Kategori arşivi: NECİP FAZIL KISAKÜREK

METİN ACIPAYAM-ÖMER AKPINAR -İSLAM MEDENİYET TASAVVURU HAKKINDA SOHBET-3-

DİL ve EDEBİYAT DERGİSİNE CEVAB

NECİP FAZIL’A HÜCUM AFFEDİLEMEZ!

Dil ve Edebiyat dergisinin 90. Sayısında yer alan “Yeni Türkiye’nin İnşası Sürecinde BüyükDoğu Fikriyatının Şairini Anlamak” başlıklı yazı, “anlamak” yerine ısrarla anlamamak üzerine kurulmuştur.

Üzeyir İlbak’a ait olan bu menfur yazı tenkit ölçüsü ve kıymetinde olmamasıyla beraber bir “küfürname” dir. Felsefe okuya okuya  “selim düşünebilme” istidadını kaybeden bu yazarcık müsveddesi dilinden düşürmediği Üstad –yazarcığa göre Üstat- kelimesinin arka planında sinsi ve alçaklıkla Necip Fazıl’a saldırmakta, bu saldırışın manivelasını ise ilim-fikir-sanat mülahazalarından müstakil yürütmektedir.

Necip Fazıl prototip bir insandır. O’na layık olduğu veçhiyle değil de kuru akıl ve sığ anlayışların inşâ ettiği zihni ve akli hamlelerle hücum ettiğiniz an, O; tüm bu çocukça iştiyakları yine şahsında eritir, böylece saldıran kişinin hanesine mağlubiyetten başka bir yazılamaz. Necip Fazıl emsali büyük terkip ve tecrit kafaları hakkında yapılan tüm küfürnâmelerin altında yatan en mühim sebeplerden bir tanesi de “kıskançlık” ve Necip Fazıl’ın üstün zeka muhayyilesini çekememek yatmaktadır.  O, hayattayken fikir ve sanat mülahazalarında “havlusunu tutamayacak” kadar kıymetsiz olan tipler, O’nun ölümünden sonra kıskançlıklarından boşalan tüm cerahetleri meydan yerine dökmüşler, böylece söz ve tavırlarından “lağımları” kıskandıracak pislikler saçmışlardır. Necip Fazıl’ı tenkit edebilecek adam yoktur hala. Ne sol kesimde ne de diğer camiâlarda. Tenkidi kâabil olmayan bu adamın gölgesinde kaybolan ergen çocuksu alçaklar ise, “okşaya okşaya silleleme” yolunu tutmuşlar yahut tuttuklarını sanmışlardır. Söz konusu menfur yazının bay yazarcığı da böyledir.

Necip Fazıl’ın hazmedemediği ve hep iğrendiği “ucuzculuk” ve “ucuz şahıslar” O’nun keskin üslup ve tenkitlerinden kurtulamamıştır. Necip Fazıl hayattayken çilesi çekilmeyen herşeyin yüzüne tükürmüş, çileyi mukaddes saymış, davasını çile yolu olarak tesbit ve teşhis etmiştir. Bu harikulade çile adamından nefret eden iki kafa: Meş’um ve mukallit kafalardır. Yani uğursuz ve taklitçi kafa.

Hülasa biraz yazıya göz atalım… Bay yazarcık diyor ki: Necip Fazıl dini bilme-anlama-yaşama-anlatma konusunda kayda değer bir eğitimi olmamasına rağmen uzman olmadığı alanlarda alanının uzmanıymış gibi kalem oynatmıştır. Ne komik cümleler değil mi? Bu kafa, İmam-ı Gazali’den Mevlana Hazretlerine kadar büyük irfan abidelerini “ilahiyat fakültesi” bitirmediler, öyleyse dini alanlarda (ne demekse) yazdıklarına itibar etmeyin diyecek ahmaklığa sahip insancıklardır!. Devam ediyor bay yazarcık: Zaman Zaman maksadını aşan yorumlarda bulunmuş, İslam tarihinde karşılığı olmayan tespitler de yapmıştır. Bay Üzeyir! Ya Necip Fazıl’ın hiçbir eserinden haberi yok yahut da bildiğini gizleme, hakikati örtme gibi Şia kalıntısı takiyye numaraları çeviriyor. İslam tarihinde karşılığı olmayan tespitleri nelermiş biliyor musunuz? İbn Teymiyye olmak üzere Muhammed Abduh, Efgani ve Mevdudi gibi mezhepsizleri tenkit ediyormuş. Bay yazarcığın İslam tarihinden ve İslam bilgi ve ilim mecraından haberi yok ki? Hem de zerre kadar! Haberi olmuş olsa bu şahısların İslam’ın tarihini yazanlar tarafından her devir ve tarihi safhada nasıl mahkûm ve zelil edildiklerini bilirdi! Ama nerde! Çamur at tutmazsa pisliği kalsın!

Okumaya devam et

NECİP FAZIL’IN İŞÇİ-SERMAYE-PATRON YAZILARI -İKTİBAS-

232726BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-İŞÇİ

* İşçi sınıfı bizde, orduda nefer gibi, cemiyetine karşı hiçbir sınıfî ve nefsanî hak iddiasına kudreti olmayan; ve her hakkı cemiyeti tarafından tekeffül edilen tâbi zümre…

* İşçi sınıfı bizde, kendisini gözü kapalı, doktora teslim eden bir hasta vaziyetinde, her himayeyi, doktorun ilmine mütenazır olarak, cemiyetinin bağlı olduğu adalet ölçüsünden bekler ve eksiksiz görür.

* İşçi sınıfı bizde seviyesine göre, bir talim ve terbiye sistemi içinde, her şeyden evvel 19 uncu asrın ikinci yarısından bu yana, kendi hakkında uydurulan ütopyaları ve bu ütopyaların tatbik sahalarındaki sahtekârlıkları yakından görecek ve cemiyetinde fâni, ayrıca meslekî imtiyazı olmayan idealist işçiyi örnekleştirecek ve cihana takdim edecektir.

* Bu vasıflar içinde bizim işçimiz, demokrasilerin, bir taraftan patronu şişirirken, öbür taraftan işçiye cemiyetini tehdit hakkını tanıyan tezatlı sistemine zıd olarak, grev, boykot, (lokavt) ve her türlü direnme ve ayaklanma kudret ve selâhiyetinden arınmıştır.

* Açık bir içtimaî (şantaj) ifade eden ve karnı acıkanı ekmeği, üşüyeni kömürü, yolcuyu nakil vasıtası, hastayı ilâcından yoksun bırakma tehdidi yolundan hak arayan böyle liberalizma maskaralıklarından Büyük Doğu ikliminde ve işçisinde tek bir iz bulamazsınız!

* (Karl Marx)ın “patron kasasında kârdan her metelik, hakkı eksik ödenen işçinin emeğinden hırsızlamadır!” düsturu, maliyet hesabiyle kâr arasında, tespiti gayet kolay bir bilânço arzeden sınaî manzumenin bu basit ve sathî ifadesinden faydalanılarak ileriye atılmış bir (diyalektik) oyunudur. Bu takdirde, zararlı patrona ait her meteliği tazmin etmekle mükellef bulunanın işçi olup olmadığı sorulabileceği gibi, 1 kilometrelik yola sırtında 100 kilo yükü 5 liraya taşıyan hamala bağlı hakkın da neyle ve nasıl hesap edilebileceği sorulabilir.

* Bütün dâva, malın ve mutlak mülkiyetin Allah ait olduğunu bilen bir cemiyette, en adaletli bir kıymet takdiri ölçüsüyle emekleri değerlendirmek; ve komünizma ütopyasını dışarıya doğru şımartıp içeride esir gibi kullandığı işçiye, mutlak bir askerî nizam içinde, patron emekçi muvazenesinin sadece İslâmiyette bulunduğunu göstermektir.

* Mü’min sermayenin işçisi mazlum ve haksızlığa mahkûm olamaz.

* Mü’min işçi ise cemiyet içinde ayrı bir sınıf olmak imtiyaz ve istismariyle nefsine hâkimiyet tanıyamaz, ve her zümreyle beraber hakka mahkûm olduğunu takdir eder.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-SERMAYE VE PATRON

* Büyük Doğu idealinin nakışlandırdığı cemiyette sermaye mü’mindir; yani patron mü’min…

* O halde bu sermaye, (Karl Marx)ın ele aldığı sömürücü, kemirici ve faiz isimli bir nevi yağ bağlama imtiyaziyle göbek şişirici bir vasıta değil, her ân nefsinden şüphe ve her lâhza kendisini murakabe edici bir kuvvet merkezidir.

* İslâmda esas bakımından kirli bir nesne olan mal ve para, temizliğini helâlde arar ve zekâtta sağlarken -zekât mefhumu temizlenmeden gelir- vasıtalık ettiği emek takdirinde de adalet ölçülerinin en dakik, en rakik, en refik ve en şefik alanını gözleyicidir.

* İslâmın şeriatte “Seninki senin, benimki benim!” hükmü, ferdî mülkiyet hakkını tespit ettiğine, tarikatte “Seninki senin, benimki de senin!” ölçüsü de ahlâk plânında kefâlet belirttiğine, hakikatte ise “ne seninki senin, ne benimki benim; hepsi Allahın!” düsturu her şeyi kökünden hall-ü fasl eylediğine göre, bu çerçeve içindeki sermaye, patron, kâr ve mülkiyet hakkına, topyekûn bütün sistemler ve emekçiler kurban olsun…

* İslâmda, sermayenin urlaşma (hipertirofi – dehhâme) arzederek vücudu kemirmeye başlamasını, zekâta tâbi kıymetlerini (kâr, serbest ana para, mal dahil) her sene kırkta birini (yüzde iki buçuk) muhtaçlara ayırmak ve budamak suretiyle önleyici, durgun ve hareketsiz sermayeyi çeke çeke eritici, buna rağmen iş ve para hareketi sayesinde yükselen kâr ve mülkiyeti makbul sayıcı ilâhî sistem, “içtimaî adalet” diye bangır bangır bağıranların, gök dururken yerde aradıkları güneştir.

* Bizde patron, ister devlet, ister şirket, ister fert, emekçiyi, babasına hizmet borcunda evlât kabul eder; ve evlâda mahsus sımsıkı disiplin içinde, yine evlâda mahsus bütün koruma şartlariyle destekler. Bu destekleyiş o kadar ileri ve hiçbir yerde görülmemiş soyundandır ki, emekçi, miras hakkı müstesna, hak ve ihtiyaç derecesine göre zorlama hakkına malik bulunmaksızın patronunun olanca imkânını tasarrufu altında tutar.

* Patronu, işçi hakları mevzuunda zorlama selâhiyeti işçi ve emekçide değil, idarî ve içtimaî murakabe mihrakındadır.

* Tavuk ve yumurta gibi, patron olmayınca işçi, işçi olmayınca da patron olamayacağı hakikati önünde, patrona düşen, işçi sayesinde vücut hikmetine kavuştuğunu; işçiye düşen ise, çalınmış bile olsa kendi hakkına ve gücüne tecelli zemini açanın patron olduğunu bilmek ve onun iyisine bağlanmaktır.

* Serbest sermaye veya mamul eşyası 10 milyon ve kârı 1 milyondan ibaret, 100 işçi çalıştıran bir patron, para ve malından 250 bin, kârından da 25 bin lirasını, zekât olarak dağıtacağına göre, işçilerine her yıl, açıktan, hepsi birden zekâta müstehak farziyle, 2750şer lira verecek ve bu kat’î müeyyide üzerine dayalı binbir ahlâkî fedakârlık şekli icad edecektir.

* Büyük Doğu idealinin nakışlandırdığı cemiyette patronla işçiyi kaynaştıracak en büyük ruhî ve ahlâkî müeyyide, hizmetçileriyle aynı sofrada yemek yiyen Kâinatın Efendisi; ve ata, kölesiyle nöbetleşe binen Hazret-i Ömer’den süzülen mânadır.

Okumaya devam et

TERKİP VE İNŞÂ DERGİSİ 14. SAYI METİN ACIPAYAM YAZISI

Untitled-1ÜÇ MÜHİM MESELE ETRAFINDA BÜYÜK DOĞU FİKRİYATI 


Büyük Doğu Fikriyatını müellifi, “Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi” sözleriyle ortaya koyar. “İnanış-Görüş-Ölçülendiriş” üçlü terkibinden doğan, muvazene ve muhakeme şuuru Büyük Doğu mefkûresini 20. Asrın istisnasız olarak “tek” ve “büyük” külliyatı haline getirmiştir.

Üç mühim mesele etrafında Büyük Doğu fikriyatı başlıklı yazımızda, Büyük Doğu’nun ümmetin her ferdinin kafasında şuurlaştırmaya çalıştığı 3 mühim mevzunun tahlilini yapacağız. Bunlar;

  • Batının (Felsefenin) krize girdiği meselesi
  • Ümmetin diriliş ve silkiniş hamlesini başlatma meselesi
  • Külli İdrak meselesi

  Okumaya devam et