S. AHMET ARVASİ İLE SANAT ÜZERİNE MÜLAKAT

10336627_149055495477296_8324125368977290019_nAhmet Arvasi ile bir Cuma akşamı Maraş kalesinde karşılaştım. Ben, hayatın yoğunluğundan bıkkın ve bitkin bir halde idim. İnsanların dünyasından kitapların dünyasına kaçmaya cehd eden, zahiri âlem ile bir türlü ünsiyet kesbedemeyen ruhum, konuşup dertleşeceği ruh arkadaşını arıyor idi. Bu dost ise; 20. Asrın İLİM-SANAT-FİKİR adamı olan S. Ahmet Arvasi’den başkası değildi. Bir yanda Şehr-i Maraş, öbür tarafta tam da karşımda beliren S.Ahmet Arvasi… Uzunca boylu, keskin bakışlı, ve gayet vakar sahibi idi. Surat ifadelerinde hafifçe bir tebessüm beliren bu adam, yanıma gelerek, tok ve gür bir ses tonajıyla Selamunaleyküm deyiverdi… Selamına selam ile iştirak ettim. Ve başladık mülaki olmaya…

Metin Acıpayam: Ruhunuzu selamlarım efendim. Nasılsınız?  (Öylesine huzurlu ve sakin ki, huzuru bana da huzur vermekte… Sualimizi cevaplandırmak üzere irkilerek sakin ve mütevekkil bir halde konuşmaya başladı.

Ahmet Arvasi: Hamdolsun evladım… Kâinatın efendisine ve O’nun kutlu sahabesi ve Ehl-i Beytine SELAM olsun… Ruhumuzu selamlaman bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir. Zira ruh, her daim genç ve hareketlidir. Ruh ihtiyarlamaz evladım. İhtiyarlayan tendir, bedendir. Kalp, ruhun emrindedir. Kalbi olan herşey aynı zamanda ruhidir. Kalbin muharrik kaynağı ruhtur. Bu sebepten biz, ruhçu olmak mecburiyet ve memuriyetindeyiz. Ruha kulak veren, aynı zamanda ehl-i keşiftir. Keşif ehli ise, kâinatı uçsuz bucaksız arayıp tarayan, her eserde müessiri arayıp bu gaye için çırpınan, yani rahat olamayan beşerin ismidir.

Metin Acıpayam: Yani sanatkârı tarif ediyorsunuz.

Ahmet Arvasi: Elbette… Sanatkâr, aynı zamanda kâşiftir. Kâşifin en mühim vazifesi, meçhulü malûm hale getirmesidir. Meçhul tetkik edilip malûmleşmelidir ki, hayata tatbik edilebilsin. Fikrin kalıba, yani tatbike dökülmesinin ilk aşamasıdır burası… Sanatkâr, Necip Fazıl’ın söylediği gibi “yaşamayı fikir, fikri yaşama” kabul eden bir mana eridir. Mana ocağında yanıp pişen, daha sonra da kemâl bir mertebeye inkişaf eden sanatkâr için hayat, fikir demektir artık. O halde şahsını böyle tanzim eden sanatkârın hayatı da sanati ve bedii olmaz da ne olur?

Metin Acıpayam: Bediiyat, güzelin ilmi. Sanatın “güzel” potasında icra edilebilme şuurunun yerleşmesiyle İslam Sanat Telakkisinin ihtişamını ufuklarda görür gibi oluyorum.

Ahmet Arvasi: Görür gibi oluyorsun, niçin göremiyor ve her an hissedemiyorsun? Zira güzel’i eksik ifade ediyorsun. Güzel’i; iyi-doğru-hakikat’ten müstakil ele alamazsın. Ele alındığı takdirde, nefsin “güzel” diye yutturduğu “şeytani çirkinler” meydan yerinde görülür. İslam Sanat Telakkisinin “güzel” sofrasında “iyi-doğru-hakikat” te elan mevcuttur. İyi, doğru ve hakikati aklın ötesinde olan akl-ı selimde arayacağız. Müslümanın aklı, akl-ı selimdir. Yani; selim olan akıl… Akıl hacimlidir, bu sebepten sıhhatli bir çerçeve içinde murakabe altına alınması gerekir. Bu murakabenin tabii güzergahı neticesinde aklın varacağı nihai ufuk, idrakin aczini idrak edebilmesidir. İdrakin aczini idrak.. Ne zor bir iş?

Metin Acıpayam: Kadim tarihimizde, İslam ümmetinin üç sütun üzerinde yükselmiş olduğunu görmekteyiz. Bunlar; ilim, sanat ve dindir. Buradan hareketle ne söylemek istersiniz?

Ahmet Arvasi: A’la… A’la… Mevzu mevzuyu açmakta. İlim, sanat ve dinin, bütün kültür ve medeniyetlerde çok önemli bir yeri vardır. Sizin de buyurduğunuz üzere, kültür ve medeniyetimiz, bu üç sütun üzerinde yükselmiş bulunmaktadır… Laboratuvarlar, sanat galerileri ve mabetler, birer hayat merkezi olarak, beşeriyete güç, heyecan ve huzur sunan kaynaklardır. Doğru, güzel, iyi ve hayırlı olan değerler, buralardan doğar ve yayılır… İlmin de, sanatın da, dinin de şarlatanları, maskaraları ve istismarcıları her devirde ve mekânda mevcut olabilmiştir. Ama, buna rağmen beşeriyet, bu hayat kaynaklarının gür ve berrak noktalarına doğru akışını durdurmamıştır. İlim, sanat ve din, kültür ve medeniyetlerimizde iç içe, sarmaş dolaş bulunmalarına rağmen, yine de aralarında esaslı farklar vardır. Hepsi de insanın ihtiyaç ve özlemleri ile ilgili olmakla beraber, insanı çeşitli yönden kavramaya çalışmaktadırlar. İlimler, insanın objektifleşme gayretlerini ifade ettikleri ve insana “eşyanın ve olayların dili ile düşünüp yorum yapmayı” tavsiye ettikleri halde, bir bakıma güzel sanatlar, insanın sübjektifleşme gayretlerini yani, insanın, insan dili ile, duyguları ile düşünüp hareket etmesini ifade ederler. Sanat, bir bakıma “süjenin objeyi, sübjektif istikamette” biçinlenmesi düzenlemesi, keyfiyetlere kendi kafasının, gönlünün, özlemlerinin ve heyecanlarının formlarını geçirmesi demektir. Hiç şüphesiz sanat, içinde geliştiği milletin ve beşerî tecrübelerin izlerini de taşır.

Metin Acıpayam: Gayet iyi anlayıp idrak ediyorum ki, ilim “enfüsî gerçeği”, sanat “afakî gerçeği” din “mutlak gerçeği” arar.

Ahmet Arvasi: Elbette. Aferin sana evladım… İlim enfüsî değerlere sanat “afakî değerlere, din ise mutlak değer ve varlık olan Allah’a yönelirler.

Metin Acıpayam: İşte bu sebeptendir ki, sanatkâr; Allah’ın uçsuz bucaksız marifetini arayan, bu uğurda ecel terleri döken seyyahtır aslında.

Ahmet Arvasi: Evet… Ancak güçlü bir medeniyet bunlar arasında sempati doğuran, hassas bir ahenk kurmasını bilir. Tarihî Türk-İslam medeniyeti, bugün hayranlıkla seyrettiğimiz, okuduğumuz ve dinlediğimiz eserlerinde bu ahengi başarı ile kurabilmiştir. Meselâ Sinan’da, Fuzuli’de ve Itri’de ilim, sanat ve dinin bir arada ulaştıkları ahenk gerçekten muhteşemdir. Türk-İslâm kültür ve medeniyetinde ilim, sanat ve din “Tevhid”in şuur, aşk ve heyecanı ile tıpkı bir organizma gibi birleşebilmiştir.

İlim, “âlemşümul doğru” yu arar, “ekolsüz olmak” ister. Ama, bu konuda bütün ilimlerin aynı derecede başarılı oldukları söylenemez. Güzel sanatlar da “âlemşümul güzelin peşindedir, ancak bu özlem, sanatkârın şahsiyetine, milletin kültür ve medeniyetine, zaman ve mekânın şartlarına göre renk, biçim ve üslûp kazanır. Üstelik, güzel sanatlar “ekolleri” sever ve her sanatkâr yeni bir ekol peşindedir. Din de “âlemşümul gerçeğin” peşindedir, hatta o, “mutlak hakikati” arar. Ancak, din sahasında fertler ve gruplar, idraklerinin seviyesine göre, Allah’a doğru bir mertebeler silsilesi içinde yükselebilmektedirler. Bu sebepten yüce peygamberimiz (O’na selam olsun), “İnsanlarla idraklerine göre konuşuruz” diye buyurmuşlardır. Türk-İslam kültür ve medeniyetinde “mutlak doğru”, “mutlak güzel” ve “mutlak varlık” Allah’tır, ilim de, sanat da, din de O’nu arar.

Metin Acıpayam: Eyvallah… Örgüleştirdiğiniz Türk İslam ideolocyasının sanatı hakkında konuşalım… Türk İslam sanatı terkibinden ne anlamamız gerekiyor?

Ahmet Arvasi: Türk-İslâm kültüründe sanat, fert ve cemiyet olarak insanın, “objektif kalıplardan” sıkılarak kendine yönelmesi, kendi sübjektifliğinde mutluluk araması ve nihayet merhale merhale kendini de aşarak “Mutlak Yaratıcı hamleye doğru”, içinden geçen bir yol yakalaması tarzında gelişmiş bulunmaktadır. İslam’da ilim, eşya ve olaylara, okunup sırları çözülmesi gereken birer “ilâhi mesaj” gözü ile bakar, ilim adamı, kendi sahasına giren konularda “ilmin kriterlerine uyarak” çalışır, eşya ve olayların bağrına yerleştirilmiş “ayetleri”, hikmetleri, münasebetleri yakalar ve tekabülleri hesaplar; mümkünse kanun ve prensiplere bağlamaya çalışır. Türk-İslam medeniyetinin doğurduğu ve yoğurduğu sanat, bundan asırlar önce bile, modern sanat akımlarına öncülük edecek bir anlayış ve seviyeyi temsil ediyordu. “Modern sanat”, abstre, nonfigüratif, sübjektif ve tabiatın taklidinden uzaklaşan karakteri ile âdeta bizim sanatımıza yaklaşmak istemektedir. Selçuklu ve Osmanlı devirlerindeki Türk sanat eserleri, hatta bugün dahi, halkımızın ortaya koyduğu sanat eserleri abstre’nin, tabiatın kopyasından sakınmanın, sübjektifliğin, hareket ve esnekliğin bütün temellerini taşır.

Türk-İslâm medeniyetinden süzülüp gelen değerli ve “çağın sanat anlayışı”na dahi öncülük edebilecek karakterdeki sanatımızı ve sanat anlayışımızı –aşağılık duygularına kapılarak- Greko-Lâtin kültür ve medeniyetine kapılarak asla feda edemeyiz. Çağdaş batı, bizim sanatımıza ve tarihi sanat anlayışımıza hayranlık duyarken, bizler, “medeniyet değiştiriyoruz” kompleksine kapılarak, sanatımızın mücerret, sade, sübjektif ve bilinerek yapılmış “irrel” ve fantezi yönünü, politeizmden doğan Greko-Latin sanatının müşahhas, huzursuz ve objektif karakterine kurban edemeyiz. Sanatta, şahsiyet ve üslûp esastır.

Metin Acıpayam: Sanat ve ideoloji münasebeti hakkında neler söylemek istersiniz?

Ahmet Arvasi: Evladım gitme vaktim yaklaşıyor… Ama sen, ısrarla geniş ve derin mevzular açıyorsun. Çok uzun olmamak şartıyla, sanatın ideoloji tarafı hakkında konuşalım biraz da. Evvela şu sualleri soralım… Sanatın maksadı var mı? Yahut sanatın bir maksadı olmalı mı? Hiç şüphesiz, her insan gibi sanatkâr da, çalışmalarını bir maksada bağlar. O, her şeyden önce “âlemşümul güzel” i ele geçirmek ister. Bunun yanında kendinin ve cemiyetinin özlemlerini, sıkıntılarını, mutluluklarını, heyecan ve ümitlerini dile getirmek ister. Bunları renklerle, seslerle, sözlerle, hareket ve figürlerle ortaya koyar. Tartışıla tartışıla cıvığı çıkarılmış bir soru vardır: “Sanat, sanat, için midir? Yoksa sanat, cemiyet için midir?” İtiraf edeyim ki, hiçbir tartışma bana, bu konunun tartışılması kadar “abes” görünmemektedir. Bu tartışmayı yapan birilerine rastladım mı, zihin ve kültür seviyeleri hakkında hemen notumu veriyorum. Elbette sanat, hem psikolojik ve estetik yönü, hem de içtimaî yönü olan bir faaliyettir.

Elbette sanatkârın eserine “dünya görüşü” de yansır. Çünkü o, samimiyetle kafasını ve gönlünün sesini duyurmak istemektedir. Nitekim Türk-İslam kültür ve medeniyeti içinde yetişen sanatkârlar, eser verirken bir Türk gibi, bir Müslüman gibi hareket ederek “âlemşümul güzeli” aramışlardır, İslam’da âlemşümul güzel, “mutlak güzel olan Allah” tır. Bizim sanatımız, insanımızın içgüdülerini sömürmez, onlardan insanın şuur ve iradesine giden yolu açar. İnsanın şuur ve iradesine giden yolu açar. İnsanın şuur ve iradesinde akıp duran yaratıcı anı kovalar. Rengin, sesin, şeklin, hareketin, çizginin, üç boyutun sanatını yaparken, o hep bu gayretin içindedir. Bizim sanatımızda, insan, yaratıcı ve mücerret hamlenin kucağına itilmekte, bu noktada sanat, elin ile kaynaşarak Allah’a doğru yücelişi ifade etmektedir. Bizim sanatımızda sanatkâr, yaptığına ve yonttuğuna tapınmadan, esir olmadan ve kendini tanrılaştırmadan, kendini aşmaya zorlanmaktadır. Bizim sanatımız, ferdi de, cemiyeti de birlikte kavrayarak “Mutlak Güzel” e götürür.

 (Yarı kısık sesle) Artık gitme vakti evladım… Bana müsaade eder misin? Ötelerin ötesine, yani bize düşen haneye tekrar dönmem gerekiyor. Allah’a ve Resulüne emanet olmanız temennisi ile…

Kaynak: Terkip ve İnşâ dergisi 12. sayı

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s