ÇOCUK EDEBİYATI ROMAN ÇALIŞMASI -7-

Serdar dışarıya çıktığında bulutların arasından tuhaf bir şeyin parıldamakta olduğunu fark etti. Sanki birileri gökyüzüne bir ayna yapıştırmıştı.

-Hava çok güzeli diyorlardı birbirlerine çevre sakinleri. Sabahın bu erken saatinde güneşin böylesine parıldadığı ender görülür.

Yanılıyorlardı, çünkü parıldamakta olan güneş değildi.

‘Sanki tepemizde havaya asılı bir küre var,’ diye düşündü Serdar. ‘Gerçek güneşle aramıza sanki bir çeşit ışık topu girmiş.’

Olup biteni daha iyi inceleyebilmek için Zehra’nın güneş gözlüklerini ödünç aldı. Tuhaf bir hareketlilik fark eder gibi oldu. Sanki titrek ve ateş renkli bir şekil bulutların arasında bir delik açmaya çalışıyordu.

‘Bir girdaba benziyor,’ dedi içinden, bir ışık döngüsü için. ‘Sanki gözlerimi dikip beş saniyeden uzun süre bakarsam beni etkisi altına alacakmış gibi geliyor.’

-Hâlâ olmayan sevgilini mi bekliyorsun? diye takıldı Zehra. Paraşütle okulun bahçesine inmesini mi umuyorsun yoksa? Ne romantik olurdu ama değil mi?

-Sence de bu kadar ışık fazla değil mi? diye sordu Serdar endişeyle. Sanki üstümüze projektör tutuluyor gibi. Şu gölgelerimize bir baksana, yere boyanmış gibi duruyorlar.

-Doğru söylüyorsun, dedi Zehra. Şimdi hava birdenbire ısınacak.

Sonra da dikkatini yaklaşmakta olan erkek çocuklarına vererek, bir kere daha içlerinden hangisinin en yakışıklısı olduğuna karar vermeye çalıştı. En sevdiği uğraştı bu, lisedeki her erkek öğrencinin iyi ve kötü yanlarını birbirleriyle karşılaştırarak saatlerini geçirebilirdi.

Serdar, arka arkaya gelip giden öğretmenlerine dikkatini güçlükle verebildi. Bu sinsi güneş onu endişelendiriyordu. Rengini hiç beğenmemişti, çünkü ona ateşperestleri hatırlatıyordu.

Neler oluyordu acaba?

***

Sınıflar o kadar o kadar sıcak olmuştu ki, bütün zayıflığına rağmen Türkçe öğretmeni İsmet Kara bile ikide bir kocaman mendilini çıkarıp terini silmek zorunda kalıyordu. Herkesin başı önüne düşüp duruyordu. Kübra ile Hatice yanaklarını sıraya dayamış uykuya dalmışlardı. Saat onda okulun rehber öğretmeni hoparlörle bir duyuruda bulundu. Öğrencileri aniden bastıran yaz sıcağı sebebiyle güneş çarpması riskine karşı uyardı. Müdire hanım elinde megafonla, okulun bahçesini dolaşarak öğrencilere ve personele gölgede durmalarını öğütlüyordu.

-Başınızı iyi koruyun, diye tekrar ediyordu sürekli. Şapkanız ve şemsiyeniz olmadan güneşe çıkmayın.

Bulutların arasından parıldamakta olan sinsi güneşin bulunduğu tarafa bakmak, Serdar’a gitgide daha da zor gelmeye başlamıştı. Güneşin mavimsi ışığı artık tamamen gerçekdışı bir renk almıştı.

‘Bu güneş düzgün yükseklikte değil,’ diye düşündü. ‘Normal bir gök cismi değil bu.’ Bir helikopterin uçacağı yerden birazcık yüksekte duruyor. Işıkları şehrin sınırlarının ötesine kadar gitmiyor olmalı. Yalnızca bizi aydınlatan, minyatür bir güneş bu. Ama ne diye?

***

Öğrencilerinin gevşekliğinden rahatsız olan İsmet Hoca, onları cezalandırmak adına, ertesi güne yapmaları gereken bir dizi sorular verdi.

-Kimya ilmi kanıtlamıştır ki, diye açıkladı, ısının yükselmesi değişimleri hızlandırır ve süreçleri harekete geçirir. Görelim bakalım, bu ani sıcak da sizin beyin faaliyetinizi arttıracak mı?

Her zamanki kahkahalarından birini savurarak, eşyalarını topladı ve sınıftan çıktı.

Ders bittikten sonra Serdar, Buğra, Barlas, ve Zehra, okulun koridorlarında durup, onları güneşten korumakta olan gölge alandan çıkıp çıkmamakta kararsız kaldılar. Dışarıda güneş ışığı, cisimlerin kenarlarını şaşırtıcı bir belirginlikle parlatıyordu. En küçük bir madeni nesne bile özel olarak ışıklandırılmış gibi parlamaktaydı. Arabalar neredeyse eriyip gideceklerdi. Bütün sokaklar bomboştu. Orada burada görülen tek tük yetişkinler, şapkaları ya da ellerinde şemsiyelerle geziniyorlardı.

-Nehre gidelim mi? diye sordu Kübra. Orası hiç olmazsa biraz daha serin olur.

Rehber öğretmen aceleyle dört arkadaşın yanına gelerek, onlara başlarını örtmelerini söyledi. Güvenlik görevlilerinin yardımıyla öğrencilere eski beyzbol kasketleri dağıtıyordu.

-Bunları takın, diye emretti. Aksi takdirde güneş beyinlerinizi haşlayacak.

-Müdürümüz Selcan beyin söylediklerine bakacak olursak korkulacak bir şey yok.

Serdar, rehber öğretmenin kendisine uzattığı kasketi alarak saçlarını içine soktu, diğerleri de onun gibi yaptılar.

-O kasketlerle öyle çirkin oldunuz ki, dedi Zehra kahkahalarla gülerek onların yanına geldi.

Ne kadar ısrar ettilerse de saçlarını hiçbir şeyle örtmeye yanaşmadı. Hava dayanılmaz derecede sıcaktı. Öyle düşmanca bir sıcaklıktı ki bu, sanki kasıtlı olarak insanın tabanlarını yakmak istiyordu. Arkadaşının saçları tutuşup alev alsaydı, doğrusu Serdar hiç de şaşırmayacaktı. Ceketinin kolunu kokladı. Kumaş yanık kokuyordu.

Bir köpek sanki tüylerinin ateş almasından korkarmışçasına koşarak yolun karşısına geçti.

Nehrin kıyısına varınca, serinleyebilmek için buz gibi suya doğru koşturdular. Daha sonra kızlar, kayalıkların gölgesine çekildiler. Biraz sonra Serdar da onlara katıldı ancak Zehra ısrarla güneşin altında duruyordu. Çantasından bir şişe güneş losyonu çıkararak kollarına ve omuzlarına sürmeye başladı.

-Hepiniz korkaksınız, dedi arkadaşlarına. Ben sinema yıldızları gibi bronzlaşacağım, siz de beni güzelliğim karşısından kıskançlıktan çatlayacaksınız.

-Unutma, diye homurdandı Kübra, İsmet hocanın verdiği ödevler var. Eğer paragrafları yorumlamazsak yarın sabah hepimizi öldürür.

Zehra güneşin altında tembellik etmeye devam ederken, kızlar da problemler üzerine kafa yordular ve en küçük çözüme bile ulaşamadılar. İki saat böylece geçip gittikten sonra cesaretlerini hepten kaybettiler. Tam o sırada varlığını bile unutmuş oldukları Zehra, güzellik uykusundan uyandı. Sanki ateşi yükselmiş gibi tuhaf bir ifade vardı yüzünde.

Göz bebekleri anormal derecede büyümüştü.

-İyi misin? diye sordu Serdar, endişeyle.

-Evet, diye cevap verdi genç kız. Uyuyakalmışım o kadar.

-Biz burada sorulara kafa patlatırken sen keyif çatıyordun, diye homurdandı Kübra.

Zehra omuzlarını silkerek bunun umurunda bile olmadığını gösterdi. Yüzünde öylesine dalgın bir ifade vardı ki sanki iki saatlik şekerlemenin sonunda yaşlanmış, olgunlaşmıştı.

‘Yetişkinlere benziyor,’ diye düşündü Serdar. ‘Evet, işte bu! Şimdi bakışları, aynı matematik öğretmenine benziyor.’

-Ben eve gidiyorum, dedi Zehra. Sıkıldım buradan.

Serdar kaşlarını çattı.

Yolunda olmayan bir şeyler vardı. Zehra’ya bir şeyler olmuştu. Güneşin altında biraz uyuklayınca kişiliği tamamen değişmiş gibiydi. Serdar bir an bunu arkadaşlarıyla paylaşmayı düşündü ama sonra vazgeçti.

Hep birlikte dönmeye karar verdiler. Şimdi hava değişmişti. Akşam olunca sıcaklık ortadan kaybolmuş, hava neredeyse soğumuştu. Serdar başını havaya kaldırdığında, şehrin üzerinde asılı duran saydam topu görebiliyordu hâlâ. Ama artık ışık saçmıyordu.

‘Demek parıldamak için güneşe ihtiyaç var,’ diye düşündü. ‘Güneş ışınlarını bozarak, onların zararlı bir şeylere dönüştüren bir şey bu.’

Zehra gidip başını suyun altına soktu. Sonra da saçlarını taramaya başladı.

-Peki, şimdi nasıldın? diye sordu Serdar, merakla.

-Bilemiyorum, diye mırıldandı genç kız. Başımda bir ağrı var, midem de de kusma isteği duyuyorum. Neyse gidelim hadi.

Ana caddeye çıkarak, sınıf arkadaşları Burak’ın babasının kahve dükkânının önünden geçtiler. İçerisi çok kalabalıktı çünkü ani bastıran sıcaktan kaçan insanlar, buraya sığınarak ayran ve sodalara saldırmışlardı.

Türkçe öğretmeni İsmet hoca bu durumdan yararlanarak, şehrin beli başlı satranç oyuncularına karşı gözü bağlı olarak tek başına mücadele ettiği o meşhur ‘performanslarından’ birine girişmişti. Liseli arkadaşlar dükkânın camına doğru yaklaşarak içeriye baktılar. İçlerinden hiçbiri gözlerine son derece korkutucu gelen bu oyunu oynamayı bilmiyordu.

-Tüyelim buradan, diye inledi Kübra. Türkçeci bizi görürse yine alay etmeye başlayacaktır.

Serdar onun peşinden gitmek üzerine bir adım attı. Ancak Zehra olduğu yerde kaldı. Kaşlarını çatmış, satranç tahtası üzerindeki piyonların gidiş gelişlerini dikkatle izlemekteydi.

-Ne yapıyorsun sen orada? diye sordu Hatice, sabırsızlıkla.

-Nasıl oynandığını öğreniyorum, diye cevapladı genç kız. Kolaymış ama bunlar çok kötü oynuyorlar. Güzel Sanatlar öğretmenimiz Melike Hoca üç hamle sonra oyunu kaybedecek. İsmet Hocanın kendisine kurduğu tuzağın farkına bile varamadı.

-Kes şunu! diye fısıldadı Kübra, bizi kandırabileceğini mi sanıyorsun? Amiral battı oynarken bile hep yenilirsin. Bir camın arkasından, oynayanları bir dakika seyrederek, satrancı öğrenmiş olabileceğine kim inanır sanki?

‘Vay canına,’ diye düşündü Serdar telaşla. ‘Ya doğru söylüyorsa?’

Arkadaşlarının söylediklerine kulak bile asmayan Zehra, çoktan dükkândan içeri girmişti. Bir masaya oturarak kendisine bir satranç tahtası istedi. İçerideki büyükler bıyık altından gülümsediler.

Kübra, Serdar’ın kolundan yakaladı.

-Bu yaptığına inanabiliyor musun? dedi kekeleyerek.

-Evet, diye cevap verdi Serdar, endişe dolu bir sesle. Bana kalırsa hepsini yenecek.

-Hadi ama, dedi, Buse, bu mümkün değil.

Ancak Serdar ’in dediği aynen gerçekleşti.

Masaların arasında gözleri bağlı olarak dolaşmakta olan İsmet öğretmen, öteki oyuncuların hepsini çabucak yendi. Ancak oyuna hâlâ devam eden tek oyuncu, Zehra’nın karşısına geçince gülümsemesi birden kayboldu.

Genç kız, onunla âdeta oyun oynuyor, bütün stratejilerini önceden tahmin ediyor, onu en arka saflara kadar geriletiyordu. Hamlelerini yüksek sesle her söyleyişinde İsmet dişlerini biraz daha sıkıyordu.

-Karşısındakinin Zehra olduğunu henüz fark etmedi, dedi Kübra. Fark ettiniz mi, hareketlerini bildirirken sesini değiştiriyor.

Türkçe öğretmeni ter dökmeye başlamıştı. Alnında biriken ter damlaları aşağı doğru aktıkça, inatla gözünden çıkarmadığı o saçma kumaş parçasını ıslatıyordu.

Salondaki bütün büyükler soluklarını tutmuşlardı. Yerel gazetenin muhabiri hiç durmaksızın notlar almaktaydı. Dükkânın içinde bir oraya buraya koşuşturarak, daha önce hiç duymadığı bu dâhi satranç oyuncusunun kim olduğunu sorup duruyordu.

-Hiç kimse değil ki, dedi garson kızlardan biri. Sersem liseli kızın teki işte. Beyinsiz budalanın biridir. Nasıl olduysa bir yolunu bulmuş hile yapıyor, hiç anlamadım.

-İşin güzelliği de burada ya, dedi gazeteci soluk soluğa. Hile felan yapmıyor bu kız.

Çok geçmeden Türkçe öğretmeninin mat olmasıyla oyun bitti. Adam aşağılanmış, öfkeden deliye dönmüş bir halde gözündeki kumaş parçasını çıkarıp attı ve rakibinin yüzüne bakınca, satranç masasının karşı tarafında yüzü sivilceli bir canavar görmüş gibi irkildi.

-Zehra, dedi güçlükle, Zehraaaaa!

Bu kelimeleri öyle bir söylemişti ki, en ağır hakaretten beterdi.

Benzi solmuştu, sendeleyerek kapıya kadar yürüdü ve gecenin karanlığında gözden kayboldu. O ortadan kaybolduktan sonra, kahve dükkânını dolduran kalabalık kazanının çevresini sararak, onu teknik soru yağmuruna tuttular. Zehra kibirli bir tavırla onları geri çevirdi.

Ertesi sabah aynı yerde, bu kahve dükkânında bir basın toplantısı düzenleyeceğini duyurdu. Dışarı çıkarken kendine yol açmakta zorlanıyordu. Serdar ve Kübra hayranlarının ona yol açması için araya girmek zorunda kaldılar.

-Bunu nasıl yaptın? diye soruyordu Hatice. Nasıl öğrendin?

Zehra hiç cevap veremiyordu. Hiçbir şey görmüyor gibiydi. Tıpkı bir uyurgezer gibi yürüyordu.

-Sana ne olduğunu biliyorum ben, diye fısıldadı Serdar, arkadaşını bileğinden yakalayarak. Güneşten oldu. İçimizde başına kasket takmamış bir tek sen vardın.

Daha o anda söylediklerinden pişman olarak dilini ısırdı. Olağanüstü olayların ortasında yaşamaya öylesine alışmıştı ki, artık bütün bunlar ona son derece sıradan görünüyordu.

‘Ne kadar aptalım,’ diye düşündü, gözyaşlarını tutmaya çalışarak. ‘Her şeyi mahvettim işte. Şimdi bunlar da benim kaçık olduğumu düşünecekler ve bundan sonra hiç biri benimle konuşmayacak. Oysa söylediklerimin doğru olduğundan da eminim!’

Arkadaşları yüzüne merakla bakıyorlardı. Ancak bakışlarında pek de düşmanlık yok gibiydi.

-Bunu söylemen çok komik, dedi Kübra, fısıltıyla. Çünkü az önce ben de aynı şeyi düşünüyordum.

Serdar şu anda onu her zamankinden daha sevimli buluyordu ve çocuğun boynuna sarılmamak için kendini zor tuttu.

-Doğru, diye destekledi Buse’de. Bu güneş gerçekten tuhaf bir şey… Normal bir ışık değil bu. Gördünüz mü, her şey mavileşmiş gibi? Sanki karın ortasında veya bir buz dağının üzerindeyiz.

Akşam nemliliğine karşın çocukların sırtından buz gibi bir ürperti geçti. Serdar çevresine bakındı. Her zaman ortalıkta dolaşan yayalar olmayınca bu yer bir ateşperest varlıkların mekânına dönüşmüştü.

Hayvanlar, kediler, köpekler otomobillerin ve el arabalarının altlarına gizlenmiş, şehrin bütün evlerini birer birer yerinden sökecek bir kasırgayı bekliyorlardı sanki.

-Eğer Serdar haklıysa, dedi Zehra, bir rüyanın içinde gibiydi. Beni böyle akıllı yapan şey ya gerçekten güneşse? Kahretsin! Benim beyinsizin biri olduğumu herkes bilir, en başta da ben. Eğer normal halimde olsaydım, İsmet Hocamızı satrançta yenmem mümkün olmazdı. Basit zeka oyunlarının kurallarını bile aklımda zor tutuyorum.

Hepsi başlarını kaldırıp, ışığı gökyüzüne neredeyse canlı bir nabız atışıyla doldurmakta olan gök cismine baktılr.

-Bu gerçek güneş değil, diye mırıldandı Serdar. Şehrin üzerine yerleşmiş bir şey. Bir tür meteor, ya da onun gibi bir şey işte.

-Madem öyle, ben bu durumdan yararlanmak istiyorum, dedi Zehra ayağa kalkarak. Dâhi bir kız olabilmek için bundan başka fırsat bulabileceğimi sanmıyorum. İsmet Hoca bugüne kadar benimle o kadar çok alay etti ki, onu yere sermek istiyorum. Ondan daha akıllı olmak istiyorum.

-Hayır, diye yalvardı Serdar. Hatırlasana biraz önce nasıl da başın ağrıyordu.

-Alışkın olmadığım içindi o, diye cevap verdi Zehra. Beyin de kaslar gibidir, uzun süre hamlaştıktan sonra çalıştırılırsa, başlarda birazcık acı verir.

Kendi saçlarını okşayarak dans etmeye başladı.

-Güneşin en son saç telime kadar girmesini istiyorum, dedi. Yarın yine güneşleneceğim ve iki saat içinde gözlerim kapalı olarak bir bilgisayar yapabilecek hale geleceğim.

Bu şakaya kimse gülmedi.

-Çıldırmışsın sen, diye fısıldadı Hatice. Güneş çarpmasından ölüp gideceksin.

-Bu iş gerçekten de tehlikeli gibi görünüyor, dedi Kübra. Bir yerde doping sayılır, öyle değil mi? Bana sorarsanız bu işin sonu iyiye varmaz.

-Ne olursa olsun, diye iç geçirdi Kübra, eğer bunu birilerine anlatmaya kalkarsak, kimseyi inandıramayız.

Serdar hüzünlü gülümseyişine engel olamadı. Çünkü bu durumu çok iyi biliyordu.

Başka hiçbir şey konuşmadan Zehra’yı evine bıraktılar ve sonra her biri evlerine dağıldılar. Eve dönen Serdar, arkadaşının durumunu öğrenmek için ona telefondan mesaj gönderdi ancak telefona kızın annesi cevap vererek, Zehra’nın başının ağrıdığını ve kimseyle konuşabilecek durumda olmadığını söyledi.

***

Ertesi sabah daha güneş doğar doğmaz, yerel basından gelen gazeteciler Zehra’nın penceresinin altına kamp kurarak, onunla söyleşi yapmak için beklemeye koyulmuşlardı. Ancak istediklerini elde edemediler. Tekirdağ’ın yeni şöhreti, muhteşem ve zeki öğretmen İsmet Kara’yı satrançta dümdüz etmiş liseli Zehra, sordukları sorulardan hiçbir şey anlamıyor gibiydi. Bir gece deliksiz uyku ve üç tane aspirin beyninde satranca dair ne varsa sanki silip yok etmişti. Kızın kapris yaptığını düşünerek, çaresizlikle oradan ayrıldılar. Serdar, Zehra’yı yatağının ayakucuna oturmuş, yüzü karmakarışık bir halde, gözyaşları içinde buldu.

-Gördün mü, tekrar salak oldum, dedi genç kız, hıçkırıklar içinde Serdar’a sarılarak. Bu sabah uyandığımda bir baktım ki hiçbir şey hatırlamıyorum. Dün akşam kahve dükkanında satranç masasının başında oturuşum gözümün önüne geliyor ama nasıl oynadığım konusunda en küçük bir fikrim bile yok. Sanki bir gece için bana Çince konuşabilme yeteneğini vermişler ve sonra uykumda öğrendiğim kelimelerin her birini unutmuşum gibi.

İniltiler içinde Serdar’ın omuzlarını sarstı.

-Şimdi rezil olacağım, dedi soluk soluğa. Herkes beni olduğumdan çok daha akıllı zannediyor artık. Korkunç bir şey bu, kendimi hiç bu kadar aptal hissetmemiştim.

Serdar ve Zehra mutfağa inerlerken Melisa hanımın rahatsız göründüğünü fark ettiler. Komşuları ona kızının satranç turnuvasındaki marifetlerini yetiştirmişti bile ama o duyduklarına inanmakta güçlük çekiyordu. Sabah pencerelerinin önünde gazeteci arabalarını gördükçe gitgide telaşa kapılmış, şimdi ise öfkelenmeye başlamıştı.

-Siz neler karıştırdınız bilmiyorum ama, diye söylendi, ama bu işi hiç sevmedim. Eğer niyetiniz öğretmeninizi küçük düşürmek için yapılan bir şakaysa bu işin sonu sizin için iyi olmayacaktır, bu yüzden de bir an önce gidip özür dilemenizi tavsiye ederim. Bundan sonra da sakın boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın.

-Of! diye inledi Zehra, evden çıkarken. Keşke kafama bir naylon torba geçirebilsem!

Bir süre sonra kızlar Hatice ve Kübra ile buluştuklarında, Zehra kendini çok çaresiz hissettiğini itiraf etti.

-Eskiden, dedi, aptal olmaktan yana hiçbir şikâyetim yoktu ama şimdi işler değişti. Zekânın tadını aldım bir kere. İnsan üzerindeki etkisini öğrendim. Şimdi daha fazlasını istiyorum.

-Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? dedi Kübra, hayretle. Uyuşturucu bağımlıları gibi konuşuyorsun, doğrusu beni korkutuyorsun.

-Bunun nasıl bir şey olduğunu anlayamazsın, dedi Zehra, omuzlarını silkerek küçümsemeyle. İhtiyacım var, daha fazlasına ihtiyacım var. Böyle kalamam.

-Nasıl ‘böyle?’ diye sordu Hatice.

-Aynı senin gibi bir hiç olarak, dedi Zehra, haykırarak işte! Bunu mu duymak istiyordun?

Bir ağızdan bağrışmaya başladılar. Serdar araya girmek zorunda olduğunu hissetti. Kızlar onu iteleyince neredeyse gözlükleri kırılacaktı.

-Yeter artık! diye bağırdı. Birbirimize düşeceğimize karşımızdaki bu sorunu incelememiz gerek.

Başlarını kaldırıp gökyüzüne baktılar. Sıcak bir sis tabakası semânın üzerinde asılı duran ışıklı kümeyi çevrelemekteydi. Güneş ışınları sisin içinden geçerek yeryüzüne iniyordu.

‘Hiç olmazsa biraz korunuyoruz.’ diye düşündü Zehra. ‘Şimdilik…’

-Tekrar aynı şeyi yapamazsınız, dedi Serdar, inatla. Son derece tehlikeli bu, kesinlikle eminim.

-Hayır ama, diye direndi Zehra. Hiç kuşkum yok, buna alışacaktır ve başımın ağrısı da eninde sonunda kaybolacaktır. Bunun bize lütfedilmiş bir fırsat olduğunu anlamıyor musun? Bundan yararlanmamız gerek. Bu yapay zekâ bize gökyüzünden düştü. Bir tür hazine sanki, değerini bilmeliyiz.

-Nasıl? diye sordu Hatice. Ve Neden? ve Niçin?

-Çünkü sen de, ben de, hepimiz zavallı geri zekâlılarız, diye haykırdı Zehra, gözyaşlarını tutmakta zorlanıyordu. Eğer sabahın erken saatinde kendimizi bu zekâ ile yeterince besleyebilirsek, gün içinde hayatımızın akışını değiştirme şansına sahip olabiliriz.

Serdar kaşlarını çattı, arkadaşının sözü nereye getireceğini tahmin etmeye başlamıştı.

-Demek istediğin, dedi, güneşin sana verdiği bilgiden faydalanarak, gece olup da uyku öğrendiklerinin hepsini silene kadar zengin olmaya çalışacaksın, öyle mi?

-Evet, diye mırıldandı Zehra, eğer sabah erken saatte güneşlenmeye başlarsam saat ona kadar yeterince zeki, öğle zamanına kadarsa neredeyse dâhi bir kadın olabilirim. Böylece öğleden sonra bir şeyler icat edebilmek için birkaç saat zamanım kalacaktır. Ne bileyim ben, misalen bir makine, bir mega bilgisayar. Bu icadın patentini alarak büyük bir şirkete satarsam süper zengin olabilirim.

-Bir gün içinde önce dâhi sonra zengin sonra da tekrar salak, diye güldü Kübra, güzel plan doğrusu.

Serdar başını salladı. Yaklaşmakta olan tehlikeyi görebiliyordu. Zehra kendi boyunu aşan bir şeylerin tadını almıştı ve yükseklik başını döndürmüştü. Şimdi ise bundan vazgeçemiyordu.

-Bütün bunlar boş laf, diye kestirip attı Kübra. Bence en iyisi hiçbir şey olmamış gibi davranmak.

-Sen kendi adına konuş zavallı korkak, dedi Zehra, arkasını dönerken.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s