TÜRKÇE’YE MÜDAHALE VE BAZI ÇÖZÜM YOLLARI -HÜKÜM DERGİSİ SAYI 50-

metinTÜRKÇE’YE MÜDAHALE VE

BAZI ÇÖZÜM YOLLARI

 METİN ACIPAYAM

Tarihimize bakıldığında görülecektir ki; İslâm’dan evvelki Türkler, harb-darb merkezinde hayatını idâme ettiren, cengâverlik ve yiğitlik seciyesinin zirvesini teşkil eden bir topluluktur. Karakterinde bulunan kahramanlık hissiyatı, onu mücadeleye sevketmiştir hep. Zahirde bir benlik ve cihangirlik davası gibi de görünse, kaderin sevkiyle, İslâm sancaktarlığına bir hazırlık safhası çerçevesindedir hakikatte bu. Sözkonusu cihangirlik davası, nihayet atalarımızın akın akın ezelî ve ebedî sistemin etrafında halkalanması ve mukaddes cihad mefhumuyla tanışmasıyla yepyeni bir safhaya geçecek ve artık mecraını bulacaktır.

   İslâm’dan evvelki hayatımız, tahassüs ve tefekkürden ziyâde harbe tahsis edilmiş olduğundan, o devrede teşekkül eden lisanımızın büyük eksiklikleri bulunmaktaydı. Nasıl ki kavgamız, İslâm’dan sonra cihad mefhumuyla mukaddesleşmişse, lisanımız da Peygamber lisanı olan Arabça ve veliler lisanı olan Farsça ile muhtaç olduğu olgunluğa kavuşmuştur. Batı medeniyeti için “kültür ve din dilleri” Yunanca ve Latince ne ise, İslâm medeniyeti için de Arabça ve Farsça odur. Böyle olunca, atalarımız Arabça ve Farsçaya kucaklarını açarak, tam da gerekeni yapmışlardır.

Üstelik bu şekilde Türkçeye dahil edilen birçok kelime, “alındığı gibi” bırakılmamış, asırlarca millî zevkimizin ve hançeremizin süzgecinden geçirilerek, mânâ ve lafız bakımından da zenginleştirilmiştir. Meselâ; Farsçadan alınan “gul”un “gül”, “bolbol”un bülbül olması gibi.

Tabiî, halk dilinde olmasa da özellikle ilim ve edebiyat çevrelerinde bir takım “ifrat” noktalara kaçıldığı da ayrıca ifade edilmelidir.

Diğer yandan, Tanzimat’a kadar gelen dönemde yaşamış bazı edib ve şairler de, lisanımızın mükemmellik ve üstünlüğünü isbat gayreti peşinde koşmuşlardır. Meselâ, 11. asırda Kaşgarlı Mahmud, “Divan’ı Lügat-it Türk” isimli eserini, Türkçenin ifade kudret ve kabiliyetini Arablara isbat için yazmıştır. 15. asırda Ali Şir Nevai ise, “Muhâkemetü’l Lügateyn” isimli eserini, Türkçenin Farsçaya üstünlüğünü ve zenginliğini isbat için yazmıştır.

Görülecektir ki, Türkçemizdeki Arabça ve Farsça hâkimiyeti üzerine zaman zaman bazı kıpırdanmalar olsa da, bu, Türkçemize giren yabancı kelimelerin atılmasından ziyade, yabancı gramer hâkimiyetine ve ağdalı kullanımlara karşı “sadeleştirme”ye yönelik çalışmalardı.

“Sadeleştirme” maskesi ardına saklansa da asıl gayesi bu olmayan, lisana “tasfiyeci” ve “imhacı” müdahalecilik ise, “artık benim hayat hakkım yoktur” ruhiyatının şekillendiği Tanzimat ile başlayan mel’unca bir harekettir. Bu hareket, içeride, Türkçülük hissiyatıyla başlayarak Kemalizm’le asıl hüviyetine bürünecek; dışarıda ise Komünist Rusya’nın desteğiyle ayakta duracaktır.

Tanzimat’tan sonra “lisanı sadeleştirme” maskesi ardında başlatılan ve nihayet Türkçede ne kadar “menşei Kur’an olan” kelime varsa hemen hepsinin tasfiyesiyle sonuçlanacak olan bu tarihî cereyana karşı mücadele, bizlerin en mühim vazifesidir.

Şahsiyetimizden tavizin ilk safhası olan Tanzimat ve nihayet şahsiyetimizle alâkalı her şeyin iflasa sürüklendiği Cumhuriyet devri, bu mesele için hesab sorulması gereken iki devirdir.

Lisana müdahalecilik, Cumhuriyet devresinde cinnet sayılacak noktaya vardırılmıştır. Resmî ve millî “sistemler sistemi”miz olan İslâm rafa kaldırılınca, bu boşluğu ırkçılık esası üzerinde Öztürkçecilik ideolojisiyle doldurmaya çalışan güruh, halkı dinden ve tarihten uzaklaştırmak için lisana müdahaleyi çok önemsemiştir.

İsmet İnönü, bu faaliyetin ana gayesini bakın nasıl açıklıyor;

  • “Harf inkılâbı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebebtir. Ama Harf inkılâbının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değiştirmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk.”

İnönü’nün “Arap kültürü” dediği, tabiî ki İslâm kültürüdür.

Bir diğer azılı din ve tarih katili, Osman Nuri Çerman, “Kemalizm” dergisindeki yazısında bakın neler diyor:

  • “Arap harflerini milli dilin gelişmesine en kuvvetli engel sayarak bir hamlede onu değiştirdi. Arap kelimelerini de diğer bir hamle ile atmak için bütün Türkiye’yi harekete getirdi.”

Aynı derginin Ocak 1959 tarihli 14. sayısında Engin Arın ise, salyalı ağzıyla şöyle höykürür:

  • “Dil devriminin ancak Osmanlıca’yı atıp öz dili benimsemekle yaşatılabileceği kesin olarak anlaşılmaktadır. Birisi ümmet çağı, ötekisi Türklük çağı!.. Ulusumuz Arapça Osmanlıca ve Arap yazısı abuk sabukluğundan artık tümden kurtarılmalıdır.”

   İnkılabın baş aktörlerinden Falih Rıfkı Atay da, şunları söylemekten utanmayacaktı:

  • “Büyük zaferde Yunanlılar denize döküldük ten sonra Meclis’te bir şeriatçı milletvekili, “Yunanlılardan kurtulduk. Bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız?” demişti.

   Atatürk çizmelerinin tozu ile İzmir’den geri döndü. Türklüğü yok olma tehlikesine düşüren asıl ana düşmanın, şeriatçılığın üstüne atıldı. Halifesi ile, şeyhülislâmı ile, medresesi ile, şer’iyye mahkemeleri ile, “emir ve nehiy” yetkileri ile hepsini topyekun tasfiye etti. Bu enkaz altından lâik Cumhuriyet doğdu ve Türk’ün yüzü Batı’ya döndü. Din devrimi de gelmek üzere idi. Ezan ve ibadet de Türkçe olacaktı. Kadın ondört asırlık kölelikten kurtulmuştu. Yazı ve dil devrimleri Türk kafasını Arap kafasından ayırıyordu.”

   Atay’ın “Arap kafasından ayırıyordu” sözü, aslında Türk’ü İslâmî düşünceden, dinî tahassüs ve tefekkürden menediyordu demekti. İşte en müessir gaye buydu. Bir diğer ifadeyle, asırlarca İslâm’ın kılıcı olan Türk milletinin dinî düşüncesine kanca atarak onu bulamaç yâni ne Doğulu ne Batılı bir mahlûka dönüştürmekti.

Oysa, lisana müdahale bir milleti ihya mı ederdi, yoksa bir millet için imha hareketinin ta kendisi miydi?.. Tarihî şartlar göz önüne alındığında görülecektir ki; bir milletin diliyle oynamak o millet açısından bir suikasttır. İşte Çin veya Japon alfabesi… “Çağdaş” değil diye asırlarca kullandıkları o alfabeyi değiştirip de o âna kadarki bütün tarihlerini çöpe atıyorlar mı?..

   Dilin önemi ve mevcudiyeti, hayat ile eşdeğerdir. Necip Fazıl bu bahiste şu inceliğin altını çizer:

  • Evet, dil vatandır!
  • Dil, insandır!
  • Dil, kâinattır!
  • Dil, Allah’ın, kâinat plânı olarak kuluna ihsan ettiği anahtardır!”

O hâlde; Necip Fazıl’ın “dil hassasiyeti”yle alâkalı olarak zihnimize açtığı bu pencereden şunları söyleyebiliriz ki:

Dile müdahale, vatana müdahaledir.

Dile müdahale, insana müdahaledir.

Dile müdahale, kâinata müdahaledir.

***

   Şunu da söylemek zorundayızki, dil katledicilerinin başlattığı o menfi çığır yüzünden artık günlük hayatta kullanılmayan kelimeleri yeniden diriltme arzusunda değiliz. Lâkin, her on yılda bir kelime değiştirme modasının sürdüğü günümüzde, o uydurdukları saçma sapan uydurukça kelimeleri de “çok moda” diye olur olmaz kullanma heveslisi değiliz.

   Salih Mirzabeyoğlunun dediği gibi;  “Ne arkaik dil, ne de uydurukça!..”

Peki, bu meselede “ölçü” ne olmalıdır? Kısaca özetlemeye çalışalım:

  1. Düşmanın İslâm düşmanlığı, Müslümanların da şuursuzluğu yüzünden günlük kullanımdan kalkmış ve pek anlayanı kalmamış olan kelimeleri yeniden diriltme taraftarı olmamak.
  2. Uydurma kelimelerin karşısında hâlâ azametini ve varlığını koruyan, çoğunluğun anladığı kelimeleri ısrarla uydurukça yerine kullanmak. Meselâ, “yaşam” yerine ısrarla “hayat” demek.
  3. Zamanın icab ve ihtiyaçlarına göre ortaya çıkmış olan beynelmilel kelimeleri kullanmak. Meselâ; telefon, radyo, televizyon gibi.
  4. Umumun sevip aldığı kelimelere hangi kökte olursa olsun saygı duymak.
  5. Halkın tabiî ihtiyaçlarına göre icad edilen kelimeler de makbulümüzdür. Meselâ; gecekondu, benzinlik gibi.
  6. Halkın asırlardır benimseyip kullandığı ve hem Türkçe, hem de Arabça ve Farsça menşeli karşılıkları olan kelimelerin her ikisinin de hayatta kalmasını temin edebilmek. Meselâ; beyaz (Arabça) ile ak (Türkçe), siyah (Farsça) ile kara (Türkçe) gibi.
  7. Menşeleri ne olursa olsun, milletin severek kullandığı ve zaman içinde kendi öz malı gibi gördüğü kelimeler yerine, kadîm Türkçeden hortlatılarak uydurulan acayib kelimelere karşı olmamız bir zarurettir.

Böylece bir nebze berraklaştırmaya çalıştığımız dil hassasiyetinin ne kadar önemli olduğunu, şu şekilde belirtir Konfüçyüs:

“Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” diye sorarlar Konfüçyüs’e. Şöyle cevablar:

  • “Hiç şübhesiz, dili gözden geçirmekle işe başlarım. Dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Vazifeler gereği gibi yapılmazsa, örf ve kültür bozulur. Örf ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

Dil hassasiyetine bu pencereden bakmak en mühim vazifedir. Bu kadar öneme sahib olan dil ve kelimelerin, ülkemizde nasıl bir kıyıma uğratıldığına şu hâdise trajikomik bir örnektir:

  • Böyle bir içki âleminde “ticaret” kelimesine karşılık aranıyormuş. Kafası şişen ve konuşanları dinlemeyerek önündeki kâğıda bir şeyler çiziktiren F. Rıfkı Atay’a M. Kemal bağırmış; “ne yapıyorsun çocuk?!” O da gayri ihtiyari, “Te-cim yazıyorum!..” demiş. Zira o sırada önündeki kâğıda biteviye “Te” ve “Cim” harflerini yazmaktaymış. Bunun üzerine “Tamam!..” demiş, ticaretin karşılığı bulundu; Tecim!.. Tüccar kolaylıkla “tecimer”, ticârethâne ise “tecimevi” olmuş. Bizim çocukluğumuzda bu kelimeler gayet yaygındı. Tabelâlarda “tecimevi” yazılıydı.”

***

   Uydurukçaya karşıyız, ancak, yeri geldiğinde çok kullanılan bazı “uydurukça” kelimeleri bile kullanabiliriz. Özellikle o kelimeyle kastedilen “değer ve mânâ”ya bir şey, kişi veya vakıa “aslında” pek lâyık değilse: Bizim “mukaddes” metinlerimiz varken, başkalarının “kutsal” metinleri vardır meselâ.

   Diğer yandan, halk nezdinde tam anlaşılır “bizce”si varken, hiç lüzumsuz yere “uydurukça” kullanmanın da hiçbir mazereti olamaz bizce. Bu bakımdan, Birey yerine Fert, Neden yerine Sebeb, Ödün yerine Taviz, Özgür yerine Hür, Tanık yerine Şahid, Ulus yerine Millet, Yanıt yerine Cevab, Yargıç yerine Hâkim, Yaşam yerine Hayat, Sözcük yerine Kelime deme imkânı varken, bu ikililerden Üstad’ın deyimiyle “kurbağaca”sını tercih etmenin, bizce züppelikle, en hafifinden aldırmazlıkla doğrudan “alâka”sı vardır. Aza sormuşlar “nereye gidiyorsun?” diye, “bütüne gidiyorum” cevabını vermiş. Biz de bu azîm ve mühim meseleyi, “bütün”den çok mütevazı bir “parça”, daha doğrusu “zerre” kadarıyla arzetmeye çalıştık.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s