; kendisini var eden milletinin ve dilinin gücüne inanması da gerekir.

Şu an, 21. yüzyılda; Türkiyem’de ve “Osmanlı ruhu”  taşıyarak milletime / ülkeme gönül ve tarih bağlarıyla bağlı olan dünya coğrafyasında “hangi dil”, diye mi sordunuz bana? Tabii ki “milletin gönlünde ve dilinde yaşayan,” Dil. Bu dil Türkiye Türkçesidir. Türkiye Türkçesinin beslendiği gürül gürül nehir de hâlâ bütün gücü ve ihtişamı ile Türkiye Türkçesinin damarlarında akan, var olan Osmanlı Türkçesidir…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s