RUZNÂME 24 AĞUSTOS 2016

ruznameAttilâ İlhan Etrafında -3-

Ulusal Kültür Savaşı -3-

Aydın Üzerine

Tanzimat’ın ilânıyla hayatımıza ‘merhaba’ diyen bir mefhum da; düalizm’dir. Düalizm: İkilik, İkicilik… Tanzimat öncesi ‘bir’ vahidi etrafında hayatını ikmal eyleyen bu cemiyetin her sahasında sadece ‘bir’ vardır. Bir; yani tevhit. Tevhidin olduğu yerde ne münakaşaya yer vardır, ne de tenkide. Neden olsun ki? Tenkit, savaş demektir. İmânın olduğu yerde savaşa gerek var mı? Hayır! Münakaşa = kaos. Kaos = savaş… Bir cemiyetin aydın güruhu kendisiyle savaşmaya başladığı andan itibaren, bırakın ileriyle dönük mesafe alabilmeyi, hâli dâhi muhafaza edebilmek mümkün değildir.

Cemiyet, fertlerin teşekkülünden doğar. Medeniyet ise, cemiyetin birikiminden. Bu sebepten ferdî buhran içtimai buhranı, içtimai buhranda medeni buhranı doğurur. Ferdî buhranın kaynağı nefs ve nefs’in tezahürleri. O halde ilm-i cemiyeti (sosyoloji) kuracak olan ilm-i beşerdir. Beşeri ilimler olmadan ilm-i cemiyeti kuramayız. İlm-i cemiyet kurulamazsa ilm-i siyaset ve devlet telakkisi nasıl ortaya çıkar? Fert-Cemiyet-Devlet… Bu üçlü teslisin üst çatı anlayışı da medeniyet telakkisi inşâ eder. Bunları niçin yazıyorum? İnsanın izah edilemediği yerde hiçbir şeyin izahı yoktur. İnsanın; yani aydının…

*

Attilâ İlhan’da kısmi olarak bu kanaatte. Her kitabının birçok sahifesinde ‘aydın’ meselesiyle uğraşmasının sebebi budur. ‘Aydın ahlakı’ oluşmazsa ferdî kurtuluş mümkün değildir. Bu nâmümkün halde ise ‘büyük’ devlet ve cemiyet olabilmenin mümkünatı yoktur. 18 Mayıs 1982 tarihinde kaleme aldığı ‘Şatafat Merakı’ yazısına göz atıp üstâdı dinleyelim: “İlk şiirlerimden birini, Varlık’a götürüyorum. Sene 1950 filan. Yaşar Nâbi, arka sayfalara koyabileceğini belirtince şaşırmış olmalıyım, açıklamayı gerekli gördü: Şairler arasında sessiz bir kavga sürer gidermiş. Filanın şiiri önde çıktı, falanın adı benimkinden büyük yazıldı, v.s On yıl sonra Yeşilçam’da öğrendim ki, bu gösteriş savaşı film yıldızlarımız arasında, çok daha vahim haldedir. Çoğu alacağı paradan çok, adının hangi büyüklükte yazılacağını tartışıyor. Işıklı reklamlardaki sıralama yüzünden, gazino şarkıcılarının işlerini bıraktıklarını öğrenmişim, on yıl daha sonra! Anhası minhası, sanatçılarımız arasında bir fiyaka yarışıdır gidiyor. Yo, yalnız onlar arasında değil, genellikle aydınlarımız arasında demeliydim. Bilmez değilsiniz ya, masası değiştirildi, telefonu kaldırıldı diye makamından istifa eden şube müdürleri; arabası alındı diye olay çıkaran idare âmirleri görülmüştür. Büyük bir şirkette yeni görev edinen delikanlının başarısı, yaptığı işle ölçülmüyor, özel sekreteri var mı yok mu, emrine araba verilmiş mi verilmemiş mi, ona bakıyorlar. İşimiz gücümüz fiyaka, bir de konfor! Başarının kriteri, vitrinin gösteriş derecesi!”

Hala böyle değil mi? Hala filan dergide yazılarım ‘son sahifelerde çıkıyor’ diye dergiyle irtibatını kesen nefs azmanı ‘aydın’larımız yok mu? Sürüyle hem de. İnsanın insan (aydın) olabilmesi nefsten doğan popülist tezahürleri ve şahsi ihtirasları; zihni, akli, bedeni dünyasından temizlemekle mümkün.  Yazımızın başında düalizm belasından bahsettik. Düalizmle beraber manamızın yanına madde tahakküm kurdu, kalbimizin karşısına da nefs… Artık bu tahakküm ‘aydın’ güruhumuzda öylesine şiddetlendi ki, madde ve nefs tek itibar mekanizması halini aldı.

Keşmekeşimiz böyle başladı. Düalizm, karanlıkta etrafa mermi sallayan sarhoşların malı. Aydınımızın acilen bu bataklıktan kurtulması şart. Yoksa bırakın ilerlemeyi, ismimizin dahi bu coğrafyada kalması hayallerden ibaret.

*

Aydınımızın son otuz yıldır içine düştüğü bir gariplikte ‘siyasi yalakalık’tır. Yalakalığın her türlüsü iğrenç ama aydının ki daha bir iğrenç.

Tek kurtuluş mecraını siyasi mecra görenler, büyük yanılgı içindedirler. Siyaset ve fikir birbirinden ayrılmaz. Fikir adamı ve politikacı ise, birbirinin mütemmim cüzü.

İlim-Fikir-Sanat insanını ‘hakiki’ buuda yükselten üç kelime; vakar, haysiyet ve sükûnet. Bu üç kelimenin terkibinden doğan tecessüsle beraberse ilim-fikir-sanat adamlarımızın tek kaygısı hakikattir. O halde ‘aydın’ güruhumuzun zemini; vakarlı, haysiyetli, ve sükûnetlidir. Bunların sentezinden doğan hal; tecessüs halidir. Tecessüs ise, ‘aydını’ hakikat yoluna sürükler. ‘Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ olabilmek bu dediklerimle gerçekleşmeye memur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s