Kategori arşivi: İSLAM MEDENİYETİ

RENKOLOJİ ÇALIŞMAMIZ HAKKINDA

umit-parsil-renkRENKOLOJİ ÇALIŞMAMIZ HAKKINDA

Renkler; Boyut izlenimi oluşturmaktadır. Aynı nesnenin açık renkli boyanmışı, koyu renklisine göre daha büyük gözükür.

Ağırlık izlenimi verir. Aynı nesnenin açık renkli olanı koyu renklisine göre daha hafiftir. Araştırmalar sonucunda, koyu renklerin daha ağır göründüğü, açık renklerin ise sanki ağırlıksız olduğu gibi bir izlenim verdiği üzerinde görüş birliğine varılmıştır.

Okumaya devam et

Reklamlar

ŞAİR CELALETTİN KURT İLE ÇOCUK EDEBİYATI ÜZERİNE KONUŞMALAR -1-

ssss

ÇOCUK EDEBİYATI MÜLAKATLARIMIZ DEVAM EDİYOR

Mülakat: Metin Acıpayam


Metin Acıpayam: Anadolu’ya gelen Batılı seyyahlar şu sözü söylemişlerdir: “Müslüman çocuklar, Batıdaki prenslerden daha asildir”. Bu bilgiler ışığında “ideal (olması gereken) pedagoji” hakkında ne söylersiniz?

Celalettin Kurt: Işık her ne kadar ilim, bilim, yerleşik medeniyet açısından Batıdan doğuyor gibi görünse de manevî duyguların neşv-ü nemâ bulduğu coğrafya her zaman Doğu olmuştur. Her dâim mukaddes bir dînin öğretileriyle dem tutan Doğunun çocuğu, kitab-ı mukaddesten aldığı öğretilerle bahsettiğiniz asaleti her zaman muhafaza etmiştir. Ki Batı, Ortaçağ karanlığının karanlıkları içinde ilimden, bilimden, sanayiden hatta ahlâktan yoksun mezhep savaşlarında birbirlerini kırarlarken, bitirirlerken, Doğu ilimde, bilimde, ahlâkta, adalette tam bir aydınlığın içindeydi… Ne zaman Batı ihtilaflı, ayrılıkçı düşüncelerin kendilerini geriye, kalkınmamaya, cehalete götürdüğünü anladığında sanayi devrimiyle ortaya bir proje koydu ve bir plan, program doğrultusunda yaptığı devrimle kalkınmasını sağladı…

Bugün İslâm âlemi Batının yaklaşık beş asır önce düştüğü Ortaçağ karanlığının içine kendisi düştü… Bir zamanlar Batı âlemi mezhep savaşlarında birbirlerini kırıp geçirirlerken, aynı ahvâl bugün İslâm topraklarında dem tutmaya başladı… Bu kötü hâlden çıkışın çaresi elbette; İbn-i Haldun’un bahsettiği yerleşik medeniyet tasavvurunun hadari yapısına yaklaşmak, yerleşik medeniyetin normlarına ermektir. Doğunun asil doğan çocuklarına yerleşik medeniyetin gerçek normlarını öğretemezsek, hadari yapı içinde ilim, bilim, kültür, sanat dokularını üzerlerine bir gömlek olarak giydiremezsek, Doğu toplumu ve çocukları olarak hâlâ ihtilafın, geriye gidişin, ilerleyememenin çemberinde kalmamız mukadder olacaktır. Şu an ülkemiz başta olmak üzere, başta ülkemiz ve diğer İslâm ülkelerinde de ötelere, öteler ötesine adımlar atacak planlar, programlar, projeler yoktur. Bunlar olmadığı sürece nesillere ruh vermenin mümkünatı olmayacak, yarın ki Türkiye’yi, yarın ki İslâm coğrafyasını oluşturmamız çok zor olacaktır.

Okumaya devam et

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT ‘KUR’ÂNİYYÛN MEZHEBİ VE MUCİZE ANLAYIŞI’ -2-

ihsan-senocakMetin Acıpayam: Mucize Te’lifatı hakkında ne söylemek istersiniz?

İhsan Şenocak: Allah Rasûlü’nün risaletini inkar faaliyetlerine karşı, ulemanın risaleti mucizelerle isbat etme noktasında kaleme aldığı te’lifât, zamanla bir ilim dalı haline geldi ve Delâilu’n-Nübüvve ya da “A’lâmu’n-Nübüvve” literatürü oluştu. Bunlar içerisinde Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin (v. 430/1038) “Delâil”i ile Ebû Bekir el-Beyhakī’nin (v. 458/1066) “Delâil”i ayrı bir öneme sahiptir. İmam Suyuti’nin “el-Hasâisu’l-Kübrâ”sı gibi eserler hem Allah Rasûlü’nün risaletinden önceki “irhâsât” kabilinden olan rivayetleri, hem de risaletten sonra vuku’ bulduğundan “mucize” babında değerlendirilen harikulâde olayları da ihtiva eder.

Okumaya devam et

KADİR MISIROĞLU İLE TÜRKİYE VE İSRAİLİN GELECEĞİ HAKKINDA MÜLAKAT

kadir-misiroglu

KADİR MISIROĞLU İLE TÜRKİYE VE İSRAİLİN GELECEĞİ HAKKINDA MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM


Metin ACIPAYAM: İslam âleminin dün olduğu gibi bugün de lideri Türkiye’dir. Bu liderliğin KARARGAH’ı da Anadolu’dur. Buradan hareketle, Türkiye’nin ve İslam âleminin dünü-bugünü ve özellikle yarını hakkında ne söylemek istersiniz?

Kadir Mısıroğlu: İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dair düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

Hıttîn Korkusu” Perspektifinden

“Kader” Perspektifinden

Metin ACIPAYAM: “Hıttîn” korkusu ve bunun âmil olduğu plân hakkında konuşmaya başlayabiliriz…

Kadir Mısıroğlu: Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak yahudilerden önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti yahudilerin tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099′da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müthiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187′de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde misal teşkil edecek dehşetli bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden müslümanlara kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra kalesine sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291′de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir. Bu topyekûn yok edilme Roma İmparatoru Titus’ un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak müslümanların bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır. Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle hıristiyanların yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak için sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten araplara karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır. Gerçekten İsrail Dışişlerinde vazifeli Oded Yinon ‘un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim” de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıydı. “1980′lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğuyu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koyuyordu. Ona göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arz etmekteydi. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… Bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler. Bu bölünme İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975′ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi planlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emeliydi.

Okumaya devam et

Sakarya Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Buket Kalaycı ile Mülakat

buket-kalayciSakarya Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Buket Kalaycı ile Mülakat

Metin Acıpayam:  Osmanlı Devletini ‘Medeniyet Devleti’ yapan müessese fikri midir?

Buket Kalaycı: Ziya Gökalp “Medeniyyet bir konser ki birçok çalgı, saz rübap / Birleşmekle bir ahengi ancak tekmil edecek.” der şiirinde.

Müessese fikri sadece Osmanlı’yı değil terkibi diğer devletlere de  “Medeniyet” payesi vermiştir. Öyle ki zamandaş veyahut mekandaş olan diğer devletlere, Bizans, Selçuklu veya İran’a baktığımızda da Osmanlı’da mevcut müesseselere benzer yapılanmaların olduğunu görebiliriz.  Bu konuda Gökbilgin Hoca şöyle der: Osmanlı müesseseleri, medeniyeti konuları bir taraftan genel Türk tarihi, öte yandan da İslam medeniyeti tarihi ile sıkı bir şekilde ilişkilidir.”

Metin Acıpayam: Osmanlı Devletinde asırlarca mükemmel mana da işlemiş Enderun Mektebi hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Buket Kalaycı: Enderûn-ı Hümâyûn Sultan II. Murat zamanında kurulup, birtakım değişikliklere uğramakla beraber Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar (1908) varlığını sürdüren saray okuludur. Müessese olarak Enderûn’un tanımı ise; Osmanlı sarayında, devlet işlerini görecek olanların sistemli tarzda mükemmel bir tahsile tâbi tutuldukları ve terbiyenin öğretildiği kurum şeklindedir. Enderûn’dan, altmış sadrâzam, üç şeyhülislâm, yirmi beş kaptan paşa yetişmiştir. Esasında Osmanlı tüm bürokratik, askeri hatta sosyal yapısını bu sistem üzerine kurmuştur. Sistemin uzun süre başarılı bir şekilde devleti taşıdığı ise kuşkusuz bir gerçektir. Elbette ki doğal yoldan gelişen bir sistematik değildir, kendinden önceki devlet yapılarından etkilenerek oluşturulmuştur. Merkezileşme açısından başarısı muhakkaktır. O dönem için kurulan bu sistemin zeki ve yetenekli çocukları ayırt etmedeki başarısı ise neredeyse mükemmele yakındır.

Okumaya devam et

NECİP FAZIL VE İSLAM MEDENİYET TASAVVURUNDA BİLGİ TELAKKİSİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

14718738_807137159427802_9112715353025600911_nFecr-i Afak Dergisi Yazarı Furkan Selçuk Soylu ile Mülakat

Mevzu: Necip Fazıl ve İslam Medeniyet Tasavvurunda Bilgi Anlayışı

METİN ACIPAYAM: İslam Tefekkür mecrasına şiddetle ihtiyacımızın olduğu aşikar. Tefekkür mecrası yoksa tefekkürün olmayacağı bedahet çapında hakikat. Tefekkürün olmadığı yerde ilim mecrasının akibeti vahimdir. Necip Fazıl bu gerçeği 30’lu yıllarda görerek tefekkür mecrasını tetiklemeye çalışmıştır. Bugün batıya mahkum oluşumuzun sebebi ilim telakkimizi oluşturmamızla alakalıdır. Üstadın o zamanlarda söylediği “felsefenin krize girdiği” gerçeğiyle beraber Batı’nın çöküşü başlamıştır. Batı’nın tek terkip maniverasını felsefe oluşturmaktadır. O halde felsefe çöktüğüne göre, Batı’da çöküyor demektir. O halde bu hengamede bize düşen ne olmalıdır? Batı’nın enkazı altında kalmak mı? Yoksa yeniden ayağa kalkabilecek medeniyet hamlesini başlatmak mı?

SELÇUK SOYLU: Elbette ki manayı rafa kaldırmış ve neredeyse bütün müesseseleriyle maddenin ve başıboş aklın imtiyaz sahibi konumunda olan batının enkâzı altında kalmayacağız. Batı, başıboş aklın mahrum olduğu ne varsa her şeyden mahrumdur diyebiliriz. Biz mahkum ve mahrum olamayız!

Üstâd’ın düşünce  merkezinde, çıkışında keza örgüsünde:

‘’Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var.

Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var’’

bununla beraber

‘’Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür!

 Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür!’’

 telakkisi vardır.

Yani bu bedahat duygusunun öncelikli kıymetiyle beraber Hz Peygamberin ruhaniyetine teslim oluşunun bir ifadesidir. Tabiri diğerle aklı islamın emrine vermeden bir kıymeti ol(a)mayacağının ve tek başına bir anlam taşı(ya)mayacağının izahatıdır. Ve bu düşünmemek de değildir. Düşünmeye nerden ve nasıl başlanması gerektiğinin Üstad’ın anlayışında makes bulmasıdır. Üstad kendi ifadesiyle aklını peşin olarak sahibine teslim ettikten sonra, geri verilen akılla düşünen bir çilekeştir! Her şeyin üstünde olan akıl da budur.  Üstad’a göre islâm ‘’solmaz pörsümez yeni’’nin adıdır. Felsefe: ‘’Doğruyu bulmanın değilde yanlışı bulmanın müessesesidir’’ telakkisiyse bize Büyük Doğu’yu miras bırakmıştır. İşte yeni/den bir medeniyet hamlesinin başlama noktası burasıdır. Yani bu Büyük Doğu mefkuresidir.

Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM-ÖMER AKPINAR -İSLAM MEDENİYET TASAVVURU HAKKINDA SOHBET-3-

METİN ACIPAYAM-ÖMER AKPINAR -İSLAM MEDENİYET TASAVVURU HAKKINDA -1-

KSÜ TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ ŞEVKİ KARABEKİROĞLU İLE MÜLAKAT

isimsiz-115 TEMMUZ VE TÜRKİYE’NİN İSTİKBALİ

METİN ACIPAYAM: 15 Temmuz darbe kalkışmasında bulunan darbecileri “küfür bloku” olarak kabul edebilir miyiz? Eğer böyleyse tüm gayr-i milli unsurlar darbeye dâhil oldu mu?

ŞEVKİ KARABEKİROĞLU: 15 Temmuzu klasik darbe tarzından ayırmak gerekiyor. Bu en az 100 yıllık bir hesaplaşmanın ürünü idi. Esir muamelesi yaptıkları bir ülke son 15 yılda üzerindeki ölü toprağını attı ve tarihsel misyonlarını keşfedip onlara yeniden hayat vermenin yollarını açtı. Bize karşı yapılan bu hamle bu şahlanışın önünü kesmek ve bizi yeniden esir yapmak amacı taşıyordu. Fetö dahil küfür cephesi elindeki tüm aparatları kullandı

METİN ACIPAYAM: Teşkilat ve müessese fikri… 15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra görüldü ki, ülkenin hala teşkilat ve müessese fikri mevcut değil… Bu nâmevcut halden istifade eden örgütler, Türkiye’de kanuni olarak teşkilatlanarak darbe teşebbüsüne kalkışmaktalar. Buradan hareketle tüm müesseselerimizi tekrar gözden geçirip müessese fikriyatı üzerine çalışmak gerekiyor mu?

Okumaya devam et

FERT-AİLE-CEMİYET

Fertlerden aile, ailelerden cemiyet teşekkül eder. Cemiyet, ailenin yekûnudur.

Ferdî inşa mümkün olmadan ideal aile, ideal ailede oluşamadan cemiyetin inşaı mümkün değildir. Kadim İslam tarihine bakıldığında cemiyetin inşaı için tedrisatın bidayetinin ailede başladığını görmekteyiz. Akl-ı selim bir dede, nine, baba, anne… Henüz minicik olan çocuğun nefsani temayülleri oluşmadan tabii olarak tedrisat başlamakta ve bu tedrisatın muallimi de umumiyetle hanenin hem yaşça hem de irfanca en büyüğü olmaktaydı.

Nefs, henüz bedene tam manasıyla tahakküm kurmadan filan dergâhta mürit olan dede, torununa şefkat kucağını açmakta, çocuğun küçük dünyasında “ideal” bir insan oluvermekteydi. O çocuk için ahlakın, irfanın, ilmin önderi ‘dede’ idi. Sokakta bir yanlışla karşılaşıldığı zaman ilk olarak dedeye sorulur, dede de torununa hakikati onun anlayacağı üslubla anlatarak iyi-doğru-güzeli safiyane zihne kodlardı.

*

Dede’ler cemiyetimizin ulu çınarları idi.

Okumaya devam et