Kategori arşivi: ihtilal

METİN ACIPAYAM-ARSLAN BALTA MÜLAKATI

isimsiz-1BİR CEMAAT PORTRESİ CEMAAT ‘İN’ İKTİDAR MÜCADELESİ

Mülakat: METİN ACIPAYAM

Metin Acıpayam: Karargâh Anadolu… Anadolu’nun yeniden İslam’ın çağını başlatabileceği idealine inanıyor musunuz? Takriben bir asırdır bu coğrafyada yaşanan çatışmaların, savaşın ve rahat bırakılmayışın sebepleri sizce nelerdir?

Arslan Balta: Tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Anadolu toprakları, dili, dini, etnik kökeni birbirinden ayrı olsa da, insanlığın, farklılıkları bir arada barış içinde yaşatma tecrübesinin en güzel örneklerine sahne olmuştur. Üzerinde yaşadığımız topraklar, ayrılıklar üzerinden siyasetin, farklılıkları yok sayarak ya da yok ederek var olmanın hayat bulamayacağı topraklardır.

İki yüz yıllık devlet eliyle modernleştirme sürecinde ve özellikle Cumhuriyet dönemi ulus devlet yaratma projesinde, bu toprakların tarihe mal olmuş birlikte yaşama tecrübesi görmezden gelinerek, sun’i çatışma alanları oluşturulmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-anti laik, sağcı-solcu gibi çatışmalar, yeri ve zamanı iç ve dış işbirlikçileri ile belirlenerek topraklarımız üzerinde sahneye konulmuştur. Ülkeyi yöneten siyasetçiler, bu çatışma alanlarının özüne inerek meseleyi anlama yerine, yok sayma, inkâr etme gibi yöntemlerle üstünü kapatmıştır. Bu hassasiyet noktaları, bir başka zamanda kullanılmak üzere adeta dondurulmuştur. Var olan problemlerinizi kendiniz çözmediğiniz, topraklarınızı müdahaleye açık halde bıraktığınız sürece, hali hazırda olduğu gibi, bu çatışma alanları kullanılacak, hatta yenileri üretilecektir.

Okumaya devam et

15 TEMMUZ SONRASI TÜRKİYE’NİN İSTİKBALİ BAŞLIKLI MÜLAKATIMIZ HABERVAKTİM.COM’DA

İsimsiz-1Habervaktim.com yazarlarından AHMET DOĞAN İLBEY ile yapılan mülakat HABERVAKTİM.COM adresinde. Ahmet Doğan İlbey’in mülakatımızı takdimi şöyle;

Fikir Teknesi Yayınları ve Terkip ve İnşa Dergisi gibi Büyük Doğu Fikriyatının çizgisini sürdüren dergilerde editörlük yapan ve aynı zamanda fikirli kitaplar neşreden velut yazar Metin Acıpayam dostumuz kanlı ve menfur 15 Temmuz darbesi üstüne fakire sorular gönderdi. Türkiye’nin en badireli gündemiyle alâkalı olması dolayısıyla soruları ve âcizâne verdiğimiz cevapları paylaşmak istiyorum. Nazarınızda da maksat hâsıl olursa bahtiyarız.

Okumaya devam et

HABERVAKTİM.COM YAZARI AHMET DOĞAN İLBEY İLE MÜLAKAT

İsimsiz-1

15 TEMMUZ SONRASI TÜRKİYE’NİN İSTİKBALİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

 


1-15 Temmuz darbe kalkışmasında bulunan darbecileri “küfür bloku” olarak kabul edebilir miyiz? Eğer böyleyse tüm gayr-i milli unsurlar darbeye dâhil oldu mu?

Türkiye’de bütün darbelerin millet ve devlet bütünlüğüne karşı yapıldığını, muhtevasının laikçi, Kemalist zeminde Batı eksenli olduğunu, Batı’nın çıkarları için yapıldığını asla unutmamak gerek. Darbelerin sebebi, ne istedikleri ve istikameti bazan şartlara göre değişebilir. Meselâ 27 Mayıs, 12 Eylül darbeleri Amerika desteğiyle yapılmış, sonrasında İngiltere gibi birçok Bat ülkesi de desteklemiştir. Bunlar herkesin bildiği mevzular artık. “Küfür Bloku” sözüne gelmek için bu açıklamayı yaptım. İçeride darbeyi bizzat yapan askerî gruplar ve hempası sivil bürokrasi kendisini “küfür bloku”  olarak addetmiyor. Fosilleşmiş birkaç cümleleri vardır. “Ülke kötü yönetiliyor, dinci şeriatçı düzene doğru gidiş var. Bunun için darbe ile yönetime el koymak…” Bu indî gerekçeleri darbecilerin “Küfür Bloku” içinde olmadığını göstermez. Çünkü darbecilerin abisi büyük şeytan Amerika’dır. Dahası var, oyunlarını açık oynamasalar da Almanya, Fransa gibi ülkeler de var. Rusya oyundan haberdardı, fakat çıkarı için oyuna katılmadı, bekledi. Dolayısıyla bu güruhun hepsi belirttiğiniz gibi elbette “Küfür Bloku” dur. Kısaca, tarihten bu yana Türk Ülkesi’ne tuzak kuranlar, darbe planlayanlar daima aynı “Küfür Bloku” nun destekleyicileridir. Değişmez bir durumdur. Haçlılardan bu yana Türk Ülkesi’nin değişmez düşmanlarıdır.

“Bütün gayr-ı millî unsurlar darbeye dâhil oldu mu?” suali uzun bir mevzu. Görünene, verilen bilgilere göre Türkiye dâhilindeki bütün gayr-ı millî unsurlar darbeye fiilen iştirak etmişlerdir, diyemeyiz. Lojistik desteklerinin ve sessiz kalarak yâni pusuda bekleyerek seyrini beklediklerini söyleyebiliriz. Meselâ DHCK, PKKHDP gibi örgütler darbe esnasında pusu olan örgütlerdir. Ayrıca, ötedenberi vesayet rejimi yanlısı derin ulusalcı kanadın medya, bürokrasi, askerî ve aydın kanadı darbenin Amerikan-CIA-FETÖ tarafından desteklendiğini bildiği için “nötr” kalmıştır. Laikçi-Kemalist devlet yanlısı olan bu grup, cumhuru seçtiği iktidarın devrilmesini istemesine ve bu niyet olmasına rağmen fiili ve düşünce desteği şimdilik söz konusu değil.

Okumaya devam et

“DARBE GÜNLÜĞÜ” BAŞLIKLI YAZILARIMIZ BİTMİŞTİR

15 TEMMUZ gecesiyle başlayan hain harekât planı hakkında yazılan yazılar nihayet tamamlanmıştır. Süreç ciddi şekilde takip edilmiş “DARBE GÜNLÜĞÜ” başlıklı 17 yazı yazılmıştır. Bunların sonuncusu AZERİ GAZETECİ OKTAY HACIMUSALİ ile yapılan mülakattan oluşmuştur.

Artık tekrar temel meselelerimize dönme vakti… Kitabi çalışmalarımızın yazılarından oluşan çalışmaların tefrikaları sitemiz üzerinden (www.metinacipayam.net) neşredilecektir.

Darbe Günlükleri RUZNÂME’ler muhtevasında işlenmiştir. 17 yazı ve onlarca insanlardan yapılan mülakatlar, TEMMUZ SICAĞINDA DARBE KALKIŞMASI isimli kitabımızda toplanacak böylece çalışmamız kitaplaşacaktır.

Tevfik bizden Muvaffakiyet Allahtan’dır….

RUZNÂME 31 TEMMUZ 2016

logobigDarbe Günlüğü -17-

AZERİ GAZETECİ OKTAY HACIMUSALİ’NİN METİN ACIPAYAMLA YAPMIŞ OLDUĞU MÜLAKAT

Mülakat: KARABAKH TODAY adına OKTAY HACIMUSALİ 

 

1- TRT ekranlarından darbe bildirisi okunduğunda ilk aklınıza gelen ne oldu? Yani böyle bir şey beklenen miydi size göre?

Metin ACIPAYAM: 15 Temmuz gecesi evimdeydim. TRT ekranlarından bildiri okunduğu sırada bütün milletimiz gibi bende haşyet içinde olanları izliyor ve düşünüyordum. Darbeci hainler TRT binasını basarak binayı ele geçirmişlerdi. Sadece TRT’mi? Hayır! TÜRKSAT binası bombalanıyor, MİT’e saldırılıyor, TBMM bombalanıyor vesaire. Hainler, milletin silahlarıyla millete saldırıyorlar. Tüm bunlar olurken ümidimi hiç kaybetmedim, biliyordum ki bu millet bu belanın da üstesinden gelecekti. Zira bu millet kutlu millettir. Asil ve hür olmayı benimsemiştir. Ve tüm dünya 15 Temmuz gecesi gördü ki, Müslüman Türk ve Kürt tarihi bir destan yazmıştır.

 2- Güçlenen bir Türkiye ve onun bu gücünden rahatsız olan bir dünya… Darbe girişimini böyle açabilir miyiz sizce?

Metin ACIPAYAM: Osmanlı Devleti’nin ilk toprak kaybettiği yıl her ne kadar 1699 Karlofça anlaşmasıyla olsa da, büyük ölçekte toprak ziyanı 1774 Küçük Kaynarca anlaşmasıyla olmuştur. 1774’den 1974’e kadar 200 yıllık takribi vetirede hep kaybettik ve mağlup olduk. İlk defa 200 yıl sonra 1974’de Kıbrıs’ta kısmi bir muvaffakiyet sağlayacak ve Kıbrıs’tan toprak alacaktık. İşte bu tarih büyük devlet olabilme yolunda milattır. 1974’den AK parti iktidarına kadar hazırlık devresi, sonrası malum… Her sahada söz sahibi olmak isteyen Türkiye ve lideri Tayyip Erdoğan… Tabii ki rahatsız olacaklar, hatta çıldıracaklar. Elden hızlıca kayan bir Türkiye’ye rıza gösterirler mi? Bugünkü savaşın sebebi de bu. Murakabe altına alınamayan Türk devletine ve liderine “aklını başına al, bizden vazgeçersen seni her daim rahatsız ederiz.” mesajından ibaret 15 Temmuz hadiseleri. Bu gerçeği görmeliyiz artık.

Okumaya devam et

RUZNÂME 30 TEMMUZ 2016

ruznameDarbe Günlüğü -16-

Soru Ve Cevablar Etrafında Hadiselerin Muhasebesi

1- 15 Temmuz darbe kalkışmasında bulunan darbecileri “küfür bloku” olarak kabul edebilir miyiz? Eğer böyleyse tüm gayr-i milli unsurlar darbeye dâhil oldu mu?

15 Temmuz darbe kalkışmasıyla beraber küfür bloku olarak izah edilecek olan harekât mensuplarını “Fethullahçı, aşırı Kemalist, bir kısım PKK’lı ve şahsi menfaati peşinde olanlar” şeklinde işaretlememiz gerekiyor. Küfür koalisyonu bu çevrelerden teşekkül etmiş vaziyettedir. Bunların karşısında ise Tayyip Erdoğan liderliğinde vücut bulmuş aziz milletimiz. Türk-Kürt-Laz-Çerkes… Hulâsa; Anadolu. Anadolu = Anaların diyarı, anaların diyarı = Cennet Yurdu… Bu sebepten tüm gayr-i milli ve gayr-dini unsurlar darbeciler tarafında yer bulurken, hak ve hakikat cephesinin askerleri bu tarafta, yani meşru hükümet ve lider Tayyip Erdoğan’ın yanında.

2Teşkilat ve müessese fikri… 15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra görüldü ki, ülkenin hala teşkilat ve müessese fikri mevcut değil… Bu nâmevcut halden istifade eden örgütler, Türkiye’de kanuni olarak teşkilatlanarak darbe teşebbüsüne kalkışmaktalar. Buradan hareketle tüm müesseselerimizi tekrar gözden geçirip müessese fikriyatı üzerine çalışmak gerekiyor mu?

Elbette… Hem de bir saniye dahi kaybetmeden. Ülkenin ilim-fikir-sanat adamlarına imkân verilerek kapanan tefekkür mecramız tekrar canlandırılmalıdır. Tefekkür mecramızın içerisinde “teşkilat-müessese fikri” nin yeri belirlenerek üretilen fikir, hayata tatbik edilmelidir. 15 Temmuz gecesinden sonra görüldü ki, milli ve dini şahıslar etrafında teşekkül etmeyen her müessese bu milletin ve devletin aleyhindedir, o halde acilen çalışmalara başlamalı, düşünce merkezlerinden çeşitli müesseselere kadar yeni baştan her müessese ele alınmalı, çeşitli mülakat, münazaralarla ilim-fikir-sanat adamları birbiriyle diyaloglar kurarak müşterek çalışmalar yapabilmenin güzelliğini görmelidir. Evvela bir tercüme enstitüsüne ihtiyaç vardır. Bu enstitü, ilk olarak Kadim İslam tarihinde ne kadar eser varsa bunları tespit ederek Latinize etmelidir. İkincisi lisan müessesesi… Acilen ülkedeki lisan keşmekeşine son verilerek Türkçe’nin düşmanlarıyla savaşılmalı, bu sayede sıhhatli ve akl-ı selim tefekkürü de mümkün hale getirmenin yolu açılmalıdır. Lisan demek tefekkür demektir, lisan dumura uğradığında tefekkürün de üretilemeyeceği aşikârdır. Tefekkürün olmadığı cemiyetlerde ise her daim darbeciler vardır… İlim, irfan, hikmet, hakikat darbecileri… Siyasi darbeciler sonra ki merhale…

3- Türkiye belayı tümden def etti mi? Yoksa bu hadiseler henüz başlangıç mı?

Şunu unutmayalım ki; Türkiye İslam coğrafyasının ve Türk vatanlarının karargâh ülkesidir. Karargâh olmanın en mühim tarafıda sürekli tehdit altında olmanızdır. Bu hadiselerin başlangıç olduğunu hususunda da net konuşamayız. Lakin zahiren bakıldığı zaman İslamiyet’in son kalesi olan Türkiye’yi rahat bırakmayacaklar… Bırakmayacaklar ki, karargâha muhtaç olan mazlumların ümidi kırılsın. Ümit iman ile müsavi olduğuna göre ye’se düşmeden işlerimize bakmalıyız.

4- 15 Temmuz darbe kalkışmasını 3. Cihan harbinin bidayeti kabul edebilir miyiz?

Evet… 3. Cihan harbi başlamış gibi gözüküyor.

Okumaya devam et

ASRIN İHANETİNİN ANALİZİ

Asrın ihanetinin analizi!

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.

Okumaya devam et

RUZNÂME 29 TEMMUZ 2016

ruznameDarbe Günlüğü -15-

OHAL’de Ayasofya Açılmalıdır

15 Temmuz darbe girişiminden sonra hükümetin en mühim kararı acilen OHAL’i ilan etmesiydi. OHAL’in ilanı ve getirilişi her ne kadar darbe teşebbüsüyle alakalı olsa da hükümet bu tarihi süreçte bir takım hamleleri atmak mecburiyetindedir. Bunlardan bizce en önemlisi; Ayasofya’yı hakiki hüviyetine irca etmektir.

*

Unutulmamalıdır ki, Ayasofya; hürriyet ve esaretin remzidir. Bu toprakların hür mü yahut esaret altında mı olduğunu tespit ve teşhis etmek isteyenler, Ayasofya’nın haline bakmalıdır.  Ayasofya mana darbecileri tarafından müzeye –namı diğer yarı kilise- çevrilmiş, böylece Batı’ya “artık karşınızda hayat hakkım yoktur.” şahsiyetsizliğini resmen kendi ağzımızla söylemek suretiyle tescillemişiz. Ne hazin ve yürek yakıcı bir gerçektir bu!  Bu gerçekle yüzleşmeden içimizdeki darbeciler tamamıyla tasfiye edilemeyecektir.

*

Ayasofya’nın manaya kapandığı günden beri, çağların ve vicdanın sesi olan kıymet hazineleri susmamışlar, Ayasofya hakkında yazılar, konferanslar, faaliyetler düzenlemişlerdir. Necip Fazıl’dan Osman Yüksel’e, Osman Yüksel’den Ali Fuat Başgil’e, Yavuz Bülent Bakiler ’den Arif Nihat Asya’ya, Kemal Tahir’den Atilla İlhan’a kadar ülkenin yazarı, fikir adamı, hocası… Ayasofya’nın mahzun halini hatırlatarak çağlar önce gelen Sultan Fatih’in sesine kulak vermişlerdir.

Okumaya devam et

RUZNÂME 28 TEMMUZ 2016

ruznameDarbe Günlüğü -14-

Üstad Necip Fazıl’ın “Benim Gözümde Menderes ”inden Bugüne Dersler…

Üstad Necip Fazıl’ın “Benim Gözümde Menderes” kitabı, CHP’nin ceberrut idaresi ve kâbus devrinden sonra milletin kurtuluş ümidiyle sarıldığı Menderes’in iktidar yıllarını müthiş bir analiz ve terkibî hükümler halinde ve geleceğe ders olacak şekilde anlatır. Ağızlarda yalama olan “tarih tekerrürden ibarettir”sözünün 15 Temmuz darbe teşebbüsüylebugünlerde gerçekliğe dönüşmesiyle Üstad’ın söz konusu kitabını hatırladım ve bir daha okudum.

Aman Allahım! Üstad’ın 46 yıl evvel yazdığı bu kitap, sanki geniş bir arazide canlı bir belgesel film çeken ve uzun mesafelerdeki olayları net ve canlı bir şekilde gözümüzün önüne getiren kamera gibi net ve anlaşılır görüntüler ortaya koyuyor. Menderes dönemini okurken adeta bugünün siyasî manzarasını, daha doğrusu dehşetini okuyoruz.

Ak Parti’nin iktidar olduğu 2002 yılında fikir ve hassasiyet birlikteliğimiz olan bazı Bakan ve milletvekillerine  o günlerde, “Üstad’ın Benim gözümde Menderes” kitabını bütün milletvekillerine okutmak, hazmettirmek lâzım. Sadece bu kitap bile bir devrin anatomisinden yola çıkarak önümüzde bir kılavuz kitap olarak duruyor” demiştim.  İtibar edilmeyeceğine, ısrar etmenin faydası olmayacağını bile bile ısrar ettim fakat tahmin ettiğim gibi itibar edilmedi. Benim bu teklifim “şahsî fantezi”  olarak kaldı.

Şimdi, 14 yıl sonra bahsettiğim Üstad’ın “Benim Gözümde Menderes” kitabını tekrar okuyunca dehşete düştüm. Ve hiçbir yoruma kapı aralamadan sadece Üstad’ın kitabından bazı kesitleri, zamanımızın iktidar sahipleri belki fark ederler diye buraya almak istiyorum.

Üstad’ın söz konusu kitabını güncel bir Siyasetname olarak adeta ezberleyip, okumalar, tartışmalar, ders çıkarmalar yapmak gerekiyor. Kitabın bütünü her cepheyi kuşatıcı bir muhteva ve fikrî derinliğe sahip analizlerle dolu ve kitabın bir siyasetname olarak okunmasının hem bugün için hem de gelecek için gerekli olduğunu düşünüyorum.

Bu mânâda Üstad’ın bütün kitaplarındaki analiz ve terkibî hükümlerini yeniden gözden geçirmek de gerekiyor. Bugünün hadiselerinden yola çıkarak onlara müracaat edildiğinde, Üstad’ın düşüncelerininmiadlı (süreli) olmadığı, hâdiseleri kuşatan fakat hâdiseler üstü muhakemeler yapan, mutlaka yaşamalar dünyasına tekabül eden fiilî sonuçlarının olduğu görülecektir.

Dünyada hiçbir şair ve tefekkür adamından zuhur etmeyecek bir düşünce ve diyalektikle en küçük bir hadiseyi bile derin bir tefekkürle izah edip önümüze ütopyadan arınmış çıkış yolu koyan Üstad’ı kim okur, kim anlar, kim hisseder?

Bir büyük Velî’nin “Cenab-ı Hakk’ın kahır suretinde lütufları vardır!”  hikmetinden yola çıkarak, (birçok muamma, istifham ve müphemiyetiyeti beraberinde getiren) yaşadığımız darbe teşebbüsünden inşallah ders çıkarılır ve ülkemizin önüne açılan yeni arsanın inşasında yanlış yapılmaz diye ümid ediyoruz. Ancak endişemiz odur ki, Napolyon devri Dışişleri Bakanı Talleyrand’ın “hiçbir şeyi unutmadılar hiçbir şey de öğrenmediler!” meşhur sözünde yatan mes’uliyetsizlik tecelli etmez.

Gelelim “Benim Gözümde Menderes” kitabına… “Boyuna Gaflet Devri”  bölümünde dönemin tahlilinden bugüne prizma tutan Üstad’ın bazı hükümleri:

 “… Sabahın, ancak mescit yolcusu Müslümanlara mahsus saatinde sokaklara düşüp imar tetkikleri yapan emirler veren ve fikir temelinden mahrum madde ve âlet hamaratlığını mecnunlara mahsus bir ‘fikr-i sabit’le yürüten Menderes…” (s. 393)

“… Bunca madde eserine rağmen, mânâ eseri verilemediği, ortaya bir ruh ve fikir ülküsü konulamadığı için halk, 1957 seçimleriyle, yollar, barajlar, santrallar ve daha bir çok tesis üzerine iki kalın çapraz çizgi çekmiş:

-Bütün bunların bağlı olduğu insan, cemiyet ve ruhî oluş gayesini görmedikçe hiçbirine inanmıyorum!

Demek istemiştir.

Daha ilk tecellide Adnan Bey, kafasında bu ihtarın tokmağını hissetmiştir.” (s. 398)

Üstad, Demokrat Partinin, 1954 seçimlerindeki başarısının (%  57,61) 1957 seçimlerinde birinci parti olmasına rağmen düşmesi (% 47,87)  üzerine şunları söylüyor:

“… Fakat bu darbenin kaynağını görmek ve her şeyin millî ruh ve gayeyi ihmalden geldiğini kestirmek ferasetinden mahrumdur. O, hâlâ bütün açıkların madde eseri vermekle kapatılacağına kanidir.” (s. 399)

Bu oy kaybına dair devam ediyor Üstad:

“Menderes, giriştiği dev çapında imar hamlesiyle, hasta çocuğa bayramlık elbise biçmek gayretinde, fikir yerine hisle dolu bir anneye benzer. Çocuk iyi edilecek, semizleyecek, mektepte sınıfını geçecek, gerisi ondan sonra gelecek… (Napolyon) zamanında başlayan Paris İmarının, bütün dünya hazineleri Fransa’ya akıtıldıktan sonra ele alındığını düşünmek meseleyi halletmeye yeter. Evvelâ zafer ve onun verimleri, sonra da o verimlerin esere çevrilmesi… İçinden geçecek insan ve nakil vasıtalarının fikri ve iktisadi gaye ve vasıfları yerine getirilmeden boşluğa doğru akıp giden cadde ve yolların manzarası ne hazindir!

Bu ince sırrı Adnan Bey ve arkadaşları anlayamamışlar ve her şeyi madde, imar ve inşasında bulmuşlardır.” (s. 401)

“İmar davası, büyük fikrî ve içtimai davaya bağlansaydı ne muhteşem bir eser elde edilecek olduğunu ihtar eden hazin bir çocuk oyuncağı seviyesini aşamamıştır.”

Üstad “Sebep Ne?” diye soruyor ve adeta 58 yıl önceden bu günleri işaret edercesine cevabını veriyor:

“Sene 1958… Bu yıl, Adnan Bey hükümetinin düşmanları tarafından şifasız bir zaaf teşhisiyle keşfedildiği ve her taraftan açık ve gizli tahrip hareketlerinin başladığı mevsimdir. Hükûmette memur, mektepte hoca, üniversitede talebe, mahkemede hâkim, orduda subay, Adnan Menderes’e karşı gittikçe koyulaşan bir İSTİKRAH havasına girmekte ve bu zehirli havayı, Halk Partisi, bir marsık tütsüsüyle beslemektedir.

Ne oluyor; bir gayeye bağlı olmasa bile bunca esere ve marazî çapta demokrasi havasına rağmen Demokrat Parti idaresi üzerinde kümeleşen bu nefret nereden doğuyor?

İşte bunu hesap eden yoktur; hattâ bu nefretin eser vermekten ve endâzesiz bir demokrasi kurmuş olmaktan geldiğini bile farkedenler mevcut değildir. Ortada sadece bir apışma iklimi vardır ve apışma büyüdükçe her çeşit karşı koyma da artmaktadır.

Felâket yalnız ve yalnız ruhî müeyyidesizlikten ve ona bağlı olarak hâkimiyetsizlikten doğuyor. Müdafaaları ise boyuna eserlerini sayıp dökmekten ibaret kalıyor. “

Üstad, 1958 yılında Adnan Menderes’in Londra’da geçirdiği uçak kazasına değiniyor ve Menderes’in bu kazadan sonra “adeta bir nevi uyanık (koma) halini gösteren tutumu”na işaret ediyor ve “politika ne olmalıdır?” diye soruyor, “Ya Ol, Ya Öl!” başlıklı yazısında şu cevabı veriyor:

“Allah seni, ya olmak ya ölmek için yarattı. Sen, seri malı başvekillerden değilsin ve olmayı bilemezsen ölmeyi kabul etmeye mahkûm bir nasibin sahibisin! Şu, büyük bir ilâhi lütufla kurtulduğun uçak kazası da bu nasibin bir işaretidir. Ol, bütün bir hâkimiyet tavriyle doğrul, câni ve katil muhalefeti tasfiye et, milletin öksüz ruhiyle aranda bir kanal aç, bütün devlet müesseselerini bu hedefe yönelt, hamle et; yahut… Yahut ölmeye razı ol!” (s. 408)

Okumaya devam et