Etiket arşivi: hayat

MÜZİK-MUSİKİ KONULU MÜLAKATLAR -2-

IMG_0023METİN ACIPAYAM: Müzik-musikî-vecd münasebeti… Müsbet vecd hâli, şahsın kendinden geçmek suretiyle, “ben” yerine “O” diyebilme hâlidir. “O” ise, marifetinin uçsuz bucaksız olduğu hakiki sevgilidir. Hakiki sevgiliyi fikretme meselesinde, manevî vecd hâlinin bir cihetten bağlı olduğu veçhe; musikî meselesidir. Musikî, aklî ve ruhî dünyamızı, tanzim, tasnif ve terbiye eden muharrik kuvvete sahibtir. İnsan menfi yahut müsbet vecd hâliyle tavrını ve hareketini belirler. İnsanın eşrefi, vecd hâlindeyken mânevî olanla rabıta kurar, helâlinden bir aşk, hüzün ve duygulara gark’olur. İnsanın şeytanı, vecd hâlindeyken haram olan duygu ve coşkunluklara kapılır. Şeytanî vecde, edepsiz söz, fiil ve bunalım hâkimdir. Vecdin dünyevî olanını öne çıkaran Batı’nın dinden uzaklaşmış seküler kafası, sanat, şiir, mûsiki ve mistisizmin vecde geçirdiği hâlleri maddî haz hâline getirmiştir. Bu mânada vecd, hissî ve aklîdir. Yâni mukaddes olandan kopuktur. Bu sözlerden hareketle, müzik-musikî-vecd münasebeti hakkında ne söylemek istersiniz?

MEHMET ALİ DEMİR: Öncelikle röportaj için, teşekkür etmek istiyorum. Malûm, artık bir “fabrika alışılmışlığı” hâlinde, eskilerin bir kibrit çöpünden çıkardığı dağ gibi hakikatleri, bizler bugün en önemli görünen hâdiselerden bile çıkarmıyoruz, çıkaramıyoruz. Bu açıdan, bu röportaj da, muhtevasını bir yana koysak bile, büyük önem arzediyor. Ama şunu da belirteyim ki; bu ilk soruda, muhatabınızı kafanızdakilere doğru yöneltme, biraz ifrat hâlde olmuş. Bunu samimi ifadeler olarak alın lütfen. Meselâ, “Batının, dinden uzaklaşmış, seküler kafası” tabiri, hangi din veya bu uzaklaşmanın sebebleri üzerinde konuşmamızın ve düşünmemizin önüne aşılamaz bir duvar örüyor gibi… Johann Sebastian Bach, dindar bir adamdı meselâ, Mozart da öyle… Hattâ ezoterik bir adam olduğu söyleniyor. Yahut Robert Schumann, bir eserine “Rüya Şaşkınlıkları” ismini vermişti; bu da bizim birazdan değineceğimiz “vecd” meselesinde, muradımıza bitişen bir hâdise, örnekler çoğaltılabilir. Neyse, gelelim “vecd” meselesine; vecd, ekstaz hâlidir, biliyorsunuz. Bulma ve bulmanın verdiği coşku… Ruhun, dünyanın gerçekliğinden kopması, bir nevi kendinden geçme… Anlatılamaz bir şey, aynı zamanda aklî olarak anlaşılamaz bir şey. Tam olarak karşılamasa da, o vecd hâlinin, “uyku ile uyanıklık arasında” anlamını vermesi açısından, trans tabirini kullanmak istiyorum. İşte musikî eseri çalınınca, o trans ânında, hangi yönünüze seslenilebiliyorsa, musikî eseri de oraya sesleniyor. Bir nevi, şuurdışınıza hitab ediyor diyebiliriz. Hipnozdan biliyoruz, normal şartlarda yapmayacağınız şeyler telkinlerle yaptırılabiliyor. Bir nevi size baskın gelen bir yere sesleniyor ve ne olacaksa oluyor. Musikî, doğrudan bahsettiğimiz noktaya etki ederek bir nevi rahatlama, neş’e, eğlenme hissi sağlayabilir veya sizin tabirinizle hayatı –belki de suda yumuşatma mânâsıyla- terbiye edebilir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ndan öğrendiğimiz kadarıyla, müziğin “sıkan, sıkıştıran” diye bir mânâsı da vardır. Tam da bu noktadan bakıldığında -kendi anladığımız kadarını söyleyebiliyoruz tabiî ki- sizin hayatınızı tanzim edişi, ya bulunduğunuz noktadan hislerinizi “okşayarak” yahut “sıkan, darlaştıran” mânâsıyla bulunduğunuz yerin, durmanız gereken yer olmadığını ihtar etmesiyle oluyor. İkinci maddeden alarak, bir müzik eseri dinlediğiniz zaman, az önce dediğimiz gibi, huzurlu olmayacağınız mânâsına geliyor. Shakespeare’in II. Richard eserinde geçen, kralın ağzından mealen: “Delileri iyi etmesine rağmen beni çılgına çeviren bu müziği susturun!” cümlesi… Herkeste aynı etkiyi yapmıyor demek ki. “Sıkan, darlaştıran” mânâsını daha fazla da genişletebiliriz, elinizdeki sabunu sıkıştırdığınız zaman, sıçrayacaktır. Buna benzer, müzik bir yerde “sıçratmak için darlaştıran, sıkıştıran” mânâsına, müsbet tarafıyla da ele alınabilir. Işık saçan mânâsıyla beraber düşünürsek, yardımcı bir rol oynadığını da görürüz. Ama o sabunun aşağı doğru mu yukarı doğru mu sıçrayacağı, sizinle ilgili bir hâdisedir. Çift taraflı oluşu hasebiyle, bu da menfi yönüdür. Buradan hareketle, müziğin fonksiyonel tarafı, Nakşîlerin musikîye neden ihtiyaç duymadıklarını da sezdirebilir. Yâni müziğin aslî olarak verdiklerinin yanında, “Müzik, Büyü ve Hipnotizma” konferansımızda da anlattığımız gibi, dinlenilen müziğin kişiye bakan bir yönünün de olduğudur. Açalım biraz; Rilke’nin bir sözünü kullanmıştık orada. Mealen şöyle: “Müzik küçükken beni alır, bilmediğim bir âleme götürür ve orada bırakırdı. Bu âlem BİTMEMİŞ bir âlemdi”. Şimdi, bitmemiş bir âlem demek, insanın muvazenesini bozan ve muhakkak –kafada- bitirilmesi (tamamlanması) gereken bir âlemdir. Bu da şöyle olur; her kim isen o ol, kafandaki şablonlardan başka bir şey kullanarak o BİTMEMİŞ ÂLEM’i bitiremezsin -normal şartlarda tabiî-. Örnek olarak söyleyeyim, kahramanlık-saldırı tarafı ağır basan bir konser düşünelim. Bu konsere bir komünist ve bir kapitalistin gittiğini farzedelim. İşte konserde marşlar, şunlar bunlar çalındı. Haydi sözsüz olduğunu da farzedelim bu konserin. Çıkışta bu konseri dinleyen komünist, müzikten aldığı tesirden ötürü saldıracağı yeri bir bankamatiğin camı olarak belirlerken; kapitalist, rekabet hâlinde olduğu başka bir kapitaliste saldıracaktır. Yâni vecd dediğimiz şeyde de kişiye bakan bir yön mevcut. Bu yüzden, Ahlak-Sanat İlişkisi’ni olmazsa olmaz görüyoruz. Umarım arzedebildim.

Okumaya devam et