Etiket arşivi: DEHA

DEHALARIN TÜRKİYE SERÜVENİ

Dehaların yeryüzü serüveninin incelenmesi müstakil bir eser çalışmasını gerektirecek kadar önemli ve hacimlidir. Yeryüzünün Anadolu coğrafyasındaki serüveninin tarihi seyri bir tarafa bırakılır da konjonktürel olarak bakılırsa çok vahim olduğu görülür. Dehaların en tahammül edemedikleri hadiseler, iradeleri dışında cereyan eden hadiselerdir. Dehalar ile ilgili yanlış anlamalardan birisi de bu noktada kendini gösterir. Dehaların misilsiz bir zekâya sahip oldukları doğrudur ama zekâ kadar temayüz eden başka bir vasıflarının da irade olduğu fark edilmez. İrade etmek aslında deha özelliğidir. Başka bir ifadeyle irade etmek, en saf ve yalın halini dehalarda gösterir. İhtiyaçların savurmasıyla ortaya çıkan hareketliliği iradenin neticesi olarak görme yanlışlığının malzemesini dehalar vermez. Normal insanların hareketlerinin iradi olup olmadığını tartışmak gerekir zira “ihtiyaç” mefhumu iç dünyalarından çıkarıldığında hareketin tükendiği görülür.

Dehaların hangi ülkede ve hangi zamanda doğacakları konusundaki kararları kendilerine bırakılsaydı büyük ihtimalle Türkiye’de ve bu zamanda doğmak istemeyeceklerdi. Bunun sebebi, dehaların hayatı nasıl anlayacakları ve yaşayacakları konusunda kendini gösterir. İnsanların hayatlarını yaşamak için ihtiyaç duydukları liste ile dehaların ihtiyaç listesi birbirinden çok farklıdır. Özellikle tecrit istidadı olan dehaların (ki kahir ekseriyetinde vardır) ihtiyaç listesinin diğer insanların ihtiyaç listesi ile benzeştiği kalemler fevkalade azdır. İnsanların hayatları boyunca peşinden koştuğu ihtiyaç listesindeki kalemlerin birçoğu dehaların listesinde hiç yoktur. Bir hedefe hayat boyunca yönelebilmek dehşetengiz bir “değer atfıdır”. Hangi varlığın veya değerin peşinde bir ömür harcanabilir? Bu sorunun cevabı, dehalar ile normal insanlarda birbiriyle telif edilemeyecek kadar uzaktır. Dehaların on saniyelik bir “zaman değeri” takdir ettiği bir ihtiyaca normal insanların ömürlerini verebildikleri malumdur.

Dehalardaki irade edebilme kudretinin tabi neticelerinden birisi hâkim olma cehdidir. Eğer bir deha tecrit istidadına sahip değilse ve hayatta her nasılsa teorik alana yönelmemişse kaçınılmaz olarak iktidara temayül edecektir. Zira insandaki temel iki temayül, malik olmak ve idrak etmektir. Malik olmak ve idrak etmek temayülleri, tüm insani oluşları içinde cem edebilecek hacme sahiptir. En büyük insani hamlelerden (mesela imandan) en küçük insani kıpırdanışa kadar tüm hareketleri bu iki temayüle nispet etmek kabildir. İdrak, varlığa nüfuz etmek ve varlığa teorik olarak malik olmaktır. Malik olmak ise varlığı kullanabilmektir ve pratik alanda kendini gösterir.

İman, idrak cehdinin istikamet kazanmış olan kesintisiz halidir. İnsanlar genellikle malik olmaya mütemayil oldukları halde dehalar daha çok idrak etmeye mütemayildirler. Dehalar varlığın mahiyetine ve hatta hakikatine nüfuz etmenin cehdi içindeyken insanlar varlığın “şekil gerçekliğinde” takılır ve boğulurlar.

Dehalar malik olmaya meylettiklerinde ortaya çıkan netice çok vahimdir. Zira dehaların malik olma iştiyakı dünyaya sahip olmaları halinde bile tatmin olmaz. Dehalardaki tatminsizlik (doyumsuzluk) maddi değerlerle karşılanabilecek cins ve miktarda değildir.

Dehaların teorik alana yönelmesi halinde kendini tatmin etme veya hayattan istediklerini alabilme ihtimalinin daha fazla olduğu doğrudur. Teorik (mücerret olarak da anlaşılabilir) alanın müphemliği ve sınırsızlığı karşısında dehanın hareketliliği bile kâfi gelmemekte ve kesintisiz faaliyeti mümkün kılmaktadır. Oysaki pratik alanın sınırları vardır veya en azından teorik alandan daha dardır. Dehanın ilk hareketinde bile pratiğin sınırlarına çarpacağı ve kendi durdurulamazsa başkalarının yolundan çekilmesi gerekeceği vakidir. Zira tepeleyip geçmek gibi bir merhametsizliğe sahip olabilir. Cemiyet hayatının devamlılığı ve muhafazası dehaların hayatını ya teorik alana yöneltmeleri ile veya sınırlamakla kabildir. Dehaların hayatını sınırlandırmak kabil olmadığına göre teorik alana yönlendirilmeleri daha doğru ve mümkündür. Zaten mizaç hususiyetleri itibariyle o alana meyyaldirler.

*

Türkiye’de bir deha kültürü olmadığı için, dehaları teşhis etmek ve onlara bir hayat alanı açmak gibi bir gündem hiç olmamıştır. Ülkedeki sistem dehaların hayatlarını sınırlandırmaya çalışmış ve kliniklerle hapishaneleri dehalarla doldurmuştur. Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde hapse girmemiş deha olmaması başka türlü açıklanabilir bir utanç değildir. Yirminci asırda zirveye çıkan ve yirmi birinci asırda hangi yöne gideceğini hala kestirememiş olan “malik olma temayülünün” maddi değerlere ayarlı hale gelen yapısı dehaları da etkilemiştir. Gerçekten yirminci asır, dehaların laboratuarlarda göründüğü kadar şirketlerde ve siyasette de göründüğü bir zaman dilimi olmuştur. Dehaların maddeye bulaşması ile beraber dünyanın daha çekilmez hale geldiği bir vakadır.

Ne gariptir ki bu durum Anadolu’da aynı şekilde gerçekleşmemiştir. Türkiye’deki dehaların kahir ekseriyeti fikir adamı olarak yaşamış ve bunun neticesi olarak hapishanelerden kurtulamamıştır. Dehaların siyasete ve ticarete yönelmesi halinde bile ülkenin büyük hamleler gerçekleştirmesi kabilken Türkiye’deki sistemin üst sınırının çok aşağılarda oluşması bunu engellemiştir. Siyasette görülen birkaç dehanın ise sistem tarafından yontulması onların kendi iktidarlarını muhafaza gayretini aşmalarını önlemiştir.

*

Türkiye’deki eğitim sistemi dehaların yetişmesine imkân tanımamaktadır. Eğitim sisteminin yetiştirdiği insanlar tarafından üretilen ve şekillendirilen kültürel yapı da dehaların kendilerini göstermesi için gerekli kanalları kapatmakta pek maharetli görünüyor. Eğitim sisteminin ortalama insana göre ayarlanmış yapısı, dehaların tespitine dahi imkân vermiyor. Dehaların eğitim tarz ve şekillerinin farklılığı bir tarafa, normal insanların eğitim süreçlerinden (eğitim hızı olarak da anlaşılabilir) farklı süreçlere sahip olan dehalar, normal insanların arasında çıldırmaktadır. Eğitim süreçleri çok önemlidir. Zira dehalar için özel eğitim programları uygulanmasa bile kendilerini gösterebilirler veya kendi kendilerini yetiştirebilirler belki ama normal insanlarla aynı eğitim süreçlerine tabi tutulmaları en büyük handikaplarıdır.

Normal insanlara (normal zekâlara) göre ayarlanmış eğitim sistemi, insanların iç dünyalarında oluşan “gerçeklik zeminini” dehalara göre çok alt seviyelerde gerçekleştirmektedir. Dehaların en bariz özelliklerinden birisi de “gerçeklik zemini” veya “gerçeklik kavrayışlarının” diğer insanlardan farklı olmasıdır. Normal insanların hayallerinin ulaşamadığı noktalar, dehaların gerçeklik zemini veya gerçeklik kavrayışlarının oluştuğu alanlardır. Diğer bir ifadeyle normal insanların hayallerinin ulaşamadığı noktalara dehaların akılları ulaşır. Cemiyetin gerçeklik kavrayış ortalaması normal insana ayarlı olduğu için dehaların yetişmesi kadar yaşaması da fevkalade güçleşmektedir. Cemiyetin kavrayış ortalamasının düşük olması anlaşılabilir bir konudur ama ülkedeki tüm alt sistemler (eğitim, bilim, siyaset, hukuk, idare vesaire) ve bu sistemlere hükmedenlerin de kavrayış ortalaması düşük olduğu için dehaların hayat alanları oluşmamaktadır.

Dehaların kendi seviyelerine ayarlı makul düşünceleri, halk ve sistem (devlet mekanizması) tarafından anlaşılamadığı için “hayal” olarak nitelendirilmekte ve dehalar ise deli veya hayalperest olarak tanımlanmakta ve dışlanmaktadır. Dehaların hayatın içinde yaşama imkânı ve fırsatı bulamamasından dolayı cemiyetin ve hayatın dışına çıkmak zorunda kalması ne büyük kayıp. Dehalar, toplumun ufkudurlar. Cemiyet dehalara deli muamelesi (en hafif tabirle hayalperest muamelesi) yapmakla kendi ufkunu daraltmaktadır. Bir milletin kendine yapabileceği en büyük kötülük, insan kaynakları üzerindeki gafletidir ki, bunun içinde de en vahimi dehalara gerekli hayat alanlarını açmamaktır.

*

Ülkedeki siyasi sistemin Atatürk’e ayarlı olması ve ondan daha büyük bir insanın yetişmeyeceğine dair sistem tarafından üretilen, beslenen ve silah zoruyla korunan “iman”, dehaların yetişmesindeki ve yaşamasındaki (kendini ifade edebilmek bakımından) en büyük engeldir. Bir insana bağlı siyasi sistem kurmak ve bunu ne pahasına olursa olsun korumak zorunda olan sistem, dehaların yetişmesine engel olmak için eğitim sistemini normal insanlara ayarlı halde tutmak ve dehalara geçit vermemek çabasında olabilir mi? Bu soru doğru bir soru mudur yoksa daha doğru olan soru şu mudur? Sistem ve sistemin sahipleri, Atatürk’ten daha büyük bir insanın yetişmeyeceğine inandıkları için ancak bu seviyede bir eğitim sistemi kurabilmenin zihni kudretine mi sahiptirler? Zira daha büyük bir insanın yetişmeyeceğine iman eden sistemin sahipleri kendi aralarında da Atatürk’ten daha büyük bir insanın yetişmesine ve yaşamasına müsaade etmeyeceklerdir.

Bu sorular ilk bakışta spekülatif gibi görünse de ülkedeki mevcut sistemin tahlili için gereklidir. Zira sistemin kuruluşunda ve korunmasında böyle bir düşünce yoksa dahi, sistematik Atatürk ayarının ortaya çıkardığı netice budur. Özellikle Atatürk’ün her alanda “en büyük” olduğuna dair yaklaşım, tüm hayat alanlarındaki deha zuhuruna mani olmaktadır. Askerlerin, “en büyük komutan Atatürk” inanışına anlam vermek kabilken, aynı zamanda her konuda “en büyük” olduğu ve hatta “en büyük insan” olduğu yaklaşımına anlam vermek kabil değildir. Dehaların resmi ve sivil hayata girebilmeleri ve toplumun ve devletin ufuk çizgisini oluşturmaları halinde, Atatürk’ün yanıbaşlarında ve eşit seviyede kalacağına dair bir korku yaşanıyor olabilir mi? Dehaların bir fikre inanmalarının zor da olsa kabil olduğu fakat asla bir insana inanmak gibi zihni yapılanmalara sahip olamayacakları bilindiği için, sistem tarafından engelleniyor olmaları mümkün müdür? Dehaların ikna edilmesi en zor insanlar olduğu ve eğer ikna edilebilirlerse ancak dehalar tarafından ikna edilebilecekleri bilindiği için sistemin dehalara hayat hakkı tanımıyor olması sözkonusu olabilir mi? Normal insan kavrayışına göre şekillendirilen ülkedeki sistemin (Kemalist sistem) dehaları ikna edemeyeceği, dehaların da kişilere itaat etmeyeceği anlaşıldığı için sistemin dehaları öğüttüğünü düşünmek fazla mı spekülatif olur?

*

Ülkedeki siyasi sistemin batılaşma istikameti ve “muasır medeniyet seviyesi” hedefi ile batının ifade edilmesi, yeni bir medeniyet kurulması çabasının tetikleyeceği deha fışkırışını engellemektedir. Batılılaşmanın sadece “taklit” etmekle sınırlı kaldığı ve zaten ancak bu sınırda kalacağı ve batı medeniyetini bu topraklarda sıfırdan üretmenin kabil olmayacağı fark edildiğinde insanların önüne “taklitten” başka bir anlamı olmayan hayat konulduğu anlaşılacaktır. Taklit ise dehaların en nefret ettikleri insani tavırdır. Dehalara yapılabilecek en büyük işkence, zihni imkânlarını kullanmasını engelleyip onları taklide mecbur etmektir. Taklit etmekten başka yol bırakmamak dehalar için cehennem! azabı gibidir. Ülkede üretilen hayatın taklit (batılılaşma) ve Atatürk gibi iki sınırı, dehaların zuhuruna ve yaşamasına imkân tanımamaktadır.

Ülkede yaşamış ve yaşayan dehaların müşterek vasıflarının sistem muhalifi (iktidar muhalifi değil) olmalarıdır. Gerçekten hangi siyasi ve ideolojik kampta olursa olsun dehaların sistem muhalifi oldukları vakadır. Fakat sisteme muhalif olmayanların içinde ise her nedense dehaya rastlamak kabil olmamaktadır. Sistemin dehalar bir tarafa üstün zekâları dahi ikna edemediği kısa cumhuriyet tarihinin tescilli hakikatidir. Herhangi bir ülkedeki toplam zekâ değerinin (potansiyelinin) en azından yarısını dehalar temsil eder. Dehaların sayısı nüfusun yarısını teşkil etmez mutlaka ama zekâ potansiyeli bakımından nispetlerin bu civarda olduğunu kabule engel değildir. Zira toplumu bir adım ileriye taşıyan insanlar yüksek zekâ sahipleridir. Normal zekâ sahiplerini toplamakla yüksek zekâ verimleri elde etmek kabil değildir. Bu noktadan bakıldığında, siyasi sistemin yüksek zekâları ikna edebilmesi iki sebeple çok önemlidir. Birincisi sistemin ayakta kalması, ikincisi ise ülkenin ilerlemesidir.

Dehaların sisteme muhalif olması halinde sistemin ayakta kalması kabil değildir. Sistemin varlığını koruması geçici bir durumdur ve ancak baskı ile ayakta durabilir. Baskı ve silah zoruyla kendini korumaya çalışması ise dehaları ayrıca çileden çıkaran bir durumdur. Dehaların ikna edilmiş olduğu ülkelerin kalkınmaması kabil olmadığı gibi kalkınma hızı da çok yüksektir. Dehalar ikna edilemediğinde ise sistem, hem dehaları kaybetmek gibi büyük bir zafiyet içine düşer hem de mücadele etmesi en zor olan dehaları düşman edinir. Dehalarla mücadele etmek ise ülkenin tüm kaynaklarını seferber etmeyi gerektirir ki, o ülkenin kalkınma şansı kalmaz.

*

Ülkedeki mevcut sisteme (her alanda ve anlamdaki anlayışa) karşı yeryüzünün ve tarihin en büyük mücadelesini başlatmak için hiçbir siyasi veya ideolojik gerekçeye ihtiyaç yoktur. Dehaları katleden bir sistem insanlık katilidir. Zira deha insanlığın ta kendisidir. Çünkü deha insanı yalnız başına temsil edebilecek tek insan türüdür.

*

Her toplumda nüfusa nispetle aşağı yukarı aynı sayıda deha olması gerektiği halde, Türkiye’de deha olmaması (en azından olması gerektiği kadar olmadığı) nasıl açıklanmalıdır? Son bir asırdır (özellikle cumhuriyet döneminde) her toplum kesiminin kabul edebildiği deha sayısının bir elin parmaklarını geçmiyor olması biraz garip değil midir? Bu durumu, Türk milletinin geri zekâlı olduğu veya en azında deha çıkaramadığı şeklinde anlamak mümkün müdür? Sokaklarda “deli deha”ların dolaştığı bilindiğine göre, milletin zekâ fakirliğinden değil, sistemin zekâ katili olduğundan bahsetmek gerekmiyor mu? Bizim dehalarımızın ya sokakta deli veya NASA’da bilim adamı olmasının açıklaması ne olabilir?

Bir ülkede “zekâ sekretaryası” yoksa o ülkenin akıbetinin ne olacağı umulur? Gerizekalı bir sistem, orta zekâlı bir toplum ve üçüncü dünya ülkesi bir memleket… Bütün bunlardan sonra söylenebilecek ne bulunabilir ki? Kolay gelsin…

Okumaya devam et

AKTÜEL YAZILARI -1- MEDYADA TEFEKKÜR KRİZİ

İptidai gündemi takip maksadıyla gündelik gazeteler ve dergilerin birçoğunu takip edenlerdenim. İdeolojik zemini ne olursa olsun, ayırt etmeksizin iyi bir gündem takipçisiyimdir. Fakat bu takip edişler sonunda, ne bilgime ne de irfanıma, kırıntı miktarınca bile birşey kattığımı söyleyemem. Zira bugünkü medya muthiş bir tefekkür krizindedir. Bırakın tefekkürü, tefekkürün tasavvuru bile yoktur sözlerinde.

Bir taraf iktidar methiyeciliği yapmakta, diğer taraf iktidara küfretmekle şahsiyet kazanmakta… Küfür yobazı küfründe sabit kalarak kafasını dondurmuş. Kaba softa ve ham yobaz ise, kabalıkla ve estetik düşmanlığıyla. İkisinin çarpışmasından doğan muthiş bir tefekkür krizi. Ve düşüncelerin savruluşu. Savrulaan düşünceler, savrulan şahsiyetler. Ve fikir namusu azılı katillerin elinde idamlık suç hüviyetinde…

Bize düşen bu kriz çağında, ya ebediyyen susmak ve halimize ağlamak. Yahut tefekkür mahzenimize çekilip aziz şarkıya devam etmek. Ve ulvî şarkıyı haykırmak…

Okumaya devam et