SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT 2 -15 TEMMUZ VE MÜESSESE FİKRİ BAŞLIKLI MÜLAKAT-

servet-turgut-2SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

İKİNCİ BÖLÜM

Metin Acıpayam: 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASI ÜZERİNDEN YAKLAŞIK 4 AY GEÇTİ… GELDİĞİMİZ NOKTA İTİBARİYLE SORUYORUM… TÜRKİYE BELAYI TÜMDEN DEF EDEBİLDİ Mİ? YOKSA BU HADİSELER HENÜZ BAŞLANGIÇ MI?

Servet Turgut: Türkiye, belayı tümden def edebilmek mevkiinde bir ülke değildir! Bela, alnımıza ezelden yazılmıştır bizim… Kuran’ın ifadesiyle “dağların, göklerin ve yerin yüklenmekten kaçındığı emaneti sırtlamak” şeklinde tebarüz eden belanın şerefiyle müşerref kılınmış bir milletiz biz… Belayla gelen şeref… Osmanlı tarihini öyle bir çırpıda hamasetle anlatıp geçiyoruz… Nefsimiz kabarıyor; oh ne kolay! Oysa bu tarihin ne denli bir zorluk ve belayla deruhte edildiğini hissedemiyoruz… Yemen’e niye gitmişiz, Viyana kapılarına niye dayanmışız, Açe’de ne aramışız? Bugünün dünyasında Patagonyalı olmak belasız bir yaşamla tezyin edilmek gibi görülse de, bu durum, Patagonyalı olmanın şerefsizliğini göstermeyen bir dünya matematiğinden kaynaklanmaktadır. Şerefle tecelli eden suretin çizgileri, bela akrebinin iğnesiyle nokta nokta sokulmak suretiyle tersim olunur! Kökünü ya da kafanı koparmak için ağzını açmış bir makas belaysa da, üstesinden gelinecek bir beladır! Belanın büyüğü, böyle bir makas hareketinde kırpılan göz manası vehmetmek şuursuzluğuyla gelir ki; bu şuur kaybı, kendini kayıptır, kökünü kayıptır, kimliğini kayıptır. Hani Kemalistlerin vaat ettiği mutluluk ve muasır medeniyet de zaten, artık başkası olduktan sonra gelen mutluluktur. Kemalizm’in vaat ettiği mutluluğa misal olsun diye onun ağzından konuşayım:

“Namusu elden bırak, kaybederim diye seni endişelendiren bir belandan daha kurtul!”

Avanak Avni tiplemesi Kemal Kılıçdaroğlu bu sarhoş zihniyetin en ishal ağzı bugün… Hani daima hükümeti suçluyor ya, “Irak’la, Suriye’yle, İran’la aramızı bozdunuz, eskiden ne iyiydi!” diye… Aslında demek istiyor ki:

“Biz Kemalizm’in ayin günlerinde şampanyalarımızı patlatıyor, dünyanın kıçına tekmeyi vurup keyfimize bakıyorduk! Ne mutluyduk, mahvettin bizi!”

Namusu, şerefi, onuru, imanı için mukavemet gösterince zarar görüyorsunuz ve o “Zarara ne gerek vardı!” diye kemeri baştan çözücü bir siyaset diliyle konuşuyor… Kemal Kılıçdaroğlu, Kemalizm’in dilidir, yoksa zatıyla onun dili, işkembeci vitrinlerindeki pişmiş kellerinin dışarıya sarkmış dilleri kadar olsun ehemmiyet arz etmez… Bütün bu cümlelerimle aslında ben, bela kavramına da bir çerçeve takmaya çalışıyorum… Hani bela denince ne anlaşılması lazım geldiği anlaşılsın ki; soruya verdiğimiz cevap da havada kalmış olmasın… Bu yönüyle, imanımıza nispeten gelen bela, kökümüzle olan alakamızın varlığına da delalet eder ki, yeri; başımızın üstüdür… Ve bu bela bu topraklarda hiç bitmeyecek… Bu anlamda; 15 Temmuz darbe kalkışmasıyla, bundan 920 yıl önce yaşanmaya başlamış Haçlı seferlerinin aynı soydan olduğunu görmek çok elzemdir… 920 yıl önce aleni olarak Hakkın başını koparmaya geldiler, 920 yıl sonra suret-i haktan görünerek Hakkın başında bir ur gibi peyda oldular, plânları deşifre olunca da, o başta ettikleri yer nispetince onu duvardan duvara vurmak suretiyle parçalamak istediler… Ama gene beceremediler… Bizim tarihimiz, böyle bir vaziyetten sonra “Gene deneyecekler mi?” sorusunu değil, “Bu defa nasıl deneyecekler!” sorusunu izhar edici bir keyfiyet idraki üzerinde mukimdir, öyle olmalıdır! Yani böylelikle “Türkiye belayı def etti mi?” sorunuza da “Niye İslam’dan mı düştük!” temelli teorik kabulümden sonra şöyle cevap vermiş oluyorum:

“Elhamdülillah! Türkiye bu belayı, gerekçesinden mülhem olarak Allah’tan aldı ve küfrün varlığına müsavi olarak bu bela hep var olacak!”

Sonra da sorunuzun yaşanan pratikte temellendirilmesine geliyorum… 15 Temmuz darbe kalkışması, Batı-Küfür dünyası açısından,  bugüne kadar 3 kuruşa kolaylıkla bitirebildikleri bir işi, Gezi Parkı olaylarında 300 kuruşa, 17-25 Aralık hadisesinde 3000 kuruşa bitiremedikten sonra belki 30.000 altın harcayarak gerçekleştirmek istemek ama gene kuyruğu bacakları arasına verilerek geri gönderilmek gibi bir mana taşır… Buradan da şu çıkar; bu defa gururları daha çok rencide olmuş ama azimleri de daha çok arttırılmış oldukları halde 300.000 altınlık gayretlerle yeniden deneyecekler… Ama nasıl? Birkaç yıl öncesine kadar Kemalizm içine duhul etmiş Gülenizm’e alkışlar tutan devlet erki bunu nasıl fark edecek? Bir kostüm değişikliğiyle zamanımızdan 40 yıl çalabilenler karşısında bizi bu tehlikeden halas edecek tek çözüm, kostüm değil ama devleti idare eden zihniyeti toptan değiştirmekle mümkün olacaktır… Yani fikirsizlik gidecek, fikir gelecek! Ama hani “Padişah konmaz saraya, hane mamur olmayınca!” demiş ya veli, öyle de; Kemalizm’in kırıntısıyla dahi bulunduğu bir yere sultan fikrin teşrifi mümkün olmayacaktır… Bu darbe kalkışmasından sonra ne olur? Belki bir savaş, Türkiye’nin dengi bir İslam ülkesiyle savaşı, ya da süper güçlerden biriyle Türkiye’nin savaşı… Dünya siyasetinin kırılgan edasına bakılırsa, hepsi mümkünat dairesiyle kuşatılmıştır… Ama önce bizi içimizden prangalayan, hanenin kapı sürgüsünü düşmana içeriden açacak olan fırlama piç Kemalizm’in kapı dışarı edilmesi şart… Kemalizm’e belasını gerçekten buldurmak ancak, Kemalizm’in başımızdaki en büyük bela olduğunu anlamakla mümkün olur!

Metin ACIPAYAM: 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASINI 3. CİHAN HARBİNİN BAŞLANGICI KABUL EDEBİLİR MİYİZ?

Servet Turgut: Ben şöyle görüyorum… Hani futbol maçlarında takımlar maçtan önce sahada kısa bir ter idmanı yapar ve bütün seyirciler de bu idmanı izler… Bu durum, bu sahada bu maçın yapılacağının en kesin resmidir… Yani maçın oluş müntehasına girilmiştir, hakem başlama düdüğünü henüz çalmış olmasa da süreç açısından maç başlamıştır… Bu anlamda benim için 3. Cihan Harbi sürecine zaten girilmiştir… Suriye Savaşı, 3. cihan harbinin başından itibaren halkaladığı bir savaştır… 15 Temmuz darbe kalkışması ise, maç öncesi sahada ısınan rakip takımın en gözde futbolcusuna çaktırmaksızın yaklaşmak ve maç öncesinde onu sakatlamak gibi bir hinliğe taalluk eder… Bu haliyle maçın kendisinden olan bir plânın tatbik hamlesidir… Sanıyorum; illüzyonik bir hareketle aslında başlandığı saklanan 3. Cihan harbini biz, kasırgalar kopara kopara icra olunacak 4. Cihan harbinin icra günlerinde daha net konuşacağız… Ama imanı olan bir Müslüman, bu savaşın icra edildiğini görmek için siyaset uzmanlarının tesmiye lütuflarına bakmaz… Urfa’da dama çıktığınızda görülebilecek kadar bir yakınlıkta eğer 500.000 mazlum Müslümanın canına kıyılmışsa, bu durumu “Suriye’de savaş var!” diye karşılamak müminliğe yaraşır bir kıymet ölçüsü belirtmez… Müminliğin gereği, bu savaşa her şeyi ve baskın kabiliyetiyle katılmayı da gerektirmekle beraber kıymet ölçüsünü izanda ve inanışta şöyle tablolaştırır:

“İmanımı Suriye’den itibaren boğmaya başladılar. Buradan itibaren başlasın ve yaşasın mukavemet!”

Metin Acıpayam: CİHAN HARBİ BU MİNVALDE BAŞLAMIŞSA EĞER, TÜRKİYE’NİN MÜTTEFİKLERİ KİMLER OLUR SİZCE?

Servet Turgut: Evvela “Kimler olmalı?” diye bakmak lazım hadiseye… Benim “Türkiye’nin en büyük düşmanı kimdir?” sorusuna ilginç bulunan ama hakikat olduğuna inanarak verdiğim bir cevabım vardır… Hani bu soru serdedilince herkes “Amerika!”, “Rusya!”, “İran!” gibi cevaplar sıralar… Ama bana göre, bu düşmanlarından daha fazla Türkiye’nin düşmanı, Türkiye’nin içindeki düşmandır… Yani iyimser bir oranla şöyle isimlendireyim onu: “Bir bölü üç Türkiye!”… Kemalizm’in, sermayesi de içinde olmak kaydıyla 100 yıllık semeresi… Yani Türkiye’nin belki türevleriyle birlikte üçte birine tekabül eden kısmı, olası bir cedelde verebileceği zararlar açısından bizim Amerika’dan, Rusya’dan, İran’dan daha güçlü olan düşmanımızdır! Çünkü dişlenirken boğuşamamak, boğuşurken dişlenmekten daha beter bir vaziyet doğurur. İyi anlaşılıp tedbir alınmazsa, “bir bölü üç Türkiye”, dişlenirken boğuşamamamız gibi bir vaziyet doğmasına da sebep olabilir ki, işte bu felakettir… İçimizdeki Sabetaistler, Kemalistler, Oryantalistler, Komünistler, Gülenistler vesaire… Görüyoruz işte; içlerinde aleni olarak dünyanın süper güçlerini Türkiye’yi işgale davet edenler var… Biri siyaset üzerinden beynimizi kemiriyorsa, öbürü ruh kumaşımızda güveler gibi geziniyor, onu çürütmeye bakıyor… Yunanlının, ele geçirse susturmak isteyeceği ezanımız bunların bir kısmına kalsa anında susturulacak! Bütün kıymetlerimiz için aynı şey… Suretimizden kovdukları Osmanlı’yı siretimizden de kovmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar… Korkularının içerlenme sesi şu;

“Sakın bunlar, içlerinde bir haslet ve hasret olarak halâ yaşamaya devam eden Osmanlı’yı dışlarında yeniden temsil ve teşkile yönelmesinler!”

İran, tarihî piçliğinden asla vazgeçmeyecek! Balkanlardaki Bektaşî tekkelerinin halısına kadar döşemeye kalkıyor! Niçin? Osmanlı döneminde içimizde deruhte ettiği ayaklanmaların çağdaş versiyonları için devlet çapında faaliyet yürüten bu “Şiilik Vatikan’ı”, Ortadoğu’da Osmanlı hilâli yeniden doğmasın diye Şii dolunayı oluşturmaya çalıştığını saklamıyor, İran’da vaaz kürsülerinden halkını motive etmek isterken zaten bu hayalini haykırıyor… Suriye’de o var, Yemen’de o var, Lübnan’da o var! Düne kadar bizde Kemalizm’in “Yurtta sus, cihanda sus!” politikası hakimdi, susuyor ve sahte bir saadetin kucağında mutlu hissettiriliyor idik… Şimdi susmamaya başladık ama işte bu durum hakiki ızdırapların da doğmasına sebep oldu… Gerçek saadeti getirecek ızdırap… Amerika’nın Türkiye için “Tarihî müttefikim!” derken şimdiye kadar aslında “Her şeye razı aşuftem!” gibisinden bir kasdı terennüm ettiği bugünlerde daha net görülmeye başlandı. “Susmuyorsan bedeli var!” yollu ikazlarla Pkk ve onun Suriye uzantısı kollarını açıktan desteklemesi bu yüzden… Rusya, elindeki yatırım sermayesinin çoğunu, kapısına gelerek kemerini hepten çözen Esed’e bağlamış durumda… Avrupa Birliği, İngiltere’nin işi arkadan dürtükleyen siyasetine rağmen adeta bizdeki Bodrum’da emekliliğini geçirmek derdindeki hırsız bürokrat kalite ve telaşında… İçinden tenakuzlarla dolu iken, bir de dışından gelecek rahatsızlıklara tahammülü yok… Hani hırsız ve imansız bürokratımızı ruhî dayanaksızlığı sebebiyle Bodrum’da zaten yalı ve yat kesmemeye başlamışken, üstüne bir de elinden yalı ve yatın gitme ihtimali belirirse ne olur, Avrupa o vaziyette… Mısır’ın ruhu bizimle ama o ruh hala Hz.Yusuf’un zindan günlerini yaşar gibi kör karanlık kuyularda mahpus… Suudi Arabistan’dan Katar’a kadar nice İslam ülkesindeyse resmin bütününü görememekten doğan bir acizlik hali var ve bu hal, bütün imanlı bir yekparelikle değil, yarım imanlı bir yavşaklıkla ve “Türkiye düşerse bana sıra gelir!” gibisinden tebellür eden yarım ağızlı bir endişeyle Türkiye’nin yanında… Bütün bu sakim manzara içinde Türkiye’nin bir numaralı dostu, Türkiye’den başlamak suretiyle İslam dünyasının rütbesiz, makamsız, mangırsız halklarıdır… Bir iman enerjisi halinde birkaç asırdır küllenmeye bırakılmış bu zemin, üzerinde kurulacak bir iman trafosuyla beraber yeniden tutuşturulabilirse, Türkiye’nin önünü aydınlatacak en büyük gücü olacak ve Batılı ülkelere teşne olmuş ülke yönetimlerinin de adeta, istenildiği zaman altlarından çekilebilecek halıları hüviyetiyle püsküllerini Türkiye’nin eline tutuşturacak… Bu manada, İslam’a içinden dolanmış İran ahtapotunun Ortadoğu’daki kollarını kesmek için, bu ahtapotun bütün haldeki baş bölgesini mıncıklamak en iyi yol… Yani icabında İran’daki on milyonlarca Azeri’ye, kendilerine “Azeri” denilerek öldürülmüş Türklükleri hatırlatılacak ve Şiilik üzerinden bizden koparılmış manalarına Türklük üzerinden mıknatısiyet dalgaları gönderilecek… Bu anlamda Şah İsmail’in Osmanlı’ya yaptığının çeyreğini yapsak, muvaffakiyet kaçınılmazdır… Ama dediğim gibi Kemalizm’den de bir an önce bütünüyle kurtulmak şart…  Ayağınızda iri bir taş bağlıyken yüzmeye çalışmak zordur… Zira hatırlayın, Kemalizm devrinde İran Sovyetlerde bağımsızlığını kazanarak ayrılan Azerbaycan’a ideolojisiyle gitmişken, o günlerin Kemalizm dinozorlarından Süleyman Demirel eliyle Türkiye aynı ülkeye Amerikan değerleri ve viski yardımıyla gitmişti… İran’ın Azeri-Ermeni savaşında Ermenistan yanlısı tutumunu bile “Yurtta susmak, cihada susmak” adlı pranga sebebiyle değerlendirememiştik… Ermenistan’a has ekmeklik buğday, Azerbaycan’a Amerikan değerleri ve viski! Kemalist Türkiye’nin insaflı himmeti! Hal böyleyken, İran bütün dikkatini üzerimize teksif edebilirken, biz onun karşısında tansiyon hastası gibi bir vaziyet alıyoruz… Pkk’nın muhataplık hinterlandından Kürt’ü, Deaş gibi örgütlerin elinden bütün Müslümanları sahici ve fikrî bir temellendirmeyle toptan kurtarmak şart… Öyle Kemalizm’in sıkıştığı anlarda “Hepimiz bu ülkenin vatandaşlarıyız!” ya da “Camiler sonuna kadar açık!” diye sayıkladığı eşikaltı serenatlarıyla olmaz bu tabi… Kürt’e “Ben senin Yavuz’unum!” dedikten sonra, ona “Ben de senin İdris’inim!” dedirtebilmek lazım… Bunu derken Allah’ın kuluna tayin ettiği dünya istikametinde öyle bir aynileşme sağlanmalı ki; ortaya tam bir tebadülat (birbirinin yerine geçme) tablosu çıksın ve Türk ile Kürt’ün dili aynı hisle “Ben sendeki Yavuz’um, sen bendeki İdris!” epigrafında özetlensin… Öyle ki; Latinlerin “Quiproquo” dedikleri ve kimin yerine kimin konuştuğunun belli olmaması manasına gelen teknik tabir, bin yıldır olduğu gibi Türk ile Kürt arasında bir aynilik keyfiyeti olarak yeniden tecelli etsin… Yoksa şu kıymet hükmüme dibine kadar inanıyorum:

“21. Asırda Türk-Kürt kardeşliğinin nabzı, Kemalizm’in nabzının atmadığı kadar atacaktır!”

İş dönüp dolanıp hep aynı noktaya geliyor… AKP siyasetinde Recep Tayyip Erdoğan’ın nabzıyla bir türlü senkronize atmayan bir nabız var… Kazanılan bir çok şey, öfkeli anlarında Recep Tayyip Erdoğan’ın bu siyasetin dışına çıkışlarıyla elde edildi ama halâ göremiyorlar… Korkaklığın tabiatı kördür zaten… 20 yıllık eğitimci arkadaşlarımız anlatıyor; Ak Parti hükümetleri öncesindeki ilkokul kitapları, Kemalizm ve Mustafa Kemal vurgusu itibariyle Ak Parti hükümetleri zamanındakilerden daha cılız… Yani bir eliyle yaptığını “Denge siyaseti izleyeceğim!” dengesizliğinden mürekkep olarak diğer eliyle bozuyor da farkında değil… Evet; köşeye sıkışmış sansarın can havliyle üzerinize atlama ihtimali vardır ve durum dengeli bir kışkış gerektirir… Hani bir daha dönemeyeceği yerlere doğru yollarını açık bırakmak gibi… Ama hükümet bu noktada bazen bu sansarı sıkıştığı yerde besleyerek semizlendirmek gibi yanlış bir siyaset izliyor… Sonra sahaya sürecek olgunluk ve manevî dirayette adam bulunamıyor… Bulunamaz tabi çünkü çocuk gırtlağına kadar Kemalizm gargarasıyla şişirilmiş! Eğer şartlar, size sıfırdan temel kurarak inşa etmek imkânını vermiyorsa, siz de inşa ile imha ameliyesini senkronize eder, işinize öyle devam edersiniz… Ama eğer kendi yaptığınızı yıka yıka giderseniz, elinizde eskisinden beter bir yapı kalır ve topyekûn yıkıldığı anında da altında kalırsınız… Toparlayayım; olası bir cihan harbinde Türkiye’nin bir numaralı müttefiki de, düşmanı da kendi içindedir. Kemalizm virüsünden kurtarıp –teknolojik bir tabirle ifade edeyim!-başlangıç ayarlarına döndürüldükten sonra milletimizden daha büyük bir müttefik yoktur! Sonra Sünni İslam dünyasına aynı gerçeklik ve ihlas tavrıyla uzatılacak el, çifte dövülmüş bir kılıç gibi millet kavramının hudutlarını genişletip keyfiyetini pekleştirecek, bu durum da İslam ülkesi yönetimlerini kendi cereyanında Türkiye’nin liderlik gölgesine çekecek… Amerika ve Rusya arasındaki “yırtıcı hakim” kıskançlık ve hasedi her an yek bir diğerinin aleyhine olarak kullanılacak, siyaset terazisinin lehimize kıvam tutmadığı anlarda Güney Asya ve Uzakdoğu’nun “Artık ben de varım!” diye homurdanan soluğu bir rüzgâr gibi estirilecek ve devri daim mesai kavramıyla 24 saat boyunca asla durmaksızın beden ve ruhumuza uygun silahlar geliştirilecek… Düne kadar handiyse İsrail Savunma Bakanlığı siyasetine bağlı bulunan ve vatan hudutlarında mantar tabancalarından başka silah imal edemeyen savunma sanayi politikamız, bu etkiden sıyrılmaya başlamalarımızın üzerinden daha 15 yıl geçmemişken bu denli gurur meyveleri peyda ettirdiyse, gerisini hesap edin bakalım… Hamasete kaçmadan ifade edelim ki; dünyanın kurtlar sofrasında bize biçilecek özgürlük çapı elimizdeki silahların çapı kadar olacaktır! Silah ve onu tutacak eli idare edecek ruh! Bu ikisi tamam olduktan sonra 16. asrın Osmanlı kudret ve fiyakasına dönmemek işten bile değil! İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Türkiye hiç bugünkü kadar savaş fikri ve ihtimaline yaklaşmamıştı! Yarın yataklarımızdan uyandığımızda Türkiye’nin topyekûn bir savaş için seferberlik ilan etmiş olması, andaki vaziyet için sürpriz olmaz… Bu sebeple biz; kendimizi buna göre ayarlıyoruz… Ancak maddede ve ruhta hazır olanların kazanacakları savaşların arifesindeyiz…

Metin Acıpayam: 15 TEMMUZ BİR VAR OLUŞ VE YOK OLUŞ SAVAŞI MIYDI? YOKSA AYAĞA KALKAN ANADOLU’NUN TARİHÎ DESTANI MIYDI?

Servet Turgut: 15 Temmuz’da kaybetseydik yok oluş çukuruna doğru yuvarlanacağımız muhakkaktı… Ama 15 Temmuz’da kaybetmeyince tam manasıyla var oluşa geçtiğimizi söylemek zor… Var olmak, varlık sebebin ile varlık gayen arasındaki ilintiyi bütün bir resim olarak zihninde canlandırmak demektir. Peki, biz bunu halâ yapabiliyor muyuz? Bakın şöyle misallendireyim… Kemalizm’in narkozuyla uyuşturulmuş bir bedeniniz var… Ve 40 yıldır belinizden şah damarınıza doğru tırmanan bir akrep düşünün… Bu akrep, bitirici iğnesine yapmak için hedefine çok yaklaşmışken, bir ilahi cilve halinde ensenizin uyuşmamış bir kısmında bu akrebin ayaklarını hissettiniz ve elinizle uzanarak onu tutup attınız… Ama bedeniniz halâ uyuşuk ve şah damarınıza ensenizin uyuşmamış kısmına nazaran geçit verecek yüzlerce yol var… Şimdi soruyorum; kendisini akrep olarak temessül ettiğim Fetullah Gülen bir gecede mi sapıtmış, yoldan çıkmıştır? Bugün ona muvazenesini kaybede kaybede “Vay alçak! Peygamberimize inanmadan da cennete gidilir!” diye sövenler, bu herzeyi 20 yıl önce yediğinde “Hocanın bir bildiği vardır!” diye alkış tutuyorlardı. Yani bugünün haklı sövgüsü, hakkı verilmiş bir şuurun neticesi değil, bizatihi ensemizdeki uyuşmamış kısmı temessül eden Recep Tayyip Erdoğan’a iz düşen alakanın neticesidir. Şimdi tekrar soruyorum; Fetullah Gülen denilen yandan çarklı Pavlus’la hasım olmak için, onun Kâinat Efendisi’ne koymaya kalktığı kota yetmiyor muydu da, Sayın Cumhurbaşkanımızla siyaseten ters düşmesi beklendi? Ya Fetullah Gülen’in arkasındaki üst akıl ona “Sonuna kadar Tayyip Erdoğan’la birlik siyaseti güdeceksin!” yollu bir trafik cebretseydi ne olacaktı? Yani demem o ki; Fetullah Gülen 40 yıl önce de aynı emelli aynı mikrop kişiydi, en azından 25 yıldır dinler arası diyalog safsatasıyla 14 asırlık nur yoluna alenen ziftten şeritler çizmeye başlamıştı. Müslüman bayanla Hristiyan erkeği, İslam şeriatı asla müsaade etmezken el ele tutuşturup İmam, Papaz ve Haham üçlüsüne nikâh kıydıran, sonra da bu rezalet tablosunu Zaman Gazetesi manşetinde “Diyalogdan Düğüne” diye takdis ettiklerinde bu milletin yekûn kısmı sadece izledi, alkış tuttu! Bugün Fetulah Gülen’i takbih etmek adına mikrofonu kimseye bırakmayan birçok goygoycu için Allah Resulü’nün şeriatının deliniyor olması hiçbir şey ifade etmedi! Şimdi devir değişti ve sahne aynı goygoycu taifesinin işgali atında… Muhabbeti ve öfkesi sahte banknot gibi olan bu adamlar Fetullah Gülen’deki İblisliğe inandıkları için değil, iblislikleri şu an Fetullah Gülen’e hakarette mama gördüğü için öfkeliler! İşte bu sahte öfke de, gerçek ve asil öfkenin işini görmesine perdeleme yapıyor ki; bu çok tehlikeli bir durum… Fetullah Gülen’i bir gece de Pensilvanya cini mi öptü de yoldan çıktı? Hayır! Şunu anlamak zorundayız; ne için verildiğine dair şuuruna erilememiş bir kavga kazanılsa bile muhatabını nihaî galib kılmaz! Nihayet bugün tutarak fırlattığın akrep seni şah damarından ısırır ve işini bitiriverir! Yani kemerine el attığı için düşmanını perişan eden bir adam, onu döverken bir yandan da “Ben o kemere kaç para verdim biliyor musun?” diye söyleniyorsa, bu durum, kazanmış olsa da kavgasında namusunu müdafaa şuurunun o adamdaki yokluğunu da gösterir ki, vay haline! 15 Temmuz’da kemerimizi değil, namusumuzu koruduğumuzu içsel bir fikir hazmıyla anlamak zorundayız. Şunu unutmayalım; şah damarımıza yürüyecek ya da yürütülecek akrepler hiç bitmeyecek! Evvela vücudumuzdaki narkozun etkisinden tam kurtulmalı ve akrep siyasetine karşı refleks siyasetinden vaz geçip, hamle siyasetine başlamalıyız… Ne olursa olsun, 15 Temmuz Allah’ın bize verdiği-nasip ettiği bir var olmak bonservisidir, iyi kullanmalıyız… Unutmayalım ki; Allah’ın inayeti tapuyla değil, liyakat ile verilir… Liyakat belirtmeyenden alınır, başkasına verilir ve çok nazlıdır! Küstürmemeliyiz…

Metin Acıpayam: 15 TEMMUZ SONRASI TÜRKİYE’NİN VE İSLAM COĞRAFYASININ BATI’YA BAKIŞI DEĞİŞMİŞ MİDİR? BU HADİSE BİZLERE GEÇEK DOST VE DÜŞMANIN KİMLER OLDUĞUNU GÖSTERMESİ BAKIMINDAN ÖNEME SAHİP MİDİR?

Servet Turgut: Arap baharı denilen ve İslam ülkelerini bir halı gibi çırpan hadiseler, bu halılardaki tozlar çöktükten sonra zaten İslam coğrafyasında Batının gerçek yüzünün tebellürüne dair bir netleşme meydana getirmişti. Mısır’da İslamlık bünyesine gıda olmak yönüyle Müslümanlarca yutulan Hüsnü Mübarek idaresi, askeri darbeyle adeta mideye el sokulup çıkarılmış ve kurulan askeri cuntayla İslam alemine “Hopp! Abartma!” denilerek çağdaş firavun Sisi idaresi kurulmuştu. Mursi’nin zindana atıldığı günden bu yana İslam alemine sanki de, ona kendini küçük ve aciz hissettirecek bir resim gösterilmek istenmiş, Suriye’deyse bu durum daha net ve fiilî bir cezalandırmayla 6 yıllık bir katliam tablosuna dönüştürülmüştü. Bu süreç içerisinde, artık ne kadar olursa kuyruğunu dik tutabilen ve bütün bu olanlara itiraz edebilen tek bir ülke vardı, o da Türkiye’ydi. 2010 yılında isyan tavrıyla kendini yakan Tunuslu Muhammed Buazizi’nin bedenindeki alevler, Batının ters rüzgâr estirişleriyle evvela Mısır’ı, sonra Suriye’yi yaktığında Batı dünyası “Kendi ateşinizde yandınız!” gibi bir işveyle işten sıyrılacaktı ama Türkiye adeta bu ters rüzgârların aslında onun soldurucu nefesinden çıkma olduğunu ölçen bir anemometre gibi işledi. Onu ifşa etti! Türkiye’nin susması beklendi ama susmadı. Kemal Kılıçdaroğlu’na doğru meyillenmesi gereken Tayyip Erdoğan, aksine gün geçtikçe daha bir Tayyip Erdoğanlaştı! En nihayet kendiliğinden susmayınca da susturulmak istendi! Manyak Fetullah’ın, kazuratındaki boncuğu akçe hissedici öz güveni belki de Batı dünyasını, üst aklı yanılttı! Ona “Yediğinin hakkını ver! Fişi çek!” dediler ama o fişi çekmek için uzandığı prizden sıçrayan elektrik kıvılcımlarıyla çarpıldı. Kendi tabiriyle “evlerine ateşler salayım” derken, evine ateşler salındı! Onun çarpılmasından doğan ışık halesinde de bütün İslam dünyasında “Vay anasını! Demek bu kadar plân kurabiliyorlar!” gibi ciddi bir hayret tavrı oluştu. İşte tam da bu noktadan sonra yapılması gereken şey, hayretten açılmış ağızları kapamak ve birkaç asırdır farkında olunmayan şeyin şuur trafiğini kurmaya başlamak olmalıdır. Düşünün, Türkiye’nin içinde halâ bir ifrit gibi duran resmi ideoloji “Araplar Türkleri sırtından vurdu!” nevinden Siyonist yellenmeleriyle ortalığı kokuturken, gerçek dost ve düşman kutuplarını tespit sadedinde zorlanacağımız da bir bedahettir. Gördünüz mü, iş nereden dolanırsa dolansın hep aynı yere çıkıyor. Dünya siyasetinde millet ve ümmet olarak var olmak istiyorsak, önce kendi iç dinamiklerimizde özgür ve net olmak durumundayız. İşimiz zor ama bir o kadar ulvî! Dedim ya; ayağımızda Kemalizm’in taşı bağlı olduğu halde içinde bulunduğumuz denizde evvela boğulmamak, bu halimizle bir de boğulmak üzere olanları kurtarmakla icbar edilmiş muzdarip ama asil bir milletiz! Biz, bu taştan kurtulduğumuz, içli ve dişli kulaçlar vasıtasıyla dünyanın cedel denizinde karaya ulaştırılmamış tek bir mazlum bırakmadığımız ve nihayet işin, küfür ve sömürge transatlantiğinin batırılmasına geleceği günleri hem özlüyoruz, o günler bir an önce gelsin diye hem gayret ediyoruz, hem de o günleri göreceğimize inanıyoruz… Siz de inanın…


Bu Mülakat İçin Sayın Servet Turgut’a Teşekkür ederiz… 


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s