Kategori arşivi: BATI TENKİTLERİ

ŞAİR CELALETTİN KURT İLE ÇOCUK EDEBİYATI ÜZERİNE KONUŞMALAR -3-

aaaaaaaaaaaaŞAİR CELALETTİN KURT İLE ÇOCUK EDEBİYATI ÜZERİNE KONUŞMALAR -3-


Metin Acıpayam: Çocukların akıl inşası üzerine konuşalım birazda. Çocukların akıl inşa süreçlerinde duyguların kullanılması ve onlardan akıl inşasında faydalanılması gerçekten ciddi bir iştir. Üstelik tehlikelidir de… Fakat aynı zamanda duygu, akıl inşasındaki en önemli konulardan biridir. Duyguyu ihmal ederek aklı inşâ mümkün müdür?

Celalettin Kurt: Yarınlarımızın teminatı olan çocukları yarınlara hazırlamak, yarınlarla çocukları kucaklatmak çok öz verili bir çalışmayı gerektirir. İlk suâlinize verdiğim cevapta olduğu gibi, bu çalışma önce ailede başlar, oradan eğitim ve öğretim tedrisatının yapıldığı okullara geçer.

Aile bünyesinde ilk öğretmenler ebeveynlerdir, anne ve babaların çocuklarına bir akıl inşası kurmaları için; sevgi, şefkat, merhamet duygularıyla eğitim işine başlamaları gerekir. Annelerin bağırlarının sıcaklığını duyan, babaların şefkatli elleriyle saçlarını okşayışlarını hisseden nesiller, uzaklara açılan pencerelerde kendilerini bulan nesiller olacaklardır. İşte bu yüzdendir ki, öncelikle sevgi, şefkat, merhamet, duygu cephesinden çocuklara akıl inşası kurmak, akabinde yaşadığı kendi toplum değerlerinden evrensele uzanacak değer yargılarını öğretmek en doğru olan yol olacaktır. Yerel olamayan, yerelden beslenmeyen nesiller evrensele ulaşamazlar. Öncelikle millî ve manevî değerlerin ekseninde yürüyen nesillerin, evrensel değerlerle buluşmaları hiç zor değildir. Duygu cephesinden temelini sağlam tutan nesiller, kimi yozlaşmaya uğrayan evrensel boşluklarda kaybolmayacak, çeşitli engeller karşısında ayakta kalmayı becerecektir.

Ancak ne acıdır ki çağın getirdiği yanlış eğitim sistemleri, çocuklarımızı âdetâ bir yarış atına çevirmişlerdir. Çok büyük komplekslere giren, çocukların çok üstün başarılara koşmalarını arzulayan veliler; duygu planını devreden çıkarıp, çocuklarını sadece içinden çıkılmaz bir yarışın içine sokmaktadırlar. O dershane senin bu dershane benim, özel hocalar, özel derslerle çocuklarımız sevgiden, şefkatten, duygudan mahrum, sadece bilginin esiri olmaktadırlar. Harmanlaşan bu öğretim yükü çok yanlıştır; bunun acilen Millî Eğitim Bakanlığınca pedagojik, psikolojik yönleriyle ele alınması, bu yanlış gidişata dur denmesi gerekmektedir. Duygudan uzak akıl inşası nesilleri belki bilgili, diplomalı kılar; ancak onları robotlaştırır. İşte bu iş içinde bir terkip gerekir; duygu ve bilginin bir köprüde buluştuğu düşünce yükü, nesillere ağır gelmeyecek, bu anlayışla yetişen nesiller yarınların gerçek teminatları olacaklardır.

Metin Acıpayam: Duygu kalpten akıp gelen saf enerjidir. Duygu olmadan insan harekete geçemez, herhangi konuda çalışamaz, hiçbir şey arzu edemez. Her faaliyet için az çok duyguya ihtiyaç vardır. Mesela akıl verdiği karara duygu pompalamazsa, o kararı uygulamaya geçemez. Buradan hareketle çocuklardaki duygu akıl münasebetinden bahseder misiniz?

Okumaya devam et

Reklamlar

ŞAİR CELALETTİN KURT İLE ÇOCUK EDEBİYATI ÜZERİNE KONUŞMALAR -1-

ssss

ÇOCUK EDEBİYATI MÜLAKATLARIMIZ DEVAM EDİYOR

Mülakat: Metin Acıpayam


Metin Acıpayam: Anadolu’ya gelen Batılı seyyahlar şu sözü söylemişlerdir: “Müslüman çocuklar, Batıdaki prenslerden daha asildir”. Bu bilgiler ışığında “ideal (olması gereken) pedagoji” hakkında ne söylersiniz?

Celalettin Kurt: Işık her ne kadar ilim, bilim, yerleşik medeniyet açısından Batıdan doğuyor gibi görünse de manevî duyguların neşv-ü nemâ bulduğu coğrafya her zaman Doğu olmuştur. Her dâim mukaddes bir dînin öğretileriyle dem tutan Doğunun çocuğu, kitab-ı mukaddesten aldığı öğretilerle bahsettiğiniz asaleti her zaman muhafaza etmiştir. Ki Batı, Ortaçağ karanlığının karanlıkları içinde ilimden, bilimden, sanayiden hatta ahlâktan yoksun mezhep savaşlarında birbirlerini kırarlarken, bitirirlerken, Doğu ilimde, bilimde, ahlâkta, adalette tam bir aydınlığın içindeydi… Ne zaman Batı ihtilaflı, ayrılıkçı düşüncelerin kendilerini geriye, kalkınmamaya, cehalete götürdüğünü anladığında sanayi devrimiyle ortaya bir proje koydu ve bir plan, program doğrultusunda yaptığı devrimle kalkınmasını sağladı…

Bugün İslâm âlemi Batının yaklaşık beş asır önce düştüğü Ortaçağ karanlığının içine kendisi düştü… Bir zamanlar Batı âlemi mezhep savaşlarında birbirlerini kırıp geçirirlerken, aynı ahvâl bugün İslâm topraklarında dem tutmaya başladı… Bu kötü hâlden çıkışın çaresi elbette; İbn-i Haldun’un bahsettiği yerleşik medeniyet tasavvurunun hadari yapısına yaklaşmak, yerleşik medeniyetin normlarına ermektir. Doğunun asil doğan çocuklarına yerleşik medeniyetin gerçek normlarını öğretemezsek, hadari yapı içinde ilim, bilim, kültür, sanat dokularını üzerlerine bir gömlek olarak giydiremezsek, Doğu toplumu ve çocukları olarak hâlâ ihtilafın, geriye gidişin, ilerleyememenin çemberinde kalmamız mukadder olacaktır. Şu an ülkemiz başta olmak üzere, başta ülkemiz ve diğer İslâm ülkelerinde de ötelere, öteler ötesine adımlar atacak planlar, programlar, projeler yoktur. Bunlar olmadığı sürece nesillere ruh vermenin mümkünatı olmayacak, yarın ki Türkiye’yi, yarın ki İslâm coğrafyasını oluşturmamız çok zor olacaktır.

Okumaya devam et

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT -BÜYÜK DOĞU MEFKURESİ VE NECİP FAZIL’A DOĞRU BAKABİLMEK-

ihsann

İhsan Şenocak ile Mülakat

Mülakat: Metin ACIPAYAM


Metin Acıpayam: Bir Keşf-i Kadim olarak Büyük Doğu ve Necip Fazıl terkibinden ne anlamamız gerekir? 

İhsan Şenocak: Büyük Doğu yani “Doğunun doğuşu”. “Rüzgardan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ruhani ve ince bir sefer” ediş hali. “Büyük Doğu, İslamiyet’in emir subaylığı…” “Büyük Doğu, İslam içerisinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı…” Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi ve O’nu eşya ve hadiselere tatbik etme işi…” Bu durumda Büyük Doğu bir keşf-i kadimdir.  Allah Resulü’nden (s.a.v.) günümüze kadar intikal eden İslami anlayışın keşif ve tatbikinden ibarettir. Bidayeti Mevcut haliyle Büyük Doğu, İslam’ın zuhuruyla başlar. Mazrufunu sahabenin mücadele tarzı doldurmaktadır. Tarih içerisinde görülen Büyük Doğu’nun sahabe devrinden tek farkı zarf değişikliğidir. Fakat zarf, mazrufa (sahabe devrine) nispetle kendini kıymetlendirirken “köle, bir emir subayı” olduğuna vurgu yapar. Yani Allah Resulü (s.a.v.) ve sahabeden intikal eden manaya bağlı kalmak Büyük Doğu’nun esasını teşkil eder.

Metin Acıpayam:  Büyük Doğu’nun ‘ilkeleri’ nelerdir? 

Okumaya devam et

İHSAN ŞENOCAK İLE MÜLAKAT ‘KUR’ÂNİYYÛN MEZHEBİ VE MUCİZE ANLAYIŞI’

ihsan

Mülakat: Metin Acıpayam


Metin Acıpayam: Kur’ân Müslümanları’nın reddettiği mevzulara Allah Rasûlü bağlamında bakıldığında her birinin Peygamber-i Ekber’in itibarsızlaştırılmasına yönelik hamleler olduğu görülmektedir. Buradan hareketle neler söylersiniz?

İhsan Şenocak: Ümmîliğin reddiyle oryantalizmanın Kur’ân’ın başka kitaplardan istinsah edildiği iddiasının; Allah Rasûlü’nün masumiyetinin inkarıyla, O’nun günahkar biri olabileceği ve bu yüzden kendisine itaatin şart olmayacağının; hadisler etrafında şüpheler oluşturarak Peygambersiz bir İslâm’ın önü açılmakta, mucizelerin inkarıyla ise risalete şehadet eden ilahi tasdiknameler iptal edilmektedir.

Metin Acıpayam: Kur’âniyyûn’un Mucize Telakkisi hakkında neler söylersiniz?

İhsan Şenocak: Kur’ân Müslümanları’na göre, “Allah Rasûlü’nün   Kur’ân’dan başka bir mucizesi yoktur; her ne kadar Ay’ın ikiye yarılması gibi rivayetler hadis mecmualarında mucize bağlamında nakledilse ve bazı âlimler de bunu Kur’ân’la isbat etme noktasında aşırı gitse de durum değişmez; İnşikâk-ı Kamer/Ay’ın İkiye Yarılması geçmişte olan bir hâdiseyi değil, Kıyâmet esnasında vuku’ bulucak bir olayı anlatmaktadır. Zaten ayetlerin devamında da hâdiseyi Allah Rasûlü’yle ilişkilendiren ne açık, ne de gizli bir delil vardır.” 1 Kur’ân Müslümanları bu noktada iddialarını şu şekilde müşahhaslaştırmaktadırlar: “Allah Teâlâ bir peygambere maddi bir mucize verir, muhatapları ona inanmaz ve risaletini inkar ederse, mühlet tanımadan onları helak eder. Nitekim Hz. Salih ve Hz. Musa başta olmak üzere diğer peygamberlerin muhatapları bu çerçevede helak edilmiştir. Buna göre, eğer Allah Rasûlü’nünmucizelerinden İnşakâk-ı Kamer/Ay’ın İkiye Yarılması gerçek olsaydı, onu inkar eden Kureyş hemen helak olurdu; kitaplarda helak olduğuna dair bir rivayet olmadığına göre bu hâdise tahakkuk etmemiştir. Kamer Sûresi’nde ifade edilen Ay’ın Yarılması hâdisesi Kıyâmet’te olacaktır. Mucize olarak nakledilen rivayetler ise uydurmadır.” Mucizeler, Allah Teâlâ tarafından risalet davasına memur kılınan Peygamberlere, risaletlerini sorgulayan muhataplarına izhar etmeleri için ihsan edilen ilahî belgeler hükmündedir. Bu yüzden gösterilmesi de, ona inanılması da zaruret arz eder.  Mucizeleri inkar, peygamberlerin ellerindeki ilahî şehadetnameleri de inkar etmektir.

Okumaya devam et

KADİR MISIROĞLU İLE TÜRKİYE VE İSRAİLİN GELECEĞİ HAKKINDA MÜLAKAT

kadir-misiroglu

KADİR MISIROĞLU İLE TÜRKİYE VE İSRAİLİN GELECEĞİ HAKKINDA MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM


Metin ACIPAYAM: İslam âleminin dün olduğu gibi bugün de lideri Türkiye’dir. Bu liderliğin KARARGAH’ı da Anadolu’dur. Buradan hareketle, Türkiye’nin ve İslam âleminin dünü-bugünü ve özellikle yarını hakkında ne söylemek istersiniz?

Kadir Mısıroğlu: İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dair düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

Hıttîn Korkusu” Perspektifinden

“Kader” Perspektifinden

Metin ACIPAYAM: “Hıttîn” korkusu ve bunun âmil olduğu plân hakkında konuşmaya başlayabiliriz…

Kadir Mısıroğlu: Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak yahudilerden önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti yahudilerin tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099′da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müthiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187′de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde misal teşkil edecek dehşetli bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden müslümanlara kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra kalesine sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291′de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir. Bu topyekûn yok edilme Roma İmparatoru Titus’ un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak müslümanların bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır. Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle hıristiyanların yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak için sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten araplara karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır. Gerçekten İsrail Dışişlerinde vazifeli Oded Yinon ‘un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim” de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıydı. “1980′lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğuyu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koyuyordu. Ona göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arz etmekteydi. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… Bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler. Bu bölünme İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975′ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi planlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emeliydi.

Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM-PROF. DR. NEVZAT TARHAN MÜLAKATI (ParaPsikoloji ve Biyoloji)

MURAT KÖMÜR İLE ÇOCUK EDEBİYATI HAKKINDA MÜLAKAT

murat-oooMetin Acıpayam: Bir fincan kahveye kırk yıl hatıra yükleyen medeniyetin çocuklarıyız. Sarsılmayan bilgi müktesebatımız aynı zamanda yıpranmayan ilmi, içtimai silsile vücuda getirmiştir. İslam Medeniyet dairesinde ilim ve bilgi, zincir misali başı ve sonu belli olan kalın hatlardan ibarettir. Oysa Batı’ya baktığımızda görürüz ki, filozoflar ve felsefe marifetiyle bilgi ve ilim savruklaştırılmış, her filozof kendi nefsani tatminkarlığından dolayı kitleyi hakikate değil kendine çağırmıştır. Batının bilgi müktesebatını felsefe  terkip etmiştir. Felsefe hakikati “bir”den uzaklaştırarak çeşitlendirmiş, bu çeşitlendirmeyle beraber hayat kaosa ve krize girmiştir. Bizde ise bilgi ve ilim, hem aşağıdan yukarıya, hem de yukarıdan aşağıya tasnif edilmek suretiyle hayata tatbik edilmiştir. Batı bir’dençok’a giderek bilgiyi dağıtmış, İslam medeniyeti ise, çok’tan gelerek (terkip ederek) eşyave hadiseyi “bir” vahidi etrafında var etmiştir. Sözü edilen bu cemiyetin (İslam cemiyeti) kültürünün nesilden nesile silsile halinde aktarılmasının tek unsuru aile’dir. Evde anne ve baba, ailede nine ve dede, mahallede hoca, mektepte muallim, fert fert hem öğretici hem öğrenicidir. Öğrenen günümüzde olduğu gibi “öğrenci” değil “talebe”dir. Talabe demek, taleb eden, ilmi fikri susamışçasına arayan insan tipinin adıdır. Fakat her “oluş” aynı zamanda “bitiş”e gebedir. O bakımdan bitiş sürecimizi başlatan Tanzimat sonrasında Batı’nın sefalet dolu mahzenlerinde kurtuluşu arar olduk. Batı’nın içteki ajanlar marifetiyle kulağımıza fısıldattığı “İslam’da pedegojiye yer yoktur” anlayışı yerleşerek zamanla genişledi. Halbuki dini inşâ eden peygambere baksalar, pedagoji dedikleri “sahte ambalaj” ürününü bırakıp hakikate rücu ederler. Hazreti Peygamberin ve İslam Medeniyet Tasavvurunda pedagoji o kadar ilerleme kaydetmiştir ki, Anadolu’ya gelen Batılı seyyahlar şu sözü söylemişlerdir: “Müslüman çocuklar, Batıdaki prenslerden daha asildir”. Bu bilgiler ışığında “ideal (olması gereken) pedagoji” hakkında ne söylersiniz?

Murat Kömür: İdeal pedagoji geçmişimizle övünmeyi ivedi şekilde terk edip üretime dayalı insan yetiştiren bilim, teknoloji ve sanatı mürşit edinmiş nesiller yetiştirmektir.

Metin Acıpayam:Osmanlı’yı kuran kitap olarak bilinen meşhur Garipname’de, Aşık Paşa on dosttan bahseder. Bu “on dost” cemiyetin hayatını madden ve manen inşâ etmeye memur olan rehberlerdir. Bunlar sırasıyla; Allahu Teala, Peygamberimiz (s.a.v), dört mezhep imamı, veliler, alimler, mürşidi kamil, arkadaş, anne baba, usta ve devlet başkanıdır. Konuyu fazla dağıtmadan mevzumuza gelelim. Çocuklarımızın zihni ve ruhi dünyaları şekillenirken anne baba’nın tesiri ne ölçüdedir?

Okumaya devam et

SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT 2 -15 TEMMUZ VE MÜESSESE FİKRİ BAŞLIKLI MÜLAKAT-

servet-turgut-2SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

İKİNCİ BÖLÜM

Metin Acıpayam: 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASI ÜZERİNDEN YAKLAŞIK 4 AY GEÇTİ… GELDİĞİMİZ NOKTA İTİBARİYLE SORUYORUM… TÜRKİYE BELAYI TÜMDEN DEF EDEBİLDİ Mİ? YOKSA BU HADİSELER HENÜZ BAŞLANGIÇ MI?

Servet Turgut: Türkiye, belayı tümden def edebilmek mevkiinde bir ülke değildir! Bela, alnımıza ezelden yazılmıştır bizim… Kuran’ın ifadesiyle “dağların, göklerin ve yerin yüklenmekten kaçındığı emaneti sırtlamak” şeklinde tebarüz eden belanın şerefiyle müşerref kılınmış bir milletiz biz… Belayla gelen şeref… Osmanlı tarihini öyle bir çırpıda hamasetle anlatıp geçiyoruz… Nefsimiz kabarıyor; oh ne kolay! Oysa bu tarihin ne denli bir zorluk ve belayla deruhte edildiğini hissedemiyoruz… Yemen’e niye gitmişiz, Viyana kapılarına niye dayanmışız, Açe’de ne aramışız? Bugünün dünyasında Patagonyalı olmak belasız bir yaşamla tezyin edilmek gibi görülse de, bu durum, Patagonyalı olmanın şerefsizliğini göstermeyen bir dünya matematiğinden kaynaklanmaktadır. Şerefle tecelli eden suretin çizgileri, bela akrebinin iğnesiyle nokta nokta sokulmak suretiyle tersim olunur! Kökünü ya da kafanı koparmak için ağzını açmış bir makas belaysa da, üstesinden gelinecek bir beladır! Belanın büyüğü, böyle bir makas hareketinde kırpılan göz manası vehmetmek şuursuzluğuyla gelir ki; bu şuur kaybı, kendini kayıptır, kökünü kayıptır, kimliğini kayıptır. Hani Kemalistlerin vaat ettiği mutluluk ve muasır medeniyet de zaten, artık başkası olduktan sonra gelen mutluluktur. Kemalizm’in vaat ettiği mutluluğa misal olsun diye onun ağzından konuşayım:

“Namusu elden bırak, kaybederim diye seni endişelendiren bir belandan daha kurtul!”

Okumaya devam et

SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT -15 TEMMUZ VE MÜESSESE FİKRİ BAŞLIKLI MÜLAKAT-

servet-turgut-1SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

BİRİNCİ BÖLÜM

Metin ACIPAYAM: MESELEMİZDE DERİNLEŞMEDEN EVVEL, “MÜCERRETE TABİ MÜŞAHHAS” YÖNÜNDEN KISTAS OLSUN DİYE SORUYORUM: 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASI GECESİ YAŞADIKLARINIZI KISACA AKTARIR MISINIZ?

SERVET TURGUT: Tabii… O gece arabamı tenha bir yerde park etmiş yürüyordum… Ankara-Sıhhiye’deki vakıf merkezimizden arkadaşlar aradılar… “Kızılay’da uçaklar çok enteresan bir şekilde uçuyor!” diye… Saat 22.30 civarı… Daha Türkiye’nin hiçbir şeyden haberi yok… Birkaç yeri aradım, kimsenin bir şey bildiği yok… Herkes “Tatbikattır!” diyor… Nihayet bende, olayın bir darbe kalkışması olduğu yönünde bir kanaat belirdi. Arkadaşları aradım ve kelimesi kelimesine şöyle dedim:

“Herkes kimliklerini gömsün! Bu pisliklerin hakim oldukları bir ülkede yaşamaktansa, gerekirse çarpışa çarpışa öleceğiz! Geliyorum!” Dikkat edin… Bunu bitirim cingözlüğüyle ve laf olsun kabilinden bir erkeklik cakası olarak anlatmıyorum… Hususen biz niye varız, fikrimizle, teşkilatımızla ne diye ayaktayız, müessese fikrine bir nispet olsun diye söylüyorum… Benim beraber yürüdüğüm teşkilattaki dostluk nispeti budur… Köfte yemeye çağrılınca herkesin hoşuna gider ve icabet eder… Böylesi ünsiyet hali sokak köpeklerinde de vardır… Çanağı ortaya koyuverirsiniz, köpekler saklı bulundukları gölgeliklerinden adeta şiir gibi çıkıverirler ortaya… Ya mahlûka gerçek varlığı getirecek olan yokluk çağrısı, ortaklığı? Ölüme toplu bir nazar halinde ve tabii ki doğru manada bakabiliyor mu bir teşkilat, müessese, hatta devlet, mesele budur… Beni çok etkileyen bir hadisedir… Bir veli anlatıyor… Seyahat halinde oldukları bir an yanlarına yırtık abalı bir genç geliyor ve “Burada ölebileceğim temiz bir yer var mı?” diye soruyor… Tabii herkes şaşırıyor ve belki de bu suali, gencin aklının olmamasına yoruyorlar… Bir de, temizliğin tedaisinden olsa gerek, ona yakınlarındaki bir çeşmeyi işaret ediyorlar… O meçhul genç gidiyor, çeşmeden abdest alıyor ve namaza duruyor… Gelmesi gecikince de merak ediyor ve gidip bakıyorlar ki; o da ne, o genç oracıkta gerçekten ölmüş… Ölüm hadisesine meçhul bir gencin yüklediği keyfiyete bakar mısınız? İşte; ben telefonda arkadaşlarıma “Kimliklerinizi gömün! Geliyorum!” derken aslında şunu da demiş oluyorum:

 “Ölünecek temiz bir yer bulduk! Hazır olun, ölmeye gidiyoruz!”

Okumaya devam et