NECİP FAZIL HAKKINDA -4-

311020140137055470734_2İSLAMCILIK MESELESİ VE NECİP FAZIL’IN SİSTEM FİKRİ

Osmanlı İslam Medeniyetinin yıkılmasıyla birlikte, müslümanların İslam dünya görüşü arayışı başladı. Batı’da gelişen bir takım müsbet ilerlemelerin ardından geri kalış vetiremizin kabahati İslam’a bulunmuş, aydınlar tarafından bütün günah İslam’a mal edilmiştir. Tanzimat ile başlayan bu sürecin mümessilleri, bütün kurtuluşu Batı’yı taklitte görüyordu.Şinasi’den Namık Kemal’e, Namık Kemal’den bir çok aydın zümre, Batı karşısında iki büklüm olmuş vaziyette idi. Büsbütün çağı kucaklayacak, yaptığı Doğu ve Batı tahlilleriyle yeni dünyanın teorik ve pratik izahını yapacak büyük mütefekkirden yoksun olan Tanzimat sonrası halimizi, Batı adamı Hasta Adam ismiyle andı.

Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet. Bu üç devir hesap sormamız gereken tarihi safhalarımızdır.  Tanzimat’ın başlattığı ruhi bunalım devremizi, Meşrutiyet tescilleyerek büyütmüş, ve nihayet Cumhuriyet ise büsbütün bünyemizi manevi bir zindana sürüklemiştir.

Osmanlı-İslam medeniyeti yıkılırken, öncesinde ve sonrasında ağır bir kültürel yozlaşma yaşandı. İslam, enkaz halindeki medeniyetin, sosyal ve siyasal tortuları ile zapt altına alınmıştı. Fikir ve ilim adamlarının Cumhuriyet döneminde sebepli-sebepsiz katledilmeleri ile birlikte İslami alametler, halkın, Osmanlı medeniyet enkazından devraldığı tortularla temsil edilme noktasına gelmişti. On dört asırlık tarihinde İslam, hiç bu kadar seviyesiz bir idrak dönemi yaşamamış, bu kadar tortulaşmamış, bu kadar halkın geleneğine teslim olmamıştı.

Cumhuriyetin ilk zamanlarında elde kalan bir avuç fikir ve ilim adamı, bazen konjonktürel ihtiyaçlar içinde kıvranmış bazen zamanüstü ve tüm zamanlara şamil bir anlayış olan İslam dünya görüşünün arayışını devam ettirmiş, her durumda da Müslümanları mevcut baskıcı, zalim, diktotaryal siyasi rejimin kıyıcı etkisinden kurtarmak telaşına düşmüşlerdi. Yaptıkları doğruydu, içinde yaşadıkları dönem o kadar lanetli bir zaman dilimiydi ki, üç-beş müslümanın imanını kurtarmak bile “büyük iş” cümlesindendi. O cehennemi konjonktürde yaptıklarıyla hatırlanmaları gerekir, yapmadıklarıyla tenkit edilmeleri değil.

Allah ve ahlaktan bahsetmenin yasak olduğu bu devrede devasa bir problem vardı. Medeniyet yıkılmıştı, hayat İslami altyapısını kaybetmişti, İslam’ı dünya görüşü çapında anlayacak fikir ve ilim adamlarının sayısı fevkalede az kalmıştı. Zaten onlarda müslümanların günlük sıkıntılarıyla uğraşmaktaydılar. İslam medeniyeti bu türlü bir inkitaa tarihin hiç bir döneminde yakalanmamıştı. Bir yerde batan medeniyet, başka yerde uç vermiş, dünyada kesintisiz bir İslam medeniyeti varolagelmişti. Müslümanlar tarih boyunca medeniyet inşasında maharet kesbetmişlerdi fakat bir medeniyet düşüşe geçtiğinde inşa sürecine başladığı için “medeniyet inkıtaı” veya medeniyet fetreti yaşanmamıştı. Tarihte ilk defa Osmanlı-İslam medeniyeti çözülürken, başka bir coğrafyada yeni bir İslam medeniyetinin inşa süreci başlamadığı için, çöküş dehşetengiz oldu. Hakikat ile gerçek arasındaki uçurum bu sebeble dipsiz bir kuyuya dönüştü.

Medeniyet kurmakta maharet sahibi olan Müslümanlar, bu maharetlerini, öndeki medeniyetten tevarüs yoluyla kazandıkları için, sıfırdan medeniyet inşa etmek zorunda kaldıkları yirminci asırda afalladılar. Halkta tezahür eden gelenek ile İslam’ın ana mecrasında oluşan usul geleneğini birbirine karıştırarak, İslam tarihine savaş açan sığlıklarla da karşılaşılan yirminci asır, temelde, hakikat ile gerçek arasındaki uçurumun zihin ve kalp dünyalarını savurmasından kaynaklanıyordu. Çok sayıda İslam medeniyetini kuran “usul geleneğini” ni reddedenler, dünya görüşü fikrine, medeniyet ufkuna, terkip maharetine, tecrit istidadına yabancılaştılar. Mesele, mevcut gerçeklik ile hakikat olan İslam arasındaki mesafenin nasıl aşılacağı sorusunda yoğunlaşıyordu. Sığ kafalar ve küçük akıllılar, İslam’ı hayata doğru çekiştirmeye başladılar. Doğru yol, hayatı İslam’a taşımak, İslam’ın hayatını inşa etmekti ama bu iş derin bir idrak ve akl-ı selim gerektiriyordu. İslam’ı hayata doğru çekiştirmek ise hafif akıllılarla bile gerçekleştirilebilecek bir işti fakat bu yapıldığında elde İslam kalmıyordu.

Yirminci asır, İslami dünya görüşünü kurma çabası ile geçti fakat meselenin dünya görüşü kurmak olduğunu anlayan ne yazık ki çok az insan vardı. Özünde herkes İslam dünya görüşünün peşindeydi ama bunu bilen ve ismini koyan yoktu. Sadece bir isim dışında. Bu isim şüphesiz Necip Fazıl’dır.

Necip Fazıl, bu meseleyi derinliğine anladığı içindir ki, önce dünya görüşünü kurmaya çalışmış, sonra da hakikat ile gerçek arasındaki mesafeyi katetmenin yolu olarak “vasıta sistemi” teklif etmişti. Problemin özü, isimlendirilmiş haliyle “vasıta sistem” idi. Vasıta sistem, hayatı İslam’a taşıyacak “ara sistem” di. Vasıta sistem kurulmadan, vasıta sistem fikri geliştirilmeden yapılacak her iş, sergilenecek her çaba, hayatı İslam’a taşımak istikametinde değil, İslam’ı hayata taşımak istikametinde gelişti.

“Ara sistem”, İslam’ın saffet ve asliyetini muhafaza ederek, hayatı yavaş veya hızlı şekilde (imkanlar nisbetinde) İslam’a taşıma ameliyesiydi. Vasıta sistem fikrine sahip olmayanlar veya buna karşı çıkanlar, hakikat ile gerçek arasındaki berzahta bocaladılar bazen saçmaladılar bazende İslam’da reform yaptılar. Bugün yaşanan sıkıntıların özünde, ara sistem fikrinin oluşmaması yatıyor. Türkiye’de islamcı söylemlerle iktidara gelen A.K.P’nin, bugüne kadar doğru istikamet içine girememesinin tek sebebi, vasıta sistem fikrinin olmamasındanır. Günümüzde Müslümanların temel sıkıntılarından en önemlisi vasıta sistem fikrinin oluşmamasıdır. Vasıta sistem veya vasıta sistem fikri olmadan, nazari çerçevede ve seviyede kalan İslami dünya görüşünü üretmek, hiç bir tatbiki netice ve fayda temin etmeyecektir. Necip Fazıl’ın vasıta sistem fikri ve teklifi, bundan elli-altmış yıl önce vücut bulmuş dahiyane bir keşif olarak arz-ı endam etmeye başlamıştır. Bu noktada şunu söylemek zorundayım. Hiç bir fikir, hiç bir şahsın ve grubun mülkiyetinde değildir. Bu açıdan baktığımızda Büyükdoğu ideolocyasının ruhuna kim nüfuz ederse ve meydan yerine çıkıp bu hissiyatla haykırırsa müslümanların anında O’nu desteklemesi gerekir. Hakikati kimin söylediğine bakmamalı, söylenen sözün hakikat olup olmadığına bakmalıyız. Bu açında sistem fikri meselesinin Necip Fazıl’ın (veya Büyük Doğu’nun) diliyle ifade edilmesi şart değil. Asıl mesele, “doğru düşünmek”, “doğru teşhiste bulunmak”, ve nihayetinde “doğru teklifler” üretmektir. İslami tefekkür, nerede, nasıl ve kim tarafından üretilirse üretilsin başımızın tacıdır.

İSLAMCILIK MESELESİ VE NECİP FAZIL

  1. asrın Türkiye’sinde İslamcılık meselesini Necip Fazıl’dan bağımsız tartışmak anlaşılabilir bir durum değildir. Mesele tabii ki sadece Necip Fazıl değil fakat Necip Fazıl hususiyetle muhim. Necip Fazıl’sız İslamcılık tartışmasının hangi noktalardan eksik kaldığına bakalım.

Haki Demir’e göre, Necip Fazıl “İslam tefekkür mecrasını” açan adamdır. Bu tesbit dikkat çekici ve şahane bir teşhistir. Haki Demir’e göre İslam tefekkür mecrası, üç ana mecradan biridir. Bu mecralar sırasıyla “İlim mecrası”, “tasavvuf mecrası”, “tefekkür mecrası”…

İslam tarihine bakıldığında, “İslami Tefekkürün” olmadığını söylemek tabii ki mümkün değil, İslami tefekkür alanında dev isimler mevcut. Fakat bir alanda büyük şahsiyetlerin yetişmesi başka bir şey, o alanda sürekli bir akışı gerçekleştirecek bir mecra açmak başka bir şey. İlim ve tasavvuf mecralarındaki “silsile anlayış ve geleneği”, bu havzaları mecra haline getirmiş, sürekli akışı mümkün kılmış, mecra yüksek debiyle akmayı sürdürmüştür. Fakat İslami tefekkür alanında “silsile” gerçekleşememiş, gelenek haline gelememiş, bu sahada yetişen dev isimler de kendi zamanlarının “büyük adamları” halinde kalmıştır. Bunun en muhim sebeplerinden biri, tefekkür alanının,diğer iki havza ile irtibatlı olmak şartıyla muhtariyetini ilan edecek hale getirilememesidir. İslami tefekkür, eserlerini vermiş fakat muhtariyetini ilan edecek bir çerçeve, mecra, kaynak, nispet oluşturamamıştır.

İslam tarihindeki dev mütefekkirlerin yapamadığını Necip Fazıl’ın yaptığını mı söylüyoruz? Doğrusu bu tür yaklaşım ve iddia, kastı aşar. Necip Fazıl’ın eski dev isimlerden daha büyük olduğunu söylemek, pek sıhhatli olmaz. Öyleyse meramımız, kastımız ne olmalıdır? İfade etmeye çalıştığımız husus, İslam tarihinin “seyri” ile alakalı bir durumdur.

İslam irfan tarihi, tasavvuf ve ilim mecraları tarafından yazılmış, yer yer de İslami tefekkür sahipleri tarafından verilen eserlerle beslenmiştir. Başka bir ifadeyle, İslam tefekkür havzası da, ilim ve tasavvuf mecraları tarafından işgal edilmiş, “veli-mütefekkir” ile “alim-mütefekkir” tarafından İslami tefekkür faaliyeti gerçekleştirilmiştir. Şeyh’ül Ekber Muhiddin-i Arabi hazretleri tasavvuf mecrasına mensuptur ama İslami tefekkür sahasında verdiği eserler hala mütefekkirler tarafından ulaşılabilen, mana mimarisi çözülen, tam istifade edilebilir hale getirilen bir külliyat çerçevesine kavuşturulamamıştır. İslami tefekkürün dev şahsiyetleri yetişmesine rağmen, bu mecra diğer iki mecranın mütemmimi olarak devam ettiği için, “tefekkür mecrası” haline gelememiş, muhtariyetini ilan edememiştir. Bu husus, bir tenkit değil, bir tespittir, zira tarih, İslami tefekkürün muhtariyetini ilan etmesinin şartlarını oluşturmamış, buna ihtiyaç da hasıl olmamıştır. Yirminci asır (aslında daha önceki iki asır), bu ihtiyacı zirveye çıkarmış, muhtar bir mecra haline gelmesi için hem dünyada hem de İslam aleminde şartları zuhur etmiştir. Necip Fazıl’ın payına düşen şeref, bu ihtiyacı, ihtiyacın şartlarını ilk gören, gereğini yerine getiren adam olmasıdır. Üstadın diğer İslam mütefekkirlerinden farkı da, budur.

İslamcılık tartışmasının mihver noktası, “İslam tefekkür mecrası” olmalı değil midir? Zaten İslamcılık, “İslam tefekkür mecrasını” açma çabasıdır, böyle olmalıdır. Tartışmanın tamamı, ismi konulmamış şekilde İslam tefekkür Mecrası üzerinedir ama bir türlü ismi konulabiliyor ne  de o mecranın çağdaş faili zikrediliyor. Neden? Çünkü meselenin künhüne bir türlü inilemiyor. Necip Fazıl anlaşılamadığı için de, İslam tefekkür mecrası bahsi açılamıyor.

İslam tefekkür mecrası, “kuşatıcı bir isimlendirme”. Mesele bu başlık altında tartışılsa, tartışma konularından birçoğu zeminini ve gerekçesini kaybeder, yani tartışma başlamadan biter. Yani problem çözülmüş olur. İslami tefekkürle ilgili tüm çabaları ihtiva edecek bir mecra, havza ve isimlendirme oluşturur. Bazı yazarların sadece “isimlendirmeye” takılarak kendilerini hariçte tutma çabası izahsız kalır ki, bu durumda zaten onlar da mecraya dahil olurlar. İslamcılığın tekçi (monist) mi yoksa çoğulcu mu olduğu, olması gerektiği istikametindeki tartışmalar ise tamamen tefekkür mecrası kavrayışından uzak olmakla ilgili bir durum. İslam tefekkür mecrası isimlendirmesi ve çerçevesi, İslam’ın tartışmasız temel kaynaklarını esas alan bir tefekkür akışını mümkün kılar ama kendi içinde anlayış farklılıklarını ve zenginliklerini barındırabilir. Tüm Müslümanların içine akabileceği, ana çerçeveye tecavüz etmeksizin tüm fikir farklılıklarını ihtiva edebilecek, beslendiği kaynak aynı olmak üzere farklı tatlarda suların çağlayabileceği bir mecra… Var mı daha iyi bir teklif?

Bazı yazarların, İslamcılık ismine veya muhtevasına itiraz etmeleri anlaşılabilir belki ama anlaşılmaz veya kabul edilemez olan yaklaşım, her şeye rağmen bir ortak çerçeve teklif edilmemesi, edilememesi…

Farklı düşünüyor olabilirsiniz ama müşterek bir çerçeve tesbit edip, o çerçevede beraber olduğunuzu ifade etmelisiniz. Farklı düşünebilirsiniz fakat “ayrışamazsınız”. Müslümanların ayrışmasını mazur gösterecek bir gerekçe olamaz, ayrışmamak için de mümkün olan en geniş çerçeve bulunmalı, teklif edilmeli, üzerinde çalışılmalıdır. Aklımıza gelen ise, “İslam tefekkür Mecrasıdır” ama tekliflere açığız.

*

Reform ve Rönesans’tan sonra batıda tekrar felsefe çağı başladı. Ve o devirde Batı, Osmanlıya karşı direnmenin yolunu arıyordu. Ne tevafuktur ki, Reform ve Rönesans’ın başlamasından bir müddet sonra Osmanlıda medeniyet üretimlerinde yavaşlama ve bir müddet sonra da çürüme başladı. Müslümanlar büyük tefekkür patlamasını daha önce yaşamışlar, o patlamadan elde ettikleri verimlerle medeniyetlerini inşa etmişler, son İslam medeniyeti olan Osmanlı medeniyetiyle de zirveye çıkmışlardı.

İslam dünyası, büyük tefekkür patlamasını, mezheplerin (itikadi mezheplerin) oluşma sürecinde yaşamıştı. İnsanlık tarihi o çapta bir düşünce patlaması yaşamamıştı, Müslümanların gerçekleştirdiği o düşünce patlaması, kaç tane medeniyetin kuluçka makinesi olmuştu. O düşünce patlamasının büyüklüğü, verimleriyle inşa ettiği medeniyet sayısıyla ölçülebilir. Batıdaki Reform ve Rönesans ise tek bir medeniyete babalık etti ve o medeniyet de, insanlığın canavarı oldu. Haki Demir’e göre de; “Müslümanların psikolojik yenilgiye uğramaları için hiç bir sebep yoktu ama insan nisyan ile maluldü”.

Öyle ya da böyle batıda Reform ve Rönesans ile birlikte bir düşünce patlaması yaşandı. Dünyada yeni bir tefekkür çağı başladı. Osmanlı medeniyet üretimlerini tüketirken, batı, yeni düşünce patlamasının heyecanı içinde deviniyordu. Bu durum görülemedi, anlaşılamadı. Müslümanlar bu yeni durumu anlamamakta masum ve mazurdu, çünkü zirveye çıkmış bir medeniyet havzasında yaşıyorlardı. Mazurlardı ama aynı zamanda mesullerdi, çünkü hayat, tüketmekle değil üretmekle galip geliyordu. Üretimin esası ise düşünce üretimiydi, düşüncenin maddi ve pratik verime dönmüş neticeleri değil.

Yirminci asra gelene kadar mesafe farkedilemedi. Herşey söylendi ama meselenin “düşünce patlaması” olduğu görülemedi. Tefekkürün ilacı tefekkürdü, tefekkürün verimleri değil.Tüm çözüm teklifleri her nedense tefekkür ile ilgili değil, tefekkürün neticeleri ve verimlerine dairdi. Sayısız kitap yazıldı ama bir İdeolocya Örgüsü, bir “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu”, gibi muthiş eserler Necip Fazıl’a nasip oldu. Çünkü meseleyi çok iyi anlamıştı. İşin ilginç tarafı ise anlayan tek adamdı.

*

  1. asırdaki bütün Müslüman fikir ve ilim adamları, farkına varsın veya varmasın, İslami tefekkür ile meşguldüler. Özellikle ilim adamlarının bile tefekkür ile meşgul olması dikkat çekiciydi. Mesela Bediüzzaman ilim mecrasından geliyordu ama “Risale-i Nur” külliyatı da “fikir” eserleriydi. Herkes bir şekilde meselenin “fikir” olduğunu hissetmiş, eserlerini bu alanda vermişti ama “mevzuu”, kalbinden teşhis edilememişti. 19. Asır ile 20. Asırda yazılan kitapların çoğunluğu fikir eserleriydi, ilmi eserlerde yazılıyordu ama dikkat çekici olan okunan eserlerin tamamı fikir eserleriydi. Meselenin özü anlaşılmamış fakat insiyaki şekilde hissedilmişti. Cilt cilt ilmi eserlere rağbet yoktu, “okuyucu”, fikir eserlerini arıyor, onları okuyordu. Bütün bunlara rağmen, “İslam tefekkür mecrasından” bahseden yoktu. Ta ki üstadın Büyük Doğu’larına kadar…

Neden Büyük Doğu?

Çünkü içerisinde kokuşmuş ve bitmesi lazım gelen kokuşmuş düzensizliklere karşı yeni ve alternatif sistem ve dünya görüşü mevcut.

Neden Necip Fazıl?

Çünkü manevi kurtuluşumuzun sırlı anahtarı O’nun ortaya koyduğu ideolocyada…  [15]

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s