Kategori arşivi: MEDENİYET AKADEMİSİ

ADALET MERKEZİ ÇALIŞMALARI BAŞLADI

AAAADALET MERKEZİ
Adalet yeryüzünden çekildiği birkaç asırdan beri en fazla istismar edilen mefhum oldu. Tarifinin bile unutulduğu adalet, önce bir fikri altyapıya kavuşturulmalıdır. Medeniyet Akademisi bünyesinde kurulan “Adalet Merkezi” çalışmalarına başlamıştır.
Remzi TEMİZKALP başkanlığında oluşturulan heyet, ilk iş olarak “mevzu haritası” hazırlamaktadır. Aşağıda mevzu haritasının özeti hazırlanmış ve yayına verilmiştir. Mevzu haritası üzerindeki çalışmalar devam etmektedir.
Adalet Merkezimizde çalışmak isteyenler, Remzi TEMİZKALP ile irtibata geçebilirler.

GÜNÜMÜZDE ADALET
*Hal muhasebesi
-Adaletin kaynağı hukuk
-Hukukun kaynağı siyaset
-Siyasetin kaynağı nefsaniyet

*Marazların teşhisi
-Hukukla sınırlandırılmış adalet anlayışı
-Yargıya mahkum edilmiş adalet anlayışı
-Ahlaktan tecrit edilmiş adalet anlayışı
-Menfaate kilitlenmiş adalet anlayışı
-Hak fetişizmine kurban edilmiş adalet anlayışı

*Teklif
-Adalet anlayışının aslına irca edilmesi

TARİF VE TAVZİH
*Adalet fikri olarak dünya görüşü
-Dünya görüşünün ufkunda tezahür eden adalet
-Dünya görüşünün mevzu haritasında tezahür eden adalet
-Dünya görüşünün muhteva terkibinde tezahür eden adalet

*Adalet fikri olarak hukuk (devlet) anlayışı
-Hukukun hak tarifinde adalet
-Hukukun mükellefiyet tarifinde adalet
-Hukukun devlet inşasında adalet

*Adalet fikri olarak ahlak (cemiyet) tasavvuru
-Ahlakın mesuliyet tarifinde adalet
-Ahlakın fedakarlık tarifinde adalet
-Ahlakın cemiyet inşasında adalet

*Adalet fikri olarak edep (şahsiyet) telakkisi
-Edebin ruh ve nefs tarifinde adalet
-Edebin iman ve akıl tarifinde adalet
-Edebin şahsiyet inşasında adalet

TAVSİF
*Nizam ve adalet
*Hürriyet ve adalet
*Muvazene ve adalet
*Eşitlik ve adalet
*Emniyet ve adalet
*Hak ve adalet

*Külli adalet
*Terkip ve adalet
*Cüzi adalet
*Tahlil ve adalet
*Muhakeme ve adalet

ADALETİN ASGARİ ŞARTLARI
*Üstün hukuk
*Ahlaklı hukuk
*Edepli hukuk
*Hukukun istiklali
*Hukukun hakimiyeti
*Kazanın (yargının) istiklali
*Hukuk ve zaruret
*Ahlak ve muvafakat
*Edep ve irade

KAYNAK
*Kitab-ı Kerim
*Sünnet-i Seniyye
*İlim müktesebatı
*İrfan müktesebatı
*Tefekkür müktesebatı

USUL
*Esas
-Şeriat; senin malın senin, benim malım benim
-Tarikat; senin malın senin, benim malım da senin
-Hakikat; ne senin malın ne benim, mülk Allah’ın

*Meratip
*Adalet mevzuları
*Adalet sahaları
*Adalet mertebeleri
*Büyük adalet terkibi

*Ölçü
*Adalet mikyasları
*Adalet çerçeveleri
*Adaletin tespit ve tevzii

*Tezahür
*İnsandaki adalet duygusu
*Cemiyetteki adalet anlayışı
*Devletteki adalet tatbikatı

ÇALIŞMA HEYETİ
REMZİ TEMİZKALP (remzitemizkalp@yandex.com)
KEMAL SERTÇELİK
HAMİDETTİN BÜYÜKÇINAR
ABDURRAHMAN KILIÇ

MEDENİYET AKADEMİSİ KURULDU

12376401_1748560792040605_2190511282831951128_nGenel Sekreterliğini Metin Acıpayam’ın üstlendiği MEDENİYET AKADEMİSİ müessesesi resmi olarak kurulmuştur.

***

Tefekkür ve tezekkürün zirvesi tevhid, insan ve hayatın zirvesi vahdettir. Tevhide; terkip, tecrit ve tenzih güzergahından ulaşılır, vahdete ise ahlak, edep, takva yoluyla… Tevhid; ferdin ruhi-deruni cihetindeki inkişafla mümkün, vahdet ise sayısız içtimai mecranın bir havzaya dökülmesiyle mümkündür.

            Tevhid ve vahdet, İslam Medeniyetinin nihai menzili, nispeti, ölçüsü, mikyasıdır. Her şey bu iki mikyasa göre anlaşılır, kabul ve tatbik edilir. İçtimai manada vahdete, ferdi manada tevhide ermeyen tüm yollar yanlıştır.

            Ferdi hürriyet, içtimai manada vahdete, ferdi manada tevhide muhalif olamaz. İslam, hürriyeti serkeşlik (liberalizm) olarak anlamaz, kabul etmez. İman ferd için, İslam cemiyet içindir ve ikisi terkip edildiğinde “insan mimarisi” kurulmuş ve tüm cihetiyle kuşatılmış olur.

*

            İslam Medeniyeti, içtimai manada vahdet havzasına, ferdi manada tevhid zirvesine giden yolları açık ve temiz tutmanın maharet ve marifet yekunudur. Zirveyi veya nihai menzili işaretlemek kolay, zor olan hem Müslümanların milyonlarca ciltlik müktesebatı hem de insanlığın milyonlarca ciltlik müktesebatı içinde yolu şaşırmamaktır.

            Bir taraftan İslam’ın ilim, irfan ve tefekkür müktesebatını tedvin ve tertip etmek diğer taraftan tüm dünyayı, hayatı ve zihinleri işgal eden batı felsefesini, bilimini, sanatını, teknolojisini; kendi bilgi telakkimiz içinde yeniden tasnif etmek durumundayız. Aksi takdirde batı tarafından işgal edilen zihnimizi, aklımızı kurtarmak, kendi zihni evrenimizi, akl-ı selimimizi inşa etmek iktidarını elde edemeyiz.

            Batı, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de eğitim-öğretimin kalbini ele geçirmiş, pozitif bilim anlayışına uygun bir müfredat oluşturmuş, bunu da Cumhuriyet Türkiye’si “aydınlanma” olarak benimsemiştir. Mevcut eğitim-öğretim sisteminden geçen, böylece batının “pozitif akıl formuna” sahip ve ona mahkum olan Müslümanlar, İslami akıl diyebileceğimiz “akl-ı selim”in başlığını bile unuttu. “Anlama aleti” batı tarafından inşa edilen Müslümanlar, “pozitif akıl” ile Kur’an-ı Kerim okumanın, oryantalist bir okuma olduğunu bile anlamaktan aciz hale düştüler ama bunun farkında olmayan bazı ahmaklar, pozitif akıllarıyla mealinden okudukları vahyi anladıklarını iddia etmekte ve içtihat(!) yapmaktadır.

            Uzun söze ne hacet… Sadece içinde bulunduğumuz nazari keşmekeşe bakan temiz idrak sahibi bir çoban bile anlar ki, medeniyet akademisine ihtiyacımız var. Bilgiyi derleyip toplayacak, İslami kaynaklara bağlayacak, yeniden bir tertip ve tasnif yapacak, anlayış mimarisini medeniyet tasavvuru ufkunda inşa edecek bir karargah ihtiyacı açıktır.

            Bu çalışma bir yol haritasıdır. Mevzulara dair fikri izahlar özet hacmindedir ve sadece lüzumunu işaretlemek içindir. Her mevzu başlığı altında ciltlerce külliyat hacminde fikriyat ihtiyacımız var, yaptığımız kısa izahlar, meseleyi ifade etmekten çok uzaktır, sadece ihtiyaçları tespit etmeye matuftur.

Okumaya devam et

İslam Medeniyet Akademisi Etrafında Müzik Külliyesi -Müzik Encümeni ve Müzik Külliyesi Talimatı- -1-

İslam Medeniyet Akademisi Etrafında Müzik Külliyesi -Müzik Encümeni ve Müzik Külliyesi Talimatı- -1-

 Birinci Fasıl

  1. Madde: Müzik sanatını bedii sanatlar dâhilinde öğretmek ve kadim İslam tarihinde muteber müzik eserlerinin tetkikinin yapılıp yayımlanması ve musikiyle beraber hayatın ihya ve inşâ edilmesi maksadıyla Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığınca ilim ve ihtisas erbabından oluşturulmuş müzik encümeninin teşkili ve “İslam Medeniyet Akademisi Etrafında Müzik Külliyesi” adıyla açılmıştır.

 

  1. Madde: Müzik Encümeni ilgili Bakanlık müessesesince seçilmiş bir başkan ve üç ikinci başkan ile uygun sayıda âzâdan oluşturulmuş fahrî bir ilmî heyettir. Encümen başkanının ve yardımcılarının muhakkak surette ehl-i tasavvuf olmaları zarurettir.

  Okumaya devam et

Medeniyet Akademisinin Müzik Mektebi

 

Müzik, insanlık tarihinin her döneminde var olduğu kabul edilen, ferdi ve içtimai bünyenin altyapısını oluşturan ilim ve sanat dalıdır. Bedii sanatlar dahilinde müziğin ayrı hususiyetler dahilinde tetkik edilmesinin zaruret olduğu hakikati, onu diğer sanat dallarından tefrik etmiştir. Müziğin sanati gücü o kadar tesirlidir ki, onun etkisinden kurtulan herhangi bir mahlükat yoktur. Sadece insan muhayyilesine değil, hayvanat ve hatta nebatata kadar umumi varlığa tesir eden yine müziktir.

İslam medeniyeti huzur medeniyetidir. Huzuru sağlayabilecek her türlü ilim-irfan-hikmete sıkı sıkıya sarılır, onu İslam bilgi ve sanat telakkisinde aynileştirmek suretiyle tetkik ederek terkip kıvamına ulaştırır. Şüphesiz ümmetin, müzik ve hususiyetle musiki meselesine duyarsız ve alakasız kalması düşünülemezdi. Kitabi çapta tetkik ve terkip edilmesi gereken “İslam Medeniyetinde Müzik ve Musiki” ve “Medeniyet Akademisinin Müzik Mektebi” başlıklı bu çalışmamız elbette mecmua yazısında geniş hatlarıyla incelenemeyecektir. Yakın zamanda müzik ve musiki meselemizle alakalı yeni çalışmalar ve eserlerimizin yayınlanacağı müjdesini bu vesileyle söyleyelim.

Okumaya devam et

BAZI İSLAM MÜTEFEKKİRLERİNE GÖRE İLİMLERİN TASNİFİ

BAZI İSLAM MÜTEFEKKİRLERİNE GÖRE  İLİMLERİN TASNİFİ

İhsâ’u’l- ulûm, merâtibü’l-ulûm, tertîbü’l-ulûm, tasnîfü’l-ulûm, aksâmü’l-ulûm gibi muhtelif isimlerle kendini gösteren ilimlerin tasnifi, İslam irfan tarihinin çeşitli zaman dilimlerinde -ihtiyaca binaen- islam mütefekkirlerince yapılmıştır. Bu tasniflerde ilim tabiri çeşitli şekillerde tanımlanarak sınıflandırırmıştır. İlmi; “vaki olan şeylere mutabık katî inanç ‘veya’ birşeyin suretinin akılda vücut bulması” diye tarif eden, yahut bu tarifi kabul eden islam mütefekkirleri, ilimlerin tasnifiyle hem varlığa dair kuşatıcı bir bakışa sahip olmuşlar, hem de aklî-naklî bilgiyi uzlaştırmak gibi umumi gaye taşımışlardır.

Tarih boyunca ilimlerin tasnifi birçok cihetle yapılmıştır. Yapılan birçok tasnif olmuş ve bir kısmı da hakikaten isabet kaydetmiştir. İsabetli tasnifleri reddetmek gibi manasız fikri istiklal edalarına savrulacak hasislikte değiliz. Fakat içinde yaşadığımız zamanın ortaya çıkardığı bir ihtiyaca mebni yeni bir tasnif denemesi yapılmalıdır. Yeni tasnif denemesi, önceki isabetli tasniflere bir reddiye olmadığı gibi onları lüzumsuz da kılmaz. Onların üzerine, çağımızın ihtiyacını da ekleyerek yeni bir tasnif bina etmek gerektiğini düşünüyoruz. (Haki Demir- İlimlerin Tasnifi yazı dizisi -3-)

Fikirteknesi kadrosu olarak şunu idrak etmekteyiz ki, çağımızın muazzam meselesi ilimlerin tasnifi meselesidir. Batı bilgi işgalini kırmak ve İslam bilgi telakkisini oluşturmamızın yolu, günümüze bakan cihetle ilimlerin tasnifini yeniden yapmamızla alakalı bir konudur. Bu hususu böylece belirttikten sonra artık İslam alimlerinin ilimleri sınıflandırmasına geçebiliriz.

Okumaya devam et

MEDENİYET TASAVVURUNUN LİSAN HAVZASI MAYINLI

Bir lisanımız vardı, adı Türkçe… İyi kötü onunla anlaşıyorduk, girift ve derin manalara ihtiyacımız yoktu orta Asya’da, kılıç, meselelerimizi çözmek için maharetle kullandığımız bir dil aletiydi aynı zamanda. Kılıçla çözemediğimiz çok az mevzu vardı, onları da mesele etmiyorduk.

Müslüman olduktan sonra başladı lisan ve dil ile ilgili esas kavgamız. Ne “acun” ile olacak gibiydi, ne de “Gök Tengri” ile… Sonsuz kudret sahibi olan Allah Azze ve Celle’ye iman etmiştik, hiçbir derinliği ve deruni boyutu olmayan lisan ile dünya durdukça hatırlanacak medeniyetler inşa edemez, aleme nizamat veremezdik. Ne ki dilimizi de değiştiremezdik, dilimiz kendimizdi, bununla beraber asıl ve asil olan kendimizi dinimizle keşfetmiştik. Bu berzahta kıvranırken karabudun, dâhilerimiz el attı meseleye, ne başka bir lisana geçtik ne de yeni dinimizden vazgeçtik. Dahilerimiz bildi ve anladı, önce medeniyet dili inşa edecektik, ancak ondan sonra medeniyet inşa edebilirdik.

 

İnsanlık tarihinin benzersiz tefekkür hamlelerinden birini gerçekleştirdik ve bir medeniyet dili inşa ettik, adına da Osmanlıca dedik. Bal gibi Türkçeydi, ne ki hiç kimse ortay Asya’daki Türkçenin böyle bir oğul verebileceğine inanamadı. Deliden dahi doğmuştu ve tabii ki inanılmazdı. İmanın ne olduğunu anlamayanlar için inanılmazdı, zira ana rahmini iman döllemişti. İmanın kendisi zaten bir mucizeydi, neticeleri de öyle oldu ve imandan nasibi olmayanlar anlayamadı o muhteşem hamlenin ne manaya geldiğini.

Asırlarca sonra birileri daha anladı, güneşin battığı tarafta… Güneşin battığı ve karanlığın çöktüğü coğrafyanın dâhileri, anladılar işin sırrını. Sır, iman ve dilde mahfuzdu, o ikisi yerli yerinde durduğu müddetçe medeniyet yeniden kendini doğuracaktı. Orta Asya Türkçesinden medeniyet dili inşa eden bu millet, medeniyet dilini muhafaza ettiği müddetçe tekrar tekrar dirilecekti. Güneşin battığı karanlık coğrafyanın kanalizasyonlarında yaptılar hain ve sinsi planlarını, dediler ki, “dillerini ve imanlarını almalıyız”. Güneşin doğduğu bu topraklarda, ışığı medeniyete tahvil eden bir dil, idrak ve iman havzası vardı ve dünya buradan aydınlanıyordu. Güneşin battığı topraklar ancak buradaki medeniyet kristalinden yansıyan ışıkla idare ediyordu, ne ki tabiatları karanlığa alışık olduğu için, ışığın kaynağını kuruttu yarasalar.

Dil devrimini yaptılar, artık mefhumlarımız yok, kavramlarımız var. Fehmetmeyi bıraktık kavramaya başladık. İdrak etmeyi bıraktık algılamaya başladık. Bunlar arasındaki fark ise, medeniyet ile vahşet arasındaki fark kadardır. Buyurun, birkaç misal üzerinden mayınlanmış dil haritamızın ne hale geldiğini görün.

 

“Modernite” Kavramı   

Müslümanların Anadolu’da yeniden bir medeniyet hamlesi gerçekleştirmesinin en büyük engellerinden birisi hiç şüphesiz modernite kavramıdır.  Modernite, verdiğinden çok almasıyla meşhur olan sinsi ve dünyevi savruluştur. Modernite kavramıyla çalınan veya sinsi ve kurnazca alınan yahut derin bir ihanetle aşırılan kıymet ölçülerimiz, idrakimizi, tefekkürümüzü, hassasiyetimizi yok etti, böylece her türlü mana elimizin altından kaydı gitti. Öyle ki bazıları “ceketimizin astarı arasına girdi” fakat biz nereye bakacağını bilemez hale geldiğimiz için bir daha bulamadık. Çünkü modernite gözlüğü, kendi renklerimize kördü, sadece belli renkleri görüyordu, o renkler de güneşin battığı karanlık coğrafyanın kör renkleriydi. Artık gayemiz başkaydı, hamlemiz başkaydı, varoluş (yani yok oluş) havzamız başkaydı.

Tarih boyunca her milletin yükseliş ve iniş süreçleri olmuş, med-cezir halleri mana ve maksat etrafında dönmüş, bu iki mihveri muhafaza eden OLUŞ ve VAROLUŞ sürecini başlatmış, kaybeden ise ÇÜRÜME ve ÇÖKME güzergahına girmiştir. Modernite, güneşin battığı karanlık coğrafyanın suni ışık altında ürettiği bir makyajdan ibarettir ve karanlık coğrafyaya bile faydası olmamıştır. Ne var ki karanlık coğrafya, güneşten mahrum olduğu için o makyaja mahkumdur, buna mukabil Müslümanlar güneşe sahip oldukları için makyajsız halleriyle parıldarken, “gardırop inkılapçılığının” tesiri altında kalmış ve o soluk dünyanın taklidini marifet bilmeye başlamıştır. Müslümanlar, “mana” ve “maksat”larını kaybettikleri an, “Eşref-i mahlukat” makamındaki “Ahsen-i takvim” tahtından inip, “Esfel-e safiliyn” derekesindeki şeytanın tahtına oturmaktan kurtulamazlar. Şeytan tabii ki karanlığı sever, bu sebepledir ki güneşin battığı coğrafyada fazla mesai yapmış, orada kendine “insi şeytan” kontenjanından sayısız kadro yetiştirmiştir. Hz. Cebrail Aleyhisselamın gidemediği menzilde seyahat eden Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ümmeti olmak şerefi, modernite gibi kavramlara kurban edilebilir miydi? Narkozun tesirinden birazcık kurtulup da sağına soluna bakan bir Müslüman, “Bu hal neyin nesi” diye çığlık çığlığa “Kusmaz mı öz ağzından kafatasını”.

150 yıldan beri güneşin battığı karanlık coğrafyanın dehlizlerinde yaşıyoruz. Kendilerine ne kadar benzersek benzeyelim biliyorlar ki başka bir ruh taşıyoruz. Bu sebeple bizi dehlizlerden ve hatta kanalizasyonlardan yukarı çıkarmıyorlar, çıkarmayacaklar. Biliyorlar güneşe aşina olduğumuzu, biliyorlar yeryüzüne çıkarsak güneşi tanıyacağımızı ve ruh patlamaları halinde yeniden tarihin üzerine yürüyeceğimizi. Onun için kilit üstüne kilit vurdular karanlık dehlizlerin kapılarına…

 

“Batıcılık” Kavramı

Ah şu sefih serüven… İnsan güneşten usanıp da mum ışığına özlem duyar mıymış? Akılları patlatacak bir izahsızlık… O mukaddes beyan bir daha ispat edilmiştir ki; insan zalim, cahil ve nankördür… Aksi takdirde bu derin izahsızlığın altından kalkacak akıl kimde var?

İslam’ın yekununa muhatap olacak külli anlayışı kuşanmanın zamanı gelmedi mi? Medeniyet tasavvuru namıyla meşhur büyük terkibi telif etmenin, “Otursun bende her şekil” demenin vakti ne zaman gelecek? Batılılaşma ve batıcılık kavramıyla biteviye meşgul olmak yerine, büyük terkibi telif etmekten, büyük hamleyi başlatmaktan başka bir yol, bir çare mi var? Batıyla hesaplaşmak için batıya giden ve batıda boğulanların hikayesini okumaktan bıkmadık mı? Batının canının derdine düştüğü bugün, batıyla hesaplaşmak yerine batıya karşı “ümmileşmek” ve kendimize karşı ünsiyet kesbetmek zamanı gelmiş olmalıdır. “Cemiyetten aldığı tüm telkin ve tesiri üzerinden silkip atacak” hamle, batıyla hesaplaşarak değil, kendimizle sohbet ve halvet ederek mümkün olacaktır. Necip Fazıl’ın batıyla hesaplaşması dünya çapındadır ve o defteri kapatmıştır, bize miras kalan batıyı unutmaktır.

 

“Epistemolojik işgalin zihni kodları”

Aile birliğinden içtimai müessesesine, buhran içindeki gençliğinden ıstırap ve hafakan yüklü cemiyetine kadar her bir köşesinde fokur fokur kaynayan batının, çatır çatır çöktüğünü görmek bizim nesle nasipmiş. Batının büyük gürültüyle çöken enkazının altında kalmayanlara ne mutlu… Batının çöküş gürültüsünü ve ölüm hırıltısını hayat emaresi zanneden gafiller yok mu, işte onlar kendi mahrem coğrafyamızdaki medeniyet hamlesini doğmadan boğmaya çalışan idraksizlerdir.

Her şeye rağmen, yeni bir medeniyet tasavvurundan ve yeni bir medeniyet hamlesinden bahseden Müslümanların olması ümit vericidir. Bu ümidi muhafaza etmenin ilk şartı ise batının bilgi telakkisinden kurtulmaktır. Batı en girift ve en sinsi tuzağını bilgi ve ilim telakkisinde kurdu, o tuzağı görmemek, o tuzağa düşmek, o tuzağı ifşa edememek tüm çabayı “sam yeline” vermek anlamına gelir. Bu tuzağa en fazla yakalanan üniversitelerimiz ve akademisyenlerimizdir. Akademisyenler, tuzağı keşfedemedikleri için “bilim” ve “bilimsellik” yaftasıyla o tuzağın kopyalarını, adı üniversite olan imalathanelerde çoğaltıyor ve kendi kültür coğrafyamızı mayınlıyorlar.

Batı uygarlığının epistemolojik evreninde “hakikat” yoktur. Oysa bizim medeniyetimiz, Allah Celle Celaluhu ile insan arasındaki münasebetin muhtevasını ve usulünü tayin eden hakikat kaynaklıdır. Hakikat, “Mutlak İlim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den ibarettir. Mutlak İlim yoksa bizdeki ilim ve batıdaki bilim, zan ve vehimden ibarettir.

Medeniyet hamlesi önündeki engellerin belki de en büyüğü, batının epistemolojik işgalidir. Daha tehlikeli olan ise, “bilim” adamlarımızın bu işgalden memnun görünmesidir. Hulasa etmek gerekirse; Müslüman münevverlerin batının epistemolojik işgalinden kurtulması için yapılacak hamlelerden birisi, “Medeniyet Akademisi” ismiyle nev-i şahsına münhasır bir müessesenin kurulmasıdır. Bu kuruluş zihni savrulmaları önleyecek, parça fikre mahkumiyeti bitirecek, büyük terkibi telif ve büyük hamleyi başlatacak teşebbüstür.

 

İktisadi kavramlar

Batı’nın iktisadi kavram ve teorileri, İslam medeniyet tasavvuru ve inşa hamlesi için ciddi engellerin başında gelir. Batı, liberalizm-kapitalizm ve sosyalizm-komünizm gibi birbirine zıt görünen iktisadi teoriler ile insanlığın ve Müslümanların zihnini kıskaca almakta, iktisadi telakkileri bu paranteze sıkıştırmaktadır. Oysa her ikisi de hayatın kaynağını iktisadi alanda gören, her ikisi de “homo-ekonomikus” tarifini kabul eden, bu sebeple temelde birleşen teorilerdir. İslam iktisad telakkisi ise hayatın kaynağını iman, zeminini ahlak olarak kabul eder, iktisat bu temel üzerine bina edilir. İktisat, temel değil teferruattır, batı teferruatı temel haline getiren bir ters ehram mimarıdır.

“İktisadi liberalizmin felsefesini anlamaksızın, bu felsefeye bağlı okulların teorilerini anlamak mümkün değildir. Veya bu felsefi görüşleri kabul etmeksizin, teorilerden çıkarılan politikayı da kabul etmek mümkün değildir. Diğer bir deyişle, teoriler ve bunlara dayanarak çıkarılan politikanın geçerliliği, ancak, teorinin gerisindeki belirli bir dünya görüşünün paylaşılmasına bağlıdır.” (Gülten Kazgan, İktisadi düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, İstanbul Bilgi Yayınları.1974, sf.49)

Gülten Kazgan’ın da farklı bir boyutuna temas ettiği ters ehram mimarisi anlaşılmadan İslam iktisat telakkisi ve müesseseleri idrak ve inşa edilemeyecektir. Uzun ve tafsilatlı izahlar dergi sayfalarında mümkün olmadığına göre, meseleyi “kitabiyat”a havale etmek tek çaredir. Batının iktisat kavram ve teorilerinden kurtulmanın müessese misali; Karz-ı Hasen (Güzel Borç) namıyla maruf İslami müessesenin teşkilat numunesini inşa etmektir.

Fikir Teknesi yayınlarından çıkan “Karz-ı Hasen Müessesi” kitabı, sahasında müessese numunesi teklif eden tek telif eserdir. “Karz-Hasen, ihtiyacı olana borç vermek, borçluyu rahatsız etmemek, mali durumu iyi olmayan borçluya ihtiyacı kadar mühlet tanımak, onun şahsiyetini rencide etmemek… Istılahta bu ve benzeri şekillerde tarif ve ifade ediliyor. Kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Her iki kaynakta zikredilen ve tavsiye edilen bir ibadettir. Kuşatıcı (üst) mefhumlardan biri olan “İnfak” çeşitlerinden biridir. Günümüzde unutulmuş görünen İnfak türüdür. Günümüzde infak mefhumu sadece karşılıksız yardımlar şeklinde anlaşılır hale geldi. Bu durum, sistem çapında düşünme zafiyetinden kaynaklanan bir neticedir.

            …Karz-Hasen, cemiyetin orta sınıfını ayakta tutacak bir müessesedir. Cemiyetin mağdurlarını ve fakirlerini ayakta tutmak için müesseseler kurmak Müslümanların tabiki vazifesidir. Fakat orta sınıfıda ayakta tutmak mühim vazifelerinden biridir.” (Haki Demir- Adnan Köksöken, Karz-Hasen Müessesi, Fikir Teknesi Yayınları, sh.4-5)

 

Medeniyet hamlesinin ön şartı, teşkilat ve müessese telakkisi

İslam’ın her türlü hükmü müessese ve teşkilatçılığın zaruretine atıf yaparken,  günümüz Müslümanlarının bu meseleye lakayt kalması nasıl izah edilebilir?

İslam Medeniyeti konusunda fikir talimi yapmak oldukça girift ve zor bir meseledir. Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya şiirinde dediği gibi; “Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük.”tür. Büyük hamlenin öncü fikri teşkilat ve müessese telakkisi, öncü kadrosu ise “kurucu şahsiyet” çeşididir. Teşkilat ve müessese fikri olmadan “kurucu şahsiyet” yetişmez, kurucu şahsiyetler yetişmeden de büyük hamle başlatılamaz. Her ikisini mayalayan ise “inşa fikri”dir.

İnşa fikri, teşkilat ve müessese telakkisi, kurucu şahsiyet çeşidi gibi bahisler Fikirteknesi külliyatında çok sayıda kitapla tetkik edilmiştir.

 

Okumaya devam et

İSLAM İLİM TELAKKİSİ KAPSAMINDA BİYOLOJİ YAZILARI -1-

İSLAM İLİM TELAKKİSİ KAPSAMINDA  “BİYOLOJİ” YAZILARI

Batının Gelişme Hususundaki Delillerinin Çürütülmesi

Parça fikir serkeşliğinden kurtulamıyoruz. Çünkü Batı’nın ağır işgali altındayız. Bu işgal şüphesiz bilgi işgalidir. Parça fikrin menfi tezahürü olarak bir sahada ihtisaslaşdığını sanan güya mütehassıs kafa, kendi tabirleri olan “uzmanlık alanı” dışındaki her sahada avam derecesinde cahildir. Bu cehaletin umumi sebebi hayat ve hadiseler karşısında kendi sahasına hapsolmaktan kaynaklanmaktadır.

Fildişi kulesinden bütün fikrin şuuruna eren mütefekkir kafalar ise, en ufak bir izahında bile tasnifi yapılan temel telakkilerden bağımsız konuşamaz. Bu temel telakkiler; Hayat telakkisi, varlık telakkisi ve insan telakkisidir.

Yaklaşık bir asırdır Batı’nın bilgi ağında kıvranan zihinler  ne hayat telakkisini anlar, ne varlık telakkisini, ne de insan telakkisini. Batı’ya göre herşey “gelişme” ve “evrim” vetiresinden günümüze ulaşmıştır.

Bu yazımızda Batı’nın “gelişme” hezayanlarının lif lif çürütüldüğüne şahit olacaksınız..

***

Materyalist Batı’ya sesleniyorum; Artık sırası gelmişken insan, hayat, varlık telakkinizi oluşturan “gelişme” ve “çoğalma” hakkında kitaplarınızda kaydetmiş olduğunuz delil ve açıklamaların hepsinin zannî şeyler kabilinden olduğunu anlatmaya giriyorum ki, bunların dini delillerden birini te’vil etmeye bizi zorlayacak kuvvette olmadıkları açıkça anlaşılsın. Şimdilik size şurasını anlatmak istiyorum ki zan ve tahmin sınırını geçemiyorsunuz. Şüphesiz ki, hayvan cinslerinin ve hatta insanların da bir tek asıldan gelişip değişme ile meydana geldiğine delil olarak başlıca iki şeye dayanıyorsunuz. Önce hayvanların bazısında gelişmemiş uzuvlar yani bazı cinslerde bulunan uzuv belirtileri, meselâ; Henüz meydana gelmeye başladıkları görülmüş bir takım eksik ayaklar gözünüze çarpınca hüküm verdiniz ki, yaratma usulüne göre her nevi, ayrı ve müstakil olarak yaratılmış olsaydı bu eserlerin faydasız olması gerekirdi. Zira yaratma usülü gerektiriyor ki, her neviden yalnız lüzumlu ve faydalı olan uzuvlar bulunmalı. Ne daha az olmalı, ne de fazla. Bu eksin uzuvların ise bu durumda bir faydası olmadığı için anlaşılıyor ki, bunlar eski bir nevin gerekli uzuvlarının kalıntılarıdır. O nevin bu uzuvlara ihtiyacının ortadan kalkmasını gerektirecek değişikliklere karşılaşması sebebiyle kaybolmaya başlamışlarda bu kadarcığı kalabilmiş. Yahut bu görülen nevi, aslında uzuvlardan mahrum imiş de sonradan belirtileri görülen uzuvlara muhtaç başka bir nev’e dönme kabiliyetini gerektiren değişiklikler kendisine uğradığı için o diğer nevin (cinsin) gerekli uzuvları görülmeye başlamıştır.

Okumaya devam et

MATEMATİK MÜLAKATLARI -2-

Haki Demir İle Matematik Ve Riyaziye Üzerine Mülakat

Metin Acıpayam: Mütefekkir insanın matematik ile münasebeti ne ölçüde olmalıdır?

Haki Demir: Her mütefekkir aynı zamanda matematikçi olmak zorundadır. Farkında olsun veya olmasın, matematikle ilgilensin veya ilgilenmesin böyledir. Bu sebepledir ki bir mütefekkirin matematik ile ilgilenmemesi anlaşılır gibi değil. Matematik, matematikçilerin bile ancak şekli (formel) çerçevede ilgilendiği bir bilgi sahası haline gelmişse, o ülkede mütefekkir yok demektir. Matematikle ilgilenmemiş fikir adamları ya mütefekkir değildir ya da ilgilenmedikleri için neler kaybettiklerini bilmediklerinden dolayı çok bedbahttır. Matematikle ilgilendikleri takdirde ufuklarının ne kadar genişleyeceğini, idrak ve izahta zorlandıkları bazı meseleleri ne kadar kolay hallettiklerini görecekler ve çok derinden hayıflanacaklardır. Özellikle de insanların ciddi meseleleri neden ucuza getirdikleri, hafife aldıkları, umursamadıkları gibi mevzuların izahını görecekler, insan zihninin oluşturduğu mantık ve süreç sıçramalarına hayret edeceklerdir.

Metin Acıpayam: İslam bilgi telakkisine atıfla, İslam matematiği (ideal matematik) üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Hal böyle olunca hali hazırdaki matematiği “mevcut matematik” kabul ediyorsunuz. “Mevcut matematik” tabirinden ne anlamamız gerekiyor?

Haki Demir: Mevcut matematik, maalesef bahsi edilecek kadar ehemmiyete sahip değildir. Bu sebeple, riyaziye verdiğimiz ehemmiyet, mevcut matematikle alakalı değildir. Zaten matematik çalışmalarımızın özü, mevcut matematiğin tenkidi, buna mukabil bir bilgi ve tefekkür sahası olarak riyaziyenin ehemmiyetini tespit çerçevesindedir. Mevcut matematiğin eksikleri ve yanlışları gösterilmeli, buna mukabil yeni matematik telakki üzerine temrinler yapılmalıdır. Matematik mevcut haliyle muhafaza edilerek mutlak doğru muamelesi yapılırsa, çağın en büyük tuzağı olan “matematik tuzağa” düşmüş oluruz. Batı dünyası “matematik tuzağa” düştü, öyle ki bu tuzağı neredeyse hakikat vehmiyle kabul etti. Batının ve özellikle felsefenin girdiği krizin en büyük sebeplerinden birisi matematik tuzaktı ve bunu hala hiç kimse fark etmedi. Bizim kadim müktesebatımız matematik tuzağa düşmeye manidir. İslam tarihi, matematik tuzağa düşülmediğini, matematik tuzağın yıkıldığını gösteren sayısız metin ve usul ile doludur. Müktesebatımız ile münasebetimiz kesildiği ve batının bilgi telakkisinin işgaline (epistemolojik işgale) maruz kaldığımız için, batı ile birlikte bu tuzağa biz de düştük.

Okumaya devam et

ZEKA-AKIL-MANTIK HAKKINDA MÜLAKATLAR -1-

DİRİLİŞ ERTUĞRUL FİLMİNİN YAPIMCISI OP.DR. KEMAL TEKDEN  İLE MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

 

Zihnî zekâsı yüksek olan biri ise normal olana göre

 anlatılan bir konuyu çok daha hızlı anlayabilir.

Metin Acıpayam: Zekâ nedir?

Kemal Tekden: Zekâ, kısaca insanın çevreyi idrak (algılama) gücü ve kabiliyetidir. Vehbîdir, yani insanda doğuştan vardır, Allah vergisidir. Sonradan parlatılabilir veya köreltilebilir. Son zamanlardaki yayınlarda 8 tür zekâdan bahsedilmektedir. Bunlar, zihnî (matematiksel), görsel, işitsel, sosyal, içsel, kinestetik (sporcu), müzikal ve doğacıgibi zekâ çeşitleri olarak ayrılırlar. Bunların hepsi aynı kişide yüksek bulunmaz. Bu sebeple çocukların zekâ profillerini tespit etmeliyiz. Zekâ konusunda başka sınıflandırmalarda mevcuttur. Duygusal zekâ tabiri ise sosyal ve içsel zekânın toplamıdır.

Metin Acıpayam: Normal zekâ seviyesi ile yüksek zekâ seviyesi arasındaki temel farklar nedir?

Okumaya devam et