Kategori arşivi: DEVLET

SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT 2 -15 TEMMUZ VE MÜESSESE FİKRİ BAŞLIKLI MÜLAKAT-

servet-turgut-2SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

İKİNCİ BÖLÜM

Metin Acıpayam: 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASI ÜZERİNDEN YAKLAŞIK 4 AY GEÇTİ… GELDİĞİMİZ NOKTA İTİBARİYLE SORUYORUM… TÜRKİYE BELAYI TÜMDEN DEF EDEBİLDİ Mİ? YOKSA BU HADİSELER HENÜZ BAŞLANGIÇ MI?

Servet Turgut: Türkiye, belayı tümden def edebilmek mevkiinde bir ülke değildir! Bela, alnımıza ezelden yazılmıştır bizim… Kuran’ın ifadesiyle “dağların, göklerin ve yerin yüklenmekten kaçındığı emaneti sırtlamak” şeklinde tebarüz eden belanın şerefiyle müşerref kılınmış bir milletiz biz… Belayla gelen şeref… Osmanlı tarihini öyle bir çırpıda hamasetle anlatıp geçiyoruz… Nefsimiz kabarıyor; oh ne kolay! Oysa bu tarihin ne denli bir zorluk ve belayla deruhte edildiğini hissedemiyoruz… Yemen’e niye gitmişiz, Viyana kapılarına niye dayanmışız, Açe’de ne aramışız? Bugünün dünyasında Patagonyalı olmak belasız bir yaşamla tezyin edilmek gibi görülse de, bu durum, Patagonyalı olmanın şerefsizliğini göstermeyen bir dünya matematiğinden kaynaklanmaktadır. Şerefle tecelli eden suretin çizgileri, bela akrebinin iğnesiyle nokta nokta sokulmak suretiyle tersim olunur! Kökünü ya da kafanı koparmak için ağzını açmış bir makas belaysa da, üstesinden gelinecek bir beladır! Belanın büyüğü, böyle bir makas hareketinde kırpılan göz manası vehmetmek şuursuzluğuyla gelir ki; bu şuur kaybı, kendini kayıptır, kökünü kayıptır, kimliğini kayıptır. Hani Kemalistlerin vaat ettiği mutluluk ve muasır medeniyet de zaten, artık başkası olduktan sonra gelen mutluluktur. Kemalizm’in vaat ettiği mutluluğa misal olsun diye onun ağzından konuşayım:

“Namusu elden bırak, kaybederim diye seni endişelendiren bir belandan daha kurtul!”

Okumaya devam et

SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT -15 TEMMUZ VE MÜESSESE FİKRİ BAŞLIKLI MÜLAKAT-

servet-turgut-1SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

BİRİNCİ BÖLÜM

Metin ACIPAYAM: MESELEMİZDE DERİNLEŞMEDEN EVVEL, “MÜCERRETE TABİ MÜŞAHHAS” YÖNÜNDEN KISTAS OLSUN DİYE SORUYORUM: 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASI GECESİ YAŞADIKLARINIZI KISACA AKTARIR MISINIZ?

SERVET TURGUT: Tabii… O gece arabamı tenha bir yerde park etmiş yürüyordum… Ankara-Sıhhiye’deki vakıf merkezimizden arkadaşlar aradılar… “Kızılay’da uçaklar çok enteresan bir şekilde uçuyor!” diye… Saat 22.30 civarı… Daha Türkiye’nin hiçbir şeyden haberi yok… Birkaç yeri aradım, kimsenin bir şey bildiği yok… Herkes “Tatbikattır!” diyor… Nihayet bende, olayın bir darbe kalkışması olduğu yönünde bir kanaat belirdi. Arkadaşları aradım ve kelimesi kelimesine şöyle dedim:

“Herkes kimliklerini gömsün! Bu pisliklerin hakim oldukları bir ülkede yaşamaktansa, gerekirse çarpışa çarpışa öleceğiz! Geliyorum!” Dikkat edin… Bunu bitirim cingözlüğüyle ve laf olsun kabilinden bir erkeklik cakası olarak anlatmıyorum… Hususen biz niye varız, fikrimizle, teşkilatımızla ne diye ayaktayız, müessese fikrine bir nispet olsun diye söylüyorum… Benim beraber yürüdüğüm teşkilattaki dostluk nispeti budur… Köfte yemeye çağrılınca herkesin hoşuna gider ve icabet eder… Böylesi ünsiyet hali sokak köpeklerinde de vardır… Çanağı ortaya koyuverirsiniz, köpekler saklı bulundukları gölgeliklerinden adeta şiir gibi çıkıverirler ortaya… Ya mahlûka gerçek varlığı getirecek olan yokluk çağrısı, ortaklığı? Ölüme toplu bir nazar halinde ve tabii ki doğru manada bakabiliyor mu bir teşkilat, müessese, hatta devlet, mesele budur… Beni çok etkileyen bir hadisedir… Bir veli anlatıyor… Seyahat halinde oldukları bir an yanlarına yırtık abalı bir genç geliyor ve “Burada ölebileceğim temiz bir yer var mı?” diye soruyor… Tabii herkes şaşırıyor ve belki de bu suali, gencin aklının olmamasına yoruyorlar… Bir de, temizliğin tedaisinden olsa gerek, ona yakınlarındaki bir çeşmeyi işaret ediyorlar… O meçhul genç gidiyor, çeşmeden abdest alıyor ve namaza duruyor… Gelmesi gecikince de merak ediyor ve gidip bakıyorlar ki; o da ne, o genç oracıkta gerçekten ölmüş… Ölüm hadisesine meçhul bir gencin yüklediği keyfiyete bakar mısınız? İşte; ben telefonda arkadaşlarıma “Kimliklerinizi gömün! Geliyorum!” derken aslında şunu da demiş oluyorum:

 “Ölünecek temiz bir yer bulduk! Hazır olun, ölmeye gidiyoruz!”

Okumaya devam et

DİL MEDENİYET MÜNASEBETİ -RANA İSLAM DEĞİRMENCİ İLE MÜLAKAT-

rana-islam“Söz Zarfı”

METİN ACIPAYAM: Dil medeniyet münasebetinden bahsedebilir misiniz?

Dil, insanların ömürleri boyunca akıl, gönül ve yüreklerinde biriktirdikleri duygu, düşünce ve hayalleri kelimelerle anlatabilmesi, hâlidir… Yani dil (lisan), Allah’ın insanoğluna bahşettiği mucizelerden biridir, bana göre. Zira, Yaratıcı’nın yarattığı tüm canlılar iradî ya da iradesizce, sistemli veya sistemsiz bir takım sesler çıkarsalar da konuşabilen tek canlı, şeref-i mahlûkat olan insandır.  Konuşabilme ihsanı, aslında, Allah’ın biz insanoğluna yüklediği önemli bir misyondur da…

Konuşma melekesi sayesinde, “insanlık sahnesine” çıkan her insan aklında, gönlünde, yüreğinde, vicdanında biriktirdiklerini, kendilerine has hayat yollarında, yine kendilerine özgü hayat levhalarından “oku”duklarını, anladıklarını diğer insanlarla paylaşmak ile mükelleftir. İşte, bu paylaşmayı en mükemmel şekilde “dil” ile yapar, insan…

Demek oluyor ki insana bahşedilen dil (lisan), dolayısı ile konuşma melekesi olmasaydı; insanın (şuurlu insanın), insanlığın, insanlık tarihinin ve elbette “medeniyet”in, medeniyet inşasının varlığından söz edebilmemiz mümkün olamayacaktı. İnsanın ve insanlığın maddî manevî bütün hazinelerinin müsebbibi, bizzat dildir.

Okumaya devam et

NECİP FAZIL VE İSLAM MEDENİYET TASAVVURUNDA BİLGİ TELAKKİSİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

14718738_807137159427802_9112715353025600911_nFecr-i Afak Dergisi Yazarı Furkan Selçuk Soylu ile Mülakat

Mevzu: Necip Fazıl ve İslam Medeniyet Tasavvurunda Bilgi Anlayışı

METİN ACIPAYAM: İslam Tefekkür mecrasına şiddetle ihtiyacımızın olduğu aşikar. Tefekkür mecrası yoksa tefekkürün olmayacağı bedahet çapında hakikat. Tefekkürün olmadığı yerde ilim mecrasının akibeti vahimdir. Necip Fazıl bu gerçeği 30’lu yıllarda görerek tefekkür mecrasını tetiklemeye çalışmıştır. Bugün batıya mahkum oluşumuzun sebebi ilim telakkimizi oluşturmamızla alakalıdır. Üstadın o zamanlarda söylediği “felsefenin krize girdiği” gerçeğiyle beraber Batı’nın çöküşü başlamıştır. Batı’nın tek terkip maniverasını felsefe oluşturmaktadır. O halde felsefe çöktüğüne göre, Batı’da çöküyor demektir. O halde bu hengamede bize düşen ne olmalıdır? Batı’nın enkazı altında kalmak mı? Yoksa yeniden ayağa kalkabilecek medeniyet hamlesini başlatmak mı?

SELÇUK SOYLU: Elbette ki manayı rafa kaldırmış ve neredeyse bütün müesseseleriyle maddenin ve başıboş aklın imtiyaz sahibi konumunda olan batının enkâzı altında kalmayacağız. Batı, başıboş aklın mahrum olduğu ne varsa her şeyden mahrumdur diyebiliriz. Biz mahkum ve mahrum olamayız!

Üstâd’ın düşünce  merkezinde, çıkışında keza örgüsünde:

‘’Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var.

Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var’’

bununla beraber

‘’Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür!

 Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür!’’

 telakkisi vardır.

Yani bu bedahat duygusunun öncelikli kıymetiyle beraber Hz Peygamberin ruhaniyetine teslim oluşunun bir ifadesidir. Tabiri diğerle aklı islamın emrine vermeden bir kıymeti ol(a)mayacağının ve tek başına bir anlam taşı(ya)mayacağının izahatıdır. Ve bu düşünmemek de değildir. Düşünmeye nerden ve nasıl başlanması gerektiğinin Üstad’ın anlayışında makes bulmasıdır. Üstad kendi ifadesiyle aklını peşin olarak sahibine teslim ettikten sonra, geri verilen akılla düşünen bir çilekeştir! Her şeyin üstünde olan akıl da budur.  Üstad’a göre islâm ‘’solmaz pörsümez yeni’’nin adıdır. Felsefe: ‘’Doğruyu bulmanın değilde yanlışı bulmanın müessesesidir’’ telakkisiyse bize Büyük Doğu’yu miras bırakmıştır. İşte yeni/den bir medeniyet hamlesinin başlama noktası burasıdır. Yani bu Büyük Doğu mefkuresidir.

Okumaya devam et

METİN ACIPAYAM-ÖMER AKPINAR -İSLAM MEDENİYET TASAVVURU HAKKINDA SOHBET-3-

METİN ACIPAYAM-ÖMER AKPINAR -İSLAM MEDENİYET TASAVVURU HAKKINDA -1-

HUTBE-İ ŞAMİYE ÜZERİNDEN SURİYE SAVAŞINI YENİDEN DEĞERLENDİREBİLMEK

ozge-sena-bigec-2Metin Acıpayam: Hutbe-i Şâmiye’ye nisbetle Suriye’de olan bitenlerin umumi değerlendirmesini nasıl yapmalıyız?

Özge Sena Bigeç: Evvelâ; bir genç düşünün ki; tüm dünyaya Hakikati haykırıyor. Hakikat için yaşayıp hayatını yine onun uğrunda hitâme erdiriyor. Van’dan çıkıp İstanbul’a geliyor. Ve tüm seyahatlerinde sahte hocaları tokatlayıp, hakiki hocaları baş tâcı ediyor. Asrının hiç söylenmemiş sözlerini söylüyor, hiç yapılmamış tesbitlerini yapıyor, muhatablarını hak ve hakikat adına kendine gıbta ettiriyor. Fakat bu gıbtayı dahi kendisi istemeyecek ve taleb etmeyecek ve tenezzülde dahi bulunmayacak derecede de tevazu’ ve ihlas içinde yaşıyor. Makam! diyorlar; reddediyor! Dünya! diyorlar; reddediyor! Para! diyorlar; reddediyor! Sus! diyorlar; reddediyor! Kesret! Diyorlar; reddediyor! Başka bir ülkede huzur! diyorlar; reddediyor! İşte böyle bir Azîz Rûh, henüz 35 yaşında iken Şam’a gidiyor. 35 yaşında bir İslam Delikanlısı!…. Emevi Camii’nde binlerce insana hitab ediyor. Bu azim cemaatin içinde birçok ulema da Anadolu’nun yanık bağrından gelen bu gür sadâyı dinliyor. Bu genç; Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’dir. Mevzulardan ve kitablardan ve hadiselerden evvel, nasıl birinden bahsedeceğimizi ve kendisinin -bu cazibedar asırda- reddiyelerini ve mücadelelerini ve mücahedelerini iyi bilmemiz gerekiyor. Aksi halde; idrakiyetimiz hep nâkıs kalacaktır. Zira hakiki âlimlerin hayatları da şuurlu bir kitabtır ki; nasibliler bu çetin hayattan müstefid olurlar.

Okumaya devam et