ÇOCUK EDEBİYATI ROMAN ÇALIŞMASI -12-

Tuhaf bir hava hâkimdi o gün. Her ne kadar bazıları hâlâ güneşin mucizesine inanmıyormuş gibi görünseler de, büyük çoğunluk bu durumdan yararlanmanın bir yolunu bulmaya çalışmaktaydı.

Serdar markette müşterilerden biriyle tezgâhtar arasında tuhaf bir konuşmaya tanık oldu.

‘Zeki olmak fırsatı burnumuzun dibindeyken böyle aptal kalmakta ısrar etmenin ne faydası var? diye homurdanıyordu tezgâhtar. Ailemin beni üniversiteye gönderecek parası yoktu. Görüyorum ki o zaman okumuş olanlar şimdi ceplerini dolduruyorlar. Bu mavi güneş biz yoksullar için büyük bir lütuf. Bize yeni bir şans veriyor, adeta adaleti sağlıyor. Söylesene Emine Teyze, siz de ev işleri yapmak yerine füzeler imal etmek istemez miydiniz?

‘Füze imal etmek mi? diye sordu yaşlı teyze, şaşkınlıkla.

‘Bu mavi güneş bizim intikamımız, diye gürledi tezgâhtar. Fırsatı kaçırırsak çok yazık olur. Çünkü bu güneş yalnızca Tekirdağ halkı için parlıyor, başkaları için değil. Bu bir lütuf diyorum size, gerçek bir lütuf!

***

Her ne kadar, İl Emniyet Müdürünün arabası şapkasız gezmenin kanunen yasak olduğunu duyurarak devriye gezmeye devam ediyorduysa da, Serdar gitgide daha fazla insanın, başları açık bir halde evlerinin kapısının önüne çıkmakta olduğunu fark ediyordu. Önce ihtiyatla yavaş yavaş yürüyorlar, sonra gözleri gökyüzünde şapkaları ya da örtülerini çıkarıp atıyorlardı. İlk birkaç dakika kaskatı kesiliyorlar, sonra saçlarının alev almadığını fark ederek, gevşeyip rahatlıyorlar ve güneşin mavi ışıkları kafalarından içeri iyice girinceye dek oldukları yerde kalıyorlardı.

Çoğu zaman fazla uzun süre oyalanmayarak Emniyet Müdürünün kendilerini yakalamasına fırsat vermeden evlerine dönüyorlardı.

-İşe yarıyor gerçekten, demişti Esra Hanım, Serdar’a sır verir gibi. Başta ben de inanmıyordum ama dün öğleden sonra on beş dakika kadar başım açık güneşin altında durdum. Eve girer girmez elimin altındaki çapraz bulmacayı beş dakikada bitirdim. Benim yaşımda bu bir deha gerektirir. Benim gibi hafızasını kaybetmekte olan yaşlı insanlar için mavi güneş ilaç gibi geliyor.

Bir sabah evden çıkarken Serdar, bir ağacın arkasında bir Soyut varlığın hareket etmekte olduğunu görür gibi oldu. Aceleyle o tarafa koştu. Kahkahaları takip ederek kendini bir orman açıklığında buldu. Bir grup ateşperest, burada onu beklemekteydiler. Oyun olsun diye genç adamın arkadaşlarının görünümlerine bürünmüşlerdi. Biçimlerinin esnekliğini kullanarak ateş renginde birer Zehra, Kübra ve Hatice oluvermişlerdi. Serdar onları görünce bir adım geriledi. Bir an için ona, arkadaşlarının suretleriyle karşı karşıya kalmış gibi gelmişti. Hiç boş bir duygu değildi. Beyaz gözlerini ölü bir ifadeyle Serdar’ın yüzüne dikmişlerdi. Her biri ölüp tekrar dirilmişe benziyorlardı.

-Kesin şunu, diye bağırdı Ateşperestlere. Beni böyle korkutamazsınız.

Aslında bu söylediği tam olarak doğru değildi.

Soyut varlıklar ona hiç aldırmadan, oyunlarına devam ettiler ve üstelik zombiler gibi iki yana sallanarak yürümeye başladılar. Serdar içindeki rahatsızlığı onlara belli etmemeye çalışıyordu.

-Bu mavi güneş de, diye tısladı, tabii ki sizin icadınız.

-Elbette, dedi soyut varlıklardan biri kahkahalarla. Çok geniş kapsamda bir şaka hazırladığımızı sana söylemiştik. Güneşin gücünü Efesus kullanıyor artık.

-Bu iş fazla sürmeyecek, dedi Serdar, içini çekerek. Siz de pekâlâ biliyorsunuz ki yakında bu iş bozulacak.

-Kesinlikle, dedi Zehra’nın hayali görüntüsü. O son patlamayı merakla bekliyoruz. Irkının insanlarının birbirini yemeye başlamaları için sabırsızlanıyoruz.

-Âdisiniz siz, dedi genç adam tükürür gibi.

-Hayır, biz ateşperestiz, diye cevap verdi içlerinden biri. İnsanlık tarihiyle başlayan insana düşmanlığımız devam ediyor ve devam edecek.

-Sizinle konuşmamın bir faydası olmaz sanırım, dedi Serdar. Vazgeçmeyeceksiniz, değil mi?

-Elbette ki hayır, diye haykırdı Kübra’nın hayali görüntüsü. İşler tam beklediğimiz gibi gelişiyor. Sen de gördün değil mi, savaş başladı bile. Aralarında zekâ yarıştıran öğretmenler ve öğrenciler çok eğlenceli doğrusu. Sen de boşu boşuna kendini yorup duruyorsun. Onları ikna etmek için istediğin kadar uğraş. Zekâların savaşı bu, mani olamazsın! Çünkü sen henüz on altı yaşındasın. Koca koca insanlar ne diye bu yaşta bir insanın sözünü dinlesinler. Onları doğruları bildirmek istesen de kabul etmezler.

-Bana bak sevimsiz yaratık, bir akıl yaşı vardır, bir de biyolojik yaş… Her ne kadar onlardan çok çok küçük olsam da akıl yaşı olarak onlardan kat be kat önde olduğumu biliyorum, bekleyin sizinle nasıl mücadele edeceğimi cümle âlem görecek.

***

Serdar arkasını döndü. Diz çöküp yalvarsa bile boşunaydı, hiçbir sonuç elde edemeyecekti.

Çaresizlik içinde eve dönmeye karar verdi. Annesi yüzünde endişeli bir ifadeyle arabanın önünde onu bekliyordu.

-Burada olup bitenler pek hoşuma gitmiyor, dedi. Babanın bulunduğu şantiyeye telefon etmek istedim ama hatlar kesilmiş. Cep telefonları bile çalışmıyor artık. Yakında bir şeyler olacağını hissediyorum ve bu beni korkutuyor. Alışveriş yaparken karşılaştığım insanlar çok tuhaf şeyler anlattılar. Mavi güneşle ilgili ipe sapa gelmeyecek hikayeler…

Ellerini ovuşturarak gözünün ucuyla sanki bütün bunlardan o sorumluymuş gibi, Serdar’a bakıyordu. Serdar kendini evin içine attı. İçeride ablası Özlem, dişlerinin ucuyla bir simiti kemirerek onu bekliyordu.

-Anlatılanlar doğru mu? dedi Serdar’ın üzerine atılarak. Dâhi zekâsına sahip olmak için güneşe çıkmak yeterliymiş diyorlar. Bak aklıma ne geldi, eğer birkaç saat güneşlenirsem servet sahibi olmanın yolunu bulacak kadar zeki hale gelirim belki, ha?

-Ama bu çok tehlikeli, diye fısıldadı Serdar. Gerçekten de beyin uyuşturucusuyla uyarılmış gibi oluyor ama sonra da peynirli sufle gibi çöküveriyor. Daha önce sahip olduğu dâhice fikirlerin hiçbirini hatırlamıyor insan.

Özlem yüzünü buruşturdu. Öfkeli bir hareketle simidi tabağa bıraktı.

-Benim cesaretimi kırmak için böyle konuşuyorsun, diye tısladı. İçten içe benim başarılı olmamı istemiyorsun, ömrümün sonuna kadar garson olarak kalmamı tercih edersin.

Serdar elini ablasının elinin üzerine koydu.

-Aklını kaybetmeni istemiyorum, dedi tatlı bir sesle. İşte hepsi bu! Konuşulanlara kulak asma sen. Zararsız bir şey değil bu. Bütün hepsi bir tuzak aslında. Elini veren bir daha kolunu kurtaramıyor.

Özlem ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi ve kapının öbür ucuna çekildi.

Anneleri gelip onun yerini aldı.

-Yarın sabah güneş doğar doğmaz yola çıkmaya karar verdim, diye duyurdu evlatlarına. Hiçbir risk almak istemiyorum. Şehrin semalarında parlamakta olan bu şeyin ne olduğunu bilemiyorum ama altından bir çeşit nükleer tehlikenin çıkmasından korkuyorum. Eğer babanız burada olsaydı o da bana hak verirdi. Güneye doğru gideceğiz, onun şantiyesini bulmaya çalışacağız.

***

Yataklarına çekildiler ancak Serdar’ı bir türlü uyku tutmadı. Arkadaşlarını terk etme fikrini kabullenemiyordu. Arkadaşlarını terk etme fikrini kabullenemiyordu. Annesini kalmaya nasıl ikna edebileceğini ise hiç bilemiyordu. Üstelik annesinin aldığı bu kararın mantıklı olduğunun da farkındaydı. Mavi güneşin yakınlarında daha fazla oyalanmanın sonu, çılgınlığa varacaktı ama Serdar şehirden ayrılmak istemiyordu, ayrıldığında nelerin olup biteceğini tahmin edebiliyordu, lakin Anne Şükran Hanım?!..

***

Ertesi sabah, Esrarlı ailesi şehirden ayrılırken ana yola çıkan patikanın üzerine kurulmuş bir barikatla karşılaştılar. İl Emniyet Müdür yardımcılarından biri burada nöbet bekliyordu.

-Kusura bakmayın hanımefendi, diye homurdandı. Özel izni olmayan hiç kimse, şehri terk edemez.

-Nasıl? diye bağırdı annesi. Bu da ne demek oluyor? Burası artık özgür bir ülke değil mi yoksa?

-Kusura bakmayın hanımefendi, diye tekrar etti Müdür yardımcısı… Ancak bu beyin zarı hummasıyla alakalı bir durum… Hastaları belirli bir bölgenin içinde tutmak için kesin emir aldık. Kimsenin karantina bölgesinden dışarı çıkmaya izni yok.

-Ama ben ve evlatlarım hasta değiliz ki, diye itiraz etti anne.

-Bunu siz bilemezsiniz hanımefendi, dedi müdür yardımcısı, gülerek. Bunu size ancak doktor söyleyebilir. O zamana kadar geri dönüp kamptan dışarı çıkmayın lütfen.

Adamın hiç şakası yoktu. Şükran Hanım bunu fark edince arabayı geri döndürmek zorunda kaldı.

-Neler oluyor? dedi Özlem, tırnaklarını yiyerek soluk soluğa. Neredeyse bize ateş edecek zannettim.

-Bilmiyorum, diye fısıldadı anneleri, ama doğrusu ben de korktum.

-Anlamıyor musunuz? dedi Serdar. Tekirdağ halkı burada olup bitenlerin dışarıdan bilinmesini istemiyor işte. Mavi güneşin ‘lütfundan’ kendilerinden başka kimse yararlanmasın istiyorlar.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s