ÇOCUK ROMANI TEFRİKA -2-

Serdar yatağında… Derin şekilde uyumakta. Şakaklarından ince ince boşanan ter ilginç rüyalar gördüğünün delili değil de ne olabilir?

‘Hayalet’ diye bağırdı Serdar. Bağırdı ve uyandı… Uyanır uyanmaz Efesus yaklaştı yanı başına.

-Hayalet, insanların bize taktığı çok aptal bir isim. Biz hayalet değil gerçeğin ta kendisiyiz. İnsanlık ne kadar da zavallı. Bizi düşünmeyen ve okumayanlar anlayamaz. Biz ne hayaliz, ne de hayali…

-Kimsiniz öyleyse? Size ne diyeceğiz biz?

-Soyut… Soyut veya ateşperest varlıklar, bu iki kelime bizim için uygundur. ‘Hayalet’ insanların uydurduğu hayali kelime. Bu kelimeden nefret ederiz, ne kadar bayağı adlandırma.

*

Serdar tüm bu meçhul düşüncelerle okula gidiyor Rehber öğretmeni tarafından kapıda karşılanıyordu.

-Hadi bakalım Serdar okulun psikoloğuna gidiyoruz.

-Aaaa öğretmenim yine mi? Bıktım şu psiko-lokumculardan…

Rehber öğretmen Serdar’ın bu alakasız sözlerine aldırmayarak genç çocuğu okul psikoloğuna götürdü. Bu ilk defa olmuyordu. Genç çocuk binanın merdivenlerini etrafındaki liselilerin alaycı bakışları altında çıktı.

Bekleme salonundaki plastik kaplamalı koltuklardan birinin üzerine ilişti. Bütün bu dertleri başına açan Efesus’un ateşperest askerleri ona bir nanik yaparak, gözden kaybolup gitti.

Serdar temizlemek için gözlüklerini çıkarttı. Ateşperestlerin sebep olduğu dertler yüzünde gözleri şaşı olmuş ve bu şaşılık zamanla miyoba dönüşmüştü.

-Şakalarımızı tanık olmaksızın yapabilmek istiyoruz, demişti içlerinden biri. Senin sürekli orada olup bizi gözetlemen hiç hoşumuza gitmiyor. Biliyorum söylediklerine kimse inanmıyor ama yine de bu çok can sıkıcı!

Bunu söyledikten sonra genç çocuğa doğru ışıltılı bir şimşek göndererek retinasını delmişti. Bu olaydan beridir Serdar’ın görüşü giderek zayıflıyordu. Her yıl gözlük değiştirmek zorunda kalıyordu. Erkek arkadaşları ona ‘gözlüklü şebek’ ismini takmışlardı. Yakışıklı bir erkek olmasına rağmen hiç kız arkadaşı olmamıştı, okul eğlencelerine de kimse onu davet etmiyordu. İşin aslı okuldaki kızlardan hiçbiri, bütün zamanını sanki karşısında diğer insanlara görünmez olan birtakım gösteriler izlermişçesine manzaraya dalıp giderken geçiren bu tuhaf erkekle birlikte görülmekten hoşlanmıyordu.

Serdar gözlüklerini taktı ve pencereye doğru yürüdü. Çimenliğin karşı tarafında, termitler tarafından yarı yarıya yenmiş durumda bulunan birkaç totemi içinde barındıran, eski bir dağ yamacına doğru bakıyordu. Bu dağ yamacına eski Rumların hakim olduğu sanılmaktaydı. Derin derin düşünen Serdar, içteki sesini susturamıyor ve bir vaveylalara şahit olarak insanlığı düşünüyordu. İnsanlar dedi kendi kendine: Ne yapıyorlar böyle? Ben Serdar… Şahit olduğum ateşperestler ve insanlık… Bu üçgen etrafında hayat yaşamak ne kadar da zorlu!..

*

Yanılıyorsun Serdar!. diye ses duydu ötelerden… Serdar çok şaşkın. Sadece bu kadarcık bir sesti ve üstelik bu ses; ateşperestlerin sesi de değildi! Nereden gelmişti bu ses? Serdar, gitgide anlaşılamaz bir hayatı mı sürükleniyor, yoksa hakiki hayatı keşif mi ediyordu?

*

Ateşperestler her yerdeydiler. Şu anda bile Serdar, onların evlerin duvarlarından atladıklarını, yoldan geçen arabaların arasından fırladıklarını görebiliyordu. İnsanların her türlü felaketinin sorumlusu onlardı. Çoğu zaman Serdar onları bir kazayı düzenlerken yakalıyordu. Bir kavşakta durup bekliyorlar, yoldan geçen arabalardan birine atlayıp, kendi ellerini şoförün ellerinin üzerine koyarak direksiyona hâkim oluyorlardı. Otomobilin şoförü aracının kontrolünü kaybederek ya bir ağaca çarpıyor ya da bir yayayı deviriyordu. Sonradan da kekeleyip duruyordu:

-Hiç anlamıyorum, direksiyon parmaklarımın arasından kayıp gitti sanki.

Söylediklerine kimse inanmıyordu Serdar’dan başka.

Ateşperestler, madde üzerinde birçok güce sahiplerdi. Siz farkına bile varmadan ellerini göğsünüzden içeri sokabilirlerdi. Bundan sonra da kalbinizi yakalayıp ateş doldururlar böylece kalbinizi yakarak yok ederlerdi. ‘Kalpsiz insan’ böyle ortaya çıkmaktaydı.

‘Katil bunlar,’ diye geçiriyordu içinden Serdar. ‘Her gün binlerce kusursuz suç işliyorlar ve kimse varlıklarından bile kuşkulanmıyor.’

Serdardan başka kimse… Bu da onun için taşıması gitgide ağırlaşan bir yük haline geliyordu.

Alnını cama dayadı. Öfkeyle çaresizlik arasında gidip gelmekteydi. Dünyayı bu kötü niyetli, hain gülüşlü ateşperestlere teslim olmuş görmenin sebep olduğu öfke ve bu durumu değiştiremeyecek olmanın verdiği çaresizlik. Her türlü çaresizliği kabul etmeyen deha çocuk Serdar… Mücadelenin şart olduğunu bilen, fakat bu mücadelenin nasılından ve niçininden habersiz yine Serdar…

Serdar onlar için bir kara koyundu. Ondan nefret ediyorlardı. İnsanlık tarihinin kurulduğu günden beri insana düşman olan bu ateşperestler, Serdar’dan intikam mı alıyorlardı yoksa?

*

-Serdar, diye psikoloğun arkasından seslendiğini duydu deha çocuk. Duyduğuma göre bir olay yaşanmış, bu konuda konuşmak ister misin?

Serdar gözlerini yerden kaldırmadan başını salladı. Gerçekler konusunda çok cahil olan bu yetişkinleri çok fazla kışkırtmamak gerekirdi. En büyük tehlike, ‘Bu dahi çocuğun tedavi edilemeyecek kadar kötü durumda olduğunu, hatta onun bir ‘deli’ olabileceği iddiasını düşünmeleriydi.

Ateşperestler de işi buraya vardırmak istiyorlardı zaten.

Beş dakika sonra psikolog (Serdar’a göre psiko-lokumcu) izin kağıdını imzalayarak Serdar’ı evine gönderdi. Genç çocuk ona teşekkür etti. Bütün olup bitenlerden sonra hiç değilse sınıf arkadaşlarının alaylarına hedef olmak zorunda değildi artık.

Kitaplarını bağrına basarak okuldan çıktı. Hemen o an da ateşperestler çevresini sarıverdiler. Bağırarak hakaretler, alaylar savuruyorlardı. Evlerin duvarlarından, kaldırım taşlarının arasından çıkıp geliyorlardı. Kimileri karınca gibi küçücük, kimileri ise fil kadar kocamandı. İçlerinden bazıları insan görünümüne uyum sağlamakta güçlük çekiyor, bazıları da uçan balonlar gibi havada uçuşuyordu; ancak hepsinde ortak olan özellik, vücutlarının ateş rengine benzer bir renkle beraber kılla kompoze edilmesiydi. Yine ‘eğlenmek’ istiyorlardı. İçlerinden iki tanesi genç dahi çocuğun yumruklarını yakalayarak, sanki hayali arıları kovalarmışçasına havada savurmaya başladı. Kitapları ve defterleri yere düştü ancak Serdar onları toparlamaya fırsat bulamadan, ateşperestler Serdar’ı ileri doğru çektiler. Yoldan geçenler, elleri başı üzerinde, kendini kocaman bir kelebek sanarak uçmaya çalışırmışçasına ileri geri hareket ettirerek yürümekte olan bu ruh hastası sanılan erkeği görmezden gelmeye çalışıyorlardı.

-Ahh Serdar ahh diye mırıldandı kasiyer kızlardan biri, zavallı çocuk iyice aklını kaybetmiş.

-Oysa annesiyle babası da ne düzgün insanlardır, diye iç geçirdi yan tezgâhtaki arkadaşı.

Yol boyunca ateşperestler Serdar’a eşlik ettiler. Genç çocuk böyle rahatsız edilmeye alışkındı gerçi ama yine de çok güçlü bir ağlama isteği gözlerini yakıyordu.

Onu kışkırtmak için, ateşperestlerden biri bir garajın içinde yangın çıkarmaya hazırlanmakta olan iki yaratığı gösterdi. Bir keresinde genç adam, bunların konserve kutularına ateş etmekte olan bir çocuğu tüfeğinin namlusundan yakalayarak arkadaşlarına doğru döndürmelerine tanıklık etmişti. O gün ‘şakanın’ sonu ölüm olmuştu.

-Neden bu kadar kötüsünüz siz? diye sordu genç erkek belki de bininci kez. Soyut varlıklar o sırada yakasını bırakmış uzaklaşıyorlardı.

-Kötü değiliz ki biz, diye cevap verdi soyut varlıklardan biri. Yalnızca canımız sıkılıyor, biraz eğlenceye ihtiyaç duyuyoruz. Mizah duygumuz sizinkinden farklıysa, suç bizde mi?

-Ama sizin bu şakalarınız bizleri öldürüyor, diye itiraz etti Serdar. Gülen yalnızca siz oluyorsunuz?

-Önemli olan da bu zaten, dedi ateşperest iblisin askeri ve kahkahalar atarak ve toprağın içine gömülerek gözden kayboldu.

Genç adam içini çekti. Kitapları kaybolmuştu, ama geri dönüp onları aramaya cesareti yoktu.

Şehrin sınırlarına varmıştı. Tekirdağ’ı çevreleyen buğday tarlaları sürekli bir hışırtıyla, altından taç gibi rüzgârda dalgalanıyordu. Yıkık dökük bir çitle çevrili olan karavan kampı burada bulunuyordu. İçeride her boydan karavanlar mevcuttu. Kimilerini pas tutmuş, artık yola çıkamayacak hale gelmişlerdi. İçlerinde türlü türlü insanlar yaşamaktaydı. Kimilerinin bunlardan başka evleri yoktu. Ama Serdar’ın tornacı olan babası gibi kimileri de bölge bölge bütün ülkeyi geziyorlardı.

Genç Serdar eve dönmek istemediğini fark etti. Psikolog mutlaka annesine haber vermişti bile ve kuşkusuz o da bu haberi her zamanki çaresizlik çığlıklarıyla karşılamıştı. Karşılaşma anını mümkün olduğunca geciktirebilmek için buğday tarlasının içine daldı. Burası ne güzel bir ülke, ne güzel bir çevreydi… İşler ne diye bu kadar karmaşık olmak zorundaydı sanki. Diğerleri gibi sıradan bir erkek olmayı, sinema çıkışında evine kadar ona eşlik ederek kendisini öpmeye çalışacak, sivilceli, biraz aptalca bir kız arkadaşının olmasını nasıl da isterdi. Bütün derdinin mezuniyet balosuna giderken hangi elbiseyi giyeceği, buna uygun saç biçimi ve ayakkabıların ne olabileceği olması ne çok hoşuna giderdi. Bu kadar büyük sorunlarla karşı karşıya kalmak için yaşı daha küçüktü. Çoğu zaman, kendilerini şanssız bulan arkadaşlarının sakin mutluluklarına imrenirdi. Acaba o salaklar her gün onun karşılaştığı gibi ateşperest varlıkların oyunlarıyla karşı karşıya kalsalar ne yaparlardı?

Yaprakların hışırtısını dinlerken, bu huzur anının fazla uzun süreli olmayacağını oldukça iyi biliyordu. Yanılmadı da. Toprağın üzerinde kocaman mantar gibi ateş renginde kırmızılıklarıyla göze çarpan bir baloncuk beliriverdi. Mantar gitgide büyüyerek Serdar’ın birebir benzeri bir şekil aldı.

-Kolay değil, öyle değil mi? dedi Efesus. Bizim elimizden çektiğin çile yetmedi mi hâlâ? Sen de biliyorsun ki insanlar davranışlarından endişelenmeye başlıyorlar artık. Onları korkutuyorsun.

-Bana karşı ne gareziniz var? diye sordu genç erkek.

Senin tek kabahatin çok okuman ve düşünmendir, dedi soyut varlık sırıtarak.

Okudukça düşünüyorsun ve bizleri keşfederek görüyorsun, kurtul gözlerinden ve bizi görmekten vazgeç.

Serdar omuzlarını silkti.

-Ne olursa olsun orada olduğunuzu bileceğim, dedi içini çekerek.

-Başlarda evet, diye düzeltti ateşperest varlık. Ama zamanla unutursun. Hatta sonunda kendini bütün bunların kötü bir düş olduğuna bile inandırabilirsin. Sen bizi görmekten vazgeçersen, biz de seni rahatsız etmeyi bırakırız.

-Benimle bir çeşit anlaşma yapmaya mı çalışıyorsun? diye sordu genç ve dahi çocuk.

Soyut varlık iki yana sallandı. Serdar’ın görünüşüne bürünmüş olduğundan genç adamın yüz hatlarını canı çektiği gibi bozarak yüzünü çirkinleştiriyordu.

‘Ellerinde değil,’ diye geçirdi genç adam içinden. ‘Anlaşma yapmaya geldiklerinde bile, kendilerini zalimlik etmekten alamıyorlar.’

Ateşperest ’in kendi benzeri üzerinde yapmakta olduğu değişimleri izlemek zorunda kalmıştı. Kulakları kepçeleşiyor, burnu kancalaşıyordu. Sonra, ateş renkli varlık hızla yaşlanmaya koyuldu ve yaşlı bir kadın görünümüne büründü. Serdar şimdi de yetmiş yaşındaki haliyle karşı karşıya kalmıştı.

-Pek de komik değil, öyle değil mi? dedi ateşperest alayla. Siz insanlar çok narin varlıklarsınız. En küçük bir şeyle ölüveriyorsunuz.

-Bana teklifin nedir? diye sözünü kesti genç çocuk. Seni bana bu yüzden göndermiş olmalı Efesus, konuş o zaman.

Ateşperest tekrar baloncuk haline döndü.

-Eğer seni öldürmemiz mümkün olsaydı bunu çoktan yapardık ve her şey çözülmüş olurdu. Ancak ne yazık ki seni koruyan bir güç var. İşte bu yüzden biz de resmi davranarak seninle bir anlaşmaya varmayı deneyeceğiz. Koşullar çok açık. Hepsini tek bir cümle ile özetleyebilirim: Sen kör olmayı denersen, biz de seni rahat bırakacağız. Bir daha asla seninle konuşmayacağız ve sen de normal bir genç erkek olarak hayatına devam edeceksin.

-Normal kör bir genç erkek, diye düzeltti Serdar.

-Böylesi, sürekli olarak şakalarımızı düzenleyişimizi izlemenden daha iyi olmayacak mı sence? diye sordu Soyut varlık. Bunu bir düşün. Şurada, otların arasında, ağzında damlalık olan bir şişe bulacaksın. İçindeki özel sıvıyı her bir gözüne birer damla damlatacaksın, hiç acı çekmeden kör olacaksın. Biz de senin peşini derhal bırakacağız.

-Sence bu adil bir sözleşme mi? dedi Serdar acı acı gülerek. Bana sanki oyuna getiriliyormuşum gibi geldi.

-Hayır, dedi soyut varlık. Bütün hayatını bir tımarhanenin dibindeki özel bir hücreye kapatılmış olarak geçirmektense, kör olmak çok daha iyidir. Çünkü bizi gözetlemeye devam edersen sonun ancak bu olacak. Bugün başına gelenleri bir düşünsene, yarın da eline bir bıçak tutuşturup önüne geleni bıçaklamana sebeb olabiliriz. Anneni, ablanı, babanı, kardeşini…

Ateşperest varlık tam bu sözleri söylerken Serdar’ın kulağına narin ve güzel bir ses fısıldadı: İnanma Serdar, yine yalan söylüyor mendebur varlık. İleriki zamanlarda herşeyi tam olarak anlayacaksın. Şimdi henüz çok erken. Bu seste nereden geldi diye düşündü Serdar.

-Allah’ım ne oluyor bana?

-Nelerle yüzleşiyorum?

*

Serdar birkaç adım attı. Sağ kulağına gelen sesi düşündü ve ateşperest varlığın getirdiği şişeyi yokladı ve bir topuk darbesiyle şişeyi paramparça etti.

Başını kaldırdığında, onun bu hareketine çok bozulan Soyut varlık, gözden kaybolup gitmişti bile. Genç çocuk artık eve dönme zamanının geldiğini fark etti. Tam buğdayların arasından çıkıyordu ki, karavan kampından çıkmakta olan ablası Özlem ile burun buruna geldi. Özlem on sekiz yaşındaydı, Serdar’dan dört yaş büyüktü. Aralarındaki bu yaş farkı, onun kendisini bir yetişken olarak görmesini izin veriyor ve küçük kardeşine can sıkıcı emirler yağdırmasına sebep oluyordu.

-Ah, demek buradasın, deyiverdi ablası. Okul müdürü telefon etti, yine eve gönderilmişsin. Anladığım kadarıyla bu seferde Zeliha öğretmen hakkında saçma sapan şeyler yazmışsın, öyle mi?

Ablası ağzını bir kere açtı mı, bu şekilde konuşmaya hiç susmadan saatlerce devam edebilirdi. Sorumluluk sahibi genç kadını oynamaya bayılıyordu. Çalıştığı Tekirdağ kafede ayın elemanı seçildiği günden beri böyleydi. O gün bu gündür kendi işletmesini kurmanın hayaliyle yaşıyor, sanki dünyanın bütün yükünü omuzlarında taşıyordu. Uzun boylu, sarışın bir kızdı ancak fazla uzun olan burnu güzelliğini bozuyordu. Çok çabuk sinirlenirdi, bu yüzden de müşterilerine sevimsiz görünmemek için aynanın karşısına geçip gülümseme alıştırmaları yapardı.

Serdar, onun içini boşaltmasına izin verdi. Ailesinin kendinden utanmakta olduğunun farkındaydı. Annesiyle babası sıradan insanlardı. Dürüst ve sıradandılar. En büyük hayalleri, Özlem’i evlendirir evlendirmez emekliye ayrılıp bir Karadeniz şehrine yerleşmek ve orada bir çiftlik kurmaktı. Serdar’ın ‘krizleri’ karşısında tamamen savunmasızdılar.

-Serdarım niye böyle davranıyor hiç anlamıyorum, diye sızlanırdı sürekli annesi. Üstelik onu kötü etkileyecek arkadaşları da yok. Hatta öğretmenlerinin söylediklerine bakılırsa hiç arkadaşı yokmuş.

-Bu iş böyle devam edemez, diye annesini desteklerdi Özlem, hiç düşünmeden. Hepimizin adını kötüye çıkarıyor. Sonunda gelecekteki kariyerimi de mahvedecek. Kendi işletmemi nasıl kuracağım ben? Erkek kardeşi deli olan birine hangi kredi verir ki?

Bu durum Serdar’a çok acı veriyordu. O, aslında yedi yaşlarında bulunduğu ülkenin, bu yaşında da dünyanın ufkuna ulaşmış bir dahi idi, fakat bu kontrol edemediği yüksek zekasının ne kendisi tam olarak farkında ne de ailesi…

Serdar’ın babasına gelince, onun sabrı daha azdı. İyi yürekli ama kaba saba bir adamdı. Okumayı pek sevmeyen ve düşünmekten de pek haz etmeyen adamdı. Eskilerin tabiriyle sathî yani yüzeysel bir adamdı. Tekirdağ’da bulundukları mahallede adı ‘dengesiz Serdar’ın babası’ na çıkmıştı.

-Katlanılır gibi değilsin, diye söyleniyordu Özlem.

Serdar’ın üzerine bu şekilde sağanak yağış başladığı zamanlarda kendini korumaya çalışmazdı.

Soyut varlıklardan söz etmenin, ailesinin onun tamamen keçileri kaçırmış olduğuna hükmetmesinden başka bir işe yaramayacağını biliyordu.

Bitmek bilmeyen konuşması soluğunu tüketince Özlem sonunda susmak zorunda kaldı. Kollarını erkek kardeşinin omuzlarına koyarak, onu karavan kampına doğru itti.

-Hadi, diye içine çekti. Eve dönelim. Bari bu sefer olsun annemi ağlatmamaya çalış.

Evde işler beklenmedi kadar kötü gitti. Anneleri Şükran, daha oğlunu kapı eşiğinde görür görmez hıçkırıklara boğuldu. Son zamanlarda bu türden olaylar o kadar sıklaşmıştı ki, öfkelenmeye bile cesareti kalmamıştı artık. Serdar’a üzgün gözlerle bakarak mırıldandı.

-Serdar, ben artık seninle ne yapacağımı hiç bilemiyorum.

-Odana git hadi, diye emretti, babalarının yokluğunda aile otoritesini giderek daha sıkı bir şekilde eline almakta olan Özlem.

Serdar söyleneni yaptı. Karavanları metalden, uzun bir vagondan ibaretti. ‘Oda’ dedikleri şeyler, aslında daha çok birer denizaltı kabinine benziyordu. Şehirdeki çocuklar bu durumu ‘süper’ bulurlardı, oysa Serdar duvarları tuğladan yapılmış bir evde yaşamayı kesinlikle tercih ederdi. Çünkü Serdar düşünen birisiydi.

Bir buçuk metrekarelik daracık bölmesine çekildi. Yatağı o kadar küçüktü ki içine sığmak için bacaklarını kıvırmak zorundaydı.

Endişeyle pencere görevi gören lombozun perdesini araladı. Soyut varlıklar orada, kamp sınırları içindeydiler. Karavanların metal gövdelerinden geçerek, bir içeri giriyor bir dışarı çıkıyorlardı. Eğleniyor gibiydiler. İçlerinden biri ona, kamptaki küçük çocukların içine girip çıktıkları küçük süs havuzuna bir elektrik kablosu fırlatmanın ne kadar kolay olacağını işaret ediyordu. Dehşete kapılan Serdar, gözlerini olağanüstü bir yoğunlaşmayla ona dikerek, bakışının ateşperest varlığın ‘derisini’ yakmasını umdu. Hemen biraz sonra yanmış şeker kokusu geldi burnuna. Bu, Ateşperest varlıkların zarar gördüğü manasına geliyordu. Zaten titreye titreye uzaklaşmaktaydı.

‘Tamamen silahsız da sayılmam,’ diye geçirdi içinden. ‘Ben de onlara zarar verebiliyorum. İşin can sıkıcı tarafı, ne zaman onları yakmaya başlasam benim de gözlerim yoruluyor.’

Gözlüklerini çıkarttı. Kaşlarının arasından migrenin başlamakta olduğunu fark ediyordu. Ne berbat bir soyut varlık avcısıydı o!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s