SİNEMA MÜLAKATLARI -1-

YENİ AKİT GAZETESİ YAZARI KERİME YILDIZ İLE “SİNEMA” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

METİN ACIPAYAM: Los Angeles kentinin kuzeybatısında yer alan ve küçük bir kasaba olan Holloywood, Amerikan sinemasının merkezi bugün. II. Dünya savaşından sonra Kültür Emperyalizminin ana gemisi olan Amerikan sineması hakkında ne söylersiniz?

KERİME YILDIZ: Söze Gandi’nin dava arkadaşı Jawahar Lal Nehru’nun sözü ile başlayayım.

“Amerika’yla baş etmek için iki seçenekden birini tercih etmek gerekiyor. Ya Pentagon’un otoritesini kabul edip özgürlüğünüzü kaybedersiniz yahut da Hollywood’un otoritesini kabul edip kültürünüzü kaybedersiniz.”

Hollywood’un gücünü önce, Başkan Franklin Roosevelt keşfetti. Ekonomik buhrandan etkilenen Amerikalıların sinema salonlarına akın etmesi dikkatini çekti. Toplumun beyaz perde aracılığı ile yönlendirilebileceğini farketti. 1933 yılında hükûmetin sinemaya desteğini yasalaştırdı.

İkinci Dünya Savaşı esnasında kamuoyu desteği için Hollywod’dan yardım aldı. Soğuk savaş döneminde sinemada  kominizm karşıtlığı işlendi. Vietnam’ın, Küba krizinin, Körfez Savaşı’nın yaraları sinema ile sarıldı. Doksanlı yıllarda Arap teröristler senaryolarda belirdi ve 11 Eylül’ün alt yapısı hazırlandı.

Kısacası, ABD başkanları için sinema, hem ülkesinde hem dünyada iknâ gücü yüksek bir propaganda aracı oldu. Mesajlar, kimi zaman politik kimi zaman da komedi ve aksiyon türünde yapımlarla verildi. Yani hem kendi halkını hem dünyayı sinema ile yönlerdirdiler.

Yahudi yönetmenler ve oyuncuların sinemayı ele geçirmesi de önemli tabi. Savaş sonrası Hollywood’da Yahudi yönetmenler ve oyuncuların hakimiyetiyle birlikte 48’de kurulan İsrail devletinin haklılığı savunuldu.

Yani işin içinde Yahudiler var. Sinemanın kitleleri etkileyeceğini onlar iyi biliyordu. Burada bir parantez açarak Osmanlı’ya ilk defa sinemayı getiren kişinin Sigmund Weiberg isminde bir Yahudi olduğunu belirtmek istiyorum.

Holywood sineması  altmışlara kadar Amerikanın güçlenmesine hizmet ederken bu yıllarda ilginç bir şey oldu. Bu tarihe kadar Batıyı aklama projesi iken bana göre Arabistanlı Lawrens  filmi ile post  modern bir haçlı seferine dönüştü. Yani, İslam’ı Osmanlı’yı hedef aldı.

Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türkiyat Araştırmaları Dergisi’nin 34. Sayısında, Enderhan Karakoç ve Abdullah Mert’e ait bir makâle var. “Sinemada Siyâsal İktidar, İdeoloji ve Medya Üçgeni: Wag The Dog Filminin İncelenmesi”  Nefis bir makâle. Zaten filmde çok ilginç. Beyaz Saray ile Hollywood arasında uzun bir geçmişe dayanan koalisyonun şifrelerini ilk kez böylsine anlatılıyor.

 

METİN ACIPAYAM: Sinema da Holloywood tekeli nasıl kırılabilir?

KERİME YILDIZ: Amerika’nın gücü nasıl kırılabilir sorusu gibi bu. Holywood’a direnen İran, Latin Amerika, Çin sineması var. Herşeye rağmen bir Yeşilçam ve Bolywood var.

Roosvelt’in kendi halkını ve dünyayı idâre etmek için sinemaya inanmış olması misâli bizde de yönetenlerin sinemaya sâhiplenmesi ile çok şey yapılır. Tabi en önemlisi sinemayı elinde tutan  çevrenin devlet ile işbirliği yapması. Sinemayı elinde tutanlar, milli kimliğe, dine karşı ve sinemada bu  savaşı yapıyorlar.Keçecizâde Fuat Paşa’nın dediği gibi. Yâni Holywood dışarıdan Yeşilçam içeriden elele. Durum böyle iken birleşip Holywood’a karşı savaşmak hakikaten zor. Önce kendi sinemacılarınız ile savaşacaksınız. Düşünsenize muhâfazakâr bir iktidarımız var ama “Biz de sinemayı biliriz.” misâli bâzı filmlere gitmeleri haber oluyor yâhut Cumhurbaşkanı’nın King Speech filmini korsan seyretmesi. Acaba o filmin yapılış amacı nedir diye sorsanız ne cevap alırsınız? İngiltere’deki hânedana sadâkati tâzeleyen bir film bu.

METİN ACIPAYAM: Dünya ve Türkiye sinemasından özellikle takip ettiğiniz sinematoğraflar ve yönetmenler kimlerdir?

KERİME YILDIZ: Özellikle tâkib ettiğim demeyeyim de benim için çok özel olan filmlerden bahsedeyim. Sidney Lumet’in On İki Kızgın Adam’ı asla önemini yitirmeyecek bir film. Tarantino’nun Zincirsiz’i muhteşem. Sanki bizi anlatıyor. Bütün sorunumuz zincirli Müslüman olmakmış diyorsunuz. Film zencileri anlatıyor ama bunu hissettiriyor. Evrensel olmak böyle bir şey işte.  Rodrigo Pla’nın La Zona’sı,  Neill Blomkamp’n Elysium’unu  ve Gary Ross’un Açlık oyunlarını peşpeşe seyredin derim. Bizdeki, “güvenlikli site” denilen tabu nereye gidiyor iliklerinize kadar hissedersiniz.  Benim hayatımda önemli yeri olan bir film ise Norman Jewison’un 79 yapımı “Ve Herkes İçin Adâlet”. Rahatım kaçmasın keyfiyeti ile adaletin aranamayacağını, bedel ödemeyi göze almayı öğrendiğim film. Yine adâlet ve vicdan üzerine çok eski bir film hatırlıyorum Sanıyorum at hırsızlarını anlatıyordu.Adı ve yönetmeni aklımda yok.

“Bülbülü Öldürmek”film olarak çok özel benim için. Eğer seyretmediyseniz önce kitabını okuyun derim. Daha çok var önce aklıma gelenler bunlar.

Bizim sinemamızda ise Metin Erksan, Yücel Çakmaklı ve Osman Sınav’ın apayrı bir yeri var bende. Yenileri pek bilmem. Mesaj kaygısı olan filmleri seviyorum. Yâni festival filmleri ile aram yok.Metin Erksan’ı ise Ayşe Saşa ile tanıdım. Bizler politize olmuş bir nesiliz. Yılanların Öcü deyince hemen sağ-sol peşin hükümlerimiz devreye giriyor. Halbuki Anadolu’da toprak, su ve insan mülkiyeti üzerine öyle dramlar var ki. Metin Erksan bize ait birşeyler söylemeye kalkınca sol afaroz ediyor. Sağcılar  ise “Yılanların Öcü” filmini sol olarak görüyor.Sevmek Zamanı” doğulu bir film. Kuyu filmi bir âyet ile başlıyor.

Osman Sınav’ın “Uzun Hikâye”si anlaşılamadı. İleride anlaşılacak. Ben  çarpıldım. Tamam Mustafa Kutlu’nun imzâsı var ama film de çok güzel.Filmden öyle etkilenmişim ki oturup bir yazı yazdım. Şimdi tek paragrafını yazamam. Baştan sonra Kalem Sûresi.” Kötüye itaat etme” diyor  o kadar.Bakın insan, kalem ve kağıdın kutsallığından bahseden bir Başbakanımız var artık. Ama Sosyalist Ali gibiler bu düzende dışlanıyor. Cezalandırılıyor.

Yenilerden Muzaffer Özdemir’in Yurt filminini çok beğenmiştim. Osman Yüksel Serdengeçti’nin bunaldığında başını alıp dağlara gidişini anlatıyor gibiydi. Açıkçası benim de hep içimde dağ yayla özlemi var. Şehri terketme isteği…

METİN ACIPAYAM: Türkiye’de sinemanın birçok sıkıntı ile cebelleştiğini görmekteyiz. Maliyeti yüksek olan bu sektöre devletin katkısı olmuyor mu?

KERİME YILDIZ:  Devleti katkısı oluyor ama yetersiz. Sponsorlar ise apayrı bir sıkıntı. Reklam olsun diye anlamadıkları, takib etmedikleri sanat ürünlerine para yatıran muhâfazakâr işadamları ise sinemanın farkında bile değil.

METİN ACIPAYAM: Habervaktim.com sitesindeki bir yazınızda şu değerlendirmeyi yapıyorsunuz. “Cemil Meriç, romanı okuyucuyu yatak odasına soktuğu için eleştirir. Ona göre roman, başlangıçtan itibaren bir ifşâdır. Ecdadımızın, yaraları teşhir etme hastalığı yoktur. Hihayeleri ya bir cengâveri ebedileştirir, ya “hisse alınacak bir kıssa” dır. Maalesef önce roman, sonra sinema, bize yaraları teşhir etme hastalığını getirdi. Özellikle yatak odası yaralarını…” Bu sözlerinizi biraz daha açmanız mümkünmüdür?

KERİME YILDIZ: Maalesef ile başlayan kısım bana âit. Roman ve sinema Batı uygarlığının ürünü. Matbaa bize geldiği zaman “Tâb ettiğiniz hikmetli ola” tavsiyesi ile fetvâ veriliyor. Bizim şiirimizde, hikâyemizde hikmet var. Oysa roman batının ürünü. Her türlü gayr-i ahlakî işleri konu alıyor. Tedâvî etmiyor bulaştırıyor.Oysa Batı’da tedâvi ediyor. Flauber,t Madam Bovary’yi  ahlâkî kaygılar ile yazıyor. Romantizmin kadını hangi uçuruma sürüklediğini göstermek istiyor. Biz de ise roman karpuz kabuğunu akla getiriyor diyelim. Çünkü kapalı bir toplumuz. Aynı dönemde tiyatro ve resim de böyle. Bugün batılı nasıl kamerayı bir silah gibi kullanıyorsa o dönem de yani 19. yüzyılda kalem ve fırça da Osmanlı toplumunu yoldan çıkarmak için kullanılan bir silah. Kimlerin elinde peki? Bizimkilerin. Güya toplumu kurtarmaya çalışan Jön Türklerin, Servet-i Fünûnculanın. Cemil Meriç’in deyimi ile Batı’nın yeniçerilerinin.

Bakın size yeni duyduğum bir olayı örnek vereyim. Bir lisede , bir genç kız sevdiği gençten hâmile kalıyor. Okulda duyuluyor. Müdür Bey, konu hakkında konuşmayı yasaklıyor. Kimse korkusundan tek kelime etmiyor. Genç kız mezûn ediliyor. Sevdiği çocuk ile evlendiriliyor ve konu kapanıyor. Bitti, yara sarma budur. Oysa konu iyice ortaya dökülse deşilse gençlerin yaşayacağı travma ağır olur belki ölümle biterdi. Demek istedğim bu. Pornografi hissi öldürür. Gizlilik, mahremiyet değerli kavramlar. Batı klâsiklerinde ve sinemada toplumun sorunlarına çâre aranır. Bizde tam tersi. Çünkü onlar ayağa kalkarken biz yıkıldık. İçerden ve dışarıdan yıkıma çalışanlar oldu. Maalesef edebiyatçılarımız ve sinemacılarımız içeriden yıkıma çalıştı.

METİN ACIPAYAM: Türk sinemasında 1975-1980 yılları arasında erotik filmlerin çekildiği lanetli yıllar vardır. Bu filmlerin sosyal ve ahlaki algımız üzerinde ne gibi olumsuz tesirleri olmuştur?

KERİME YILDIZ: Elbetteki çok olumsuz tesirleri oldu. Yukarıda ne dedim. Pornografi hissi öldürür. Cinsel pornografi de aşkı öldürdü. Herşey cinsellik. Bir süre sonra belki cinselliğin de bir anlamı olmayacak. Göz alışınca daha ötesini ister. Ne diyor Ziya Paşa “Bûseden sonra kenâr ister visâl ister gönül.” İslâmın cinsellikteki helâl sınırlarını zorlayan fantezilere gidiş var. Âile kavramı yıkılıyor.

Yalnız bana göre sinema salonlarında erotik film gösteriminin bambaşka bir ilkelliği var. Psikolojik açıdan çok sorunlu. Utanma duygusu kalkıyor ortadan. Onlarca erkek bir araya gelip tahrik oluyor. Eee film bitince  ne olacak. Onların filmden sonraki hallerini düşünemiyorum.  Fuhuşa yönelecekler tabii ki. Ben bu dönemin kendiliğinden olmadığını yine bu toplumu bitirme projelerinden birisi olduğuna inanıyorum. Sokaklarda kardeş kardeşe silah çekti. Sinema salonlarındaki ahlâkî değerler vuruldu .

METİN ACIPAYAM: Doç. Dr. Faruk Gengöz sinema ve psikolojinin tanımını şu şekilde yapmaktadır. “Psikoloji, insan davranışlarının doğasını anlama gayretinde bir bilim dalıyken sinema, karmaşık insan davranışlarını tüm detay ve inceliği ile perdeye yansıtabilen bir sanat dalıdır.” Bu noktadan hareketle sinemanın, psikolojiye, psikolojinin sinemaya ne gibi etkileri vardır?

KERİME YILDIZ: İkisi çok içiçe. Psikoloji bilmeden film yapılmaz. Yapılır da ona film denmez. Sinemanın da psikolojiye çok desteği var.  Bu konuda verilen bir örnek var. Yağmur adam filmi ile otizme  dikkat çekildi. Bu çok önemli bir gelişme.  Bir psikolojik deney, yazılarak çizilerek ses getirmiyor ama filmi yapılınca etki gücü çok yüksek oluyor. Ben şahsen psikoloji bilgimi filmlerle çok geliştirdim. Sinema bir sanat, psikoloji ise bilim. Dolayısı ile sinemanın insanı anlatışı daha etkili. Bilginin farkettiremediği bir çok şeyi hissederek farkediyoruz.

Dedemin İnsanları filminde bir söz var.Herkesin deli dediği birine “azıcık aklı karışık” deniyor. Eskilerin “aklını âzâd etmiş” ifâdesindeki zarâfet gibi. Mesela, “Akıl Oyunları”nı seyreden birisi şizofreni hakkında farklı düşünecektir.

Yalnız,önemli  ve tehlikeli bir husûs var. Zamâne insanı filmleri hızlı bir şekilde kopyeleyip taklit edebiliyor. Gerçekte “ay ne saçma” dediğiniz şey seyredile seyredile normalleşiyor. Yâni sinema psikolojik bozuklukları artırabiliyor. Böyle kötü bir ilişkisi de var. Çevrenizde kendisini inkâr eden,dizilerden fırlamış gençleri görüyorsunuzdur muhakkak.

Psikoloji-sinema ilişkisinde başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Batı sineması artık psikoloji ile münâsebetini aştı. Psikanaliz ile iş tutuyor. Subliminal gönderme dediğimiz mesele. Şuuraltımıza hitab ediyor. Şöyle açıklıyayım. Sinemayı bir rüya görme gibi düşünün . Zihnimizin en savunmasız anı rüya görürken. Sinema rüyasına kapıldığımızda zihnimiz tehlike altında. Çok iyi bir film seyrettiğinizde  şuur altınız tahrip olabiliyor. Farketmiyorsunuz bile. Ayrıntıya girmeyeyim geniş bir konu. Yüzüklerin Efendisi ile haçlı seferleri ters düz edildi. Yazarı Tolkien’in bir sözü var. “1453 Gulyabanilerin saldırısı” Gezide duvarlara “Zulüm 1453’de başladı.” yazıldı. V For Vendetta’yı seyredenler Gezi Parkı’na, V maskesi ile gittiler.  Bunların hiçbiri tesâdüf değil.

METİN ACIPAYAM: Türk sinemasında milli sinema anlayışını gündeme getiren Yücel Çakmaklı hakkında görüşlerinizi alalım.

KERİME YILDIZ: Yücel Çakmaklı’nın, ulusal sinema değil de  milli sinemacı olması çok önemli bir fark. Zîrâ ulusal sinema içinde sabataist bir damar var. Mesela, Metin Erksan için de ulusal sinemacı kelimesini kullanırlar. Ama bir röportajında o bunu reddediyor.

Yücel Çakmaklı’yı Türk Edebiya’tı Vakfı’nda tanımıştım. Sadece milli değil İslamî hassasiyetleri olan bir insan. Hatta İslâmî sinema ile ilgili bir soruya, İslam kelimesi ile sinemayı bir arada kullanmaktan imtinâ ettiğini söylemiş. Çok doğru? Sinema sanatının neresi İslam’a uygun?  Ha uygun hale gelir mi? Tabii ki gelir.

Batı’nın  “On İki Kızgın Adam” ı var. Filmde hiç kadın yok. Demek ki olabiliyor. “Bülbülü Öldürmek” var. Yahut İran Sineması örneği var. Asla cinsellik yok. Kadın teşhiri yok. Demek ki oluyor. Yukarıda bahsettiğim Yurt filmi de böyle. Oysa öve öve bitiremediğimiz Nuri Bilge Ceylan Üç Maymun’a hiç de gerekli olmayan bir çıplaklık koymuş. Onsuz olmaz gibi bir mecbûriyet var sanki. Neyse bu apayrı bir konu.

Benim için Yücel Çakmaklı, “Sahibini Arayan Madalya”, “Küçük Ağa, ve” Kanayan Yara:Bosna” demek. Belki tarihçi olduğum için. Halide Edip’in Vurun Kahpeye romanı ile önce edebiyatta sonra sinemada açılan bir çığır  var. Vatan hâini dindarlar…Oysa Maraş Savunması’nda en ön safta câmi imâmı var. Küçük Ağa’da İstanbullu Hoca var.  Bugün geldiğimiz çizgide, Kemalizm’i korkmadan eleştirmemizde  bu filmlerin çok önemi var. Sahibini Arayan Madalya’yı her defâsında gözlerim dolarak seyrediyorum.

Kanayan Yara Bosna ise Bosna gerçeğini çok iyi tahlil ediyor. Bakın Amerika Bosna konusuna el attı. Sanki kendisi Bosna’yı kurtarmışçasına filmler yapıyor. Aliye İzzetbegoviç ve Osmanlı ruhu yok edilmek isteniyor. Yani savaşı kazandıran ruh. Ben Bosna’yı görünce Bu filmin değerini daha çok anladım. Filmin sonunda laik bir Bosnalı genç kız başını örterek eline silah alıyordu. Bosna’da  başörtülü kadınların toplu halde sokaklarda dolaşamayacağını duyduğumda çok şaşırdım.

Türkiye’de , başörtü meselesinde alınan mesâfede Yücel Çakmaklı’nın yerini belirtelim. Bugün meclisde başörtülü vekil varsa Birleşen Yollar filmi bir kilometre taşıdır.

METİN ACIPAYAM: Son olarak bize sinema-medeniyet ilişkisinden bahseder misiniz?

KERİME YILDIZ: Her sanatın olduğu gibi sinemanın da medeniyet ile ilişkisi var. Sinema batı uygarlığının ürünü ve ona çok hizmet etti. Hâlâ ediyor. Bizim medeniyetimizi de karalıyor. İslam kötü, Müslümanlar terörist, Osmanlı, Selçuklu kötü.

Metin Erksan, “Bugün Türkiye’de adınıza aydın, entelektüel denilebilmesi için eğer Türkseniz tarihinizle hastalıklı bir ilişkiniz olacak. Bir reddiyeci tavır içinde olacaksınız.”  diyen bir sinemacı. Hendi târihiyle, medeniyetiyle sağlıklı bir ilişkiye girmeye kalkışınca reddediliyor. Bir sinemacı düşünün ki Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası’nı çekmek istiyor. Çoğu sinemacımız bunun ne demek olduğunu bilmez.

Sinemacılarımız târihimizle, medeniyetimizle barışınca müthiş şeyler olacak. Yâni mesele sinemayı nasıl kullandığımız. Her sanatı, toplumun iyiliğine de kötülüğüne de kullanabilirsiniz. Sinema için günümüzün zeitgeisti kabul ediliyor. Yâni düşünce ve duyguyu ifâde biçimi. Eskinin şiiri gibi. Sırtınızı dönüp yokmuş gibi davranamazsınız. Yıkıcı değil yapıcı yönüyle ilgilenirseniz mesele kalmaz.Bu konuya ilgi duyanların Yusuf Kaplan’ın yazılarını okumasını tavsiye ederim.

METİN ACIPAYAM: Teşekkür ederim Kerime hanım.

KERİME YILDIZ: Rica ederim.

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s