RUZNÂME 1 TEMMUZ 2016

Kadının Batı Serüveni

Kızgın bir müellifle karşı karşıyayız: Hüseyin Kılıç… Neye ve kime kızgın bu adam? Hakikati istismar edenlere… Kitabını bugün bitirdim. İsmi geçen kitabın adı: Kölelikten Derebeyliğe Tarih ve Kadın. Kitap, Art yayınlarından neşredilmiş, ilk baskısı 1998’de yapılan bu kitap, âlemşümul bir tecessüs adamının eseri. Mevzusuna yoğunlaşan bir tetkik adamı Hüseyin Kılıç… Didik didik batı kaynaklarını araştırmış, aramış, taramış eseri kaleme alırken. Onlarca iktibas, yüzlerce kaynaktan aktarılmakta.

Hoşa gitmeyen ve kendinden kimi zaman soğutan bir özelliği var müellifin: Berbat bir Türkçe kullanımı… Kitab, harika bir tetkik eser, lakin fazla “uydurca” kelimeler (müellife göre tilcikler) kitabın estetik yapısını bozan hususiyet arz etmektedir.

Neyse, mevzumuz: Kadın… İslamiyet’te kadın, sultandır.

Bu hakikat muvacehesinde Batıyı hesaba çekebiliriz. Şarkta “sultan” olan kadın, garpta ne yazık ki “fahişe”’dir. Hem de iblisin yardımcısı olan fahişe… İnsanı hayvanla müsavi gören uygarlığın çocukları kadını da fuhşiyat haricinde ne ile görecektir ki? Hüseyin Kılıç’ın tetkiklerinden daha iyi idrak ediliyor ki, kadının Batı’da hala adı konulamamıştır. Kadın: Adı konulamayan meçhul varlık. Tek güzel tarafı hayvani erkeğini cinsi olarak tatmin etmesi…

Şimdi siz kıymetli okuyucularımı Hüseyin Kılıç’la baş başa bırakıyorum, eserden aldığım notları istifadenize sunuyor, kadının Batıdaki serüveniyle sizi baş başa bırakıyorum. Kitabtan yapılan iktibasları aynen naklediyor, “uyduruk” kelimelere birçok kez müdahale etmediğimi söylemek istiyorum:

Kulak verelim kitaba ve ismi geçen müellife:

Kırsal kesimdeki mülksüzleştirmeye koşut olarak, kentlerdeki nüfus da alabildiğine artmıştı. Esasen, daha 1550’lerde bile, yani bütün İngiltere’nin nüfusu dört milyon iki yüz bin dolaylarında iken, Paris’te üç yüz bin, Venedik’te yüz doksan bin, Anvers’te de yüz bin kişi toplanmıştı. İş, yoktu. Fuhuş ve sapıklık, toplumsal bir sorun durumuna geldi. Fahişe sayısı, Londra’da elli bine, Paris’teyse on üç bine ulaştı. “Bu sayılar önemliydi ama, asıl önemli olan fuhşun yapılış biçimiydi. Küçük kızlar, bakireler aranıyordu. Kızlık zarı onarımı işleyimi ve kaput işleyimi çok gelişmişti. Kaput işleyimi, manastırlara kadar sokulmuştu. Kırbaçlama modaydı. İngiltere’de bu iş için genelevler vardı. Üstelik, kırk kişiyi birden kırbaçlayabilen bir makine bile yapılmıştı. Eşcinsellik, özellikle savaşçı halklarda gelişmişti. Bu konuda, Norman’ların, Avrupa’da özel bir yeri vardı. Eşcinsellik, Avrupa’da kadın gereksinmesini azaltarak ve “takım anlayışını artırarak askeri erdemleri uyandıran bir etmen sayılıyordu.” (s. 208)

*

Esasen eski Yunan ve Roma yazarlarının soyyapıtlarının Arapçaya çoktan çevrildiği Ortaçağ, Hıristiyan kavramıyla gizemciliğin egemenliği altında olmasına ve dış görünüşündeki durağanlığına karşın, çok değişik yönlü akımların etkisinde de kalmıştı. Dolayısıyla, Ortaçağ skolastiğine ve “eğer karı koca sevgisi kardeş sevgisiyle karışırsa, karşılıklı çekim daha çok cinsel ilişkiye yol açacaktır.” diyebilecek kadar sex uzmanı ve gene “oğlanların gebeliğin kırkıncı günü, kızlarınsa sekseninci günü ruh kazandıklarını savlayabilecek (ne demekse –tabir bana ait-) kadar yetkin sağaltman kesilen Aquinolu Aziz Tommaso’nun Aristoteles kuramından kurtulamayan Hıristiyan felsefesine yepyeni düşünceler sızmaya başlıyordu.  (s 212)

*

Floransalı tecimci (yani tüccar) ve diplomat Shellino ile Parisli güzel Cionna’nın kaçamak çocukları Boccaccio, hayli önce yazılmış olmasına karşın, 1470’lerde ancak basılabilen Decameron adlı yapıtını, onlar için yazmış gibidir:

“Başpapaz, yan gözle kıza bakıyor, ilerlemiş yaşına karşın, bir genç gibi istek duyuyordu. Kendi kendine, ben neden bu zevki almayayım? İşte genç ve güzel bir kız, burada olduğunu kimse bilmiyor. Gizli bir yazık, yarı yarıya bağışlanmıştır. Tanrı’nın verdiği nimeti, neden tepmeli?”

“Başpapaz, kızı öperek papazın yatağına yatırdı. Gövdesinin ağırlığını düşünerek, üst yeri kıza verdi. ” (s.216)

*

Kralların, kapatmaların ve rahiplerin kasları işler de rahibelerinki durur mu?

“Lombardiya’da, dindarlığıyla ünlü bir manastır vardı. Rahibelerin arasında Elizabeth adında güzel bir kız bulunuyordu ki, yakışıklı bir delikanlıya vurgundu. Delikanlı, rahibenin yanına sık sık gitmeye başladı. Gözetleyiciler, işi anladılar. Başrahibeye haber verdiler.”

“Başrahibe, bir rahibe tutkundu. Sandık içinde onu sık sık odasına alırdı. Haberi alınca, hemen karanlıkta giyindi. Yalnız, kendi başlığı sanarak rahibin donunu başına geçirdi.”

Başrahibe, rahibeyi aşağılayarak sorguya çekti. Rahibe, başını kaldırınca, Başrahibenin başındaki erkek donunu gördü. ‘Önce başlığınızı bağlayın, sonra beni azarlayın’ dedi. Eliyle başlığını yoklayan Başrahibe, rezil olduğunu anlayınca, ağız değiştirivererek ‘tenin isteklerine karşı koymanın olanaksız’ olduğunu söyledi. ( s. 217)

Kadını kadın yapan yumurtalıklarıdır (Th. H. Van de Velde) s. 217

*

İsa’nın ben dünyaya ateş atmaya geldim. Benden sonra bir evde beş kişi olacak; üçü ikiye, ikisi üçe karşı ayrılacaklar. Baba oğula karşı, oğul babaya karşı; ana kıza karşı, kız anasına karşı; kaynana gelinine karşı, gelin kaynanasına karşı gelecektir. (s. 234) (Luka; İncil, 12/49, 51, 52, 53)

*

Niccolo Machiavelli, 1513 yılında yayımladığı Prens adlı yapıtında, “kim ki başkasının güçlenmesine neden olur, kendini yok eder. Zira bu güç, ona neden olan kimsenin ya gücü ya da becerisiyle oluşmuştur. Bunların her ikisi de yeni güç kazanan için kuşkulu ve çekinilecek şeylerdir dememiş miydi? (s. 240)

İsa, “yıkanmamış ellerle yemek yemek insanı kirletmez” demişti. Burdan yola çıkan “Avrupa’nın babası ve ve Batı’nın koruyucusu” Nursia’lı Aziz Benedictus, “sağlıklı olanların, özellikle gençlerin yıkanmalarına çok ender izin vereceğini açıkladı. (s. 271)

Asisi’li Aziz Francesco ise, “pisliği bir dindarlık belirtisi gösterdi ve pis gezmenin bir tür özvarlığa egemen olma yolu olduğunu savundu. (s. 271)

XVIII. yüzyılda bile erkeklerin parfüm kullanmanın en büyük sebebi, pis bedenlerinin kokusunu önlemekti. Eğreti saç takmalarının sebebiyse, saçlarının bitle dolu olması ve takmasaç pudralamanın, yıkanmanın yerini tutmasıydı. (s. 271)

Kaynak: Kölelikten Derebeyliğe Tarih ve Kadın, Hüseyin Kılıç, Art Yayınları, 1. Baskı Ankara 1998

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s