SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT -15 TEMMUZ VE MÜESSESE FİKRİ BAŞLIKLI MÜLAKAT-

servet-turgut-1SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

BİRİNCİ BÖLÜM

Metin ACIPAYAM: MESELEMİZDE DERİNLEŞMEDEN EVVEL, “MÜCERRETE TABİ MÜŞAHHAS” YÖNÜNDEN KISTAS OLSUN DİYE SORUYORUM: 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASI GECESİ YAŞADIKLARINIZI KISACA AKTARIR MISINIZ?

SERVET TURGUT: Tabii… O gece arabamı tenha bir yerde park etmiş yürüyordum… Ankara-Sıhhiye’deki vakıf merkezimizden arkadaşlar aradılar… “Kızılay’da uçaklar çok enteresan bir şekilde uçuyor!” diye… Saat 22.30 civarı… Daha Türkiye’nin hiçbir şeyden haberi yok… Birkaç yeri aradım, kimsenin bir şey bildiği yok… Herkes “Tatbikattır!” diyor… Nihayet bende, olayın bir darbe kalkışması olduğu yönünde bir kanaat belirdi. Arkadaşları aradım ve kelimesi kelimesine şöyle dedim:

“Herkes kimliklerini gömsün! Bu pisliklerin hakim oldukları bir ülkede yaşamaktansa, gerekirse çarpışa çarpışa öleceğiz! Geliyorum!” Dikkat edin… Bunu bitirim cingözlüğüyle ve laf olsun kabilinden bir erkeklik cakası olarak anlatmıyorum… Hususen biz niye varız, fikrimizle, teşkilatımızla ne diye ayaktayız, müessese fikrine bir nispet olsun diye söylüyorum… Benim beraber yürüdüğüm teşkilattaki dostluk nispeti budur… Köfte yemeye çağrılınca herkesin hoşuna gider ve icabet eder… Böylesi ünsiyet hali sokak köpeklerinde de vardır… Çanağı ortaya koyuverirsiniz, köpekler saklı bulundukları gölgeliklerinden adeta şiir gibi çıkıverirler ortaya… Ya mahlûka gerçek varlığı getirecek olan yokluk çağrısı, ortaklığı? Ölüme toplu bir nazar halinde ve tabii ki doğru manada bakabiliyor mu bir teşkilat, müessese, hatta devlet, mesele budur… Beni çok etkileyen bir hadisedir… Bir veli anlatıyor… Seyahat halinde oldukları bir an yanlarına yırtık abalı bir genç geliyor ve “Burada ölebileceğim temiz bir yer var mı?” diye soruyor… Tabii herkes şaşırıyor ve belki de bu suali, gencin aklının olmamasına yoruyorlar… Bir de, temizliğin tedaisinden olsa gerek, ona yakınlarındaki bir çeşmeyi işaret ediyorlar… O meçhul genç gidiyor, çeşmeden abdest alıyor ve namaza duruyor… Gelmesi gecikince de merak ediyor ve gidip bakıyorlar ki; o da ne, o genç oracıkta gerçekten ölmüş… Ölüm hadisesine meçhul bir gencin yüklediği keyfiyete bakar mısınız? İşte; ben telefonda arkadaşlarıma “Kimliklerinizi gömün! Geliyorum!” derken aslında şunu da demiş oluyorum:

 “Ölünecek temiz bir yer bulduk! Hazır olun, ölmeye gidiyoruz!”

Kimseye yemin eşliğinde bir şey anlatmak, kimseyi inandırmak durumunda değiliz…  Kalplerin en gizli yerlerindekini bile bilen bir Rabb’in kulu olarak anlatıyorum… Kimseye beğenilmek gibi bir kaygımız da yok! Park ettiğim aracımdan uzaklaşmıştım… En hızlı nasıl koşulursa öyle koştum, araba en hızlı nasıl sürülürse öyle sürdüm ve vakıf merkezimize geldim… Arkadaşlarımız toplanıyorlar bu arada… Bu sosyal medya işinden anlayan kardeşlerime Seriyye Vakfı resmi sayfasından “Yazın!” dedim: “Milletimizin, devletimizin yanındayız! Silahlanıyoruz, öfkeliyiz! Darbeci köpeklerin başını ezeceğiz! Seriyye Hareketi adına Servet Turgut”

Dikkatinizi çekerim; daha saat 23.30 civarı… Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklaması 00.30’da, 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar’ınki Saat 01.30’da… Yani daha halkımız sokaklara davet edilmiş değil… Hadisenin nasıl bir akıbete doğru akacağı halâ meçhul… Bu açıklamamız, internetin yavaşlatılmış olması sebebiyle saat tam 00.00’da ana sayfaya düştü… Zaten ulusal yayın yapan bir gazete de sonraki gün, Seriyye Vakfı’yla ilgili olarak “Türkiye’nin en erken ve en sert açıklamasını yaptılar” gibisinden bir ifade de kullandı… Bu arada helikopter ve uçaklar, teras katındaki vakıf merkezimizin hemen üzerinden geçiyorlar… Eğer içlerinde darbeci olmayan helikopterlerin de olma ihtimali olmasa… Neyse… Anladınız… Bütün arkadaşlarıma rahat olmalarını telkin ettim… Kelimesi kelimesine şu cümleyi de, çatımızın hemen üstünden bir helikopter geçtiği halde ve kahkaha atarak söyledim:

“Her şey çok güzel olacak! Türkiye’nin bağırsakları inkıbaza uğramıştı, vatan, millet ve devlet bünyesi kabız olmuştu! Bize müshil lazımdı ama yoktu! İşte onu bize, bizi yok etmek isterken düşmanlarımız verdi! Bu gece Türkiye bağırsaklarını boşaltıp rahatlayacak ve bir gecede 50 yıllık mesafe kat edecek inşallah! Rahat olun!”

Sosyal medyadaki silahlanma çağrımızdan hemen sonra sayısız kez telefonum çaldı… Bir yarısını tanıyorsam, bir yarısını da tanımıyorum… “Nereye geçelim ve ne yapalım?” diye soruyorlar… Yolların bir kısmı kesik, ulaşamıyorlar hani… Konumlarına göre arkadaşlarımızı Emniyet ve Genel Kurmay kavşağına yönlendirdim… Bizim direnişi nerede vereceğimiz hususunda birtakım istişarelerde bulunduktan sonra, Vakıf merkezimizde bulunan belki yüze yakın arkadaşımızla birlikte Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne hareket ettik… Bakın; içimizde Ankaralı tanınmış iş adamı da var, liseli öğrenci de… Bir merhale sonra; bir devlet büyüğü de… Biz milletin, vatanın, devletin kendisiyiz aslında… Konvoy halde arabalarımız, engellerin ve tankların arasından süzüle süzüle Külliye’ye vardı… Bu arada tank başındaki askerler ateş de ediyorlar… Nihayet Külliye’nin giriş kapısı… Uçak ve helikopterlerin sabaha dek onlarca kez üzerimize alçalmaları… Ana kapıda bekleyen ve F-16’lara tabanca ile ateş eden polisleri gözünüzün önüne getirin ve devlet müessesemizin ruhî ve surî cihetlerden nasıl bir zımbalık belirttiğini buradan ölçün! “Uçağa efelenen tabanca” nispetiyle takdir sadedinde söylemiyorum yanlış anlaşılmasın, “eşikteki tehlikeye karşı horultu” nispetiyle tespit için söylüyorum… Polislerin onlarca kez bizden, yaklaşmakta olan araçları, kamyonları durdurup içlerini kontrol etmemizi isteyişleri… Yaka paça indirilen araç şoförleri, aranan araçlar filan… Toplanan halkı motive çalışmalarımız… Uçakların her alçalmasında şahadet getiriyor ve bizi bomba atmaksızın her teğet geçişlerinden sonra kızgın boğayı savuşturmuş bir matador gibi göğe doğru diklenerek “Gel hadi yiğitsen gene gel!” diye efeleniyoruz… Bunları sonradan fıkra diye anlattılar… Bakın, uçakların öfkeli bir arı gibi tepemize her pikesinde bombayı atacakları merkezde insiyakî olarak toplaşıyoruz ki; bir ara arkadaşlarımızı toplayıp aynen şöyle dedim:

“Arkadaşlar! Bundan böyle uçak üzerimize yöneldiğinde içe doğru toplaşmayın da, dışa doğru açılın! Hiç bari bir kısmımız ölmesin ki; kavgamızı sürdürmeye devam etsin!”

 Ben bunları gülerek söylüyorum; arkadaşlarım da gülerek dinliyorlar; dikkat! Saatler böyle geçti… Nihayet gün ağarırken üzerimize alçalan bir uçak, yükseldikten sonraki dönüş alçalmasında bombayı duvarın öbür tarafına bıraktı ve 6 vatandaşımız şehit oldu… Bir şehidimizin başı hatırlarsanız günler sonra Külliye çatısında bulundu… Sabaha kadar böyle… Nihayet Külliye önünde bizden başka kimse kalmamıştı ki; kriz merkezindeki devlet büyüğümüze telefonda, “Siz bize tehlike geçti demeden gitmeyeceğiz!” dedim… Sabah saat 10.00 gibi “Tehlike geçmiştir!” denince ayrıldık… Birkaç saat sonra da, vakıf merkezimizde “Darbeci köpekler hesap verecek!” pankartıyla beraber bir basın bildirisi okuduk… Amacımız, olay daha sıcak iken darbe kalkışmacılarına karşı caydırıcı olmak… Hani “Devleti yalnız sanmayın haa!” yollu bir mesaj vermek… Tabi bu açıklamayı bile, “Çok sert olmuş!” gibisinden sulu ağızlarla eleştiren tatlı su Müslümanları oldu… Üstadımızın, “sular çekildikten sonra ortaya çıkan yalı kazıkları” diye bir tabiri var ya hani; sayıları bizden çok fazla olan ve tehlikenin geçtiği anlarda akîl adam pozuyla ortaya çıkan bu kazıklar, eğer başarılı olsa namuslarına kadar onlara her şeylerini kaybettirecek bir darbe kalkışması karşısında bile bize sertlik atfedecek kadar yumuşakımsılık gösterdiler… Vakfımızın bir büyük şehir temsilciliğinden birkaç gün sonra bir telefon aldım… Belediye yetkilileri, basın bildirimizi içerisinde geçen “Kemalizm” ibaresi çıkarıldıktan sonra darbe nöbetlerinde okumak istediklerini söylemişler de, arkadaşlarımız “Ne dersin?” gibisinden bana soruyor… Tabi ki “O da ne! İmanın şartı 6 değil de, 5 olsun der gibi!” demek suretiyle reddettim… Hani biz hastalık tespitinde bulunan doktorluk yapmışız; ama adam “Kanserle vereme tamam da; şu sıtmayı zikretmesek!” gibisinden pazarlığa girişiyor… Arkadaşlarımıza “Şunu da ekleyerek reddedin!” dedim:

“Sizi, küfrün bir kısmına rıza göstermek, en azından görmezden gelmek mevzuunda Allah’a havale ediyoruz!”

Basın bildirimiz, bizi ısırmak için üzerimize abanmış yılanın üzerinde en belirgin halde üç renk görmüş ve onları “Gülenizm, Komünizm ve Kemalizm” diye zikrederek Anadolu namına meydan okumuştu. 15 Temmuz gecesinin, bizim açımızdan en kaba halde özeti bu… “Gençlik yetiştirmek” deyince akıllarına, varlıklı ailelerin çocuklarını lüks ve saunalı otellerde yüz binlerce lira ödemek suretiyle toplamaktan başka şey gelmeyenler, bize hayatı zehir eden bu gayretlerimizdeki “fisebilillah” tavrı da tabi ki göremez, görmek istemezler… “Devlet” aygıtını, fikir yönünden nesepsiz aygırların insafına terk etmek, Anadolu’nun fikir ceylanı masumluğundaki yüz binlerce gencini sırtlanların insafına terk etmek gibi bir anlam da taşır ki; ben 15 yıldır kıt kanaat sırtlanların ağzından ceylan kurtarmaya bakıyorum ama fikirle bir türlü hem hal olamayan devlet, bir türlü bakması icap eden taraflara bakmıyor… Bizim, Kemalizm’in tasallutundan kurtarılması için fikrî ve fiilî dualarla yanında olduğumuz devlet, bizimkinin yüzde biri kadar yanımızda olsa, hepimizin canını yakan sırtlan rejiminin canına okunması içten bile değildir… Küfür, bize saldırırken ayırt etmiyor ama devlet müessesine çöreklenmiş bir kısım fikirsiz bizi “rahatlarını kaçıracak oyunbozanlar” yaftasıyla ayırt edebiliyor… Çünkü bizim gibi ağzının tadı “zehirle pişmiş aşa alışık olanlar”, parsacı adamların yalnızca muhallebi varsa takdim olunacak dostluk nispetleri için adeta bir turnusol kâğıdı vazifesi görüyor…Onların mamacılığı bizim çıkarsızlığımızın mumu yakılınca görünür oluyor… Vatanın gerçek “su”dan evlatları ortaya çıkıverince, fikirde ve samimiyette teyemmümlü olan sahte adamların abdesti bozuluveriyor… Mesela devletin başı “Büyük Doğu’yu hep birlikte inşa edeceğiz!” diyor, bir bakıyorsunuz bir sürü fırsatçı en kolay ezberleneninden bir Necip Fazıl Kısakürek şiiri tedarikine girişiyor… Bu keşmekeşte de Büyük Doğu’nun inşası için hayatını vakfedenler curcunaya kurban ediliyor… Devlet, bütün müesseseleriyle altınla toprağı ayıracak simyacı keyfiyetine erdirilmezse, saksı toprağı niyetine altın tozu, hazine rezervi diye saksı toprağı kullanmak gibi bir teşkilatlanma akortsuzluğu ortaya çıkar ki; böyle bir nizamsızlık ikliminde hem vatanın çiçekleri solar, hem de hazinesi batar… Kimse böbürlenmesin; Allah’ın inayeti ve birkaç iyi adamın gayretiyle ayaktayız! Küfür tek milletse, biz niye yekpare bir fikir halesi halinde tek millet, tek teşkilat olamıyoruz? Olamıyoruz; çünkü hâlâ bizi tam olarak “biz” yönetmiyor…

Metin ACIPAYAM: TAM BURADA SORAYIM… 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASINDA BULUNAN DARBECİLERİ “KÜFÜR BLOĞU” OLARAK KABUL EDEBİLİR MİYİZ? EĞER BÖYLEYSE, TÜM GAYR-İ MİLLİ UNSURLAR DARBEYE DAHİL OLDU MU?

Servet Turgut: Küfür karşımıza kendi asli unsur ve suretiyle çıktığında hep kazanmışız… Birini sektirmişsek de, öbüründe muhakkak telafi etmişiz… Mesela küfür dünyası, siretini suretine Haç takmak suretiyle açık etmiş ve İslam alemini boğmak için defalarca doğuya yönelen Haçlı birlikleri ortaya çıkmış, tepelemişiz… Böyle aleni düşman güçleri karşısında ısırılmalarımızdan bile irkilmeler çıkartmak anlamında istifade etmişiz… Çanakkale’ye kadar hep böyle… Çanakkale’de de, Mehmet Akif’in tabiriyle “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” gibi çok renkli, uluslu ama açık bir çullanma gayreti göstermiş küfür… 250.000 can vermişiz ama İstanbul’un Çanakkale boğazından usul usul batılının işkembesine çekilip hazmedilmesine engel olmuşuz… Fakat tarih boyunca bu aleni ve “sireti suretinde olan” küfür familyalarına karşı gösterdiğimiz başarıyı, sireti sırtlan iken sureti ceylan olan saklı küfür odaklarına karşı gösterebildiğimiz söylenemez… Misal; belki de İslam tarihine yakın bir uzunlukta bir tarihi bulunan Şia ve onun küfür cehdiyle geliştirdiği takiyye diyalektiği… Yani zehri, leziz dolmalar halinde yutturma hokkabazlığı… İşte Karmatiler, Büveyhiler, Fatımiler, Safeviler filan… İşte bugünün İran’ı, Esed rejimi… Bu küfür diyalektiğine tarihte mutlak anlamda mağlup olmamış olsak da, onu şöyle okkalı bir tokatla yere sermek de mutlak anlamda mümkün olmamış… Çünkü okkalı tokadınızı üzerine indireceğiniz bir sureti, ensesi, suratı yok… Kaypak ve kaçak… İslam dünyasına çöreklenmiş en büyük belaların başında halâ bu örtülü küfür anlayışı gelir ki; bütün aleniliği içinde kendisini hala Müslümanların nazarlarından kaçırabiliyor… Yani düşman, surlarımıza karşıdan saldırıyorken gam yok da; surların içerisinden bizimle ve bizden gibi bulunuyorsa sıkıntı hep büyük olmuş… Çanakkale’de bu hadise dilemma halinde içimizde bir kör düğümdü… Karşıdan gelen düşman bin mislimiz, boğazdan geçirmemişiz, gam yok! Çanakkale’de bir de, içimizde bulunan ve bizim bin mislisi olduğumuz saklı bir düşman var ki; sonraki yıllarda ruhumuzun boğazından laylay lom geçmiş ve İstanbul’un 40 kez işgal edilmesinden beter mezalimleri narkozladığı bedenimize tatbik etmiş… Narkozlanmış ciğeri sökülürken keyifle lokum yedirilen bir adam düşünün… Kalbi, beyni, gözleri… İlmi, irfanı, idraki, izanı, imanı… Son asrın karşımıza bir küfür bloğu halinde değil de, bir küfür hayaleti halinde çıkmasıyla terennüm olunmuş hikâyenin özeti budur… İşte 15 Temmuz darbe kalkışmasına girişenler, darbeden kısa süre öncesine kadar süregelen 40 yıllık hikâyeleriyle ruhumuzun boğazından laylaylom geçmek üzere olan saklı düşmanlardı ama Allah’ın inayeti yüzlerindeki peçeyi düşürdü ve onları 40 yıldır alkışlayan asil ama saf milletimiz bir anda “Hindu, yamyam ve kimi bilmem ne bela”dan mürekkep olan bir düşman karşısında olduğunu anladı ve ona göre gardını aldı. Eğer Fetullah Gülen denen İblis, batılıların kendi aralarındaki hesabın hesapsızlığına kurban gitmeseydi, saklı ve “sureti ceylanken sireti sırtlan olan” haliyle daha çok alkış alacak, ruhumuzun boğazlarını laylaylom geçecek ve nihaî hedefine ererek İslam’ın hedefine erişmiş Pavlus’u olacaktı… Ama İslam’ı ve onun bin yıllık çile mahsulü olan milleti bizzat Allah korudu ve onu asli suretiyle millete göstererek ortamı “aleni Çanakkale”ye çevirdi. Sanırım 15 Temmuz’da 250 şehit verdik ama adım gibi eminim ki; bu işgal girişiminin soluğu kesilene dek eğer Çanakkale’de olduğu gibi bu milletin 250.000 şehit vermesi icap etseydi, sakınmadan gene verecekti. Çünkü aleni düşman karşısında asil milletimizin teslim olma melekesi doğuştan hilkat edilmemiştir. Lavrensler, Humeyniler, Fetulah Gülenler, yani zehir boca edilmiş zehirli lokumdan adamlar, yani saklı düşmanlar karşısındaysa aynı millet için aynı şeyi söylemek çok zor… Ona silah çekersen gazabına uğrarsın… Ama tebessüm takınmış bir suratla ona zehir boca edilmiş lokum sunarsan, kim olduğuna bile belki bakmaksızın onu teslim alıverirsin…

Metin ACIPAYAM: TEŞKİLAT VE MÜESSESE FİKRİ… 15 TEMMUZ DARBE KALKIŞMASINDAN SONRA GÖRÜLDÜ Kİ, ÜLKENİN HALA TEŞKİLAT VE MÜESSESE FİKRİ MEVCUT DEĞİL… BU NÂMEVCUT HALDEN İSTİFADE EDEN ÖRGÜTLER, TÜRKİYE’DE KANUNÎ OLARAK TEŞKİLATLANARAK DARBE TEŞEBBÜSÜNE KALKIŞMAKTALAR… BURADAN HAREKETLE TÜM MÜESSESELERİMİZİ TEKRAR GÖZDE GEÇİP MÜESSESE FİKRİYATI ÜZERİNE ÇALIŞMAK GEREKMİYOR MU?

Servet Turgut: Gerçek bir devletin, yerlere ve göklere, dünyaya ve ahirete nispeten edindiği bir fikri vardır ve yukarıdan aşağıya doğru bütün tebaasını bu fikirle tecessüs eder, bu fikirle nizama koyar, bu fikirle motive eder. Hani Ortaçağ Almanyası’nın meşhur masallarından “Fareli Köyün Kavalcısı” vardır… Hamelinliler, köylerini basan farelerden kurtulmak için bir kavalcıyla anlaşırlar ve ustasınca çalınan kavalın sihirli nağmeleriyle fareler köyün dışına çıkarılır, kurtulurlar… Ama bir kere fareler nasıl olsa gittiğinden kavalcının ücretini de ödemeyince, kavalcı, kavalını bu defa köyün çocuklarını köyden kaçırmak için üfler… Aynen hikâyede olduğu gibi, gerçek bir fikir devletinde fikrin kavalı hem ülkeyi istila etmiş fareleri def etmek için üflenir ama hem de, ülkenin gerçek çocuklarını ülkenin olmaları gerektiği inisiyatif ünitelerine intikal ettirmek için üflenir… Cumhurbaşkanı ile basit bir ayakkabı boyacısını fikrinin kavalıyla aynı ideal musikisi ardından yürütemeyen devletler, anne karnında tutup tutmayacağı halâ belli olmamış, ya da kendisine henüz ruh ilka edilmemiş bir embriyo gibidir. Osmanlı’yı uzun yıllar yaşatan bu keyfiyetin varlığıydı, nihayet uzun bir hayattan sonra öldüren de bu keyfiyetin kaybolması oldu. Şimdi dikkat edin; tebaasına yukarıdan aşağıya fikir musikisi üfleyemeyen bir devletin tepesine, aşağıdan yukarıya doğru tebaasının bazı unsurları bir yılan gibi kıvrılarak kendi anlayışını zerk etmeye kalkarlar… Yani devletin avuçlarını fikirden yana boş görenler, kendilerine devleti ele avuca almak gibi bir hak ve vazife tevdi ederler… Böyle olunca devlet piramidi ters dönmeye zorlanır ve bu esnada devletin bütün müesseseleri kırılmak üzere olan bir kasnak gibi esner. Eve her gün ekmek getirmesi beklenen bir baba eve her gün içerek ve kapıları tekmeleyerek geliyorsa, eve ekmeği her gün mahalle bakkalıyla sırnaşmak karşılığında getiren evin kızı için hafif meşrepliği kutsamanın kapısı da aralanmış olur. Bu anlamda, “Devleti ele geçirmek” yanlışlığının bir asırdır hanemizi ruhî anlamda harabeye çevirmiş Kemalizm tasallutundan doğma olduğunu belirtelim bir defa… Yani, başı örtülü olduğu için terör hadisesinde şehit düşen oğlunu hastaneye girerek göremeyen bir anneyseniz –şahit olduğum bir şey!- “Devleti neden ele geçirmek istemeyeyim?” sorusu her anınıza eşlik eder… İşte milletimiz bu Fetö sıtmasına, Kemalizm’in bu verem hali gösterilerek razı edilmiştir ki; bu şenaat tatbikini mümkün kılan şey de en temel olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tebaasını motive edecek üst bir fikir musikisine sahip olmamasından doğmuştur. Yani ben sanayiciyim ve Kemalist dikta beni “yeşil sermaye” olduğum gerekçesiyle batırmak istiyor… İçim yanık… Bu yanıklıkla yanıma yaklaşan sözde yeşil edalı Fettullahçı organizasyona açıyorum kesenin ağzını… Hani devleti elinde bulunduran kara Kemalistlerden, devleti ele geçirmeye çalışan güya yeşil Gülenistler eliyle intikam almaya çalışıyorum… Oysa ikisi de aynı bokun çekirdeği… Rochshiller ailesinden birinin sözüydü galiba; “Satrançta nasıl kaybetmezsiniz?” diye sorduktan sonra gene kendi cevaplıyor:

“Hem siyah taşlar, hem beyaz taşlar siz olursanız kaybetmezsiniz!”

Kemalizm, bir asra yakındır küfrün kara taşları olarak, Gülenizm ise 40 yıldır küfrün beyaz taşları olarak milletin satranç tahtasında mukim… Hani karalar da kazansa kaybeden millet, beyazlar da kazansa kaybeden millet olacak… O halde yapılması gereken ne? Yapılması gereken oyunu değiştirmek? Yani satranç tahtasını kaldırıp fırlatmak ve en baştan yepyeni bir oyun kurmak… Oyunu kuruluyor olmaktan, oyun kurucu olmaya çıkmak… Tüm müesseselerimiz sadece gözden geçirilmemeli, bazıları gözden de çıkarılmalı… Dünyanın en iyi aşçısını getirseler ama ona çürümüş marul, ekşimiş domates, kokmuş soğan vesaire verseler, iyi bir salata yapması söz konusu olabilir mi? Bir kere mal bozuk, sanatkâr olan ne yapsın? Bugün Türkiye’de mukim bulunan devlet, evet bizim devletimiz ama tamamen yalan aforizmalar üzerine kurulu vaziyetini devam ettirmektedir… Mesela milletin çoğunluğu içerisinden devlete baş seçiyor, o baş, misal Anıtkabir anı defterini resmi icbarla doldururken yalan yazmak zorunda kalıyor… Erbakan’a “Huzurundayız, kurduğun Cumhuriyet’i yüceltmek azmindeyiz!” gibisinden şeyler yazdırıyorsunuz… Ya da sarıklı sakallı tarikat temsilcisini televizyona çıkarıyorlar… Kendisine Mustafa Kemal hakkındaki görüşleri sorulunca telaş yapıyor ve “İslam’a onun kadar hizmet eden mi var!” gibisinden cümleler kuruyor… Oysa daha geçen hafta kendi muhiplerine Mustafa Kemal’in deccal olduğunu sehpaları döve döve anlatmıştı! Sevenleri bu çelişkiye “Takiyye!” deyip sindiriyor… Sevmeyenleriyse “Taktik!” deyip sinirleniyor… Ve devlet denen ve mücerretlerin müşahhaslaşmasından ibaret bulunan aygıt bu yalan zıtlaşmaları arasında lastik bir top gibi sektirilip duruyor… Adeta kurşun yağmuru sebebiyle sığındığı mevziden kafasını bile çıkaramayan pırsık bir er gibi debelenip duruyor… Bizdeki laiklik serüveni devlet kavramını, dünya siyasetine nispeten işte bu pırsık erin hikâyesinde icmal edip bırakmıştır! Ortada bir yalan var ve üstelik herkes bu yalanın yalan olduğunu biliyor… Bu yalan, devlet ile millet nispetiyle çatılmış her müesseseye hakim vaziyette… Cumhuriyet tarihinin en güçlü siyasi figürü bile, dünya çapında bir güç ve şöhrete kavuşmuşken Mustafa Kemal’in “muasır medeniyet” hedefini “ilm-i siyayetsel” bir diyalektikle tekraren kullanıyor… Recep Tayyip Erdoğan’ın Mustafa Kemal hakkında ne düşündüğünü hepimiz ve herkes dedikleri üzerinden değil, demedikleri üzerinden biliyoruz… Yani devlet, batılıların asırlık örtülü işgalleri sebebiyle devlet başımızı bile dedikleriyle inandıkları arasındaki tezat bir siyaset alanında kalmaya mecbur ediyor… 15 yaşındaki bir çocuğun zihniyse bu meseleleri çakmaya başladığı andan itibaren asgarî bir zarar anlamında “Yalan ve inanmadığını söylemek demek kötü bir şey değilmiş!” diye kodlanıyor. Bir nevi, ruh çarşafına Farslılaşmanın kıymıklı ütüsü vuruluyor. Farslılık, 8. Asırdan itibaren yalanı siyaset, siyaseti yalan bilmenin mektep adıdır… Oysa bin yıldır yalanla kavga etmiş bir milletiz biz! Eğilen, bükülen, can sıhhatine göre tavır takınan bir millet hiç olmamışız… Hayalet işgalciler böyle sömürürler; cebinizden cüzdanınızı çalmakla kalmaz, olay mahallinden uzaklaşmadan evvel zihninizden bir cüzdanınız olduğu fikrini de silerler. Böylece çalınmış bir cüzdanın ardından güdülebilecek olası öfke ve hesap siyasetinize de set çekmiş olurlar… Bu hususlar o kadar basit ki; bütün karmaşıklığı da bu basitlikten doğuyor… Karmaşık basit; bana göre en karmaşık vaziyetin adıdır… Sanıyorum; şu an dünya üzerinde Türkiye’nin bu durumunda olan ikinci bir ülke yoktur! Afilli uzay çağında bize adi sömürgeler devrini yaşatıyorlar… Mermer gibi bir milletiz ama karpuz gibi bir devletimiz var! İçi başka, dışı başka derler ya; ben de şöyle diyorum; suretine aşığız ama siretinde hala pislik bir ifritin fısıltı düzeni hakim! Ne yapacağız şimdi; bu çelişik ruh haliyle dış dünyaya karşı nasıl zımba bir görüntü vereceğiz… Kemalizm içimizdeki cin, sonra içimizdeki bu cinin içinde Gülenizm cini… Devlet içre millet olması gerekirken, cin içre cin, ifrit içre ifrit… Bütün siyasetinize bu içrelik kaosu hakim… Mesela devletin bir Suriye politikası var, istihbaratının haliyle Suriye masası birimi… Bu alanda düşmana karşı doğru tavrı neden takınamıyoruz; çünkü ona sıra gelmiyor… Kemalistlerle muhafazakârlar, muhafazakârlarla Gülenistler, Gülenistlerle Avrasyacılar, hatta Reisçilerle Hocacılar falan filan diye uzanan bir seri iç cedel… Bu tepinmeler düşmana nefes aldırırken, ara yerde ezilen milletin kendisi oluyor… Gerçek bir devletin kendi tebaasına karşı gerçek nispeti, masa üzerine çıkıp bütün elbiselerini soyarak “Ben buyum!” demek çapında alenilik belirtmelidir. Onun gizlisi saklısı, dış siyasetine taalluk eden meselelerde tecelli eder. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nde bu nispet bir asırdır ters bir nispet ilişkisi göstermektedir. Türkiye’de, millete karşı aleni, düşmana karşı müphem olması gereken devlet ve müesseseleri, bir asırdır millete karşı müphem, düşmana karşı alenidir! Devlet, mücessemleşmiş ruhtur ve o, gıdası ancak ruhun ambarından karşılanırsa tazeliğini muhafaza edebilir. Aksi halde devlet, “tecessüm eden ruh” (cisimlenen ruh) manasından “tecessüd eden beden” (cesetleşen beden) manasına doğru bir seyir alır ki; Kemalizm de zaten, milletin cesetleştirildiği noktadan itibaren var olmak payesine varacağına inanan bir vehim olarak ortaya çıkmıştır! Bir asırdır, bu vehimde vatan, bayrak, hürriyet gibi asil kavramların varlığını vehmetmek gibi bir vehme düşmüşlüğümüz var… Bu vehim bittiğinde ancak hakikatimiz mesaisine kaldığı yerden devam edebilecek… Özetle; devletin, aşağıdan yukarıya işgal edilmek tehlikesine maruz bir devlet olmaktan çıkmasının yolu, yukarıdan aşağıya fikir senfonyası terennüm eden bir devlet olmasından geçer! Bugün için bu sesten yana kulağıma, davul tokmak sesinden başka ses gelmediğini de eklemeliyim…

DEVAM EDECEK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s