METİN ACIPAYAM-ARSLAN BALTA MÜLAKATI

isimsiz-1BİR CEMAAT PORTRESİ CEMAAT ‘İN’ İKTİDAR MÜCADELESİ

Mülakat: METİN ACIPAYAM

Metin Acıpayam: Karargâh Anadolu… Anadolu’nun yeniden İslam’ın çağını başlatabileceği idealine inanıyor musunuz? Takriben bir asırdır bu coğrafyada yaşanan çatışmaların, savaşın ve rahat bırakılmayışın sebepleri sizce nelerdir?

Arslan Balta: Tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Anadolu toprakları, dili, dini, etnik kökeni birbirinden ayrı olsa da, insanlığın, farklılıkları bir arada barış içinde yaşatma tecrübesinin en güzel örneklerine sahne olmuştur. Üzerinde yaşadığımız topraklar, ayrılıklar üzerinden siyasetin, farklılıkları yok sayarak ya da yok ederek var olmanın hayat bulamayacağı topraklardır.

İki yüz yıllık devlet eliyle modernleştirme sürecinde ve özellikle Cumhuriyet dönemi ulus devlet yaratma projesinde, bu toprakların tarihe mal olmuş birlikte yaşama tecrübesi görmezden gelinerek, sun’i çatışma alanları oluşturulmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-anti laik, sağcı-solcu gibi çatışmalar, yeri ve zamanı iç ve dış işbirlikçileri ile belirlenerek topraklarımız üzerinde sahneye konulmuştur. Ülkeyi yöneten siyasetçiler, bu çatışma alanlarının özüne inerek meseleyi anlama yerine, yok sayma, inkâr etme gibi yöntemlerle üstünü kapatmıştır. Bu hassasiyet noktaları, bir başka zamanda kullanılmak üzere adeta dondurulmuştur. Var olan problemlerinizi kendiniz çözmediğiniz, topraklarınızı müdahaleye açık halde bıraktığınız sürece, hali hazırda olduğu gibi, bu çatışma alanları kullanılacak, hatta yenileri üretilecektir.

Vaki olan da budur. Sözü edilen çatışmalar gerekçe gösterilerek, halkın devrede olabileceği tek meşru alan siyaset kurumu baskı altına alınmıştır. Bu baskı, siyasetin sorun çözme imkânını yok etmiş, siyaset yapma alanını daraltmıştır. Çözülmeyen tüm sorunların suçlusu siyasetçiler olmuş, ona vesayet kuranlar gerçekte olmasa dahi algıda temiz kalmayı başarmıştır. Çok partili döneme geçtikten sonra, neredeyse her on yılda bir teşebbüs edilen ya da yapılan darbeler bu vesayetin açık kanıtlarıdır. Bu mücadelenin aynı zamanda bir iktidar mücadelesi olduğu da aşikârdır.

Bu topraklarda ya büyük devlet olup, tarihi siz yazacak, siz yönlendireceksiniz; ya da edilgen bir devlet olup emir bekleyeceksiniz. Yaşadığımız sancılar gerçekleşecek olan büyük doğumun sancılarıdır. Tarihe müdahalede pasifize edilmiş bir milletin, kendine gelme, dik durma, tarihi birikim ve tecrübesine, kendi medeniyet köklerine dayanarak ona uygun bir dünya kurma iddiasının ve gayretinin yansımalarıdır. Toynbee’nin farklı değerlendirmeler olsa da, Osmanlı medeniyeti için “durdurulmuş medeniyet” tanımlaması dikkate alınmalıdır. Ontolojik anlamda, deist, ateist, agnostik, ideolojik anlamda sömürgeci, emperyalist ekonomik manada kapitalist, epistemololojik manada pozitivist, ahlaki anlamda nihilist bir dünyaya eğer bir itiraz yükselecekse o itiraz İslam ümmetinden gelecektir. Çünkü alternatif üretebilecek tek medeniyet İslam medeniyetidir. Bu medeniyete liderlik potansiyeli de kuşkusuz bu millette, bu topraklardadır. Ümmetin gözü bu milletin üzerindedir. Bu bir hamaset değil, realitedir.

Metin Acıpayam: 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılmak istenen darbe kalkışmasından sonra ayan beyan görüldü ki; hala bu tür teşebbüsler yapılabiliyor. Bunu değerlendir misiniz?

Arslan Balta: Çok fazla geçmişe gitmeden, Ak Partinin son on beş yıllık iktidarında yapılıp edilenler, 21. yüzyılın Türkiye’sinin de hala darbe girişimlerine açık olduğunu göstermektedir.

Her iktidarın kendine özgü siyaset yapma yöntemi, ekonomi politikaları, dış siyaset anlayışı, sorun çözme becerisi vs. olabilir. Bu politikalar da eleştiriden vareste değildir. Vesayetin devam etme eğilimine rağmen, Son on beş yıllık süreçte siyaset üretmede, sorun çözmede, ekonomi politikalarında, dış siyasette belirleyici aktör siyaset kurumu olmuştur. Bu durum, Türk siyasetinin gelişimi, demokrasinin ve millet iradesinin anlamlı hale gelmesi açısından ciddi bir aşama olarak görülebilir. Siyasetçinin ülke yönetiminde daha aktif olması, siyasetin kendi alanına sahip çıkması, bürokrasiyle vesayetçi zihinlerde çok alışık olunmayan bir hal olsa da, kurumların kendi alanlarına çekilmeleri açısından ümit verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Merkez çevre (halk) arasındaki mesafenin kalkması ve normalleşme sürecine girmesi, halkın, ortaya koyduğu iradeye sahip çıkıldığına şahit olması ve yetki verdiği siyasetçilerin insan merkezli bir siyaset yapma anlayışıyla hareket ettiğini görmesi bir başka kazanım olarak görülebilir. Siyaset kurumunun son yıllardaki bir diğer başarısı da devlet içerisindeki anti demokratik yapılarla mücadelesidir. Özellikle Ergenekon ve balyoz davaları siyaset üzerindeki vesayetin kırılması açısından önemli davalar olarak görülmektedir. Bu davalar, daha sonraki zamanlarda ve özellikle bu günlerde, bu davayı yürütenlerin vatana ihanetleri apaçık ortaya çıkınca hukukilik ve dava süreçlerinin yönetimi bakımından eleştirilmiş ve bu eleştiriyi hak etmiştir. Özellikle balyoz, ay ışığı vs. gibi davaların ordu içinde egemenlik mücadelesinin aracı olarak tasarlandığı anlaşılmaktadır. Oysa bu davalar siyaset üzerinde var olan vesayetin yok edilmesi açısından göreceli olarak, siyaset ve halk iradesine vurulan prangalardan kurtulma ümidi olarak görülmüştü. Bu davalar, özellikle darbelerden zarar görmüş çevrelerde heyecanla karşılanmış, süreç darbelerle hesaplaşma olarak tanımlanmıştı. Kadim zamanlardan beri süren asker vesayeti hukuk önünde hesap verebilir hale gelebildi diye sevinçle karşılanmıştı.

Bu davaların sulandırılması, bizleri şu yanılgı içerisine sokmamalıdır. 15 temmuz sürecinde kemalist ideoloji haklı çıkmıştır, bu ideolojinin tarikat ve cemaatler üzerindeki baskıları haklıdır. Bunlara fırsat verildiği zaman darbe dahi yapabilme cüretini gösterebilir şeklindeki toptancı bir yaklaşımın şehvetine kapılmamak gerekir. Ülkemizde bir askeri vesayet her zaman olmuştur ve hala vardır. Bu vesayet bir zamanlar askeriyenin sol freksiyonu tarafından yapılırken, şimdi de bir cemaatin etkisinde olanlar tarafından yapılmıştır. Yani, fetö tarafından yapılan darbe bahane edilerek, geçmiş darbelere ve darbe teşebbüslerine bir meşruiyet kazandırma, bir süreliğine nadasa bırakılmış laikçiliği kutsama gibi bir çabanın içerisine girmemek gerekir. Maalesef çok basit bir çıkarım yapılarak, ehl-i sünnet ve tasavvuf günah keçisi ilan edilmiştir.

Metin Acıpayam: Ak partinin bu süreçte sizce eleştiri konusu olabilecek eksiklikleri ne olmuştur?

Arslan Balta: Ak Partinin her türlü şartta halkın iradesine dayanarak ülkeyi yönetme gayretine karşılık, bürokratik atamalardaki özensizliği, gelir adaletinin sağlanması konusunda ciddi mesafelerin alınamaması, ihale ve bazı siyasi ilişkilerdeki yolsuzluk iddialarını haklı çıkaracak uygulamalar, kendini muhafazakâr olarak tanımlayan yeni bir burjuvaziyi oluşturma hırsı açılarından eleştirilebilir. On beş yıllık süreçte bürokratik atamalarda ehliyet ve liyakata dayanan objektif bir sistemin kurulamaması, bürokratik uygulamalardaki adaletsizliklerin önünü kesememiş, aksine iktidar, kendi atadığı bürokratlar tarafından hizaya çekilmek istenmiştir.

Metin Acıpayam: Ülkemizde ülkeyi idare edecek mecra siyaset olması gerekirken başka taliplerin de olması -ki bu bir zamanlar askeri vesayetti şimdi cemaatin buna girişmesi, sizce şaşırtıcı değilmidir? Dini bir cemaat örgütlenmesinin bu davranış biçimini tahlil eder misiniz?

Arslan Balta: Siyaset ülkeyi yönetmede aktif ve temel belirleyici olma mücadelesi veredursun, ülkemiz 17 Aralık süreciyle birlikte hem farklı bir çatışma türüyle, hem de farklı bir vesayet ve darbe girişimiyle karşı karşıya kalmıştır. Daha yaşananlar anlamlandırılmaya çalışılırken, kurtulduğumuzu düşündüğümüz vesayetin boşluğunu bir başka vesayetin aldığına şahit olduk. Bu vesayetin aktörlerinin ve yönteminin diğerlerinden farklı olduğu görülmektedir. Yapılan eylem, siyasi tarihimizin yabancısı olduğu bir kalkışma olarak nitelendirilebilir. Devlet ve siyasi yetkililer, hatta halk, bu kalkışma karşısında büyük bir şaşkınlık ve şok yaşamıştır. Çünkü mücadele edilecek yapı, karşısında görünmemekteydi. Eylemler ortada, failler silikti. Eylemlerin hukukçular eliyle yapılması, siyasi iktidarın ve yöneticilerin bir bakıma elini kolunu bağlamakta, Cumhuriyet tarihinin mücadele edilmesi açısından en çetin darbe girişimiyle karşılaşılmaktaydı. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık söyleminin cuk oturduğu bir durumdu bu. Devletin hâkim ve savcılarının genel teamüllere aykırı dava açma süreçleri, siyasi iktidar tarafından karşı reflekslerle alt edilmeye çalışılsa da, bir kısım çevreler nezdinde bağımsız yargıya müdahale suçlamasına maruz kalınmakta idi. Kısa bir zaman sonra bu kalkışmayı gerçekleştirenlerin arkasında dini bir cemaatin olduğu iddia edildi. İnsanlar duyduklarına ve gördüklerine inanmakta zorlansalar da, bu iddiayı haklı çıkaracak emareler de yok değildi. Kendini hizmet hareketi olarak tanımlayan bu yapı; karşımıza cemaat kimliğini gizleyerek devletin tüm kurumlarına yerleşmiş, dünyanın birçok ülkesinde okullar açmış, Türkiye’deki dershanelerin %30’una sahip, özel okulları ve özel üniversiteleri olan, ekonomik anlamda holdingleşmiş, finans kurumlarına sahip devasa bir organizasyon olarak çıkmaktaydı. Bu yapının alışılagelmiş bir dini cemaatten öte bir oluşum olduğu ise ortadadır. Bu sosyolojik yapılanmanın medeniyet tarihimizde var olan cemaat yapılanmalarından çok farklı olduğu anlaşılmaktadır. Ast –üst ilişkileri, kurumların içerisine kendini gizleyerek yerleşmeleri, takiyyenin çokça kullanılması, hedefe ulaşmak için tüm yolların meşru sayılması, hatta günah işlemeye dahi bir cevaz/meşruiyet bulunması, bu yapılanma şeklinin kaynağının başka kültürlerden esinlendiği intibaını uyandırmaktadır. Cemaate mensup insanlar ya da cemaate dışarıdan bakanlar, bu süreçte farklı bir ahlakla karşılaşmışlardır. Cemaatin beslendiğini iddia ettiği Kur’an ve Peygamber Ahlakında karşılığı olmayan bir ahlak. Amaca ulaşmak için, dinin araçsallaştırılması, ortaçağ kilise papazlarının kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcisi olarak görmelerine benzer uhrevi bir ilişki iddiası, İslam peygamberini rüyalar aracılığı ile kendi amaçları çerçevesinde pervasızca kullanmak akla gelen ilk örneklerdendir. Kendilerini hizmet hareketi olarak tanımlayan bu grup, yukarıda ifade ettiğimiz siyasi, ekonomik, eğitim ve bürokratik gücün verdiği özgüvenle, kendi dışındaki cemaat ve yapılarla görünüşte iyi ilişkiler kursa da, aslında kendilerini en doğru olarak gören ve karşılarındakilere, hizmete ilgileri oranında değer veren bir psikolojiye sahiptirler. Mensuplarında görünüşte var gibi gözüken tevazuun, kibirden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Öyle bir ahlak geliştirmişler ki; insani, vicdani, milli, manevi her bir değeri, içini boşaltmak suretiyle kendi lehlerine kullanabilmişlerdir. Bu süreç bize, bu yapının hizmet adına her türlü kılığa girebileceğini, şantaj, montaj ile kul hakkı, özel hayatın gizliliği, kişi ve aile mahremiyeti gibi doğal/temel insan hakları konusunda en küçük bir hassasiyet taşımadıklarını göstermiştir.  Bu olaylar cemaatin kendinden menkul bir ahlaka sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Cemaat, her ne kadar yaptıkları kendilerini bağlasa da, Müslümanlara yapılan eleştiriler konusunda İslam karşıtlarına ciddi bir koz vermiştir. Müslümanların güvenilirliğini tartışmaya açmıştır. Müslüman bir insanın ya da grubun nasıl bu kadar standartsız, ölçüsüz, sınırsız davranabildiği konusunda büyük bir şaşkınlık ve travma yaratmıştır. Başta bazı aile bireyleri olmak üzere, toplumda insanlar arasında kin ve nefretin oluşmasına sebep olmuştur. Egemen güçlerin İslam dünyası üzerindeki oyunu, Türkiye’de muhafazakâr bir iktidar ile dini bir grubun karşı karşıya getirilmesi şeklinde olmuştur. Bu zemini hazırlayan da cemaatin bizzat kendisidir. Cemaatin İslam dünyasında olup bitenlere karşı yıllardır sürdürdüğü duyarsızlık, Müslümanlara reva görülen yaşamın müsebbiplerine en küçük bir tepki göstermemesi, asıl niyetleri konusunda zihinlerde oluşan olumsuz imaj için yeterli olsa gerektir. Dünyanın her tarafına okul açma düşüncesinin gerçekleştirilmiş olması, acaba bu ses çıkarmadığınız egemen güçler sayesinde mi olmuştur?

Metin Acıpayam: 15 Temmuz kalkışmasının ilk hedefi kim ve kimlerdi?

Arslan Balta: Cemaatin kalkışmasında hedefin cumhurbaşkanının olması, oynanan tüm oyunların Cumhurbaşkanından kurtulma üzerine kurulması, kurgunun en zayıf tarafı ve kendini ele vermenin en belirgin işaretidir. Cumhurbaşkanının hedef olarak seçilmesi, üzerinde düşünmeye değerdir. Aynı zamanda cevabı bulunması gereken ciddi bir sorudur. Cemaatin bu soruya verdiği cevap, inandırıcı olmadığı gibi, kesinlikle ikna edici olmamıştır. O halde bu sorunun  daha ikna edici bir cevabı olmalıdır. Bize göre bu sorunun cevabı, Türk siyasetinin iç ve dış politikada ortaya koyduğu ezber bozan, özgüvene dayalı, kontrol edilemeyen, özgün ve yerli siyaset etme tarzıdır. Bu süreçte Türk siyaseti adeta insanlığın vicdanı olmuş, dünyanın hakim güçleri karşısında ezilen halkların ümit ışığı haline gelmiştir. Yerli siyasetin Osmanlı hinterlandı üzerindeki etki alanının genişlemesi, bu coğrafyada emelleri ve planları olanları tedirgin etmiştir. Öyle ki, halk iradesi ile göreve gelmiş bir iktidar, bu halkın alışık olmadığı gayri siyasi bir partnerle devrilmeye çalışılmıştır.

Metin Acıpayam: Bu ihanet hareketinin İslam anlayışını değerlendir misiniz?

Arslan Balta: Cemaat, kendi İslam anlayışını, tek doğru ve geçerli anlayış olarak görmesi anlamına gelebilecek ortodoksi; söylenene inanmayı gerektiren, sorguya açık olmayan düşünce sistemi anlamına gelebilecek skolâstik bir dogmaya dönüştürmüştür. Bundan dolayı devlet, bu cemaate dair toplumun katmanlarındaki ve kurumlarındaki izleri yok etmelidir. Geldiğimiz bu an itibariyle cemaatin Cumhurbaşkanına ve iktidara yönelttiği yolsuzluk iddialarının toplumda bir karşılığının olmadığı ortaya çıkmıştır. Cemaate düşen, özellikle cumhurbaşkanını hedef alan bu operasyonun asıl nedenini açıklamaktır. Hangi dünyevi ya da uhrevi vaat, yok olma pahasına sizi bu riski almaya zorlamıştır?

15 TEMMUZ SÜRECİ

Metin Acıpayam: Destan yazan bir millete şahitlik etti 15 Temmuz tarihi. Tankların önüne yatanlar, ölüm pahasına vatanını müdafaa eden kadınlar, vesaire… Bu millet o gece üzerinden tüm ölü toprağını atıp, zafere ve İslam’ı müdafaaya kilitlendi. Bu kadar muazzam bir hadiseyi göremeyenler ise her fırsatta bu kahraman milleti aşağılayan zümrelerdi. Bu güzergahta neler söylersiniz?

Arslan Balta: Gerçekleşen darbenin ülkemiz açısından ortaya çıkaracağı büyük tehlike ve yıkımı göz ardı ederek, darbeye karşı siyasetin ve halkın direnişini değersizleştirmek darbe kadar tehlikelidir. Ülkemizde her alanda belli problemler ve sıkıntılar yaşansa da bunun düzeltilmesi asla darbeciler eliyle olamaz. Bu yöntemi bir an bile çözüm olarak düşünmek sosyal, siyasal, psikolojik, kültürel yönlerden aklın, bilginin tükenmişliğinin ve çaresizliğinin göstergesidir. Darbenin ve darbecilerin ve bunlara karşı yürütülen mücadelenin zihinsel, siyasal, tarihsel çözümlemesi üzerinde durmak gerekirse şunlar söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Osmanlı’dan tevarüs eden ve bir kısmı da cumhuriyetle birlikte başlayan dini, siyasi, ideolojik kamplaşmaların mücadelesinin dinamik yaşandığı bir devlet olmuştur. Bu ideolojik ve siyasi güçler iktidarı ele geçirmek ya da ortak olmak için devamlı teyakkuz halinde olmuşlardır. Cumhuriyetin kuruluşundan 2000’li yıllara kadar Kemalist ideolojinin siyasete, topluma ve bürokrasiye hâkim olduğunu görüyoruz. Her bir ideolojik ve siyasi yapı devletin imkanlarını kendi lehine kullanmak için, çoğu zaman oportünist ve makyevelist bir ahlakla hareket etmiştir. Sahip olmak istediklerini elde etmek, sahip olduklarını korumak için her bir aracı meşru görmüşlerdir. Hatta bu konuda uluslararası ekonomik, siyasi ve istihbarî güçlerle iş birliği yapmaktan çekinmemişlerdir.  Türk siyasi hayatı 2000li yıllara kadar bürokratik oligarşinin ağırlığının üst düzeyde olduğu bir işleyişe sahne olmuştur. Seçilmişler, siyasi, ekonomik, kültürel, eğitim, iç ve dış siyaset alanlarını, halktan aldıkları yetkiye dayanarak belirleme yerine; bürokratik oligarşinin ve onları yönlendiren uluslararası güçlere tabii olarak belirlemek durumunda kalmışlardır. Seçilmişler görünüşte ülkeyi yönetiyor gibi algılansa da gerçek böyle değildir. Siyasetçiler sadece yönetme rolü oynamıştır. 2000’li yıllardan sonra Ak Parti ile başlayan siyaset yapma paradigması, demokratik siyasetin doğasına uygun hale getirilmeye çalışılmıştır. Son 15 yıllık süreç, milletin egemenliğine ve milli iradenin gücüne dayalı demokratik bir siyasi paradigma kurma mücadelesi ile geçmiştir. Tayyip Erdoğan’ın siyaset yapma biçimi ve liderliği, yaptığı işin hakkını verme üzerine kuruludur. Halkın ona verdiği yetkiyi sonuna kadar kullanmış, rol yapmamıştır. Halkın verdiği iktidarı halk için kullanmış, bunu kimseyle paylaşmamıştır. Anayasanın ve kanunların kendisine verdiği yetkiyi kullanmasına engel olacak tüm güçlerle mücadeleyi, yönettiği halka hizmet olarak görmüştür. Bunun için de her türlü siyasi riski almaktan çekinmemiştir. Tayyip Erdoğan’ın tavizsiz bu siyaset yapma biçimi, daha önce siyaseti kendi lehlerine kullanan ulusal ve uluslararası yapıları tedirgin etmiştir. 2000’li yıllardan sonraki siyasi mücadele, milletin iradesine sahip çıkma ve milletin verdiği yetkiyi kullananların mücadelesiyle, bu iradeyi hiçe sayan ve milletin verdiği yetkiyi siyasetçilerin kullanmasına engel olan siyasi ve ideolojik yapıların mücadelesidir. Aynı zamanda 2000’li yıllardan sonra Türk siyasetinde şahit olduğumuz şey, iktidar mücadelesi veren farklı siyasi ve ideolojik yapıların birbiriyle mücadelesi olmuştur. Bu mücadelede en dikkat çekici durum, mücadele edenlerin siyasi görüşü ve sosyal bünyemizdeki ideoloik duruşu farklı yerlerde olsa da, uluslararası desteği ortalama aynı merkezlerden almalarıdır. Seksen yıldır Türk siyasetine hakim olan Kemalist ideolojinin, 2000’li yıllardan sonra uluslararası desteklerinin azaldığı, bu sebeple Türk toplumu ve siyaseti üzerinde etkisinin hafiflediği görüldü. Türk toplumu üzerinde gerçekleştirmek istedikleri emellerini Kemalist ideoloji üzerinden gerçekleştirenler, bu ideolojinin 80 yıldır halkın zihin dünyasında oluşturduğu kötü imajdan dolayı, yeni bir partner arama ihtiyacı duymuşlardır. Uluslararası güçlerin Kemalist yapıyla iş birliği içerisinde, Türk siyasi tarihi sürecinde gerçekleştirdikleri darbeler, bu iş birliğinin siyaset kurumunu nasıl baskı altında tuttuğunun açık delilleridir.

Uluslararası güçler, darbelerden mağdur olmuş özellikle muhafazakar insanların ikna olabileceği partneri Fethullah Gülen cemaatini keşfederek buldu. Çünkü bu yapı, Türk toplumunun dinamik bir gücü olan dindar insanlarının bir kısmını bünyesinde topluyor, diğerleri üzerinde de bir sempati oluşturabiliyordu. Hatta bu cemaate ulusal ve uluslararası çevrelerden sağlanan imkanlar, cemaate karşı, ulusal bünyede var olan diğer dini, siyasi, ideolojik yapıların da sempati duymasına yardımcı oluyordu. Ayrıca 160 kadar ülkede eğitim alanında örgütlenmelerine imkan sağlanmış, böylece cemaate karşı uluslararası bir sempatinin de zemini hazırlanmıştır.

Metin Acıpayam: İhanet örgütü hakkında en calib-i dikkat olanı, bu kadar güç ve kudrete rağen üç beş yılda pasifize edilmeleridir. Bu konu hakkında ne söylersiniz?

Arslan Balta: Cemaat yapılanmasının bizim medeniyet ve kültür dünyamızda var olan dini ve sivil örgütlenmelerin sahip olduğu işleyiş biçimine uymaması, uluslararası masonik, gizli örgütlenme biçimine benzetilmesi, toplumun cemaati tam anlamıyla çözmesine engel olmuş, ancak uluslararası güçler tarafından kullanılmalarına avantaj sağlamıştır.

Cemaatin Türk toplumunun tüm kurumlarına eğitim alanındaki avantajlarını kullanarak gizli bir şekilde girmeleri, sahip oldukları masonik yapılanma ve uluslararası istihbari destekle olmuştur. Bu çerçevede cemaat, Türk siyasi tarihinin son 30-40 yılında tüm siyasi aktörleri, devlet kurumlarını aldatmıştır. Toplumun tüm kurumlarında 30-40 yılda elde ettiği gücü, son 15 yılda, daha önce devletin kurumlarına ve siyasetine hakim olan Kemalist ideolojiyi tasfiye ederek kullanmaya başlamıştır. Bu tasfiye sürecinde, uluslararası partnerlerinden destek almış, bu anlamda Türk siyasetinde iktidarı da yönlendirebilmiştir. Amacı, Kemalist ideolojinin Türk toplum ve siyasi hayatındaki yönlendirme gücünü yok etmek ve onun yerine geçmektir. Uluslararası ve Ortadoğu’daki konjonktür, bu cemaat yapısının Türk toplumu üzerinde etkili ve avantajlı konuma gelmesini sağlamıştır. 2010 yılına kadar devletin kurumlarında elde ettikleri avantajı, tıpkı Kemalist ideoloji gibi Türk siyasetini baskı altına alarak kendi lehlerine kullanmışlardır. Askeri ve milli istihbarat düzeyindeki istihbari güçleri, siyasi iktidarı baskılamalarını kolaylaştırmıştır.

Metin Acıpayam: İhanet örgütünün tarihine bakıldığı zaman “güce boyun eğmeleri” “iktidarların karşısında boynu bükük” eda takındıklarını görürüz. Ak parti iktidarı döneminde neler oldu ki bu yapı, siyasi iktidarla çatışmaya başladı?

Arslan Balta: Her şey 2010 dan sonra milli istihbarat müsteşarının değişmesiyle farklı bir boyut kazanmıştır denilebilir. Bu tarihten sonra kısmen de olsa istihbarî bilgiler cemaatin hâkim yönlendirmelerinin dışına çıkabilmiştir. Tayyip Erdoğan devletin işleyişindeki farklı kozmik bilgilere muttali olmaya başlamıştır. Bu bilgiler Tayyip Erdoğan’a cemaatin iç ve dış ilişkileri ve devletteki güçlerinin boyutu hakkında bilgi de sağlamıştır. Son on beş yıllık Türk siyasi tarihini takip edenler, cemaat iktidar ilişkilerinin MİT müsteşarının Hakan Fidan olmasından sonra negatif yönde değişme eğilimine girdiğini gözlemleyebileceklerdir. Çünkü Tayyip Erdoğan o tarihlerden sonra cemaatle arasına, yanındaki ve yakınındaki örgüt mensuplarının tüm tazyiklerine rağmen mesafe koymaya başlamıştır. Tayyip Erdoğan’ın milli görüş camiasından gelmesi ve milli görüş camiası ile FETÖ örgütü arasında hep bir mesafenin olması, Tayyip Erdoğan’ın onları daha çabuk kavramasını kolaylaştırmış, tavır almasına yardımcı olmuştur.

FETÖ örgütüne vaat edilen şeyin, devleti yönetme vaadi olduğu anlaşılmaktadır. Bu vaat uğruna yapamayacakları çirkeflik ve aşağılıkların olamayacağını, son yıllarda, özellikle Tayyip Erdoğan’ın onlara mesafeli yaklaşmaya başladığı tarihten itibaren gördük ve şahit olduk. Vaat büyük ama bu vaadin gerçekleşmesi, Tayyip Erdoğan’ın yok olmasına, uluslararası güçlerin yörüngesine girip, onların istedikleri politikaları uygulamaya bağlıydı. Bu ihale yıllardır uluslararası istihbaratlar ve güçler tarafından beslenen FETÖ örgütüne verilmişti. Devleti ele geçirmek için yaptıkları hamleler Tayyip Erdoğan’ın Şahsında halk tarafından boşa çıkarılmış ve vakit azalmıştı. 15 Temmuz tarihi, verilen ihalenin, daralan bu vakitten dolayı son bir hamle olarak gerçekleştirme teşebbüsünün taarihidir. Bu kalkışma, bir cinnet halidir. İhanetin ta kendisidir. “Esfele safiline” savruluş ayetinin karşılığıdır. Bu kalkışım başarıya ulaşsaydı, FETÖ örgütünün devletin tüm işleyişine, imkânlarına hâkim olacağı, belki yüz yıl devam edecek bir sürecin başlangıcı olacaktı. Milletin derin basiret ve feraseti, Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderliği ile bu musibet şimdilik bertaraf edilmiştir. Bilinmelidir ki, bu haşhaşiler, bu sinsi güçler, içerde ve dışarda boş durmayacaklardır. Ülkemiz uluslararası bir savaşın içindedir. Bu istiklal ve istikbal mücadelesi, Allah’ın yardımıyla milletimizin ve İslam âleminin zaferi ve kıyamı ile sonuçlanacaktır.Ülkemizde yaşanan bu alçaklığın sonucunda, hala Tayyip Erdoğan’ın cemaat tarafından aldatıldığının ifade edilmesi ve onun liderliğinin tartışılmaya açılması, son on beş yılda bu topraklarda yaşananların bana göre tam anlaşılmaması demektir.

Metin Acıpayam: Süreç içerisinde Tayyip beyi nasıl okuyorsunuz?

Arslan Balta: Benim bu süreci okuma biçimime göre Tayyip Erdoğan, son 30-40 yılda bu ülkeyi yöneten yöneticilerin en az aldananıdır. Tayyip Erdoğan kendinden önceki siyasetçiler gibi, ülkeyi yönetiyormuş gibi yapmadı. Birçok siyasetçi, farklı ideolojik, bürokratik oligarşinin devlet içerisindeki gücünün ve bunların dış bağlantılarının farkında olduğu halde, bu yapıyı ifşa ederek mücadele etme yerine, onlara teslim olmuş, kendilerine emanet edilen halkın iradesine sahip çıkma cesareti gösterememişlerdir. Tayyip Erdoğan durumun farkına varır varmaz, demokratik siyasi hayata ve halkın iradesine yapılan her bir müdahaleyi ifşa ederek halka şikâyet etmiştir. Halka şunu söylemiştir Tayyip Erdoğan; ben bana verdiğiniz emanete sahip çıkacağım, ülkeyi sizin yönetmeniz için, uluslararsı destekçileri olan bu bürokratik oligarşik yapıyla mücadele edeceğim, benimle bu mücadeleye var mısınız?

Tayyip Erdoğan’ı aldanmakla suçlayanlar, halkın bu aldanmış kişiyi, son on beş yıldır, Türk siyasetine vesayet edenlerin, siyaset kurumuna tehdit ve şantaj yapanların tüm baskılarına, algı operasyonlarına rağmen niçin desteklediğini düşünmezler mi acaba? Halk elindeki gücü kimseyle paylaşmak istemiyor. Bu gücü seçtikleri eliyle kullanmak istiyor. Ülkesinin tarihe müdahil olmasını istiyor. Eğer bu ülke tarihe şimdi müdahil olmazsa, fırsatın kaçacağını ve en az bir yüz yıl daha tarihe müdahale etmek için bekleyeceğini biliyor. Bunun için Tayyip Erdoğan’ın şahsında Türk siyasetine sahip çıkıyor.

Acaba asıl aldanan kim? Acaba asıl demokrat kim?

Metin Acıpayam: Sizce iktidar ve muhalefetin bundan sonraki tutum ve davranışı nasıl olmalıdır, önerileriniz nelerdir?

Arslan Balta: Yukarıda arka planını tahlil etmeye çalıştığımız bu iki çetin darbe kalkışmasından sonra siyasetin de, üzerine düşen görevleri hiç vakit geçirmeden yapması gerekir. Öncelikle yapılması gereken, iktidarı muhalefetiyle siyasetin kendi alanına sahip çıkmasıdır. Çok şükür 17-25 Aralık sürecinde olmasa da 15 Temmuz sürecinde bu gerçekleşmiştir.

Muhalefet, kendine iktidar imkânı doğar ümidiyle anti demokratik yöntemlere başvuranlarla birlikte hareket etmemeli, bu gibi girişimlerle arasına mesafe koymalıdır. Halkın iradesine hak ettiği değeri vermelidir. Devletin her bir kurumunun kendi alanında kalması ve kendi işini yapması hususunda gerekli özen gösterilmelidir. Yetki ve sorumluluk dengesi tüm kurumlarda ve yapılarda oluşturulmalıdır. Dini ve sivil tüm örgütlenmeler kendi işini yapmalı, siyasetin alanına girip iktidar paylaşımına yeltenmemelidir. Artık ülkemiz, yetki ve sorumluluk arasında dengesizlik üzerinden iktidar kavgaları kısır döngüsünü aşmalıdır.

Hiç vakit geçirmeden yapılması elzem bir başka husus, insan kaynağı bakımından güçlü denilebilecek ülkemizin, bu kaynağının nitelik gelişimine el atmaktır. Ana sınıfından başlayarak üniversiteye kadar tüm eğitim kademelerinde, bireylerin; nasıl bir insan, toplum, ahlak, eğitim felsefesi ile yetiştirileceği sorusuna cevap bulunmalı ve bu konuya yoğunlaşılmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, eğitim sistemimizde, bu soruların evrensel standartlarda cevapları yoktur. Eğitim sisteminde işler hala bilimsel ölçülerde değil de el yordamıyla yürümektedir. Kendi kararlarını kendi verebilen, aklını kullanabilen, bilgisini ve inancını kendisi inşa edebilen, iradesine sahip çıkan, soran, sorgulayan, kendine ait bir dünya görüşü, bir yaşam felsefesi üretebilen bireyler yetiştirilmelidir. Bunu yapmadığımız sürece; kendisine verilen yetkiyi istismar eden, başkalarının etki alanından çıkamayan, başkalarının kararlarını uygulayan, yetki ve sorumluluk dengesini kuramayan, hatta bir sabah herkesten erken kalkıp, iktidarı ele geçirme sevdasına kapılan bireylerle sürgit oyalanmaya devam edeceğiz. Ayrıca iktidar, kamuda ciddi anlamda bir swot analiz yaparak nitelikli, ehliyet ve liyakat sahibi insanları bulma çabasını sürekli kılmalı; bu vasıftakileri bulmalı, yetişmelerine imkân sağlayıp önlerini açmalıdır. Zira kem “alâtla kemalat olmaz”

Başta siyasi partiler olmak üzere, Türkiye’deki sivil toplum örgütlerinin ekseriyetinin değişmesi üzerinde mutabık kaldığı sivil bir anayasanın bir an önce yapılması gerekmektedir. İnsanı merkeze alan, katılımcı demokrasinin önünü açan, evrensel ölçülerde demokratik bir sistemin kurulmasını sağlayan; bu ülkede her bir bireyin benim anayasam diyebileceği bir anayasa artık geciktirilmemelidir. Yeni anayasada, devlet kurumlarının yetki ve sorumluluklarının sınırları apaçık belirlenmesi halinde, Siyaset- bürokrasi arasındaki yetki karmaşası ortadan kalkacaktır.

Metin Acıpayam: Teşekkür ederiz.

Arslan Balta: Rica ederiz.

                                               

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s