Kategori arşivi: RİSALE-İ NUR

SERVET TURGUT-METİN ACIPAYAM MÜLAKAT ÇALIŞMASI ‘ESKİ SAİD NEREDE’ İSMİYLE KİTAPLAŞMIŞTIR

kitapHutbe-i Şâmiye ile başladığımız Risale-i Nur ve Said Nursi mülakat çalışması kitaplaşmıştır.. ESKİ SAİD NEREDE ismiyle neşredilen eser, SERİYYE YAYINLARI tarafından yayınlanmıştır.

Kitap temin adresi: http://m.kitapyurdu.com/index.php?route=products/productdetail&author_id=145142&product_id=414276

HUTBE-İ ŞAMİYE ÜZERİNDEN SURİYE SAVAŞINI YENİDEN DEĞERLENDİREBİLMEK

ozge-sena-bigec-2Metin Acıpayam: Hutbe-i Şâmiye’ye nisbetle Suriye’de olan bitenlerin umumi değerlendirmesini nasıl yapmalıyız?

Özge Sena Bigeç: Evvelâ; bir genç düşünün ki; tüm dünyaya Hakikati haykırıyor. Hakikat için yaşayıp hayatını yine onun uğrunda hitâme erdiriyor. Van’dan çıkıp İstanbul’a geliyor. Ve tüm seyahatlerinde sahte hocaları tokatlayıp, hakiki hocaları baş tâcı ediyor. Asrının hiç söylenmemiş sözlerini söylüyor, hiç yapılmamış tesbitlerini yapıyor, muhatablarını hak ve hakikat adına kendine gıbta ettiriyor. Fakat bu gıbtayı dahi kendisi istemeyecek ve taleb etmeyecek ve tenezzülde dahi bulunmayacak derecede de tevazu’ ve ihlas içinde yaşıyor. Makam! diyorlar; reddediyor! Dünya! diyorlar; reddediyor! Para! diyorlar; reddediyor! Sus! diyorlar; reddediyor! Kesret! Diyorlar; reddediyor! Başka bir ülkede huzur! diyorlar; reddediyor! İşte böyle bir Azîz Rûh, henüz 35 yaşında iken Şam’a gidiyor. 35 yaşında bir İslam Delikanlısı!…. Emevi Camii’nde binlerce insana hitab ediyor. Bu azim cemaatin içinde birçok ulema da Anadolu’nun yanık bağrından gelen bu gür sadâyı dinliyor. Bu genç; Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’dir. Mevzulardan ve kitablardan ve hadiselerden evvel, nasıl birinden bahsedeceğimizi ve kendisinin -bu cazibedar asırda- reddiyelerini ve mücadelelerini ve mücahedelerini iyi bilmemiz gerekiyor. Aksi halde; idrakiyetimiz hep nâkıs kalacaktır. Zira hakiki âlimlerin hayatları da şuurlu bir kitabtır ki; nasibliler bu çetin hayattan müstefid olurlar.

Okumaya devam et

RİSALE-İ NUR ETRAFINDA LİSAN MÜLAHAZALARI -MÜLAKAT-

isimsiz-1ÖZGE SENA BİGEÇ İLE MÜLAKAT

—Risale- Nur ve Lisan Mülahazaları—

1.BÖLÜM

Metin Acıpayam: Risale-i Nur külliyatı muhtevasında en göze çarpan hususiyette LİSAN MESELESİ karşısında müellifin hassasiyetidir. ‘İslam Harfleri’ davasında hiçbir savsaklığı kabul etmeyen Said Nursi’dir. İnşa ve ihya hareketini fiiline başlatmış olan Risale-i Nur külliyatını hakiki manada idrak etmek isteyenlere de; “Bu eserlerden faydalanmak için İslam yazısını öğrenmeğe karar veriniz. (Nurun İlk Kapısı)diyen de bizzat kendisidir. Bu zaviyeden bakılacak olursa neler söylemek istersiniz?

Özge Sena Bigeç: Evvelâ; Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’ni tanımak gerekiyor ki; kendisi, İslamiyet’e yapılan tüm tahkîr ve tahrîb faaliyetlerinin vaktinde zuhûr etmiş olan Nebilerin Varisi, Medeniyetimizin Kurtarıcısı ve Koruyucusu ve bu asrın Müceddidi’dir. Arş-ı Âlâ’dan takdim edilen “Seçilmişlik” ve “vazifelendirilmişlik” konumu itibariyle; kendisi, bulunduğu asrın en yüksek Ferâset ve Belâgat ve Basîret sahibi Zât’tır. Bu ulvî vasıflar, birçok ulema tarafından tahkik ve tasdik edilmiştir. Bediüzzaman’ın bu vasıflarını inkâr eden ya câhildir, ya zâlimdir.

Böyle yüksek fikirli ve âlî zikirli Zât’ın “İslam Yazısı”na yapmış olduğu vurgu, bir binanın temelinin kaybedilmemesi çağrısıdır. Zîra; temelini kaybettiğiniz binanın, devamiyle artık her şeyini kaybedeceksiniz demektir. Yapılan inkılablar, bu kadîm binanın nasıl harab edildiğini ve deccalin tohumları tarafından daha da harab edilmek istendiğinin aşikarıdır. Hatta denilebilir ki; Suriye’de din düşmanı münafıklar gökten bomba yağdırırken, Türkiye’de de bu bombalar vaktiyle yerden yağdırılmış, topraklarımız acib bir su-i kasta maruz kalmıştır.

Yaşanan bu elim hadiseler ve atılan bu zehirli tohumlar ile topraklarımızdan maatteessüf zararlı nebatat vücud bulmuş, dikenleriyle ruhları adeta kanata kanata sarmıştır. Sarmıştır ve insanlar Allah’a hür olabilecekken, Deccal’e esir olmuşlardır. Bu akıbet artık harflerine yabancı, ilmine cahil, ecdadına uzak, giysisini bilmeyen ve tüm bunları “aramayan” donuk bir nesil meydana getirmiştir. Bediüzzaman Hazretleri daha o zamanlardan bugünleri görerek tehlikeleri tesbit etmiş, kardeşlerini ikaz etmiş, bir baba şefkatiyle tüm “insanlığı” kucaklayarak, yakan ve yıkan her şeyin karşısında bir sed vazifesi görmüş; bu uğurda her şeyini, ama her şeyini feda etmiştir. Tarihçe-i Hayatı ve hiçbir şeye boyun eğmeyen, hiçbir madde ve menfaat karşısında eğilmeyen o yüce ahlakı tüm bunlara canlı birer burhân-ı sâdık-ı nâtıktır.

İslam Yazısı; yeryüzünün alınyazısıdır. Hiçbir beşer bu yazıyı silemeyecektir. Silinemeyecek olan bu yazının da düşmanları, kişileri boş şeylerle oyalayarak ya da karalayarak onları bu ilahi yazıdan uzaklaştırma faaliyetini yürütmüşlerdir. Bu düşmanlığın da en başı İslam’ın Harfleri’ni küfür ve inkar libasıyla örtüp, yerine Latin Harfleri’ni getirmek olmuştur. İnsan sormalı ki; benim alfabem niye değiştirilsin?! Bunu ancak bir düşman yapar! O vakitlerde bu düşman güruh, ülkemizde ya da dünyada –hakiki manada- insanlığın hangi sorunlarıyla mücadele etti ki sıra harflere geldi? Böyle bir sıra olabilir mi? Evet; bu sıradışılıkdır. Sıradan çıkıştır. Hakikat’ten sapıştır.

O günleri görecek değil, bilecek de değil, İDRAK edecek bir biliş ve duyuş diliyorum tüm Müslümanlar için. Zira İDRAK’i olmayan bir bilişin HAREKET safhası da yoktur. Oysa Hakikatler ne masaldır, ne şiir! Hakikatler “İŞİTTİK VE İTAAT ETTİK” ayeti kerimesinde vücud bulmuş ve bulunması istenilmiştir. İşittin mi? Hani itaatin? Nerede hareketin? Öyleyse işitmedin! “SAĞIRDIRLAR” der diğer ayeti kerime. İnsan kendi konumunu kendi belirleyebilir. Ya işitendir ya da kulakları (kalpleri) kilitlenmiştir. Hür değildir. Esirdir.

Metin Acıpayam: Emirdağ Lahikasının ilk baskısının 81. Sahifesine kulak verelim:  “Eğer tab edilse herkes kolayca elde edeceği için kemâl-i merakla ona çalışılmaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder. Risâle-i Nur’un mühim bir vazifesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-islâmiyeyi muhâfaza etmek olduğundan, tab yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yeni hurûfu bildiği için en çok risâleleri yeni hurûfla tab etmek lazım gelir. Bu ise Risale-i Nur’un yeni hurûfa bir fetvâsı olup şâkirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur.” Üstadın bu sözlerine bakılacak olursa, O; Risâle-i Nur’ların Lâtin harfleriyle matbaalarda neşredilmesine gönlü razı olmamıştır ve bu hususta da izin vermemiştir. Buradan hareketle neler söylemek istersiniz?

Okumaya devam et

NECİP FAZIL HAKKINDA -3-

311020140137055470734_2NECİP FAZIL VE SAİD NURSİ

Emekli Yarbay Avni Toktor anlatıyor:

3 Şubat 1952’de Necip Fazıl Bey’i ziyaret etmiştim. Bana, bir gün evvel randevu aldığını, Bediüzzaman’ı ziyarete gideceğini söyledi. Birlikte yola çıktık.

Yolda Necip Fazıl, halkımızın birçok âlim hakkında abartılı şeyler anlattığını, veli olmayanlara da veli nazarıyla baktıklarını söyledi. Bediüzzaman’ın da bir âlim olduğunu söyledi. Fakat “kendini beğenmişin biridir”. Diye ilave etti. Eserlerini okumadığını, ama okuyacağını belirtti.

Akşehir Oteli’nin önüne geldiğimizde, etrafta polisler vardı. İçeriye girerken hüviyetlerimiz kontrol edildi. Otelin dördüncü katına çıktığımızda, Bediüzzaman Hazretleri bizi kapıda ve ayakta karşıladı. Girişte Necip Fazıl selâm vermişti. Bediüzzaman Hazretleri, daha selamı almadan kendisine has Şark şivesiyle, “Necip Fazıl Bey kardaşım,  ben kendimi kendime beğendirmemişem.” dedi

 

“Bu sözler bende bir anda irkinti yaptı. Bu sözler, doğrudan doğruya Necip Fazıl’ın konuşmasına bir cevap teşkil ediyordu.”

 

Bediüzzaman, Necip Fazıl’a çok alâka gösterdi. Onu bir sandalyeye oturttu. Kendisi de yatağına geçti.

 

Abdülmuhsin Alev’in anlattığına göre, “Üzülme, üzülme! Ben Büyük Doğu’cuları, Risale-i Nur talebesi olarak kabul ettim. Ben seni Risale-i Nur’a yirmi senelik hizmeti yapmış olarak kabul ediyorum. Biz bir ağacın meyveleriyiz. Aramızda ayrılık gayrılık yoktur. Ders almak ve kaynak bakımından aynı yere gidiyoruz.” der.

 

 

BÜYÜK DOĞU’YA YARDIM İÇİN YORGAN SATMAK

 

Said Nursi Büyük doğu’yu sürekli takip eder, talebelerinden Zübeyir Gündüzalp’e okuttururdu. Bir sayısında Büyük Doğu acı bir haber verir: Gelecek sayısının çıkması bile çıkması tehlikededir. Çünkü yayın için ayrılan para bitmiştir. Okuyucuları acilen yardım etmezse, Büyük Doğu çıkamayacaktır.

Bu mealdeki yazıyı dinleyen Bediüzzaman, çok duygulanır, bir süre düşünür. Sonra da, Zübeyir, Büyük Doğu’ya yardım edelim der. Zübeyir Gündüzalp, ‘Peki Üstadım’ diye cevap verir. Fakat ‘bu yardım nasıl ve ne ile yapılacaktır?’ diye düşünmeye başlar.

Ancak üstad, bu haberden çok duygulanmış ve yardıma kesin olarak karar vermiştir. Der ki:

-‘İki yorganım var, biri bana kâfi… Diğerini satın, parasını Büyük Doğu’ya gönderin…’

Biri yazlık, ince; diğeri kışlık, daha kalınca iki yorgan… Ve biri ’Büyük Doğu’ ya kurban…

 

İşte müslüman hissiyatı ve şuuru budur. Başka bir müslüman kardeşinin sıkıntılı anında gerektiğinde yorganını satarak kardeşine yardım edebilme bahtiyarlığını gösterebilmektir iman kardeşliği. Bu kardeşlik, ezeli ve ebedi, sarsılmaz bir aheng helezonudur.

 

 

 

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE GÖRE NECİP FAZIL VE HİZMETİ

 

Bediüzzaman Said Nursi, başka bir yerde de Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ı şu sözlerle metheder;

  

“Büyük Doğu, iman hakikatlerini sapkınların tecavüzlerinden korumaya çalıştıkları için, ruhu canımızla Büyükdoğu ’yu takdir ve tahsin ederiz. Zira onlarla dostuz ve kardeşiz”

 

Bediüzzaman’ın gözünden Üstad Necip Fazıl ve mücadelesinin portresi budur.

 

 

NECİP FAZIL’IN GÖZÜNDEN SAİD NURSİ

 

Tesiri yakıcı ve telkini işleyici bir zat olan Bediüzzaman, kendi yaşında bulunanların ve neslinden olanların uyuşukluğu içinde bir kimse değildir. Gördüğünü yakıyor. Ne güzel vasıf… Elini uzattığını bağlıyor ve dairesini genişletiyor. Gerçek mücadele ve mücahede karakterine sahip olan bu zatın gittikçe yayılan fikirleri de elbette hoşa gitmeyeceği için, son demlerinin büyük bir kısmını zindanda ve hiç değilse göz hapsinde gerçekleştiriyor.

 

Necip Fazıl, Said Nursi’yi cumhuriyet döneminin din mazlumlarından saymak suretiyle şu satırları da kaleme almıştır;

 “Hakkında bir hayli eser yazılmış, hokkalarla mürekkep, tomarlarla kağıt sarf edilmiş bir insan olmasına rağmen Said Nursî Hazretlerinin bugüne kadar, kanaatimizce, usta elden bir (portre)si çizilememiş, derinliğine ve genişliğine tahlili yapılamamış ve gerçek kıymet ölçüsü belirtilememiştir.”

Bu satırlar, Üstad Necip Fazıl’ın “Son Devrin Din Mazlumları” isimli kitabından…

Kitabın başka bölümünde ise, Said Nursi’nin ilmini şu sözlerle beyan eder;

Fransızların kültür tarifinde güzel bir buluşları vardır. Derler ki: ‘Kültür, birçok şeyi ezberlemek değil, birçok şey öğrenip de onları unuttuktan sonra insanda kalan bilgi hassasıdır.’ Bu güzel buluşu Said Nursî’ye şu noktadan tatbik edebiliriz ki, birçok şeyi öğrenip de unutmak yoluyla değil, belki hiç öğrenmeden o şeylerin gayesi olan bilgi hassasına ermiştir. Yani onda ilim, galip hissesiyle, vehbîdir (yaradılıştan), kesbî (çalışarak elde edilen cinsten) değil…

 

 

ÖZGE SENA BİGEÇ-CAHİT TANYOL MÜLAKATI

IMG_20151130_164306(4)Şair, Yazar ve Sosyolog olan Prof. Cahit Tanyol’u evinde eşim Erkan Çav Bey ve Ümit Meriç Hanım ile ziyaret ettik. Cumhuriyet’in, halkı dönüştürmeye çalışan devrimlerinin karanlık yüzlerine, perde arkalarına ve o dönemde hakikat uğruna mücadele edenBediüzzaman Said Nursi’ye dair yapmış olduğum söyleşi; kimi zaman coşkuyla kimi zaman da duygusal anlarla geçti. Önemli bir Sosyolog’un ülkesine dair sızılarının yer aldığı sohbette, Türk Aydınlarının nasıl aldatıldığı da kendisinin verdiği bilgiler doğrultusunda daha da aşikar hale geldi.

1914 yılında doğan, Osmanlı’nın güzel soluklarını da varlığında yaşayan, Cumhuriyet adı altında türlü karanlık işlerin yapıldığı dönemde çocuk ve genç olan, tüm ömrünü ülkesinin meselelerine adayan ancak doğruyu görmelerine engel olacak kadar sisli bir zaman dilinde yaşayan Prof. Cahit Tanyol, bugün yapmış olduğu tanıklığıyla; Tarikat ve Şeriatkavramlarının içinin nasıl boşaltıldığını, Anadolu halkının Tarikat Şeyhleri ve Bediüzzaman Hazretleri gibi Mana Büyükleri’nden nasıl uzaklaştırılmaya çalışıldığını sistem üzerinden –derin pişmanlık- ile yorumladı:

Okumaya devam et

RİSALE-İ NUR ÜZERİNE MÜLAKATLAR -1-

METİN ACIPAYAM: Merhum Said Nursi’nin hayalindeki Medresetüzzehra bugün gerçekleştirilebilir mi? Medresetüzzehra modeli bugüngü içtimai şartlar dahilinde İSLAM ÜNİVERSİTESİ ismiyle kurulabilir mi? Risale-i Nur talebesi olarak bu türlü teşebbüsleriniz yahut düşünceleriniz var mıdır?

MÜSLÜM GÜNDÜZ: Medresetüzzehra fikri ; Osmanlı’nın son zamanlarında çökmüş durumdaki medrese eğitimi tarzını ayağa kaldırmak için ortaya atılmış ufuk bir hedeftir.  O gün için kalıplaşmış tüm medrese sistemini tebdil etmek mümkün olamayacağından model bir eğitim müessesesi vücuda getirip zamanla umuma sirayet ettirilmesi hedeflenmiştir.  Ayrıca o günde Risale-i Nur gibi fenni ilimlerle maneviyat yolunu açan bir eser vücuda gelmediğinden bir üniversitede bunun tatbikatı yapılsın arzu edilmiştir. Bence Medresetüzzehra’nın vücuda getirilmesinin istenmesindeki en mühim gizli sebep ise ; Alem-i İslam’da , İngiliz’in hainane planlarıyla yükselen menfi milliyetçilik ateşini söndürmek idi. Fakat olanlar oldu. Osmanlı dağıldı menfi milliyet devletçikleri boy boy meydan aldı.Şu anda Medresetüzzehra’nın kuruluş gayelerinin en temel unsuru ortadan kalkmış durumdadır. Bu bakımdan müstakil bir Medresetüzzehra Üniversitesi’ne lüzum kalmamıştır kanaatindeyim. Bugün yapılması lazım gelen şey ; ilkokuldan başlayarak üniversitelerin son sınıflarına kadar fen ilimleri ile manevi ilimleri mezceden Risale-i Nur eserlerinin ruhunu hakim kılmaktır.

Okumaya devam et