Kategori arşivi: İKTİBAS

AMERİKAN RÜYASININ SONU MU?

Türkiye ve ABD arasında 1950’lerde başlayan ve giderek “stratejik dostluğa” dönüşen yakın ilişkilerin sonuna mı gelindi? Türk Amerikan ilişkileri yol ayrımında mı? İki ülke arasındaki ipler kopuyor mu?

Siyasete ve devlete yön çevren etkili çevreler, Türk-Amerikan ilişkilerinin kolay kolay sarsılmayacağını düşünüyor. Ankara’da, iki ülke arasındaki ilişkilerin konjonktürden kaynaklanan bir sarsıntı geçirdiği ancak ABD’deki seçimlerin ardından taşların eski yerine oturacağı görüşü hâkim.

Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son açıklamalarına bakıldığında devlet aklının pek bu kadar iyimser olmadığı görülüyor. Zira Fırat Kalkanı, terör örgütüne karşı değil, bu örgütün arkasındaki ABD’ye karşı yapılan hamle. Güney sınırlarımızda ÖSO destekli başlatılan operasyonlar, ABD’nin bölgedeki planlarına set çekmek içindi. Türkiye’nin Musul üzerinden Misak-ı Milli’yi hatırlatması da benzer şekilde ABD’nin bölgeyi Türkiye’ye rağmen ve Türkiye aleyhinde şekillendiremeyeceği mesajını içeriyor.

Okumaya devam et

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya’nın geleceğine te’siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Burada “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm’in geleceği” ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum

Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplara mahsus ve“millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünyanın globalleşmesi, siyonizme hep fayda sağlayacak değil ya!..

Diğer taraftan İsrail’in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanların da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail’in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.

Okumaya devam et

İSLÂMÎ MÜCÂDELEDE EVVELİYET MÜNKERDEN NEHİYDİR

Allahu Azimüşşan ezelde sâdece kendisi mevcudken sıfat tecelli terkipleriyle sonsuz varlık ihtiva eden mâsivaullahı halk etmiştir. Mâsivaullahı teşkil eden varlıklar içinde sâdece “insan” denilen varlık sıfat-ı ilâhiye tecellileri itibariyle en donanımlı bir varlık olarak yaratılmıştır. Bütün Kâinat’ın “zübde”si mâhiyetinde olmak üzere yaratılmış bulunan Âdemoğlu küçük bir Kâinat olmak itibariyle Cenab-ı Hak’ın “Beka” ve “Hâlık” sıfat-ı ilâhiyeleri hâriç olmak üzere her sıfat-ı ilâhiyenin tecellisine mazhar olmak dolayısıyla eşref-i mahlûkattır. Cenab-ı Hak melekleri sâdece hayır işlemek üzere ve o vasıfta yaratmış olmasına mukabil cinleri ve insanları Dünyâ hayatında bir imtihana tâbi tutmayı murad eylediğinden onları böylece zıd tecellilerle teçhiz buyurmuştur.

Allahu Azimüşşan ise sıfat itibariyle “câmi-ül ezdad” olduğundan her insanın benliğini aynen Kâinat’taki gibi “hayır” ve “şer”, “hüsün” ve “kubuh” ilh. zıdlıkların bir mübâreze sahası hâline getirmiştir. Bu mübârezede başarılı olabilmeleri için insanlar “akıl”, “iz’an” ve benzeri meziyetlerle techiz olunmaya ilâveten bir de ilk insandan başlanarak nebiler gönderilmek sûretiyle munzam bir yardıma mazhar kılınmışlardır. Bütün bu evsaf-ı mümeyyize ve yardımların kâmil neticesi ise, yaratıcının mâhiyetine “ehadiyyet” ölçüleri dâhilinde vukuf peyda etmektir ki, bunun adı “iman”dır. İmanın ilk meyvesi ise, sâhibindeki fıtrî diğergâmlık ve merhamet duygularını takviye etmektir. Zirâ, Kur’an-ı Kerim açıldığında karşımıza ilk çıkan sıfat-ı ilâhî “Rahman” ve “Rahim”dir. Bununla beraber “Hâdi” sıfat-ı ilâhiyesini gâlip getirerek bu kemale erişen her insanda onun zıddı olan “Mudill” sıfat-ı ilâhiyesi yok edilmiş olmaz, belki müessir olamayacak bir sûrette tahteşşuurda (şuur altında) mahfuz ve tesirsiz hâle getirilmiş olur. Bundan dolayı mü’münler âkıbetleri hakkında mutlak bir iddiada bulunmayıp “beyn-el havfi ver recâ” yâni korku ile ümid arasında yaşarlar.

Okumaya devam et

MUSUL: O ZAMAN BİZ DE MASAYA KENDİ HARİTAMIZI KOYALIM

Madem eski defterler yeniden açıldı, madem Birinci Dünya Savaşı sonrası bizim coğrafya ikinci kez dizayn ediliyor, madem bütün ülkeler için yeni harita çalışmaları yapılıyor, o zamanbizim de kendi dosyalarımızı raflardan indirme, kendi haritalarımızı masaya koyma vakti gelmiştir. Bizim de kendi geleceğimizi kendimiz kurma, bize yönelen tehditlerle kendi öz savunmamızla mücadele zorunluluğumuz ortaya çıkmıştır.

Amerika‘nın, İngiltere‘nin, Rusya‘nın, Almanya‘nın, Fransa‘nın hatta İran’ın aktif biçimde katıldığı bu yeni devletler oyununun dışında kalmamızı kimse beklemesin. Kimse bizi DAEŞ üzerinden, Musul üzerinden, enerji kaynakları üzerinden yürütülen güç hesaplaşmasının dışına itmeye kalkışmasın. Kimse bizi bağımlı bir ittifak ilişkisi üzerinden örgütler düzeyine indirgemeye, akıl vermeye, buyruk altına almaya kalkışmasın. Kimse bölge ülkelerini, bölgedeki örgütlerini bize karşı kışkırtarak gözümüzü korkutmaya kalkışmasın.

Kimse susmamızı, boyun eğmemizi beklemesin..

Okumaya devam et

Misak-ı İngilizî’yi Misak-ı Millî sanmak!

Misak-ı Millî, 1920’lerden günümüze gelen nâdir kavramlardan. Anlamı, millî and demek…

Neye ve ne zaman and içmişiz?

19 Şubat 1920: Misak-ı Millî Beyannamesi’nin Edirne Meb’usu M. Şeref Bey tarafından Osmanlı Meclisi’nde kürsüden okunması ve alkışlar içinde kabul edilmesi…(Yüzüncü yılına şunun şurasında ne kaldı?)

Bir ay geçmeden Osmanlı Meclisi’nin İngilizlerin baskını sonucu kapanması…

Artık Millî And’a Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi sahip çıkacak. Tabiî sınırlarla ilgili görüş şudur: Güney sınırlarımız Arap nüfusun çoğunlukta olmadığı yerlere göre çizilecek. Bu sınır Halep’ten geçmekte, Musul ve Kerkük’ü içine almaktadır.

Arap nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeler için Ankara’daki Meclis kendi kaderini tayin hakkını savunmaktadır. Yani ne manda, ne sömürgeleşme!

Okumaya devam et

FİNANSAL GÜVENLİK NEDEN GEREKLİ?

Bugün “finansal” olana değinmek ve özellikle 2001’de “bu kavramı algılayamayan-anlayamayan” Türkiye’nin neler yaşadığını hatırlatmak istiyorum…

Sevgili dostlar, “2001 krizi” diye algılanan ve “anayasa atıldı” gibi anlamsız bir etiketle sunulan süreç, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve kurumlarına içeriden-dışarıdan planlanıp-yönetilen bir diz çöktürme” darbesi olup, birçok şahıs ve kurumun, isteyerek-istemeyerek suça iştirak etmeleri ile sonuçlanmıştır! 2001’de yaşananların “anayasa atılması” ile en küçük bir bağı yoktur! O sadece “işin paketi” olup, Türkiye “iç-dış YERLEŞİK DÜZEN” tarafından her anlamda çarpılıp, budanıp, boyunduruk altına alınmış ve “refleks göstermesi” gerekenler, finansal-entelektüel eksiklikleri ve siyasi basiretsizlikleri sonucu maalesef ağzı açık yaşananları seyretmişlerdir…

Okumaya devam et

MÜCADELENİN BOYUTLARI

Obama’nın yerine ABD’nin yönetimine gelmesi kuvvetle muhtemel olan Hillary Clinton, “Kürtleri silahlandırmaya devam edeceğiz” diyor.

“Kürtler”den muradının PKK uzantısı PYD/YPG olduğunu biliyoruz.

PYD’nin Türkiye sınırının öteki yanında bir koridoru kontrol etmek istediğini biliyoruz.

PKK’nın PYD yapılanması ile ilerde Türkiye’ye uzanmak istediğini, daha daha ilerde de Irak ve İran’daki uzantıları ile birleşmek istediğini biliyoruz.

Amerika, Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetini biliyor ve buna rağmen bu yapıya yatırım yapıyor.

Evet bu bir “yatırım:”

PKK temsilcilerinin ABD ziyaretlerinde muhtemelen sundukları “Biz orada laik bir Kürt yapılanması gerçekleştireceğiz” önerisini dikkate değer buldular.

Bu önerinin “Türkiye’de İslamcı bir kadro iktidarda ve bu kadro, Amerikan (hatta Batı) aleyhtarı. Bu coğrafyada sizin partneriniz ‘Laik Kürtler’ olabilir” şeklindeki bir yaklaşıma eşlik ettiği de tahmin edilebilir.

Okumaya devam et

ASRIN İHANETİNİN ANALİZİ

Asrın ihanetinin analizi!

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.

Okumaya devam et

KELEPÇELİ İBRET

Servet Avcı 

Gazi Üniversitesi Rektörü Süleyman Büyükberber’in gözaltına alındığı haberini duyunca birden aklıma Yeniçağ’daki ilk yazılarımdan birisi geldi… Sonra eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün darbe gecesi yaptığı ateşli konuşmayı düşündüm ve “İbret bu” dedim kendi kendime…

2012’de Gazi Üniversitesi’nde rektörlük seçimi yapılıyor… Sandık açıldığında Süleyman Büyükberber’in 5. sırada olduğu görülüyor… Sonuçlar şöyle: Ayşe Dursun 511, Derviş Yılmaz 495, Peyami Cinaz 254, Aydın Karapınar 194, Süleyman Büyükberber 188…

Dönemin YÖK’ü Abdullah Gül’ün önüne 3 isim göndermek durumundaydı… İlginç, bu 3 ismin arasında 5. sırada çıkan Büyükberber’in ismi de var… Bu işkillenmeye yeterli bir gerekçeydi… 4 yıl sonra o üniversiteden kelepçelenerek çıkarılacak olan bu kişi dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından rektör olarak atanacaktı…

Darbe akşamı Gül’ün telefon bağlantısıyla yaptığı o yüksek ateşli konuşmayla, Büyükberber’in bu kelepçeli sonunu yan yana getirdiğimizde acı ve alaylı bir gülümseme kalıyor geriye…

Okumaya devam et

PROF. DR TARCAN UYSAL’IN KALEMİNDEN

KARANLIK BİR GECE SONRASI
Prof. Dr. Tarcan Uysal

En kötü senaryoyu düşündüm…
Cumhurbaşkanımıza suikast yapılabilir, ya da uçağı vurulabilirdi…
Tüm hükümet üyeleri etkisiz hale getirilebilir, kuvvet komutanları, darbeye direnen herkes öldürülebilirdi…
Gözü dönmüş darbeciler binlerce polisi, sorgusuz sualsiz, kurşuna dizilebilirlerdi…
Ya da insanlık tankların, postalların altında çiğnenir, yerin dibine geçebilirdi…
Haber alma özgürlüğü şöyle dursun, nefes alma özgürlüğümüzü bile elimizden alabilirlerdi…
Sonuçta geleceğe yönelik tüm emekler bir akşamda tarihe gömülebilirdi.

Millet darbeyi, darbecileri ve bu ülkede bir daha darbenin düşüncesini bile ezdi geçti…

Okumaya devam et