Etiket arşivi: RUZNÂME

RUZNÂME 27 AĞUSTOS 2016

ruznameSezai Karakoç ve Diriliş -1-

Mustarip bir sûkutun boşluğunda asılı kalanların tek dayanağı kitaptır. Kitap, emr-i ilahinin ‘ikra’ sözüne muhatap olan tılsımlar dünyası. Bu dünyaya narin, latif ve zarif olanlar girebilir. Bu hislerin düğümlediği duygularla başlıyorum Sezai Karakoç okumalarına.

*

Varlığının hududundan tüm zaafları tard eden kahraman misali seslenmek istiyorum ve diyorum ki; O dirilişin öncüsüdür. Lakin sadece bir öncü. Önden giden bir süvari atlı. Arkasını kollamaya çalışan, çalıştıkça bu güzergâhın hususi mizacına aykırı olduğunu gören de O. Şimdi de tamamen fildişi kulesine çekilen münzevi bir ehl-i fikir.

Okumaya devam et

Reklamlar

RUZNÂME 22 AĞUSTOS 2016

ruznameAttilâ İlhan Etrafında -1-

Ulusal Kültür Savaşına Giriş -1-

Attilâ İlhan… Şiirlerinin yanında nesirleriyle de infialler uyandıran adam. Engin bir tecessüs, âlemşümul mevzu ve meseleler… Dar kalıplar ve sığ düşünceden uzak, geniş ve derin bir irtifânın adamı. Tek engeli bir türlü aşamadığı Marksist telakki. Aslında ne Marksizmayla alakası var, ne de herhangi bir ‘izm’ le. Sadece reaksiyon manasında Marksist.

“Tek işçinin elini sıkmadan Marksist oldum.” diyen Cemil Meriç misali, Attilâ İlhan’da da vücut bulan Marksizma zarureten bir kaçıştan ibaret. Türk aydınının kaderi Tanzimat’tan beri kaçmak. Herkes bir yerlere kaçma telaşesinde. Merkezi otoritenin olmadığı, ferdi ahlakın ve murakabenin sağlanamadığı bir memalikte kaçış zaruret değil de nedir? İmparatorluğun çöküş nesli acılarıyla, hisleriyle, hülâsa; her şeyleriyle asil ve soylu. Tek mustarip oldukları, murakabe altına alınamayan his ve fikir dünyaları.

Okumaya devam et

RUZNÂME 1 AĞUSTOS 2016

ruznameSâmiha Ayverdi Okumaları -1-

Kubbealtı’ndan bir ses… Çağlar ötesinden, vicdanın orta yerinden “dünü-bugünü-yarını” nişanlayan ses… Cemil Meriç’in hayran olduğu, Necip Fazıl’ın hürmetle selamladığı bu sesin sahibi Sâmiha Ayverdi hanımefendidir.

Osmanlı’nın son zamanına yetişmesine rağmen tam bir Osmanlı hanımefendisidir Sâmiha Ayverdi… Üslubu, tavrı, usulü. Bu muteber kadın mürşidi Kenan Rıfai Hazrete intisap ettiği andan itibaren nur kervanına katılmış ve böylece tüm eserlerini bu nurani ses şekillendirmiştir. Ruhu resmeden de o.  Maddeyi ruh potasında eriten de…

*

Ne bahtsız bir nesiliz biz! Ne Sâmiha Ayverdi’den haberdarız, ne Nihat Sami Banarlı’dan ve ne de Yahya Kemallerden… Bomboş bir zamanın savsak insanlarıyız.

Günümüz insanı Sâmiha Ayverdi’ye ses vermek zorundadır. Bu ses bizi kendimize getirerek asli hüviyetimizi bize iade edecek. Kulak verelim Sâmiha Annemize:

Türk’ün sanat haritasını yapmış olanlar, “Biz cihana parmak ısırtan hünerlerimizi gösterdik ve gelip geçtik. Amma siz arkamızdan gelenler o hazinenin içine girip, geriden gelenlere bu azametten haber vermediniz. Hâlâ da öyle… Bırakalım bir Süleymâniye’yi meydana getiren ve getirirken de aynı aşı birlikte kaynatıp pişiren taşçıları, dökümcüleri, camcıları, hattatları, sanki bir ot, bir ağaç gibi yerden kendi kendine bittiğini sanacak kadar önünden görmeyen gözlerle geçip gittiğiniz bir sebîli meydana getiren sanatkârın dehâya varmış kudretini dahi hor, hakir görmektesiniz.” demektedirler. (Sâmiha Ayverdi, Ezelî Dostlar, s.9)

“Türk’ün sanat haritasını yapmış olanlar.” Şu kelime terkibine dikkat buyrun! Mazinin mimarları Sâmiha annemin dünyasında birer sanatkâr. Biz mazisiz yapamayız. Mazi bizi inşâ ederken bizde istikbâli inşâ etmeliyiz. Tanzimat’tan beri Türk aydınının anlamadığı gerçek burada düğümlenmekte. Hiç annesiz evlat doğar mı? Annemiz, mazidir işte… Sesini, soluğunu, nefesini mâziden alanların önünde hürmetle eğilirim.

*

Okumaya devam et

RUZNÂME 1 TEMMUZ 2016

Kadının Batı Serüveni

Kızgın bir müellifle karşı karşıyayız: Hüseyin Kılıç… Neye ve kime kızgın bu adam? Hakikati istismar edenlere… Kitabını bugün bitirdim. İsmi geçen kitabın adı: Kölelikten Derebeyliğe Tarih ve Kadın. Kitap, Art yayınlarından neşredilmiş, ilk baskısı 1998’de yapılan bu kitap, âlemşümul bir tecessüs adamının eseri. Mevzusuna yoğunlaşan bir tetkik adamı Hüseyin Kılıç… Didik didik batı kaynaklarını araştırmış, aramış, taramış eseri kaleme alırken. Onlarca iktibas, yüzlerce kaynaktan aktarılmakta.

Hoşa gitmeyen ve kendinden kimi zaman soğutan bir özelliği var müellifin: Berbat bir Türkçe kullanımı… Kitab, harika bir tetkik eser, lakin fazla “uydurca” kelimeler (müellife göre tilcikler) kitabın estetik yapısını bozan hususiyet arz etmektedir.

Neyse, mevzumuz: Kadın… İslamiyet’te kadın, sultandır.

Bu hakikat muvacehesinde Batıyı hesaba çekebiliriz. Şarkta “sultan” olan kadın, garpta ne yazık ki “fahişe”’dir. Hem de iblisin yardımcısı olan fahişe… İnsanı hayvanla müsavi gören uygarlığın çocukları kadını da fuhşiyat haricinde ne ile görecektir ki? Hüseyin Kılıç’ın tetkiklerinden daha iyi idrak ediliyor ki, kadının Batı’da hala adı konulamamıştır. Kadın: Adı konulamayan meçhul varlık. Tek güzel tarafı hayvani erkeğini cinsi olarak tatmin etmesi…

Okumaya devam et

RUZNÂME 30 HAZİRAN 2016

İslam Tedrisat Telakkisi ve “Ruh” Hakkında Fikir Mülahazaları

  1. asır dünyasına bakıldığı zaman Batı’nın askeri ve siyasi sahada üstünlüğü dikkate değer. Bu üstünlüğün en göze çarpanı fikri ve ilmi sahada olandır. Yanlış anlaşılmasın üstünlük mefhumu. Üstünlüğü düşmana rağmen kabul eden bizim aydın zümredir. Bir cemiyetin aydını satranç oyunundaki “şah” taşına benzer. Şahın mat edilmesi, mat edilen hesabına mağlubiyetin ta kendisidir. Kendi medeniyetini görmezden (pardon red ederek) gelerek, tek tefekkür mecraını felsefe kabul edenler, tüm hayatı havası zahireye yani beş duyu organına hapseder. Zira felsefenin varabileceği en nihai durak; aklın sonudur. Batı’nın aklı pozitivist akıldır. Pozitivist akıl ise özü itibariyle şımarık ve terbiye edilmeyen, zapt ve rapt altına alınmayan, bu alınamayışın sebebiyle muhatabını şeytanın ve tabii ki nefsin kollarına atan mahiyettedir.

*

İslam bilgi telakkisinin özü şımarık akıl değil, ruhtur. Müslüman aklını evvela müessire –yani Yüce Allah’a- verir, bu akıl vahyin emrine girer, had bilir, hudut bilir, işte bu akıl; akl-ı selimdir. Akl-ı selim, ruhun emrindedir. Ruhi temayüller etrafında vücut bularak inkişafını sürdürür.

Okumaya devam et

RUZNÂME 26 HAZİRAN 2016

ZİHNİ İŞGAL VE SURİYE

Her ne kadar Batı gerileyip çökse de gücü hala sürmekte… Bunun karşılığında ise Doğu kalkınıyor, yükseliyor, gelişiyor ama hala Batı kadar uluslararası meselelerde tecrübe ve maharet sahibi değil. Bu durum, insan bedeninin terakkisine benzemekte… Delikanlı ve genç ruhun sahibi Doğu, gelişiyor, serpiliyor, güçleniyor, ihtiyar ise gücünü gittikçe kaybediyor. İhtiyar Batı batışın, genç Doğu ise Doğuşun müjdecisi…

Her ne kadar ihtiyarın zihni ufku ve akıl hacmi delikanlıyla mukayese edilemeyecek kadar geniş ve büyük olsa da zevale akmakta. Ne var ki zaman hükmünü icra ediyor, durdurulamıyor, zapt edilemiyor ve ihtiyarı hızla zevale yani “batışa” doğru yuvarlıyor. Zihninden her saniye kırk tane şeytanlık ve kurnazlık geçiren ihtiyar kurt, çoğu zaman doğuyu alt ettiğini sanıyor, halbuki delikanlının dayanıklılık ve direncini artırarak kendine karşı nefreti daha da perçinleştiriyor…

Gençliğin ve ihtiyarlığın fark bakımından farik ve mümeyyez vasıflarından en önemlisi şudur ki, ihtiyar; zafere dahi sevinemeyecek kadar yorgun ve bitkinken, genç her türlü mağlubiyetten ders çıkarır, hamle istidadını her daim koruyarak şartların uygun hale gelmesini sükûnetle bekler, zira genç demek “ruh” demektir. Ruh her daim gençtir, dinamiktir… Ruhu elinde bulunduran ise İslam Medeniyetidir.

Geçen asrın Batılı filozofu şöyle diyordu;

Yakında bir mucizeye şahit olacağız, çok yakında. Dünyada bir hayvan topluluğu yaşayacak. Bir karınca yuvası olacak arzımız… İşte bu hayvan topluluğu bugünkü Batı’dır, ve kendini yenileyebilmesinin mümkünatı yoktur. Zira insan hayvanlaşabilir, ama hayvan insanlaşamaz. “Hayvan” olduğunu kendi ağzından teyit etmek suretiyle bir buçuk asırdır haykıran Batı uygarlığı, Cemil Meriç’in dediği gibi; hayvan çiftliğidir…

Okumaya devam et

RUZNÂME 5 HAZİRAN 2016

Amerika’da Zenci Müslümanlık Hareketi ve Muhammed Ali

Küçük yaşlarda okurdum Kadir Mısıroğlu’nu… Tarihi meselelerde üstadımdır kendisi. Çok şeyler öğrendim. Zaman zaman tenkit ettiğim tarafları olmuşsa da yekûnu sağlamdır üstadın. “Necip Fazıl’a dair” kitabı dışında eserleri bir nesli yetiştirmiştir. Bu bir hakikat. Kimse bu gerçeği reddedemez. Necip Fazıl’la alakalı kitabı ise tam bir hezeyan ve safsata…

*

Gecenin bir vakti derin bir “of” çekmiştim. İçim sıkılmaya yüz tutmuştu.  Gece vakti. Saat: 01.07… Ne zaman ki bunalsam, sıkılsam hemen mutlak müessire sığınırım. Mutlak müessir: Allah, mutlak varlık, mutlak yaratıcı…

Zikir, dua, ve kitap…

Zikretmeyen fikredemez. Fikredemeyen dua edemez. Zikirsiz, fikirsiz, duasız olmaktan sana sığınırım Ya Rab!..

Bu duygularla odama yönelmiş, gözlerimi kitaplara çevirmiştim. İlk gözüme çarpan kitap: Amerika’da Zenci Müslümanlık Hareketi isimli kitap oldu. Hemen uzanarak eseri bir çırpıda alıverdim. Müellif: Kadir Mısıroğlu. Kitabın sahifelerini karıştırırken tevafuk olsa gerek, ilk göze çarpan boksör Muhammed Ali ile alakalı kısımdı. Muhammed Ali’yi okurken, bir ara haberlere takip etmek istedim. Kitabı incitmeden masama bıraktım.

Okumaya devam et

RUZNÂME -18 MAYIS 2016-

Entelektüel Girdap

Bilgi şovmenlerinin karargahı, düşünce jigololarının meçhul sığınağıdır entelektüalizma… Bu sığınağa iltica etmenin birçok sebebi vardır. Kimi nefsani tatmin için, kimisi şahsiyetini meçhul diyarlara peşkeş çekmek için…

*

Cemil Meriç okumalarına devam ediyorum… Âmâ üstadım hala yeri dolmamış büyük kafalardan. Bu arada söylemeden geçmeyeyim, âmâ üstad tabiri şahsıma ait değildir. Bu tabiri ilk kullanan fikirdaş abimiz Ahmet Doğan İlbey’dir… Necip Fazıl’ın “Allah’ın iç gözünü açması için dış gözünü kapadığı nadide fikir işçisi” diye takdim ettiği Cemil Meriç, Necip Fazıl’dan sonra sığındığım muhkem bir umman…

Ahmet Doğan İlbey, tıpkı âmâ üstadımız gibi havassı zahireden olan bir uzvundan mahrum… Bu mahrumiyet, Ahmet abinin kulak problemidir. İşitme hassesini yıllar önce kaybedişinin cilvesi, belki de batıni kulağının açılmasıyla alakalıdır. Âmâ üstad, zahiren gözlerini kaybetse de hakiki gözlerini buldu. Ahmet abi de, tıpkı Cemil Meriç’in tercihinde olduğu gibi, zahiri kulağını hakiki kulağa tercih edenlerden… Ne büyük ve ne ulvi bir tercih…

*

Âmâ üstadın Mağaradakiler eseri “içtimai bir ansiklopedinin girizgahı” terkibi hükümlerle bir dünyanın resmedilmesi. Bu resmedişin müellifi, eserin henüz başında “entelektüel girdabın” bidayetini tetkik ve mevzu edinmekte… Bizim dünyamızın “mürşidi” “muallimi” “mütefekkiri” “mürebbisi” daha bilmem niceleri… Batı’nın karanlık dünyasında “entelektüel” mefhumuna karşılık gelmekte… Nerede bizim nur yüzlü irfan sahibi şahsiyetlerimiz, nerede düşünce jigoloları “entelektüel” züppeler… Cemil Meriç’in âlemşümul tecessüsünden doğan geniş tetkikatından anlamaktayız ki, Batı’da henüz, entelektüelin ismi dahi konulabilmiş değil. Bu sebepten yazımızın başlığı; Entelektüel girdap. İsim meselesi bir mevzu açısından son derece öneme sahip. Zira isim, mevzunun çerçevesidir, hudududur. Henüz çerçevesi ve hududu belirlenemeyen bir şeyin faydalı olması düşünülebilir mi?

Zaten âmâ üstadın da belirttiği üzere; “Entelektüel, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen bir mefhum.”

Kelimenin vatanı Fransa. Hani şu dışardan ihtişamlı ve heybetli görünen Fransa, ve onun remz vilayeti Paris… Bohem hayatın hanesi bir felix culpa…

Batı adamı 16. asırda şüpheci, 17’de dinsiz, 18’de ahlaksız, 19’da sefil ve mağdur. Nihayet 20. Asırda delidir. Şüpheci-dinsiz-ahlaksız-sefil-deli hiyerarşisinin bidayetinde “şüpheciliğin” olmasının tek sebebi, Batı’nın bilgi evreninin muhkem mana da inşâ edilememesidir. Bunun sebebi filozofların ahlaken murakabe altına alınamamasıdır.

Okumaya devam et

AKTÜEL YAZILAR -10-

Mukaddes oluş ve inşâ tılsımı etrafında düğümlü bir kordele hükmünde olan ruznâmelerimiz, elden geldiği kadar sâde ve hususi bir hal teşkil etmektedir.  Bunun sebebi, günün kısır ve kaba itişme ve tepişmelerinden uzak kalmak, kıymet hükümlerimiz etrafında manzumeleşen muhteviyatımızı, “iyi, doğru, güzel” ölçüleri etrafında billurlaştırarak, etraftaki sahte oluş belirten hareketlerin teşhisine yanaşmak, ve her türlü riyâkarlıkların üzerinde hakikat nedir sorusunun cevabını aramaya çalışmak…

Okumaya devam et