TERKİP VE İNŞÂ DERGİSİ METİN ACIPAYAM YAZISI -13. SAYI-

NECİP FAZIL’A DOĞRU BAKIŞ

12776723_10153965629864939_198992467_oAlimi alime arifi arife sorun demişler… Bu noktada biz ne alimiz ne de arif… Tek kaygımız, Necip Fazıl ismi etrafında pervane gibi dönmek suretiyle bu cins zekayı ve mücerret kafayı anlamaya çalışmak. Necip Fazıl etrafında dönmek diye bir cümle kullanıyorum. Evet, dönmek, bu dönmenin neticesinde yanmak, pişmek ve kavrulmak. Kavrula kavrula kemâli yakalamak. Kemâl mertebenin zirve şahsiyeti, bulunduğu mevki ve manevi iklim sebebiyle çağımızda şekillenen ve şekillenecek bütün kavramların Necip Fazıl etrafında değer bulduğu hakikatini kavramak. Bu kavramayı sezerek, hissederek, duyarak yakalamak. Necip Fazıl karşısında tek meselem budur…

   Mefhumların çorbaya, anlayışın dumura uğratıldığı bir zamanın içindeyiz. Üst üste gelişen hadiseler ve hayatın problemleri “modern insan” tipini, evvala nefs putunun, sonra da beşeri putların kölesi haline getirdi. Geçirdiği derin ruhi bunalımlar ve buhranlar sebebiyle fertler, her geçen gün derin bir ahlâki bataklığın içine yuvarlanmakta. Bu ruhi problem ve derin buhranların en temelinde yatan hakikat ise kitlelerin mutlak dünya görüşünden yoksun kalmalarıdır. Bu yoksunluk o hale gelmiştir ki, aptallaşan ve salaklaşan bir nesille karşı karşıyayız. İrfan, anlayış ve idrak melekelerinin kanserleştiği böylesi bir zaman da, zamanı kucaklayan, bütünleyici bir bakışla fikir yoksunluğumuzu kelam şahikasıyla müsbet kutba çeviren Necip Fazıl’a bin selam olsun.

   Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun en büyük suikasti şüphesiz idrak suikastidir. Okuma! Düşünme! Konuşma! Karşı gelme!… Cumhuriyet rejiminin istediği budur. Bununla beraber okumayan, düşünmeyen, konuşmayan, karşı gelmeyen bu idrak anlayışına biçilen beşinci rol ise sadece ama sadece büyükbaş efendilere itaat edip ölmektir. Bu beş vasfı Müslümanlara layık gören Batı emperyalizmasının içteki işbirlikçi ajanları, Necip Fazıl’ın zuhuruyla beraber büyük bir fikir kütlesine toslamışlardır.  Okuma! Düşünme! Konuşma! Karşı gelme! İtaat et!..  tarzında bombardımanların olduğu bir zaman da meydan yerine çıkan, Allah’ın ilk emri olan okumayı hatırlatan, tefekkürün bin yıl nafile ibadetten daha muteber olduğunu söyleyen Necip Fazıl’dır. Aynı zamanda gerekeni gerektiği yerde yapan, konuşan, karşı gelen ve hakikatten başka hiç bir şeye itaat etmeyen mana erlerinin yetişmesi vetiresinde bir “yol açıcı” huviyet takınan büyük mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek’tir.

   Pılate; başında dikenli bir taçla, çarmıha gerilmek üzere götürülen Hz. İsa sandıkları kişiyi göstererek: “Ecco Homo- işte insan” diyordu. Ben de Pılate misali, yüzünü müşahhas manada göremediğim Necip Fazıl’a, “işte insan” yargısı ile yaklaştım her zaman. En küçük insani fonksiyonlarını bile gerçekleştirirken sanat ve fikir sancısı çeken, yaşadığı toplumun ve çağının kokuşmuş değersizliklerine başkaldırırken, her defasında zalime kükremesini bilen, kelam şahikasını keşfettikçe “işte insan” dedim kendi kendime. “Ecco Homo – işte insanNecip Fazıl Kısakürek…

   Hayatın değişik sahalarında tezatsız bir surette, yavaş yavaş fikrini ören, eşya ve hadiseye tahakküm noktasında “nasıl?” ve “niçin?” sorularının cevabını bulmakla geçiriyordu hayatını. Nietzsche’nin dili ile konuşursak ruhu, kendini yiye yiye hayatının çok erken dönemlerinde “deve” ve “aslan” aşamalarından bir kuş gibi uçup, doğruca “çocuk” luk aşamasına ulaşmıştı. Yalnız bir farkla Nietzsche’den ayrılıyordu. Nietzsche’nin sınır tanımayan “istiyorum”u, bütün değerlendirmelere “hayır” çeken tavrı, Necip Fazıl’da inandığı dinin mukaddes ölçüleri karşısında duruyor,  delice ve alçakgönüllülükle   “yapmalısın” tavrına dönüşüyordu. Evet, O “yapmak” için var olmuştu.

   Medeniyetimizin büyük dehası Necip Fazıl Kısakürek, tabiat kanunları karşısında bile zaman zaman “istiyorum” tavrı takınmaya kalkışan böyle bir kişinin, inandığı mukaddes ölçülere karşı bu tür boyun eğişi üzerinde okuyucuyu dikkatle düşünmeye davet ediyorum. Ama ne var ki bu boyun eğiş, ölüm terlerinden beyin zarına sülük gibi yapışan fikirden, sıcak yaraya kezzap gibi dökülen düşüncelerden meydana gelmişti. Şu dörtlük ne kadar şahanedir;

 

Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki ateşte cımbızda yokmuş.

Fikir çilesinden büyük işkence.

  

   Her lahza beynini ve kalbini yoruyordu. Her değersizliği teşhis edip, “değer” kavramını cemiyetin meydan yerine heykelleştirdi. Ufuk, O’nun dünyasında ulaşılması gereken nihai nokta idi. Ufukta ebedi gözlüyordu. Her daim gözleri ufukta idi. Bu yüzden ufka düşmenin zaruretini beyan ederdi.

   Öz ağzından kafatasını kusarken, tefekkür mecrasının içinde yerini arıyordu. Nefs muhakemesi neticesinde kıvrana kıvrana gerçek oluşa doğru yol alırken, bir yandan da hadiseler karşısında İslam dünya görüşünü inşa ediyordu. İslam’ı muhatap almak suretiyle temellendirdiği İslam’a muhatap anlayış, yepyeni hüviyetiyle takdim ederek, herşeyi olan Abdulhakim Arvasi Hazretlerine intisabını bildiriyordu.

   Tanzimat ile başlayan “kendimizi yok sayma” zihniyetini fikri planda yerle bir etmişti. Zuhuruna kadar “Doğu” mefhumu “geri”, “Batı” mefhumu ise “ileri ve çağdaş” olarak takdim edilmekte idi. Ama O, bu arızalı bakışı reddederek BÜYÜKDOĞU dedi. Herkes şaşkındı. Tanzimat’tan bu yana Türk Fikir hayatı, ilk defa “Doğu” kelimesini müsbet mana da zikreden biriyle karşılaşmıştı. Üstad’a göre herşey; Doğu’daydı. Ruh, maneviyat, mana hep Doğu’da kendini ifade ediyordu. Onun için Büyükdoğu lafzını kafalara nakşetti. “Doğsun büyükdoğu benden doğarak” diyordu. Fikir ve aksiyonuyla yepyeni bir anlayışın ve bakışın temelleri atılıyordu.

   Doğu ve Batı dünyasının önüne çekilmiş tül perdeleri elinin tersiyle itip, has odaya girme cesaretini gösteriyordu. Tahlil ve terkipleri ile bu derin meselelere çıplak gözle bakma hassasiyetini herkese göstermişti. Koltuk değneği kullanmadan, dimdik bir surette bütün putları yıkan, idolleri devirerek ideal inşaasına başlayan bu dehanın akıbeti acaba inanmasa ne olurdu?

   Bu sorunun cevabını bugüne kadar bulabilmiş değilim. Ama Rimbaud, Mauppasant, ve Nietzsche gibi dehaların akıbeti bizlere ışık tutabilir. Ey okuyucu bu noktada seni her an infilak halinde patlamaya hazır bir volkan gibi kaynayan bu kafayı, inandığı dinin O’nu nasıl terbiye ettiğini, O’nun entelektüel fakültelerini nasıl disiplinize ettiğini düşünmeye davet ediyorum.

   Böylesi bir dehayı zapt-u rapt altına alabilecek hangi beşeri sistem ve hangi ideolojik formasyon olabilirdi ki İslam’dan başka. Ruhu doymamaktan dünyaya küsen, ömür boyu solmayan renk ve pörsümeyen fikir anlayışıyla yeni ve güzel kalacaktır her zaman.

   Dünya nimetlerinden hiç birini istemeyen, masivaya ait lütufların ıstırabını yüreğinde hisseden bu adam, namaz meselesinde son derece hassastır. Bir çocuk saflığıyla namazı bekler, sürekli olarak namaza kaç dakika kaldı diye sorardı. Zaman zaman söylediği gibi, “belki herşey namazla bitmez, ama herşey namazla başlar” anlayışının zirve noktası Necip Fazıl’dır.

   Kuru pohpohtan nefret eden, “övülmek için övülme” yi reddeden Necip Fazıl’a göre, tek hayati değer fikir haysiyetidir. Günümüzde bir takım serseri kılıklı heriflerin şahsi kıskançlıkları ve çekememezlikleri yüzünden Necip Fazıl’a yapılan onlarca iftiralara şahit olmaktayız.  Necip Fazıl hayatta iken tuvaletinin bekçisi olamayacak bu tipleri insafa davet ediyoruz. Bunlara göre; üstad ne namaz kılmıştır, ne de oruç tutmuştur, ne de tasavvufla alakalı bir meseleye el atmıştır. Bu iftiraları dile getiren tek kelimeyle şerefsizdir, şereften yoksun bir tiptir. Bunları söyleyen cenah ise, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP),  İslam projesidir diyebilecek kadar mankafa insanlardır. Bu mankafalığın günümüzdeki en popüler şahsiyeti başındaki fesle tanınan zat-ı muhteremdir. BOP hakkında kafa yormaktan başındaki fesi çıkarmaya vakit bulamayan bu zat, fes takmayla Osmanlı’nın yeniden geleceğini sanacak kadar da ahmak bir tiptir.  Necip Fazıl’a hücum nerelerden geliyor, siz hesab edin.

   “Tüm dünyayı bir darbede ezip mahvetmek istiyorum… Akşam üzerleri basan mistik dehşetler yüzünden kendimi buzlar arasındaki balık gibi hissediyorum” diyen Dostoyevski’yi hatırlayalım ve bu gibi mustarib dehaların kısmetsizliğine üzülelim. Hiç bir dehanın kaçamadığı akıbet onu da yakalamıştı: Anlaşılamamak…

   Üstadın İSLAMİ İHTİLALCİ tavrı atlanarak anlaşılmaya çalışılıyorsa pekte anlaşılacağını söyleyemem. Üstad’ın Büyükdoğu mecmuasıyla beraber tek düşüncesi, İslam’ın Anadolu topraklarında devletleşme idealidir. Bu işin teorik olarak zeminini kurmuştur. O’nu siyasetten uzak, hiç bir şeye karışmayan sadece yazar-çizer göstermek büyük ayıptır. Bu noktada üstad layıkı ile anlaşılamamıştır. “Solda adam mı var Necip Fazıl’ı tanıyacak, hepsi dangalak” diyen Can Yücel ne kadar da haklıdır. Can Yücel’in bu sözü bir çok İslami grup içinde böyledir. Tarihin her safhasında deha çaplı adamların anlaşılamaması gayet tabii olan bir hadisedir aslında. Bir çeşit içtimai (sosyal) teorisyen olarak hadiselerin iç dinamizmini kavrayan, geleceği tahmin eden, eserlerini kendinden sonrası için veren insanlar için anlaşılamama çok tabii bir son. Ama insanlar onu bütünüyle anlamasa da dehanın bir özelliği olarak herkes kendi imkan ve kabiliyetine göre ondan bir şeyler anlıyor, nasibine düşen payı alıyordu. “Parça bütünün habercisidir” hakikatinden yola çıkarsak, Necip Fazıl gibi adamlar her ne kadar “bütün” boyutuyla anlaşılamasa da, fikir dünyalarındaki “parça” kırıntıların dahi çok değerli olduğunu vurgulamamız gerekir.

   Üstad Necip Fazıl, eşya ve hadiselere doğru yorumlar getiren, evrene yepyeni bir perspektiften bakan, kavramlara yeni mânâlar kazandıran, ürettiği yeni değerler ile sınırları zorlayıp aşan mizacı vardır.    Her gün kullandığımız kavramlar onunla yepyeni bir huviyet kazanır. Bu bakımdan oldukça orijinal bir kişiliktir. Defalarca dinlediğiniz bir şiiri her seferinde yepyeni bir manayı bizlere sunar. Dev görünümlü cüceler, onunla teşhis edilir, cüce gösterilen devler ise yine O’nun üslubuyla bulunduğu mevkiine yükselir. Bu bakımdan “sahte kahramanlar” diye zikrettiği malüm kişiler,  tenkitleri karşısında yerle bir olur.

   Üstad Necip Fazıl son derece şüpheci bir karakterdi. O’nda fantastik bir şüphe yerine “metodik -teorik şüphe” vardı. Bu yüzden milyonlarca darbe ile tuz buz edilen mukaddes emanetimizi, yeniden kurabilmek gücünü göstermiştir. O “arşa gebe” idi. Bu yüzdendi dev sancıları. O her türlü ucuzculuktan nefret ederdi. O “İkrarı da inkarı da belli olmayan, iki ayaklı sürülerin türediği” bir evrede “inandığına inanan, inanmadığına inanmayan” bir insandı. Her ne kadar dıştan haşin, kırıcı zannedilse de, aslında çok şefkatli ve merhametli bir yürek taşıyordu. O’ndaki merhamet duygusunu anlatan Ali Biraderoğlu şunları söylüyor: “1966 Büyük Doğu’larını çıkarırken yatmam için yazıhanenin içinde bir bölme yaptırmıştı. Bir gün dahi Üstadımı bu bölmedeki somyada yatmaya razı edemedim. Gecenin geç saatlerinde ben bu bölmedeki somyama yatardım; kendisi ise bir süre daha çalıştıktan sonra üzerine bir seccade çekerek kuru masanın üzerinde yatar, sabahleyin de erkence kalkardı. Defalarca şahit olduğum bu ve benzeri, başkalarının rahatı kendi rahatına tercih ettiğini gösteren olaylar, onun engin şefkat ve merhamet hissinin ispatı olduğu kanaatindeyim. O gerçekten rakik-ül kalb bir zat idi.”

   Zekası ve entelektüel mizacı ile henüz çok erken yaşlarda şöhretin zirvesine çıkan Necip Fazıl’a, Ahmet Haşim; “bu sesi nereden buldun sen?” diyerek üstadın şiirindeki harikuladelik karşısında şaşkınlığını bildirmiştir. 1938 yılında Yedigün gazetesinde Sedat Simavi’de  “büyük mütefekkirimiz, şair; Necip Fazıl” diye bahsetmesi O’nun her lahza tefekkür ile beraber anılmasına sebeb oluyordu. Çünkü O büyük bir tefekkür ıstırabı çeken ulvi bir mütefekkirdi.

   Hüseyin Yorulmaz Hat Yayınevinden çıkan kitabına “Bir neslin üstadı Necip Fazıl Kısakürek”  ismini vermiş. Bu isim doğru değildir. Çünkü Necip Fazıl, “Bir neslin” değil, nesillerin Üstadı’dır. Ortaya koyduğu ideolocya “solmaz, pörsümez” yeni’yi temsil etmektedir. Buradan Hüseyin Yorulmaz’a seslenmek isterim; sizi öteden beri takip ederim ve severim. Ama kitabınızın ismi Üstad’ı sanki bir döneme mahkum etmek isteyenlerin anlayışıyla örtüşmektedir.

  

   Hayatın hay huyun’dan yakasını sıyırtıp beynindeki fikir teknesini karıştıran mustarip dev’dir Necip Fazıl.

  

   Üstad Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ne İmam-ı Gazali’nin çile’sini sorar. Efendi Hazretleri’nin verdiği cevab şahanedir. “Senin çilen Gazali’den büyük”. Bir tarafta hakikat krizine yakalanan İmam-ı Gazali, diğer tarafta Necip Fazıl Kısakürek. İmam-ı Gazali hakikat krizine ilmin zirvesinde yakalanmış iken, Necip Fazıl bohem hayatında yakalanmıştır. Burası çok ince ve nazik meseledir. İşte bunun için Necip Fazıl’ın çilesi İmam-ı Gazali’den daha büyüktür.

   Osman Yüksel “Dava Arkadaşım” hitabıyla yazdığı yazısında şu sözleri söyler; “Necip Fazıl öldü. Ölmeyebilseler peygamberler ölmez. Herkes şu beylik lafı ediyor. Bıraktığı boşluğu kimse dolduramaz. Boşluk bırakmadı ki doldurulsun. Her şeyi doldurdu gitti. Kafaları doldurdu, gönülleri doldurdu ve yaşını doldurdu. Allah rahmet eyleye.”

   Eşya ve hadiselere tahakküm noktasında mana’nın tılsımlı dünyasına korkusuz bir surette dalan mana eri. “Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız” hikmetinden aldığı feyz idraki ile, aklı akılla yenen bir ruh öncüsü.

   Hor ve hakir görülen Müslüman Anadolu insanının idrak zeminine İBDA ve DİRİLİŞ aşısını vuran Necip Fazıl, Anadolu’ya İslam’ın nurdan heykellerini yükselten yüce sanatkar’dır. Toprağın altına Kemalist merasimle defni yapılan muazzam İslam düşüncesini, 20. Asırda ortaya çıkaran mümtaz karakterdir O. Sanatta, siyasette, ideolocyada, edebiyatta hasılı her sahaya İslam’ın mührünü vuran bir deha. Bu yol zor ve meşakkatli bir yoldu. Dua sırrını kavramış dua’yı elden bırakmamıştı hiç bir vakit. Rapor 6’nın sonuna koyduğu DUA başlıklı yazısında şunları yazmaktaydı;

   “Rapor 6”yı şu dua ile bitirmek isterim:

  

   Bizi affet!.. Biz, sevgilinin nuruna lâyık olmaktan düştüğümüz için bu hale geldik. O’na lâyık olabilmek kimsenin haddi değil… Fakat lâyık olunamayacağını bilmenin liyâkati herkesin vazifesi. İşte bu son inceliğe lâyık olmadığımız için bu hale geldik. O nur öyle bir nur ki, ona lâyık olmakta, topyekûn zaman ve mekân, bu dünyaya ve ötelere malik olmak var… Bu liyakatten düşmekte de, her türlü mahrumluk ve mahkûmluk… Her türlü mahrum ve mahkûm olduk. Bizi affet!..

  

   O nur’un vecd ve aşkı üzerimizdeyken, denizlere, yelkenleri ipekten ve çıpaları altından kalyonlar indirdik; karalara da, yolunu viraneye çevirmek yerine mâmureye döndüren ordular saldık. Padişahlara “ayağa kalk, kanun huzurundasın” diye ihtar eden hâkimler yetiştirdik. Müspet bilgiler, madenî âletler, keşifler ve buluşlar, hep o Nur’un kendi fert ve cemiyet aynalarımızda tecellisinden… O Nuru körleştirince de Şarkın son 5 asırlık macerası içinde bir zamanlar yaban domuzu hayatı süren Garplının sürü hayvanı olduk.

  

   Son 150 yıl bizi bu halden kurtarmak isteyen hiç bir davranış şifa getiremedi. Zira o Nur’a yeniden liyakat ve bu liyakati yeni zaman ve mekâna tatbik etmek şuurlaştırılamadı. Ters yollara sapıldı. Bu, ilerinin ilerisi şuurun sahiplerine “mürteci” dediler; ve onları, asıl din gözünde suçlu, o Nur’a liyakati sıfıra indirici, vecd ve aşk mah rum, din ve hikmet cahili kara yobazdan ayıramadılar.    Onları, bize böyle muamele ettikleri için değil, bizi, bu muamelenin altından kalkamadığımız için affet!..

  

   Yıldızların, içinde birer cam zerresi gibi küçük kaldığı, pırıl pırıl kaynadığı sonsuz rahmet denizinin sahibi, sen bizi affet!.. Bizi, boynumuza taktıkları asırlık idam ipini kravat diye taşıdığımız için affet!.. Tek kelimeyle, “müslüman” yaftası altında Müslüman olamadığımız için affet!.. Ve, bize; kendi öz yurdunda asırlardır lütfen iskana tabi muhacirlere benzeyen gerçek müslümanlara, o Nur’a liyakatin en ileri derecesini bahşet; ve ebediyet bestesinden şarkımızı ateşten âhenk helezonlariyle gönüllere nakşet!.. Duamıza öyle bir tesir ver ki, kezzabın mermeri yediği gibi nefesimizin bütün oyuncak mâbutları yakıp erittiğini, senin mücerret ve münezzeh birliğin etrafında hiçbir inanış pürüzü bırakmadığını görelim; ve sun’î teneffüsle açılan bir baygın şeklinde bu milletin yavaş yavaş doğrulduğuna şahit olalım!..

  

   150, derken 50 yıldır ruhumuzu ve maddemizi helâk edici her ne yapılmışsa bütün bunların karşısında salhane koyunu gibi seyirci kaldığımız ve hâlâ böyle kalmakta devam ettiğimiz için bizi affet ve sen imdat et!..

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s