MEDENİYET TASAVVURUNUN LİSAN HAVZASI MAYINLI

Bir lisanımız vardı, adı Türkçe… İyi kötü onunla anlaşıyorduk, girift ve derin manalara ihtiyacımız yoktu orta Asya’da, kılıç, meselelerimizi çözmek için maharetle kullandığımız bir dil aletiydi aynı zamanda. Kılıçla çözemediğimiz çok az mevzu vardı, onları da mesele etmiyorduk.

Müslüman olduktan sonra başladı lisan ve dil ile ilgili esas kavgamız. Ne “acun” ile olacak gibiydi, ne de “Gök Tengri” ile… Sonsuz kudret sahibi olan Allah Azze ve Celle’ye iman etmiştik, hiçbir derinliği ve deruni boyutu olmayan lisan ile dünya durdukça hatırlanacak medeniyetler inşa edemez, aleme nizamat veremezdik. Ne ki dilimizi de değiştiremezdik, dilimiz kendimizdi, bununla beraber asıl ve asil olan kendimizi dinimizle keşfetmiştik. Bu berzahta kıvranırken karabudun, dâhilerimiz el attı meseleye, ne başka bir lisana geçtik ne de yeni dinimizden vazgeçtik. Dahilerimiz bildi ve anladı, önce medeniyet dili inşa edecektik, ancak ondan sonra medeniyet inşa edebilirdik.

 

İnsanlık tarihinin benzersiz tefekkür hamlelerinden birini gerçekleştirdik ve bir medeniyet dili inşa ettik, adına da Osmanlıca dedik. Bal gibi Türkçeydi, ne ki hiç kimse ortay Asya’daki Türkçenin böyle bir oğul verebileceğine inanamadı. Deliden dahi doğmuştu ve tabii ki inanılmazdı. İmanın ne olduğunu anlamayanlar için inanılmazdı, zira ana rahmini iman döllemişti. İmanın kendisi zaten bir mucizeydi, neticeleri de öyle oldu ve imandan nasibi olmayanlar anlayamadı o muhteşem hamlenin ne manaya geldiğini.

Asırlarca sonra birileri daha anladı, güneşin battığı tarafta… Güneşin battığı ve karanlığın çöktüğü coğrafyanın dâhileri, anladılar işin sırrını. Sır, iman ve dilde mahfuzdu, o ikisi yerli yerinde durduğu müddetçe medeniyet yeniden kendini doğuracaktı. Orta Asya Türkçesinden medeniyet dili inşa eden bu millet, medeniyet dilini muhafaza ettiği müddetçe tekrar tekrar dirilecekti. Güneşin battığı karanlık coğrafyanın kanalizasyonlarında yaptılar hain ve sinsi planlarını, dediler ki, “dillerini ve imanlarını almalıyız”. Güneşin doğduğu bu topraklarda, ışığı medeniyete tahvil eden bir dil, idrak ve iman havzası vardı ve dünya buradan aydınlanıyordu. Güneşin battığı topraklar ancak buradaki medeniyet kristalinden yansıyan ışıkla idare ediyordu, ne ki tabiatları karanlığa alışık olduğu için, ışığın kaynağını kuruttu yarasalar.

Dil devrimini yaptılar, artık mefhumlarımız yok, kavramlarımız var. Fehmetmeyi bıraktık kavramaya başladık. İdrak etmeyi bıraktık algılamaya başladık. Bunlar arasındaki fark ise, medeniyet ile vahşet arasındaki fark kadardır. Buyurun, birkaç misal üzerinden mayınlanmış dil haritamızın ne hale geldiğini görün.

 

“Modernite” Kavramı   

Müslümanların Anadolu’da yeniden bir medeniyet hamlesi gerçekleştirmesinin en büyük engellerinden birisi hiç şüphesiz modernite kavramıdır.  Modernite, verdiğinden çok almasıyla meşhur olan sinsi ve dünyevi savruluştur. Modernite kavramıyla çalınan veya sinsi ve kurnazca alınan yahut derin bir ihanetle aşırılan kıymet ölçülerimiz, idrakimizi, tefekkürümüzü, hassasiyetimizi yok etti, böylece her türlü mana elimizin altından kaydı gitti. Öyle ki bazıları “ceketimizin astarı arasına girdi” fakat biz nereye bakacağını bilemez hale geldiğimiz için bir daha bulamadık. Çünkü modernite gözlüğü, kendi renklerimize kördü, sadece belli renkleri görüyordu, o renkler de güneşin battığı karanlık coğrafyanın kör renkleriydi. Artık gayemiz başkaydı, hamlemiz başkaydı, varoluş (yani yok oluş) havzamız başkaydı.

Tarih boyunca her milletin yükseliş ve iniş süreçleri olmuş, med-cezir halleri mana ve maksat etrafında dönmüş, bu iki mihveri muhafaza eden OLUŞ ve VAROLUŞ sürecini başlatmış, kaybeden ise ÇÜRÜME ve ÇÖKME güzergahına girmiştir. Modernite, güneşin battığı karanlık coğrafyanın suni ışık altında ürettiği bir makyajdan ibarettir ve karanlık coğrafyaya bile faydası olmamıştır. Ne var ki karanlık coğrafya, güneşten mahrum olduğu için o makyaja mahkumdur, buna mukabil Müslümanlar güneşe sahip oldukları için makyajsız halleriyle parıldarken, “gardırop inkılapçılığının” tesiri altında kalmış ve o soluk dünyanın taklidini marifet bilmeye başlamıştır. Müslümanlar, “mana” ve “maksat”larını kaybettikleri an, “Eşref-i mahlukat” makamındaki “Ahsen-i takvim” tahtından inip, “Esfel-e safiliyn” derekesindeki şeytanın tahtına oturmaktan kurtulamazlar. Şeytan tabii ki karanlığı sever, bu sebepledir ki güneşin battığı coğrafyada fazla mesai yapmış, orada kendine “insi şeytan” kontenjanından sayısız kadro yetiştirmiştir. Hz. Cebrail Aleyhisselamın gidemediği menzilde seyahat eden Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ümmeti olmak şerefi, modernite gibi kavramlara kurban edilebilir miydi? Narkozun tesirinden birazcık kurtulup da sağına soluna bakan bir Müslüman, “Bu hal neyin nesi” diye çığlık çığlığa “Kusmaz mı öz ağzından kafatasını”.

150 yıldan beri güneşin battığı karanlık coğrafyanın dehlizlerinde yaşıyoruz. Kendilerine ne kadar benzersek benzeyelim biliyorlar ki başka bir ruh taşıyoruz. Bu sebeple bizi dehlizlerden ve hatta kanalizasyonlardan yukarı çıkarmıyorlar, çıkarmayacaklar. Biliyorlar güneşe aşina olduğumuzu, biliyorlar yeryüzüne çıkarsak güneşi tanıyacağımızı ve ruh patlamaları halinde yeniden tarihin üzerine yürüyeceğimizi. Onun için kilit üstüne kilit vurdular karanlık dehlizlerin kapılarına…

 

“Batıcılık” Kavramı

Ah şu sefih serüven… İnsan güneşten usanıp da mum ışığına özlem duyar mıymış? Akılları patlatacak bir izahsızlık… O mukaddes beyan bir daha ispat edilmiştir ki; insan zalim, cahil ve nankördür… Aksi takdirde bu derin izahsızlığın altından kalkacak akıl kimde var?

İslam’ın yekununa muhatap olacak külli anlayışı kuşanmanın zamanı gelmedi mi? Medeniyet tasavvuru namıyla meşhur büyük terkibi telif etmenin, “Otursun bende her şekil” demenin vakti ne zaman gelecek? Batılılaşma ve batıcılık kavramıyla biteviye meşgul olmak yerine, büyük terkibi telif etmekten, büyük hamleyi başlatmaktan başka bir yol, bir çare mi var? Batıyla hesaplaşmak için batıya giden ve batıda boğulanların hikayesini okumaktan bıkmadık mı? Batının canının derdine düştüğü bugün, batıyla hesaplaşmak yerine batıya karşı “ümmileşmek” ve kendimize karşı ünsiyet kesbetmek zamanı gelmiş olmalıdır. “Cemiyetten aldığı tüm telkin ve tesiri üzerinden silkip atacak” hamle, batıyla hesaplaşarak değil, kendimizle sohbet ve halvet ederek mümkün olacaktır. Necip Fazıl’ın batıyla hesaplaşması dünya çapındadır ve o defteri kapatmıştır, bize miras kalan batıyı unutmaktır.

 

“Epistemolojik işgalin zihni kodları”

Aile birliğinden içtimai müessesesine, buhran içindeki gençliğinden ıstırap ve hafakan yüklü cemiyetine kadar her bir köşesinde fokur fokur kaynayan batının, çatır çatır çöktüğünü görmek bizim nesle nasipmiş. Batının büyük gürültüyle çöken enkazının altında kalmayanlara ne mutlu… Batının çöküş gürültüsünü ve ölüm hırıltısını hayat emaresi zanneden gafiller yok mu, işte onlar kendi mahrem coğrafyamızdaki medeniyet hamlesini doğmadan boğmaya çalışan idraksizlerdir.

Her şeye rağmen, yeni bir medeniyet tasavvurundan ve yeni bir medeniyet hamlesinden bahseden Müslümanların olması ümit vericidir. Bu ümidi muhafaza etmenin ilk şartı ise batının bilgi telakkisinden kurtulmaktır. Batı en girift ve en sinsi tuzağını bilgi ve ilim telakkisinde kurdu, o tuzağı görmemek, o tuzağa düşmek, o tuzağı ifşa edememek tüm çabayı “sam yeline” vermek anlamına gelir. Bu tuzağa en fazla yakalanan üniversitelerimiz ve akademisyenlerimizdir. Akademisyenler, tuzağı keşfedemedikleri için “bilim” ve “bilimsellik” yaftasıyla o tuzağın kopyalarını, adı üniversite olan imalathanelerde çoğaltıyor ve kendi kültür coğrafyamızı mayınlıyorlar.

Batı uygarlığının epistemolojik evreninde “hakikat” yoktur. Oysa bizim medeniyetimiz, Allah Celle Celaluhu ile insan arasındaki münasebetin muhtevasını ve usulünü tayin eden hakikat kaynaklıdır. Hakikat, “Mutlak İlim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den ibarettir. Mutlak İlim yoksa bizdeki ilim ve batıdaki bilim, zan ve vehimden ibarettir.

Medeniyet hamlesi önündeki engellerin belki de en büyüğü, batının epistemolojik işgalidir. Daha tehlikeli olan ise, “bilim” adamlarımızın bu işgalden memnun görünmesidir. Hulasa etmek gerekirse; Müslüman münevverlerin batının epistemolojik işgalinden kurtulması için yapılacak hamlelerden birisi, “Medeniyet Akademisi” ismiyle nev-i şahsına münhasır bir müessesenin kurulmasıdır. Bu kuruluş zihni savrulmaları önleyecek, parça fikre mahkumiyeti bitirecek, büyük terkibi telif ve büyük hamleyi başlatacak teşebbüstür.

 

İktisadi kavramlar

Batı’nın iktisadi kavram ve teorileri, İslam medeniyet tasavvuru ve inşa hamlesi için ciddi engellerin başında gelir. Batı, liberalizm-kapitalizm ve sosyalizm-komünizm gibi birbirine zıt görünen iktisadi teoriler ile insanlığın ve Müslümanların zihnini kıskaca almakta, iktisadi telakkileri bu paranteze sıkıştırmaktadır. Oysa her ikisi de hayatın kaynağını iktisadi alanda gören, her ikisi de “homo-ekonomikus” tarifini kabul eden, bu sebeple temelde birleşen teorilerdir. İslam iktisad telakkisi ise hayatın kaynağını iman, zeminini ahlak olarak kabul eder, iktisat bu temel üzerine bina edilir. İktisat, temel değil teferruattır, batı teferruatı temel haline getiren bir ters ehram mimarıdır.

“İktisadi liberalizmin felsefesini anlamaksızın, bu felsefeye bağlı okulların teorilerini anlamak mümkün değildir. Veya bu felsefi görüşleri kabul etmeksizin, teorilerden çıkarılan politikayı da kabul etmek mümkün değildir. Diğer bir deyişle, teoriler ve bunlara dayanarak çıkarılan politikanın geçerliliği, ancak, teorinin gerisindeki belirli bir dünya görüşünün paylaşılmasına bağlıdır.” (Gülten Kazgan, İktisadi düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, İstanbul Bilgi Yayınları.1974, sf.49)

Gülten Kazgan’ın da farklı bir boyutuna temas ettiği ters ehram mimarisi anlaşılmadan İslam iktisat telakkisi ve müesseseleri idrak ve inşa edilemeyecektir. Uzun ve tafsilatlı izahlar dergi sayfalarında mümkün olmadığına göre, meseleyi “kitabiyat”a havale etmek tek çaredir. Batının iktisat kavram ve teorilerinden kurtulmanın müessese misali; Karz-ı Hasen (Güzel Borç) namıyla maruf İslami müessesenin teşkilat numunesini inşa etmektir.

Fikir Teknesi yayınlarından çıkan “Karz-ı Hasen Müessesi” kitabı, sahasında müessese numunesi teklif eden tek telif eserdir. “Karz-Hasen, ihtiyacı olana borç vermek, borçluyu rahatsız etmemek, mali durumu iyi olmayan borçluya ihtiyacı kadar mühlet tanımak, onun şahsiyetini rencide etmemek… Istılahta bu ve benzeri şekillerde tarif ve ifade ediliyor. Kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Her iki kaynakta zikredilen ve tavsiye edilen bir ibadettir. Kuşatıcı (üst) mefhumlardan biri olan “İnfak” çeşitlerinden biridir. Günümüzde unutulmuş görünen İnfak türüdür. Günümüzde infak mefhumu sadece karşılıksız yardımlar şeklinde anlaşılır hale geldi. Bu durum, sistem çapında düşünme zafiyetinden kaynaklanan bir neticedir.

            …Karz-Hasen, cemiyetin orta sınıfını ayakta tutacak bir müessesedir. Cemiyetin mağdurlarını ve fakirlerini ayakta tutmak için müesseseler kurmak Müslümanların tabiki vazifesidir. Fakat orta sınıfıda ayakta tutmak mühim vazifelerinden biridir.” (Haki Demir- Adnan Köksöken, Karz-Hasen Müessesi, Fikir Teknesi Yayınları, sh.4-5)

 

Medeniyet hamlesinin ön şartı, teşkilat ve müessese telakkisi

İslam’ın her türlü hükmü müessese ve teşkilatçılığın zaruretine atıf yaparken,  günümüz Müslümanlarının bu meseleye lakayt kalması nasıl izah edilebilir?

İslam Medeniyeti konusunda fikir talimi yapmak oldukça girift ve zor bir meseledir. Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya şiirinde dediği gibi; “Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük.”tür. Büyük hamlenin öncü fikri teşkilat ve müessese telakkisi, öncü kadrosu ise “kurucu şahsiyet” çeşididir. Teşkilat ve müessese fikri olmadan “kurucu şahsiyet” yetişmez, kurucu şahsiyetler yetişmeden de büyük hamle başlatılamaz. Her ikisini mayalayan ise “inşa fikri”dir.

İnşa fikri, teşkilat ve müessese telakkisi, kurucu şahsiyet çeşidi gibi bahisler Fikirteknesi külliyatında çok sayıda kitapla tetkik edilmiştir.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s