Kategori arşivi: İSLAM HUKUKU

İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ -15-

İslam Ceza Hukukunun Mekan Bakımından Geçerliliği Hakkında

Üç Görüş

İslam ceza hukukunun mekan bakımından geçerliliği konusunda üç ayrı görüş vardır. Bu görüşlerin ilki İmam Azam’a aittir. İkinci görüş, Hanefi mezhebinin büyük imamlarından birisi olan İmam Ebu Yusuf’a ait olmakla beraber, diğer görüşü ise İmam Malik, İmam Şafii ve İmam Ahmed benimser.

Bu yazımızda üç görüşün ilki olan İmam Azam’ın görüşünü ele alacağız. Diğer görüşler devam eden yazı serimizde tetkik edilecektir.

Okumaya devam et

İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ -14-

İslam Hukuku Bölgesel Hukuk Değildir

Geçen yazılarımızda İslam hukukunun evrensel hukuk olduğunu belirtmiştik. İslam hukuku evrensel hukuktur. Fakat günümüzde tatbikatı sınırlı olduğu için bölgesel olması neticesini doğurduğunu, bu yüzden sadece dâr’ül-islâmda tatbik zemini bulduğunu belirtmem gerekiyor.

İslam hukukunun bölgeselliği hakkındaki sınırları tetkik etmeye çalışalım. İslâm hukukunun hükümleri islam ülkelerinde yaşayan herkese mi uygulanır, yoksa bir kısmına uygulanır bir kısmına uygulanmaz mı? İslâm hukuku dâr’ül-islamda işlenen suçlara uygulanırsa dâr’ül-islamın ahalisinin dâr’ül-harbde bulundukları sıraada bu suçları işlemeleri halinde onlara yine islam hukuku tatbik edilir mi edilmez mi?

Okumaya devam et

İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ -12-

İslam Hukuku Evrensel Hukuktur –Cezai Hükümlerin Mekan Bakımından Tatbiki-

İslam hukukunda aslolan; getirdiği hükümlerin mekan bakımından belli bir sınıra bağlı bulunmayıp evrensel oluşudur. Zira islâm bütün kainat için gelmiştir, yoksa kainatın bir bölümü için değil. İslam bütün insanların dinidir, bir kısım insanların değil. İslam bütün insanların sistemidir, bir kavme ait bir sistem değildir.

İslam bütün kainatın nizamıdır. Hem müslümana, hem de müslüman olmayanlara seslenir. İslamın hitabına hem islam ülkelerinde yaşayanlar, hem de müslüman ülkeler dışında yaşayanlar muhataptır. Fakat bütün insanlar islama inanmayacaklarından islâmın onlar için hüküm koyması bahis konusu olmaz. Bu yüzden şartların elvermemesi hasebiyle islâm hukuku ancak müslümanların egemenlikleri altında bulunan ülkelerde tatbik imkânı bulmuş, diğer ülkelerde tatbik durumu bahis konusu olmamıştır. Böylelikle islam hukukunun tatbiki müslümanların hakimiyeti ve kuvvetleriyle alâkalı bir durum olmuştur. Müslümanların hakim oldukları bölgeler genişledikçe islam hukukunun tatbik sahasıda genişlemiştir. Bu bakımdan islam hukuku evrensel hukuktur.

Okumaya devam et

İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ -10-

İSLAM HUKUKUNDA HAKLARIN KULLANILMASI VE  VAZİFENİN YERİNE GETİRİLMESİNİN TEDAVİYLE ALAKALI HÜKÜMLERİ

Tedavinin mübah sayılması

 

İslâm hukukçularının ittifakla kabul ettiği gerçek şudur ki,  tıb ilmini öğrenmek farzı kiyafeyedir. Başkaları yapmadığı takdirde herkesin boynuna farz olur. Ancak herhangi bir şahıs tıp ilmini öğrenirse ferdi mesuliyetten sakıt olur.

Tıp öğretiminin farz sayılması cemiyetin hekimliğe olan ihtiyacından doğmuştur. Ayrıca tedavi olmak içtimai bir zarurettir. Tıp öğretiminin gayesi doktor yetiştirmektir. Ve öğrenim farz olduğuna göre, hekim, kaçınılması imkânsız bazı mesuliyetler yüklenmiştir.

Okumaya devam et

İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ -9-

İSLAM HUKUKU VE SPORTİF FAALİYETLER

İslâm hukuku sportif faaliyetleri tahrik ve teşvik eder. Kafaları geliştirmesi ve insan vücudunu güçlendirmesi bakımından müslümanların bu oyunları benimsemesini son derece iyi karşılar. Sportif faaliyetlerin, kafayı geliştirmesi ve vücudu güçlendirmesinin yanısıra maharet ve beceriyi meydana çıkarması, kuvvet ve dinamizmi yaygınlaştırması yönünden de önemlidir. İslâm hukuku “sportif oyunlar”ı “binicilik” başlığı altında bir araya toplar. Günümüzde yapılan her türlü yarışmalar, sporla ve beden terbiyesiyle ilgili tüm hareketler buraya dahildir.

İslâm hukuku vücudun gelişmesine, güçlenmesine ve becerinin ilerlemesine sebeb olduğu sürece her türlü sportif oyunlara izin verir. Çünkü bu gibi hareketler barışta toplumun yararına, savaşta da güçlenmesine sebeb olur. Atletizm, motör, araba ve uçak müsabakaları, kuş ve benzeri hayvanlar arasında yapılan yarışmalar, kılıç kalkan oyunları, atıcılık ok ve mızrak sporları, top, tüfek ve ateşli silahlar, güreş boks ve çeşitli kaldıraç vasıtalarının kullanılması (İslam hukukçuları ağır yükler kaldırmaya “ilaç” adını vermektedirler.) yüzme yarışları, ip atlama ve cirit oyunlarının tümü, aynı şekilde hem barışta hem de savaşta toplumun yararına olan faaliyetler olduğundan İslâm hukukunca cevaz verilen faaliyetlerdir.

 

İslâm hukuku sportif konularda açık hükümler ve kesin teşvikler gösterme bakımından eşsizdir. Nitekim bu konuda Cenabı Allah şöyle buyurmaktadır:

  • Ve onlara karşı, gücünüz yettiğince kuvvet ve bağlı-koşulu atlar hazırlayınız. (Enfal: s 60)

Allah Resulü ise şöyle buyurmaktadır;

  • Dikkat ediniz! Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır.
  • Kuvvetli müslüman zayıf müslümandan daha hayırlıdır.
  • Yüce Allah, şüphesiz ki, bir tek ok için üç kişiyi cennete sokar: Hayra vesile olduğundan oku yapanı atanı, ve taşıyanı.
  • Binaenaleyh atınız ve bininiz! Ok atmanız, benim için ata binmenizden daha iyidir.
  • Oyundan ancak şu üçüne müsaade vardır: Kişinin cins atlar yetiştirmesi, Ailesiyle oynaşması, Ok ve mızrakla atış yapması.
  • Ok atmayı öğrendikten sonra ondan vazgeçen kişi şüphesiz ki, eline geçen bir nimeti terketmiştir.

 

Hazreti Peygamber (S.A.V) uzun atlama yapmış ve koşmuştur. Develeri yarıştırdığı, bir tanesiyle müsabakaya katıldığı bilinmektedir. Allah Resulünün deveyle olduğu gibi atla da yarışmalar düzenlediği ve ok atma yarışında hazır bulunduğu, yarışan iki gurupla yanyana geldiği, bir tarafı tuttuğu tarihten sabittir. “Yanlarında sen varken onlarla nasıl ok atarız?” diyenlere:

  • Atınız! Ben de sizin gibi onlarla beraberim

buyurmuştur. Hazreti Peygamberin Rükan ile güreştiği, mızrak attığı, eğerli ve eğersiz ata bindiği bilinmektedir. Allah Resulünün arkadaşları da bu hükümleri uygulama konusunda son derece dikkatli davranmışlardır. Mus’ab, babasının şöyle dediğini söyler:

  • Oğlum! Ok atmayı öğrenin. Çünkü sizin en iyi oyununuz budur.

Hattab oğlu Ömer (RA) de Ubeyde ibni Cerrah’a yazdığı mektubta şöyle der:

  • Çocuklarınıza yüzmeyi ve ok atmayı öğretiniz!

Hazreti Ömer, Azerbaycandaki valisine şunu yazar:

  • Sizden istenen, iyi hazırlanınız ve yaptığınız zaman en iyisini yapınız. Her zaman hayvana binmeyiniz. Atın üzerine iyice yerleşin ve hedefe iyi nişan alın!

***

İslâm hukukunun spor ve sportif faaliyetler ile alakalı ana umdesi (prensibi) şudur:

İslâm ümmetinin din ve dünyası için yararlı olan her türlü bilgi, sanat, ve beceri “farz-ı kifaye” dir. Bunları öğrenmek vacibtir. Ve müslümanın, öğrenip öğrenmemek konusunda seçim hakkı bulunmamaktadır. Şu halde, binicilik bir tür beceridir. Güçlülük ve üstünlük işaretidir. Ve dolayısıyla farzı kifayedir. Müslümanların yerine getirmesi gereken bir vecibedir. Kendi istekleriyle de olsa bundan vazgeçmeleri doğru değildir.

İslam hukuku, kişileri daha ileri götürmeye ve daha üstün olmaya özendirmek için at yarışı ve okçuluk konusunda ödül verilmesine izin verir. Ödül verilmesi veya verilmemesi gereken konuların sayımında İslâm hukukçuları değişik fikirler taşımaktadır.

İmam Malik, ödülün her zaman için devlet hazinesinden verilmesi gerektiğine kanidir. Çünkü sportif oyunlar yarar yönünden toplumu ilgilendirmektedir. Zira bu gibi faaliyetler kişileri askerî bakımdan savaşa hazır bir duruma getirmektedir.

İmamı Azam, İmam Şafii ve Ahmed İbni Hanbele, göre, ödül, devlet hazinesinden olduğu kadar oyuna katılan ve katılmayan kişiler tarafından da karşılanabilir. Öyle ki, yarışmaya katılıp da binicilik alanlara ödül verilmeli kazanamayanlara verilmemelidir. [1]

 

SPORTİF FAALİYETLERDE YARALANMANIN HÜKMÜ

Sportif faaliyetlerde, oyuncu ve yöneticiler arasında yaralananlar bulunabilir. Eğer bu tür olaylar yarışmaya katılanların zor kullanarak başarıya ulaşma şeklinde bir oyun biçiminden ileri geliyorsa ve normal şartlarda bu oyun taraflardan birine karşı kuvvet kullanılmasını gerektirmiyorsa, hasmı vurmayı veya yaralamayı hedef almıyorsa bu gibi yaralama olaylarında gene şer’i prensipler geçerlidir. Çünkü burada yaralama olayı oyunun zaruri gereklerinden değildir. Eğer fail, karşısındakini kasıtlı olarak yaralarsa, “kasıtlı suç işlemek” den mesuldür. Yaralama olayı ihmal ve becerisizlik neticesinde meydana gelmişse, o takdirde yaralayanın “kasıtsız suç” işlemekten sorumlu tutulması gerekir. Güreş ve boks gibi hasma karşı kuvvet kullanılmasını veya vurulmasını gerektiren oyunlara gelince… Böyle oyunların sonucunda meydana gelen yaralama olaylarının cezası yoktur. Eğer oyuncu, yarışmanın normal gereği olan hususları aşacak bir harekette bulunmamışsa… Çünkü oyunun tabii gereği aslında bilinen şekil içerisinde, normal olarak bir takım olaylarının meydana gelmesini gerektirir. Ama oyuncu oyunun hududunu aşar ve bunun dışında karşısındakine zarar verici bir davranışta bulunursa ve fiilde kasıt varsa “ kasıt suç” işlemekten, herhangi bir kast söz konusu değilse o takdirde “ kasıtsız suç” işlemekten cezalandırılır.

 

[1] Mevahi’ül –Celil c.3 s. 390 ve devamı. Haşiyet’u-İbn’ Abidin c.6 s.657 Mecma’ul Enhür c.2 s.526 Tuhfet’ul-Muhtaç c.4 s.215 ve devamı El-Muğni c.11 s.128 ve devamı, El-Hulusiyye s.69 ve devamı

İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ -8-

İSLAM CEZA HUKUKUNDA

SUÇLARIN TAKSİMİNİN EHEMMİYETİ -8-

Suçların haddi, kısası, diyeti ve taziri gerektiren suçlar olarak bölümlere ayrılması birçok yönden ehemmiyet ifade eder. Biz bunları aşağıda gözler önüne sermeye çalışacağız:

  • Bu taksimin halk yönünden ehemmiyeti vardır. Şöyle ki: Haddi gerektiren suçlarda mutlak manada af caiz olmaz. İster kendisine karşı suç işlenen kişi tarafından olsun, ister devlet yöneticisi, yani devletin baş sorumlusu tarafından olsun kimse mutlak manada bu suçları affedemez. Eğer bir kişi haddi gerektiren bir suçu affetmişse bu af batıldır, suç ve ceza üzerinde tesir yapamaz.

Okumaya devam et

İSLAM CEZA HUKUKUNA GİRİŞ -7-

CEZANIN BÜYÜKLÜĞÜNE GÖRE

SUÇLARIN TAKSİMİ

Umumi olarak suçlar cezanın büyüklüğü göre 3’e ayrılır.

  • Haddi gerektiren suçlar:
  • Kısas ve diyeti gerektiren suçlar:
  • Taksimi gerektiren suçlar

 

  • Haddi Gerektiren suçlar:

Bu, had cezası verilen suçlardır. Had Allahu Teâlaya has bir hak olarak onun tarafından önceden konulmuş bulunan cezadır. [1]

Allah tarafından önceden konulmuş olmanın manası onun belirli bir ceza olup alt ve üst derecesinin bulunmamasıdır. “Allaha has bir hak olarak” cümlesiyle fertler ve topluluklar tarafından cezanın kaldırılamayacağı ve kimsenin böyle bir yetkisinin olmadığı kasdolunmaktadır.

 

Haddi gerektiren suçlar belirlidir ve sayıları sınırlıdır. Bunları yedi bölüm altında toplamak mümkündür.

  1. Zina
  2. İftira
  3. İçki içmek
  4. Hırsızlık yapmak
  5. Savaş ve kargaşa yahut fitne çıkarma
  6. İrtidat
  7. Eşkiyalık tarzında hal harekette yahut faaliyette bulunmak

 

İslam hukukçuları bu suçları hadler olarak isimlendirirler ve ona işlenen suçların adını eklemezler. Bu suçlara verilen cezalara da hadler adı verilir, cezanın adı zikredilerek, hırsızlık haddi denir. İçki haddi denir ve bununla hırsızlık suçu veya içki suçu kastedilir.

 

  • Kısas ve diyeti gerektiren suçlar

Kısas ve diyeti gerektiren suçlar beş çeşittir.

  • Kasten öldürme
  • Kasta benzer (Şibh-i amd) öldürme
  • Hataen öldürme
  • Kastan candan başka uzva tecavüz
  • Hataen candan başka uzva tecavüz

Candan başkasına tecavüz ile ölüme sebep olmayan saldırı kastolunmaktadır. Misalen; Yaralama ve dövme gibi.

İslam hukukçuları genellikle bu bölümü cinayetler başlığı altında toplamaktadırlar. Bunun sebebi cinayet ıstılahını (terimini) bu fiillere itlak etmenin adet haline gelmiş olmasıdır. [2] Ama bazı fıkıh alimleri, bu fiilleri yaralamalar [3] başlığı altında toplayarak söz konusu ederler. Bunu yaparken de candan başkasına tecavüz yollarının çoğunlukla yaralama ile ortaya çıktığını gözönünde bulundururlar. Bazı fıkıh bilginleri ise bu bölüm için “kan akıtma” terimini tercih etmektedirler.

 

  • Taziri gerektiren suçlar:

Tazirin manası uslandırmaktır.

Bununla tazir suçlarından birisiyle veya daha çoğuyl cezalandırılan suçlar kastolunmaktadır. İslâm hukuku suçlandırıcı mahiyetteki tazir cezalarını kesin olarak tahdit etmemiş sadece bir takım suçların en hafifinden en şiddetlisine kadar cezalarını belirtmekle yetinmiştir. Geriye kalan hususu hüküm veren kişiye havale etmiş, her suçun cezasını veya cezalarını uygun gelen şartlar dahilinde suç işleyen kişinin durumunu göz önüne alarak seçme yetkisini hakime vermiştir. Şu halde tazir suçlarında ceza önceden takdir edilmiş değildir.

Taziri gerektiren suçlar had, diyet ve kısas gerektiren suçlarında olduğu gibi belirli değildir. Zaten kesin olarak belirlenmesi de imkânsızdır. İslam hukuku bunlardan bir kısmını mevzubahi etmiş ki her zaman bunlar suç olarak değerlendirilsinler. Meselâ faiz, emanete hiyanet, küfür, rüşvet gibi suçlar bu meyandadır.

 

[1] Feth’ül Kadir, sh 112-113, El İknâ, cilt 4, sh.244, Ahkâm’üs sultaniye, sh. 192-195. Bedai’üs sanai, cilt 3, sh.33-56

[2] Bedai’üs-sanai, cilt 7,sh.233 El- İkna, sh.162, cilt 4 El-Hüceyri ala’al Menhec, cilt 2. Sh.129

[3] Tuhfet’ül-Muhtaç cilt 4, sh.1 El-Muğni, cilt 9 sh. 318

İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ -5-

İslam Hukukunun Allah Tarafından Gelmiş

Olmasından Çıkan Bazı Sonuçlar

 

İslâm hukukunun Allah tarafından gelmiş olmasından iki önemli netice ortaya çıkar:

  1. Bu neticelerden birisi şerî kaidelerin devamlı olarak sabit kalıp değişmemesidir. İdareciler değişebilir, idrarî mekanizma farklı olabilir, hüküm veren heyet gelenekçi veya yenilikçi olabilir. Rejim demokrasi veya krallık olabilir. Ama bütün bunlar islâm hukukunun koyduğu kaidelere en ufak bir şekilde tesir edemez. Zira İslam hukukunun kaidelerinin hakimler heyetiyle idarî nizamla hiç bir alakası yoktur. O, sadece değişme ve tebeddül kabul etmeyen islam diniyle alakalıdır. Adı ne olursa olsun bütün hakimler, şekli ne olursa olsun bütün sistemler islama inandıkları müddetçe o değişmez kaideleri tatbik edip uygularlar. Ama beşerî kanunlarda durum böyle değildir. Onları idare edenler bağlı bulundukları umdeleri (prensipleri) korumak için vazederler. Kurdukları sistemlerin hizmetine kullanırlar. Bu yüzden de bu sistemlerdeki kanunlar sürekli değişme durumundadır. Bu sebeble onların yapısında bir istikrarsızlık bulunur. Yöneticilerin veya kaim olan nizamın değişmesi kanunların değişmesi, sistemin bir başka şekli alması için yeterli bir sebebtir.

Okumaya devam et