NECİP FAZIL VE BÜYÜK DOĞU MÜLAKATLARI -8-

Prof. Dr. Veysel Aslantaş İle Necip Fazıl Hakkında Mülakat

Metin Acıpayam: Derin mağlubiyet, büyük çöküş, kaotik kriz. Müslümanların en ağır mağlubiyetlerini yaşadığı çağ olan 20. Asırdan bahsedelim. Müslümanlar için 20. Asır demek, derin mağlubiyetin büyük çöküşün ve kaotik krizin yaşandığı zaman dilimidir. Bilgi telakkimizin çöküşüyle beraber epistemolojik işgal derinleşmiş bunun neticesinde emperyalist hücuma hedef olmuşuz. Bu süreci safha safha tetkik edecek olursak, bilgi telakkimizin çöküşü aynı zamanda zihni dünyamızda felsefeyi hâkim kılmıştır. Dini telakkinin çöküşü oryantalist taarruzu, ve siyasi telakkinin çöküşüyle de evvela medeniyet devleti Osmanlı, sonra da kadim medeniyetimiz hayattan tasfiye edilmiştir. Bu tasfiyenin sahiplerine göre İslam tamamen hayattan çekilecekti. Bütün planlar bu güzergâhta idi. Bütün çalışmalar yapılmış, planlar hazırlanmıştı. Yalnız unuttukları bir isim vardı, bu isim şüphesiz Necip Fazıl’dı. Buradan hareket edecek olursak,  Allah düşmanlarının planlarını her daim yerle bir eden Necip Fazıl’ı ve Büyükdoğu fikriyatını zihni ve kalbi dünyanızda nereye oturtmaktasınız?

 

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Zeynülâbidin Hz. abdest almaya başlayınca beti benzi sararır, âzâları titrermiş. Niçin bu hâle girdiği sorulduğunda: “Kimin huzuruna çıkmaya hazırlandığımı biliyorsunuz. Nasıl titremeyeyim” dermiş. “Teşbihte hata olmaz”, mevzu Üstad ve Büyük Doğu olunca, benim de betim benzim sararıyor, elim ayağım titriyor. Kolay mı? Söz eğri büğrü söylenince, hemen yakanıza sarılacak Üstad’a muhatap nice “Molla Kasımlar” var.

Üstad denilince, söz boğazda düğümleniyor, “kalem elden düşüyor”. Ne söyleyip, ne yazacaksın? Mânâlara suret giydiren ADAM, her meseleyi ana hatlarıyla “ağyarını men, efradını cem” ederek ortaya koymuş. Sanki söyleyip yazmak, O’nun dedikodusunu yapmak gibi; en doğrusu Zâtı ve fikirleriyle meşgul olmak, anlamaya çalışmak, zevken idrak etmek. “Lafına olan dostluğu”, “çilesinde” de göstermek. Üstadın, “Lafını çok dinledik, şimdi iş inkılâpta” ifadesine benzer “lafını çok söyledik, şimdi iş aksiyonda”.

80 küsur yaşındaki Abdulhakhamid’in, 20 küsur yaşındaki Necip Fâzıl’a taktığı isim: ZEKÂ. Şeyhi Seyyid Abdulhakim Arvasi Hz.nin “keşke bu kadar zeki olmasaydın” dediği, aklı “künde üstüne kündeyle” yere çalan ADAM. Verdiği “kurt kapanıyla”, aklın burnunu yere sürten, haddini bildiren MÜTEFEKKİR.

O’nu ve Dâvasını anlatabilmek için, O’nu ve Dâvasını anlamak, anlayabilmek için de O’nun dehâsına mâlik olmak gerek. Bizimki gibi cüce idrâklerin, o devasa Dehayı ihata etmesi ne mümkün. Öyleyse, “O ve dâvası budur” yerine, “Ondan ve dâvasından idrakim seviyesince bunu anladım” demek daha doğru olacaktır. Ben de sorularınıza, Ondan öğrendiğimi düşündüğüm şekilde cevap vermeye çalışacağım. Cevaplarım, “Üstad, şu eserinin şu sayfasında şunu, bu eserinin bu sayfasında bunu dedi” gibi rivayetçi bir usûlle değil, terkipçi bir üslupla olacaktır.  Ne ki “hoş sedâ” bıraktı kulağınızda Üstadımdan, ne ki kulağınızı tırmaladı şahsımdan biliniz.

Bunu başta belirttikten sonra, gelelim sorularınıza. “Kainatta her zerrenin her zerreyle alakası vardır ve mutlak alakasızlık diye bir şey yoktur…” Hiçbir şey münferit olarak ele alınıp incelenemez; her şey birbirine zincirleme bağlıdır.

Üstadın ifadesiyle “Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey”.

Her şeyi tutan “ŞEY” kopunca, tuttuğu “HER ŞEY” de birbiri ardınca zincirleme sapır sapır dökülmeye başladı.

Yeniçerinin son zamanlardaki ruh hâlini anlatan meşhur bir fıkra vardır hani: Coşkulu bir şekilde “Allah, Allah” nidalarıyla savaşa giren yeniçeri, savaş sonrasında şaşkınlık ve yenilmişliğin perme perişan hâliyle, hayretler içerisinde “Allah Allaaah, Allah Allaaah” diyerek geri dönermiş.

“Bir seferde dört krallık seren” ordumuzla, Sultan bir millet olarak yaşarken, Batı tarafından ilk kez toslanınca, HAYRET ettik, hayretimiz HAYRANLIĞA, hayranlığımız TAKLİDE dönüştü. Bu zincirleme inişin temelinde yatansa, “toslamanın” meydana getirdiği ve her halkada gittikçe artan “AŞAĞILIK KOMPLEKSİ”.

Çözümü(!) yeniçeriyi tasfiye etmekte bulduk. Yani ulemanın payandasını tasfiye; dolayısıyla ulemayı tasfiye… Ulema ki, sokakta, kahvehanede, düğünde, cenazede vs. gördüğümüz, komşuluk yaptığımız, oturup hasbihâl ettiğimiz bizden biri. Satıhta kalsa da, kabukta donsa da, Çin’den Maçin’den, Hint’ten Yunan’dan, Doğudan Batıdan ve her nerden gelirse gelsin, gelenin yakasından tutup, “hakîkat bendedir ve her şey bana hesap vermelidir” anlayışında, dışımızdan gelen her şeyi sığaya çeken imanından eminler ordusu

Ulemadan boşalan yeri, intelijansiya ile doldurduk. İntelijansiya, yani bizim her şeyimizden tiksinen, Batının çöplüğüne dahi hayran, Batıdan başka hakikat tanımayan, Batıya taparlar sürüsü

Son devirlerin uleması “güneşi ceketinin astarı içinde kaybederken”, şahsiyetsiz ve asliyetsiz intelijansıya ise kaybettiğimiz bu güneşi “körler gibi el yordamıyla eşya ve hâdiseleri sigayarak hep dışımızda ve yabancı ceplerde aradı”…

Din yobazlarıyla başlayan duraklama ve çöküş, küfür yobazlarının elinde tam bir yıkılışla neticelendi…

Böylece her sahadan tasfiye edilerek, “hayattan muhacir, eşyadan öksüz” kaldık…

Osmanlı’nın çöküşüne “çağa ayak uyduramamak” değil, “çağı İslam’a nispetle yorumlayamamak” sebep oldu. Değişen eşya ve hâdiselere karşı, İslam’a muhatap bir “dünya görüşü-fikir sistemi” örgüleştirilemediği için yıkılmak mukadder oldu. Dolayısıyla çöküş, İslam’dan değil, çağı teshîr edecek İslam idrâkinden mahrum Müslümanlardan kaynaklandı. Bugün dahi İslam’ın insanlık için çözüm olduğu teklifi, Osmanlı’nın çöküşünün İslam’dan değil, takipçilerinden kaynaklandığının “yeterli delili”dir…

Fikren zifiri karanlığın tam da bu noktasında “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” haykırışıyla Üstad, fikir ufkumuza bir güneş gibi doğdu… 1400 yıllık usûl ehli âlimler çizgisinde,  “hakîkat bendedir ve her şey bana hesap vermelidir” haykırışıyla… Kendimizi, Doğuyu ve Batıyı İslam’a nispetle sigaya çekti… Eşya ve hadiselere bakışın İslamîliğinin nasılını gösterdi… Fikir, sanat ve aksiyonun her cephesinde İslam’a muhatap bir anlayış örgüleştirdi. Eskiyen ve pörsüyen anlayışımızı, “eskimez, pörsümez her daim yepyeni” İslam’a göre yeniledi… Daha doğrusu 400 küsur yıl önce Mücedid-i Elf‑i Sâni İmam-ı Rabbani Hazretlerinin “yenilediği anlayışa” yeniden muhatap olmamızı gerçekleştirdi…

Muasırlarından ne Mısır’ın Seyid Kutub’u, Ne Pakistan’ın Mevdudi’si, ne de İran’ın Ali Şeriati’si, ne şu, ne bu Üstad çapında İslam’a muhatap bir dünya görüşü örgüleyememişlerdir…

Üstad sayesinde dışımızdaki dünyaya karşı oluşmuş “aşağılık kompleksini” yenip, kendi medeniyetimize olan inancımızı ve “BEN” diyebilme şuurumuzu yeniden elde ettik… O’nun sayesiyledir ki, bugün sanki bir darbımeselmiş gibi babanın evladına, amirin memuruna, hocanın talebesine, subayın askerine mütemadiyen tekrarladığı, kendi kendimizi hakir gören “bizden adam olmaz” saçmalığına karşı, kendimize “vallahi bizden adamın hası olmuştur ve billahi bizden adamın hası olur” dedirtecek bir itimat kazandık…

Üstad denilice benim aklıma temelde üç şey gelmektedir: Ehl-i Sünnet, tasavvuf ve İdeolocya Örgüsü… Birincisi İslam’ı doğru bilme, anlama ve yaşamanın yegâne yolu, ikincisi, birincinin bildirdiği ölçüleri kalbe nakşetme işi, üçüncüsü ise ilk ikisinden hareketle İslam’a yol açma geçidi ve O’nu eşya ve hadiselere tatbik etme işi… Üstad geriye doğru ilk ikisinin eseri, ileriye doğru da üçüncünün müessiridir… Diğer bir ifadeyle Üstad, şeriat bahçesindeki tasavvuf ağacının meyvesidir…

Elbette her şeyin kaynağı Kuran ve Sünnet. Fakat onlardan fıkhî hükümlerin çıkarılabilmesi için İmam-ı Âzam Ebu Hânife gibi, “mutlak müçtehid”lere ihtiyaç var. Yoksa her önüne gelen fikhî hüküm verebilir mi? Verse herhangi bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Nasıl ki, Kuran ve Sünnet varken İmam-ı Âzam ve mezhebine ihtiyaç varsa, değişen asrı İslâm’a nispetle yorumlayıp, asrın ihtiyaçlarına çözüm sunan, İslamî bir “dünya görüşüne” de, bunu ortaya koyacak mütefekkire de ihtiyaç vardır.

Asrımızda bu “İslamî dünya görüşünün” adı, Büyük Doğu; bu dünya görüşünü örgüleyen Mütefekkir de Üstad Necip Fazıl’dır…

“Türkiye’nin ve Dünyanın içinde bulunduğu mevcut hâlden rahatsızız, değişmesini istiyoruz.” diyen “yeniden inşacı” ne kadar milliyetçi ve mukaddesatçı varsa, “NEYİ, NİÇİN, NEYLE ve NASIL” değiştireceksin?” sorularının muhatabıdır. Ve her biri birkaç kitaplık çapta bu soruların cevaplarını önce kendine, sonra içinde yaşadığı cemiyete daha sonra da bütün dünyaya vermek mecburiyetindedir. Bu cevapları bilmeden, bilene tabi olmadan, varılacak YER, hâlihazırda bulunulan yerden daha geri bir yer olacaktır…

“Neyi” sorusu, Doğusundan Batısına bütün mevcudun tetkik, tespit ve tahlilinin; “niçin” sorusu, değiştirme zaruriyetinin gerekçelendirilmesinin; “neyle” sorusu;  mevcuda alternatif teklif edilen nizamın tarif ve tasvirinin; “nasıl” sorusu, değişim usûlünün tayin ve tatbikinin izah edilmesini gerekli kılar…

Bu soruların cevapları, “körler gibi el yordamıyla dışımızda ve yabancı ceplerde aramakla değil”, “ceketimizin astarı içinde kaybettiğimiz yüz küsur ciltlik ”Büyük Doğu Güneşini” bulmakla verilir…

Büyük Doğu, “NEYİ, NİÇİN, NEYLE ve NASIL” değiştireceksin?” suallerine “ağyarını men, efradını cem” ederek, dört başı mâmur bir şekilde verilmiş bütünlük içinde bir cevaptır…

 

Metin Acıpayam: Yirminci asırdan devam edelim. Yirminci asır, ümmet açısından kaos diye belirtilecek çağın adıdır. Bu kaosun ana başlıklarını; bilgi kaosu, akıl kaosu, usûl krizi (kaosu), idrak yolları kaosu ve itimat krizi (kaosu) oluşturmaktadır. Necip Fazıl’dan öğrendiğimiz iki önemli husus, “İslam yenilenmez, anlayış yenilenir” ve “Keşfi Kadim” terkibi hükümleriyle baktığımız zaman, yukarıdaki “kaos” diye nitelendirilen bütün krizler tetkik edilerek, yaramız ıslah edilebilir. Bu açıdan Büyük Doğu külliyatı meselelerin tetkiki, ve fikrin yeniden terkibi açısından muazzam sayılabilecek külliyattır. Necip Fazıl’ın tetkik ve terkib mahareti hakkında ne söylemek istersiniz?

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Kaos, mihenksiz, mesnetsiz, nispetsiz ortaya konan fikir, iş ve oluşlardan zuhur eden nizamsızlıktır. Nizamın olmadığı yerde kaos vardır. Nizamın olabilmesi için de, İslam şarttır. Zira Üstadın ifadesiyle “İslam, “zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır”…

Allah hariç, her şey zıddıyla kaim olduğuna ve zıddıyla bilindiğine göre, şeyler doğru bilmezse ve bu şeyler arasında muvazene sağlayacak doğru bir nizam olmazsa, kaos doğar.

Bugün bütün dünyanın yaşadığı her kaosun sebebi, işte bu “üstün nizam”dan mahrumluktur. Hz.Ali’nin “ilim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı” ifadesinde olduğu gibi, ilim bir nokta yani bir bütündü. Bütünün parçalanması ve parçada ihtisaslaşmaya doğru gidiş, bütünü kaybettirdi. Yani mihengi. Mihenk olmadan da, unsurların bir araya gelmesinden nizam değil, ancak kargaşa, kaos meydana gelir…

Sahte oluşlardan tiksinen, her şeyin künhüne vakıf olma arzusuna, cehdine, istidadına sahip Üstad, eşya ve hâdiselerin aslını, özünü, cevherini tetkik ederken öyle bir sırrı tırmıklamış olmalı ki, ruhunda beşerî kanunlara olan itimadını kaybediyor. Ve kendi ifadesiyle “Her şeyi o türlü kaybettim ki, Allah’ı kazandım” diyor…

Yedi yaşından 30 yaşına kadar okuduğu bütün kitaplar, içinde uçsuz bucaksız bir sahife hâlinde yanıp kül olurken, yanmamış tek parça İslâm tasavvufuna ait bir kitaptan “Bir irşad ediciye varmadan olmaz!” sözü…

Onu bulmak için yaya Çin Seddi’ne kadar gitmeye razı. Bulunca da ondan isteyeceği şey: Bu dünyanın basamak olduğu başka bir dünyaya geçebilmek için bu dünyayı bitirmek. Kendinin ve bütün insanlığın dâvalarını bilmek.

Buluyor ve istediğine de kavuşuyor. O zamana kadar birkaç şiir kitabına sahip olan Üstad, Abdülhakim Arvasi Hz.lerine intisabından sonra, yüz küsur ciltlik bir külliyata sahip oluyor.  Bu çapa ermek elbette kolay olmuyor. Zira “Allah çilesini çektirmediği şeyin nimetini vermez”.  Böylesine büyük nimetin, çilesi de büyük oluyor…

Terkip meselesine gelince, söze bir fıkra ile başlayayım. Üstad Necip Fâzıl, “Nasreddin Hoca’yı da yeniden keşfetmeliyiz” diyor. Elbette birçok şeyi de… Meramımız, herkesin bildiği bir Nasreddin Hoca fıkrasını tekrar anlatmak değil, fıkradan hareketle bir meseleye temas etmek. Önce fıkra:

Nasreddin Hoca’nın canı bir gün helva istemiş ama gel gör ki, cebinde helva alacak parası yok. Hemen bir dükkâna girip sahibine sormuş:

“Unun var mı?”

“Var!”

“Şekerin de var mı?”

“O da var!”

“Peki yağın da var mı?

“Var Hoca, hepsi var” diye cevaplamış dükkân sahibi.

Heyecanla bağırmış Hoca: “Peki, be adam, ne duruyorsun öyleyse! Helva yapıp yesene!”

Bir başka misal… Amerikalı yediği lokumdan çok hoşlanıyor ve lokum ustasından târifini öğrenmek istiyor. Usta, bundan şu kadar, şundan bu kadar koyacaksın, şu kadar hararette, bu kadar süreyle pişireceksin diyor. Amerikalı, yapmayı deniyor ama ortaya lokum yerine keçiboynuzuna benzer bir şey çıkıyor…

Helva; un, şeker ve yağdan yapılır ama helva yapmak ayrı bir TERKİP kâbiliyeti gerektirir. Unsurların keyfî olarak bir araya getirilmesinden, ahenkli bir bütünlük meydana gelmez. Helva ustasının, un, yağ ve şeker kalitesinden anlaması şarttır ama bunların iyi kalitede nasıl üretileceğinin “teknik bilgisine” vâkıf olması gerekmez.

İyi bir un, yağ veya şeker ustasından da, helva yapması beklenemez. Mesela iyi bir un ustasıdır diye onu, çırak dahi olamayacağı helva hususunda da ustadır diye göstermeye kalkmak, onun helvadaki yetkinsizliği sebebiyle un ustalığının da kötü olduğu düşüncesine yol açabilir. Bu da ona karşı yapılan bir iyilik değil, kötülüktür.

Hâlbuki ataların buyurduğu gibi, “taş yerinde ağırdır”. Bir unsurun ustası, diğer bir unsuru bilmemekten dolayı kınanamaz, ayıplanamaz, aşağılanamaz. Unsur ustalarının çıraklarına düşen, ustalarını, o unsur hususunda ehil olması sebebiyle sevmek ve onu “olmadığı mânanın mâliki yapmamaya” itina göstermektir.

Unsur ustaları (un, yağ, şeker) gereklidir; terkipçi (helvacı) elzemdir.

Çeşitli müspet teşekküllerin pirleri, unsur ustaları olarak kabul edilebilirler. Üstad Necip Fâzıl, o muhteşem terkip kâbiliyetiyle, helva sanatının feriştahıdır.

Üstâd, o müthiş derinliğine tetkik ve genişliğine terkip dehasıyla, Türkün sadece aksiyon ve sanatta değil, FİKİRDE de birinci olabileceğini göstermiştir… Bundan dolayı O’na ne kadar dua etsek azdır…

 

Metin Acıpayam: Büyük Doğu, yirminci asrın büyük hamlesidir. Zira Büyük Doğu, İslam tefekkür mecrasını yeniden açan mefkurenin adıdır. Buradan hareketle Büyük Doğu; İslami tefekkürü ana mihrakına bağlayan hamle, İslami tefekkürün çerçevesini tespit eden mefkure ve İslami tefekkürün ana sütunlarını diken teşebbüs olarak çerçevelenmektedir. Necip Fazıl’ın tefekkür dünyası ve eşine rastlanmaz çile dolu tefekkürü hakkında ne söylersiniz?

 

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: İştigal ettiğim mesleğin terminoloji ile ifade edecek olursam, Üstad, “tefekkürün algoritmasını” oluşturmuştur. Algoritma, problem çözme usûlü; bir problemin çözümünde takip edilecek, olmazsa olmaz temel işlemler, esaslar silsilesi.   Programlama dillerini sular seller gibi bilseniz dahi, algoritmasını bilmediğiniz basit bir problemi çözmeniz mümkün değildir… Algoritmayı girdiler üzerinde çeşitli işlemler uygulayarak çıktı üreten bir “sistem” gibi de düşünebiliriz. Bir bilgisayarın donanım ve yazılım hususiyetlerine uymayan bir algoritma ile sonuç üretilemez. Yani bilgisayarın hususiyetlerini, algoritmaları şekillendiren, çerçeveleyen temel mihenkler olarak ele alabiliriz.

Bu misalden hareketle Üstadın ortaya koyduğu, İslam’la çerçeveli ve İslam’la şekillenen Büyük Doğu Fikir Sistemini, tefekkürün algoritması olarak kabul edebiliriz. Ve bu “algoritma” hayatın her ân yeniliği içinde karşılaşılan her probleme tatbik edilebilir.

Zira Üstad’la muhatap olan, İslam’la muhatap olur… İslam’la muhatap olan da her müşkilin çözümünü, her meselenin cevabını bulur…

Üstad, topyekûn varlığa İslam’a muhatap bir bakış oluştururken ve İslam’dan neşet eden kâinat çapında bir dünya görüşü örgülerken, mesuliyetinin şuurunda olarak bu ağır yük altında, mânâya vasıtalık edecek münasip bir cümle kurmanın hatta “doğru” kelime seçmenin dahi ıstırabını yaşamıştır.

“Kişiye en büyük işkence, doğru bildiklerinin gözünün önünde yanlış yapılması” der, Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali Hazretleri… Yani “olması gerekenlerin olmadığı” ve “olmaması gerekenlerin olduğu” vakıalar karşısında, idrâk sahiplerinin mâruz kaldığı ruhî ıstırap, işkencenin âlâsı, şiddetin daniskasıdır… İdrâkleri iğdiş edilmiş mankurtlar, işkence ve şiddetin bu türlüsünü anlamaktan acizdirler.

Bir taraftan bu türden işkencelerden kaynaklanan ıstıraplar, diğer taraftan her şeyin hakikatine vakıf olma iştiyakı, O’nu dayanılmaz çilelere maruz bırakmıştır. “İğneli fıçı”, “beyin zarında sülük”, “sıcak yarada kezzap”, “beyinde zehirli kıymık”… Bir çileden, diğerine… Çile üstüne çile… Kendi ifadesiyle:

“Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.”

Zira, daha önce de bahsi geçtiği gibi, “Allah çilesini çektirmediği şeyin nimetini vermez”.

Üstad, meselelere “ilm-el yakîn” olmakla yetinmeyen, “ayn-el yakîn” olmakla tatmin olmayan, “hakk-el yakîn” olarak anlamanın çilesini çekmiştir…

Abdulhakim Arvasi Hazretleri, Üstad’ın çektiği çilelerin İmam-ı Gazalî Hazretlerinin çektiği çileden daha büyük olduğunu bildiriyor. Altını çizmekte fayda var, burada mukayese edilen hangisinin büyüklüğü değil, çilenin büyüklüğüdür. Elbette bir ıstırabı daha derinden ve daha büyük hissetmiş olmak, öbür çekenden üstün bulunmak iddiasına da yol açmaz.

 

Metin Acıpayam: Büyük Doğu külliyatının şu anki hali, ülkenin tefekkür istidadını tetiklemeye kabil midir? Cevabınız müsbet ise, neye göre bu iddiadasınız? Cevabınız menfi beyanda olursa, ne yapmak gerekir? Teklifleriniz nelerdir?

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim. Elbette kabildir. Hem ülkemizde, hem bütün İslam âleminde…

Menfi mânâda, milleti aşağılamak için “devşirilmişler” tarafından kullanılan bir söz var ya hani, “Biz onu da kendimize benzetiriz” diye. Yani millet öylesine “bozuk” ki, ona ne verilirse verilsin “onu da bozar” mânâsında kullanırlar. Bu “bozuk”luğun onda, zorla “ruh genetiği değiştirilerek” düşürüldüğü bir hâl olarak değil de, doğuştan “genetiğine kodlu” bir tabiattan kaynaklandığını imâ ederler.

Aslında, “müspet” bir mânâ ile ele alınsa harika bir söz. Gelişimini tamamlamış bir canlı düşünün. Ona yiyecek olarak ne verirseniz verin, faydalı olanı sindirirken zararlı olanı ise dışkı olarak atacaktır.

Ve bir millet düşünün, ideolojisini bünyesinde sindirmiş bir millet, ideolojik bir millet. Kendi dışından her ne gelirse, daha gelmeden, ne getireceğinin ve ne götüreceğinin hesabını vermiş, çilesini çekmiş; alma durumuyla karşılaşınca da onun faydalı kısmını devşirici, zararlı kısmını da bir dışkı gibi atabilmenin ruh kıvamına, kâbiliyetine ermiş bir millet. Kendi dışından aldığı şeye kendi ruhunu üfleyerek “kendine benzeten”, “kendileştiren” bir millet.

Kiliseyi, sinegogu, câmiyi birbirinden farklı kılan yapımlarında kullanılan taşlar değil, sahip oldukları mimari tarzdır. Nasıl ki kiliseden, sinegogtan alınan taşlarla inşa edilen bir câmiye, taşlarına bakıp kilise, sinegog denilemezse ve nasıl ki batılı enstrümanlarla icra edilen Itrî’nin bestesine, Batı müziği denilemezse; Doğudan, Batıdan, şurdan, burdan her ne alınırsa alınsın, alınan şeye kendi ruhunu üflemişsen, “kendine benzetmişsen”, kimse onun senden “gayr” olduğunu iddia edemez.

Her neye dokunursa “kendisine benzetecek” “ruhî kıvama”, ideolojisini bünyesinde sindirmekle ermiş bir millet olabilmenin hasreti içerisindeyiz. İnşallah arefesindeyiz de.

Bu milleti, dokunduğu her şeyi  “kendisine benzetecek” “ruhî kıvama” erdirecek ideoloji, Büyük Doğu’dan başkası değildir. Zaten O’ndan başka “ideoloji” denilecek bir fikir sistemine de sahip değiliz. Büyük Doğu başka bir fikir sistemine sahip olmadığımızdan dolayı bir mecburiyet değil, hem İslamî oluşundan hem de hâlihazırda bir muadilinin bulunmadığından dolayı bir zarurettir…

 

Metin Acıpayam: Necip Fazıl’ın ortaya koyduğu fikir, Akl-ı selimi yeniden terkip edebilecek fikriyatın ta kendisidir. Necip Fazıl ve selim akıl mevzusunda ne söylersiniz?

 

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: “Akılla anlamaya” kalkmadan önce, “aklı anlamak” gerekmez mi? “Anladım!” der ahmak, kendisine “anladım” dedirten sebepleri anlamadan… Bir süre sonra, anladığının tersine de “anladım” der ahmak, anlayışındaki bu değişimin niçinini anlamadan… Daha “anlamayı anlamayana” ne anlatılabilir ki…

Akıl, inanmanın ve anlamanın aleti. Teklif ona yapılmış. O olmadan, mesuliyet de olmuyor ama bu aletin ne olup olmadığı hususunda pek düşünülmüyor.

Bir İngiliz doktor İslam ülkelerini dolaşırken, doğumda kullanılan forsepsi görünce çok hoşuna gidiyor… Huyu gereği bir tanesini çalıyor. Fakat alet hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığından, bilmeden bozulmuş olanı çalıyor. İngiltere’de kullanmaya kalkıyor ama yüzlerce çocuğun ölmesine sebep oluyor. Demem o deme ki, alet forseps olmaya forseps ama bozulmuş bir forseps… Yani akıl demeye akıl diyoruz ama bunun “sağlamını”, “bozuğunu” bilmiyoruz…

Aklı eşya ve hâdiseler arasındaki ilişkiler manzumesi, bu ilişkilerin beyinde kabuklaşmış hali diye tarif edebiliriz… Genel bir anlayış olarak, bu “ilişkilere” göre hareket edenler akıllı, etmeyenlerse akılsız olarak sıfatlandırılır. Lakin eşya ve hâdiselerin dili olmadığından, “ey insanoğlu bizim aramızdaki ilişkiler budur” diyemez. Bu ilişkilerin varlığını iddia eden benim. Dolayısıyla bu ilişkiler varken yok, yokken var olan, yeni bir teoriyle eskisi çöpe atılan, doğrusu ve yanlışı altüst olan, ikide bir değişen benim kurduğum ilişkilerdir…  Bu ilişkileri kurma usûlüm de, aklımın şeklini belirleyecektir. Belki aklın bu seviyesine, Üstad’ın isimlendirişiyle “kuru akıl” diyebiliriz…

Meseleler ele alınırken “akla göre” değil, “İslam’a göre” izah edilmelidir… Zira akıl yukarıdaki çerçeve içinde, benim ürünümdür…”Akla göre” demek, “bana göre” demektir… O zaman sorarlar adama: SEN KİMSİN?..

Akıl, felsefe ve bilgi kişinin “kendi mâmülü”dür ve değişkendir. Değişenle değişmezi, izafi olanla mutlak’ı değerlendirmeye kalkmak, kişinin “kendi yonttuğuna” tapmasından farksızdır…

Olması gerekense önce aklı İslam’a teslim edip, sonra Ordan iade edilen bağlı aklı, ki buna “selim akıl” diyoruz, eşya ve hadiseler üzerinde doludizgin koşturmak… Aksi takdirde, Şeriatsiz yürütülen akıl, çok gezen pabuç gibidir…

Üstad’tan nakille İmam-ı Gazali Hazretleri diyor ki: “Aklı gerdim, gerdim, kopacak kadar gerdim, gördüm ki, o, sınırlıdır ve kendi kendisine varabileceği hiçbir nihayet noktası yoktur. Aklımı kaybedecek hale geldim ve Allah Sevgilisinin ruh feyzine sığınıp her şeyi anladım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın verâsıdır.” İşte akıl!”…

Benzer şekilde Üstad, daha önce bir vesileyle bahsettiğimiz üzere, “Her şeyi o türlü kaybettim ki, Allah’ı kazandım” diyor…

Akıl bu kadar gerilince iki şeyden biri olacaktır: ya koparılıp akıl zembereği boşalacaktır, ya Sahibine iade edip kurtulunacaktır… İmam-ı Gazali ve Üstad da ikincisi olmuştur…

Bu noktadan sonra Üstad, “aileden, okuldan, çevreden, cemiyetten her ne aldımsa gerisin geriye iade ettim ve kendi müktesebatımı kendi öz kaynaklarımızdan yeni baştan elde ettim” diyor… Zira yanlış müktesebattan, doğru fikir üretilemez…

Doğru bilgi olmadan doğru tefekkür, doğru tefekkür olmadan doğru idrâk, doğru idrâk olmadan da ortaya doğru faaliyet konulamayacaktır…

Zira ilim, Allah Resulünün belirttiği gibi, “amelin kılavuzudur”…

 

Usûl, esas, kaide ve kuralları İslam ölçüleriyle oluşmuş aklı, “selim akıl” diye tarif edebiliriz. Diğer bir ifadeyle vahye baş eğmiş aklı, selim akıl; vahye baş eğdirmeye kalkan aklı da sakîm akıl olarak ifade edebiliriz…

Aynı eşya ve hâdiselere kimisi ruhuyla, kimisi nefsiyle bakar. Akıl da buna şehadet eder. Birincisinde “selim”, ikincisinde “sakîm” hâliyle…

Selim akıldan hikmet, sakîm akıldan felsefe doğar. Felsefe: “Kendi hakîkatini” tayin ettikten sonra, eşya ve hâdiselerde onu doğrulayacak DELİL arama veya uydurma işi… Hikmet ise, “Mutlak Hakîkate” teslim oluktan sonra, eşya ve hâdiselerde onu keşif, tespit ve izhâr edecek DELİL arama işi…

Ruhum “emr âleminden”, aklım “halk âleminden”. Ruhum emr âlemiyle, aklım halk âlemiyle temasta. Emr âlemi, aklın sidret-ül müntehasıdır…

Kalp emrinde beyin, beyin emrinde duyu organları yani eşya ve hadiseleri teshir… Duyu organları emrinde beyin, beyin emrinde kalp yani eşya ve hadiseler tarafından teshir… Birincisinde eşya ve hadiselere tahakküm; ikincisinde eşya ve hadiselerin tahakkümü… Birincisinde hürriyet, ikincisinde esaret var… Birincisinde anlayışın şekillendirdiği davranış, ikincisinde davranışın yoğurduğu anlayış… Birincisinde imandan amele (aksiyon), ikincisine amelden imana… Birincisinde teslim olunan hakikati hikmet planında arayış, ikincisinde bulduğunu sandığı şeylerden hakikat yontuş… Birincisinde gayeye eriş güdümlü füze hassasiyetinde, ikincisinde serseri mayın tesadüflüğünde…

İslâm’a göre akıl yontmak” yerine “akla göre din yontmak” asrımızın en büyük şirkidir. Bir beytimde belirttiğim gibi:

Tek mihenk akılperest elinde: maddeden müteşekkil kantar.

İmanına göre akıl değil, aklına göre iman yontar.

“Akletmek” ile “aklı put edinmek” ayrı ayrı şeylerdir. Birincisinde aklın tâbiliği, ikincisinde akla tâbilik vardır… Akılla yontulmuş bir putun, keserle yontulmuştan bir üstünlüğü yoktur…

Genelde davranışları akla uymayana “deli” denir. Halbuki, davranışları vahye uymayan, akla uymayandan daha çok DELİDİR!..

Sınırlıyla Sonsuza hudut çizmeye kalkan, akıllı değil aptalın daniskasıdır… Ya “BİLDİRİLENE” teslim olur kurtulunur, yahut “KENDİ BİLDİĞİNE” uyup kahrolunur… Akıllı insan haddini bilir, Hakk’a teslim olur…

Büyüklerin ifadesiyle “bu iş ne akılla olur, ne de akılsız”. Ve Üstadın ifadesiyle:

“Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var;

Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var…”

Bu mevzuyu bir dua ile bitireyim: Ya Râb, ya Resulüne şeksiz, şüphesiz “teslim olacak akıl” ver bana, ya “mesûliyetten kurtaracak akılsızlık”…

 

Metin Acıpayam: Kaosun ortasında yeşeren kutup yıldızı Büyük Doğu’ya nisbetle, bilgi telakkisi ve İslam ilim tasnifi yahut İslam bilgi telakkisi oluşturulabilir mi?

 

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Ne oluşturulamaz ki, bu oluşturulamasın. Elbette oluşturulabilir. Zira İslam, kum tanesinden kâinata her hususta hüküm getiren bir din, Büyük Doğu ise İslam’dan neşet etmiş bir “dünya görüşüdür”.

“Bu İslamda yoktur” veya “şu İslam dışıdır” gibi ifadeler, bir bakıma İslamı sınırlamaktır. Kainatta her ne varsa, İslamın o hususta bir hükmü vardır. Dolayısıyla sınırsız İslam’a muhatap bir  “dünya görüşü” olan Büyük Doğu’nun da, alakasız olabileceği hiçbir mesele yoktur.

Üstadın ifadesiyle: “Ve biz, kâinat görüşünün İslâmda, dünya görüşünün İslâmda, insan görüşünün İslâmda, iktisadî ve içtimaî adalet görüşünün İslâmda, müsbet bilgiler görüşünün İslâmda, güzel san’atlar görüşünün İslâmda, kadın görüşünün İslâmda, devlet görüşünün İslâmda, ordu görüşünün İslâmda, siyaset görüşünün İslâmda bulunduğuna ve bütün bu davaları ancak Yirminci Asrın ruh ve kafa çilesi içinde süzülecek bir tahlil ve terkip güzünün heykelleştirebileceğine ve bu heykelleştirme işinin bütün cihanda eşi görülmemiş bir ideolocya binası kuracağına, onun da isminin hem zaman ve hem mekân ölçüsiyle «Büyük Doğu» olduğuna inanıyoruz!”

Her şeyden önce İslam süzgecinden geçirilmiş bilgilerden müteşekkil bir müktesebat oluşturulmalı. Çünkü sahip olduğum müktesebatla, kendimle ve ötemle ilişkiye geçiyorum. Doğru bir müktesebata sahip olmadan, temasta bulunduğum şeylere doğru soru soramam. Doğru soru sormadan da, doğru cevap alamam. Alsam bile doğru bir şekilde yorumlayamam…

Büyük Doğu, doğru bilginin elde edilmesinde, müktesebatın düzenlenmesinde ve ilimlerin tasnifinde bize kılavuzluk edecektir…

 

Metin Acıpayam: Zihni dağınıklığın, fikri savrukluğun, bilgi kaosu içinde debelenmelerin, pozitif akla mahkumiyetin ve mağlubiyet psikolojisinin dermanı Büyük Doğu’da diyebilir miyiz?

 

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Açlık zâfiyeti çekene, leblebi çerez değil, bol karbonhidratlı yiyecek ikram edilir. Millet “fikir zâfiyeti” çekiyor. Bol karbonhidratlı FİKİR yerine, leblebi çerez kâbilinden sanat, edebiyat faaliyetleri, bu milletin fikir açlığını doyuramaz.

Teşbihte hata olmaz derler. “Aç ayı oynamaz” misali, “fikren doyurulmamış” bir millet de ortaya sanat ve aksiyon koyamaz. Koysalar bile, fikirsiz sanat ve aksiyonlar, “başıbozuk” davranışlardan ibaret kalır.

Bütün müktesebatı “bir şarjör slogandan” ibaret, seyretmeyi okumaya tercih eden, gördüğü bir tek “kare”den bütün bir filim hususunda ahkâm kesen, sadra şifa bir pusulalık fikre sahip olmayan, adına da “bilgi çağı nesli” denilen bir gençliğe sahibiz…

Bunlar yeniçeri gibi başıbozuk tayfası. Neyi niçin isteyip, neye niçin karşı çıktıklarını dahi izah etmekten aciz, konuşmaları kurbağa vaklamasını, karga gaklamasını andıran birçoğu züppe, zibidi ayak takımı…

Ne salladıkları bayrağın mânasını, ne okudukları İstiklal Marşının muhtevasını, ne de Trabzon vatan olurken, ondan 150 sene önce fethettiğimiz yüzde yüz Türk ve İslâm beldelerinin niçin Vatan olmadığını bilmeyen, Türklüğü 90 sene öncesinden başlatan, gusül abdesti almayı dahi bilmeyen bir gençliğe “bilgi çağı nesli” diyerek, bilgi sahibiymiş gibi lanse etmek oldukça komik kaçmakta…

İçinde yaşadığımız asır, nefsin putlaştırıldığı, “nefs emniyetinin” doruklarda olduğu “hasta bir asırdır”. Bilmiyoruz, bilmediğimizi de bilmiyoruz; anlamıyoruz, anlamış gibi ahkâm kesiyoruz. Yani ciddi mânâda fikri zafiyet çekiyoruz.

“Kişinin sıhhat bulabilmesi için hasta olduğunu kabullenip tedaviye rıza göstermesi gerek.” diyor Şah-ı Nakşibent Hazretleri.

İmam sohbet ederken, adamın biri “İmam efendi, ben bu camiye minare yapılamayacağından o kadar emindim ki, eğer buraya minare yapılırsa ben de eşekle şerefesine çıkacağım diye yemin ettim. Şimdi minare yapıldı. Benim ne yapmam gerekir.” İmam cevap vermeden sohbetine devam ediyor. Biraz sonra başka birisi, “imam efendi, ben kaygısız, kasavetsiz, çilesiz, tasasız,  hiçbir şeyi dert etmeyen birisiyim” diyor. Bunun üzerine imam, birinci adama dönerek, “işte bu adamın sırtına bin, şerefeye çık yeminin yerine gelir” diyor.

Meşakkatsiz, çilesiz, dertsiz, tasasız, meselesiz tekdüze (monoton) bir hayat, kişinin şahsiyetini geliştirmez. “Ne kadar ekmek, o kadar köfte” misali ne kadar meseleniz varsa, o kadar da çözümünüz veya çözüm arayışınız vardır. Meselesiz olan, çözümü olmayandır. Çok mesele, çok çözüm demektir. Nasıl ki bünye, hastalıkların üstesinden geldikçe, bağışıklık sistemi güçlenir, insan da karşılaştığı meselelerin üstesinden geldikçe “FİKRİ BAĞIŞIKLIĞI” artar.

Vücut, içerisine giren mikroba karşı antikorlar oluşturur. Ve bu antikorların, aynı mikropla tekrar karşılaştığında vücudu hastalanmaktan koruması gibi, bir meselenin çözümüyle elde edilen “antikor fikirlerle” güçlendirilmiş bir “fikri bağışıklık”, aynı meseleyle tekrar karşılaştığında daha hızlı çözüm sunacaktır. Her türlü gayr-i İslâmî fikri tanıyan ve ona karşı “hazır cevab”a sahip bir “fikri bağışıklık”…  “Fikri bağışıklık”ı olmayan, hijyenik ortamda büyümüş insana benzer, bir meseleyle karşılaşınca “fikren hastalanır”.

İşte içinde yaşadığımız “hasta asrın” ürettiği “mikrop fikirlere” karşı, “antikor fikirlerle” güçlendirilmiş “fikri bağışıklık”ın yegâne kaynağıdır Büyük Doğu Külliyatı.

Onunla muhatap olan, hakikate muhatap olur. Medeniyetimizle Doğu ve Batı medeniyetlerinin nasıl sigaya çekildiğini ve Medeniyetimizin büyüklüğünü görür. Kendimizin ve bütün insanlığın kurtuluşunun sadece bizde olduğunu anlar. Asırlarca “Sultan Millet” oluşumuzun, o zirveden bu çukura düşüşümüzün sebeplerini ve yeniden “Sultan Millet” olmanın yolunu öğrenir. Kendinden ve kendi medeniyet kıymetlerinden emin olur. Yere sağlam basar, izzet, vakar ve şahsiyet sahibi olur… Büyük Doğu, okuyanı yeni baştan “formatlar”, “sistem ayarlarına” geri döndürür… Yani fıtrata…

“Sultan Millet” olmak için, “Sultan Fikrin” olmalı… Büyük Doğu, Sultan Fikirdir…

 

Metin Acıpayam: Doğru anlayışın dünya görüşü örülür. Necip Fazıl’ın onlarca yıl üzerinde durduğu mesele “anlayış” meselesidir. Necip Fazıl ve İslam’a muhatap anlayışın münasebeti hakkında ne söylersiniz?

 

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Daha önce de belirttiğimiz üzere Üstad, derinliğine çektiği çile neticesinde her şeyi öylesine kaybediyor ki, neticesinde Allah’ı kazanıyor. Gerçek bir dehanın erebileceği son noktaya eriyor. Devasa dehasını sahibine iade ediyor ve o zamana kadar aileden, okuldan, çevreden, cemiyetten her ne almışsa gerisin geriye iade edip, kendi müktesebatını kendi öz kaynaklarımızdan yeniden oluşturuyor. Yani aklını “selim” bir şekilde yeni baştan inşâ ediyor…

Böylece Üstad yaptığı “irfan” tarifinde olduğu gibi, bilinen şeyler vasıtasıyla bilme hassasına ermiş ve böylece bilmediği şeylerin de bir nevi âlimi olmuştur.

Demek ki “bilinmesi gerekeni” bildiğimizde, “bilme hassasına” ermiş oluruz… Bu hassaya erince de, bilmediklerimizin de bir nevi âlimi… Demek ki, malumatfuruş olmak için değil, irfan sahibi olmak için okumalı… Demek ki, çok kitap okumaktan ziyade, “bilinmesi gereken bilgileri bildiren kitabı” çok okumak gerek…

Sahip olduğu İslamî irfanla selim aklını her mesele üzerinde doludizgin koşturuyor… Neticesinde elde ettiği her tetkik, tespit, teşhis, terkip, teklif İslam’a muhatap bir anlayışın ürünü oluyor…

Bir sistemi, girdiler (input) üzerinde çeşitli işlemler (processing) yaparak çıktı (output) üreten bir mekanizma olarak tarif edebiliriz. Bir sistem olarak düşünüldüğünde insan; mesele, hatıra ve hayâl “girdilerini”, sahip olduğu “dünya görüşüne” nispetle işleyerek, hâldeki davranışı tayin eden bir “çıktı” üretir.

Dolayısıyla bu “girdilerde” ve “dünya görüşünde” kusur veya yanlışlık olması durumunda, hâldeki davranışı da kusurlu veya yanlış olacaktır… Doğru olmaları durumunda da, sonuç doğru olacaktır. Yaşadığın ânın hakkını verdiğimiz kadar Müslümanız ya! İşte nasılı…

O devasa dehanın eserlerini okuyan çok şey öğrenir. Fakat öğrendiklerinin en başında sayılacak en önemli husus, hakkında hiçbir şey bilmediği bir mesele ile karşılaştığında, onun üzerinde akıl, mantık yürütmeden, “İslâm bu hususta ne buyuruyor?” sorusunu sormak ve İslâm’ın cevabını şeksiz, şüphesiz kabul etmek; bütün bir cihan tersini iddia etse de…

Gâye de bu değil midir zaten. Ürettiklerini İslam’a vesile, vasıta etmek için üretmek… Muhatabını, İslam’la muhatap etmek…

 

Metin Acıpayam: İslam’ı parça parça anlamanın tabii neticesi olarak; parça fikrin tezat üretme tehlikesi, az bilginin vukufiyete mani olması, fazla bilginin zihni meşgul etmesi gibi menfi durumlar söz konusudur. Buradan hareketle, Büyük Doğu’ya baktığımızda şu hakikate rastlıyoruz. Büyük Doğu, külli anlayışın (kuşatıcı anlayışın) altyapısını oluşturmuştur. Necip Fazıl ve “bütün fikir” şuuru hakkında ne söylersiniz?

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Her ne kadar “parça bütünün habercisi ise de, ‘bütün’de parçaların toplamının üstünde bir bilgi vardır. Bir eserin, değil bir cümlesi, bir paragrafı, bir mevzu başlığı altındaki yazılanlardan hareket ederek, o eserin hangi meseleye ışık tutmaya çalıştığı ve müellifinin fikirlerinin ne olduğu hakkında fikir yürütülemez. Fakat eserin bütünüyle bilinmesi hâlinde, bırakın bir paragrafını hatta bir cümlesinin dahi, eserin müellifi tarafından “niçin ve neye nispetle” yazıldığı anlaşılabilir.

Her şeyin içinde izahını bulacağı “bütün” halinde bir dünya görüşü olmadan olmaz… Dünya görüşü olmadan hiçbir şey olmaz!.. Eğer bir dünya görüşü yoksa, unsurların rastgele toplanmasıyla, lokum misalinde olduğu gibi, terkibi bilmeksizin yemek bile yapılamaz!..

Kum tanesinden kâinata her ne varsa, inanılan ve bağlanılan dünya görüşüne göre izah edilip mânâlandırılmalıdır. Aksi hâlde, bugün olduğu gibi, laboratuarda materyalist, camide Müslüman olmak gibi bir tenakuz içinde yaşamaktan kurtulunulamaz. Bütün bir fikre sahip olmayan cemiyetin, inandığıyla işi ve eseri arasındaki uygunluktan (dengeden) bahsetmek abestir…

Hz. Ali’nin “ilim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı” sözünden bahsetmiştik. Aslında hakikat tektir, birdir, bölünmez ve parçalanmazdır. Fakat ilim, mahiyeti icabı bütünlüğü parçalayarak inceler ve parçada ihtisaslaşmaya doğru gider. Bütünden habersiz ihtisaslaşma, bir taraftan bütünü kaybetmemize sebep olurken, diğer taraftan parçanın hem gerçek mahiyeti doğru anlaşılmamasına, hem de bir araya getirildiklerinde tenakuzsuz bir bütün oluşturulmamasına sebep olacaktır. Mesela ele benzer bir şey ayağın yerinde, ayağa benzer bir şey el yerinde, kulağa benzer bir şey ağız yerinde, göze benzer bir şey kulak yerinde vesaire. Şimdi bu ucube bütüne insan denilebilir mi?

Bir bina yapmak için mimari plan, malzeme bilgisi, temelden çatıya inşâ silsilesi gerekir. Bir arsaya yığılmış malzemelere bakarak, orda bir binanın varlığından bahsedilebilir mi?

Üstad peyderpey, kıdım kıdımcılıktan hoşlanmaz. O hepçidir ve bütüne taliptir. Çeyrek, yarım oluşlarla yetinmez ve böylesi oluşları oluştan saymaz.

Üstad’ın ifadesiyle “Kültür bir bütündür, çünkü hayat bir bütündür. Bir değişme hayatın hangi alanında ortaya çıkarsa çıksın, zincirleme etkiler halinde içtimai bünye boyunca yayılır ve yeni bir denge ihtiyacı doğurur. Bu, yeni çözümler gerektirir, yeni çözümler ise yeni düzenlemeler ve hep “neye göre” “nasıl” ve “niçin” meselesi, her meselenin diğeriyle zincirleme bağlanışları içinde göz önünde durur…”

Bütün fikir olmadan bu sorulara çelişkisiz cevap verilemez ve çelişkinin olduğu yerde de dengeden bahsedilemez. İçerisinde yaşadığımız asrın dengesizliğinin de sebebi budur… Bölünmez, parçalanmaz bir tek hakikatten neşet etmiş bütün fikrin yokluğu…

Öyleyse yapılması gereken, bütün fikrin esaslarında müşterek olduktan sonra, bu esaslardan kıl kadar sapmadan mevzuda (parçada) ihtisaslaşmak gerek. Aksi takdirde fikrin; fert, cemiyet ve devlet hayatına nakşı mümkün olmayacaktır…

Sürekli değişen hayatın dinamizmi içerisinde, zuhur eden yeni şeylere karşı alınacak ânlık tavırlar, “hayvanî bir otomatizm” şeklindeki şuursuz davranışlar değil, “Bütün bir Dünya Görüşü” ile yoğrularak “şuurlu bir refleks” hâline gelmiş tavırlar olmalıdır.

 

Metin Acıpayam: Geçmişte ve günümüzde Necip Fazıl’a karşı yapılan “ademe mahkumiyet” tavrını nasıl değerlendirirsiniz?

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Ademe mahkumiyet, yokluğa mahkûm etme, yok sayma tavrı. Üstad’a, biri menfi diğeri müspet(!) cepheden, iki kesim “ademe mahkumiyet” taktiği uygular. Bunlardan ilki, mâlum solcuların Üstad’a uyguladıkları taktik. Milletin gözünden düşürmek için, O’na karşı yaptıkları saldırılar neticesinde, O’nun millet nazarında düşmek bir yana daha da yüceldiğini gördüklerinde, O’nu yokluğa mahkûm etmeye kalktılar. “Aman bahsetmeyin, tartışmayın ki, bilinmesin, duyulmasın” taktiği. Menfi cephe bu yok sayma tavrıyla, kendince dâvasının gereğini yerine getiriyor…

Belki menfi cephenin tavrı bir yere kadar su götürür de, şu suret-i haktan gözükerek müspet(!) edayla yapılan sözde bizimkilerin uyguladıkları taktiğe ne demeli? Üstad diye söze başlayacak olsanız, “O, BÜYÜK BİR ŞÂİRDİ” diyerek hemen sözünüzü keserler. Aslında, “Sultan-üş Şüera” ünvanı sahibi olmasa, onu da inkâr ederlerdi ama elleri mahkûm; kabul etmek durumunda kalıyorlar. Üstad, “şiir, fikrin süzülmüş hâli”, “şiir, fikir ağacının meyvesi” derken; bunlar mecbur kaldıklarında “ağaç”ı perdeleyebilmek için dikkatleri “meyve”ye çekmeye çalışırlar. Sebep mâlum, Üstad’ın fikrine muhatap olmuş bir cemiyette, bunlar “köşe yazarı”, “televizyon yorumcusu”, “bilirkişi”, “sanatçı”, “edebiyatçı” şucu, bucu gibi sıfatlarla yüzbin liralara varan aylık maaşlara imzâ atabilirler mi? Öylesi bir cemiyette kim “takar” bunları. Fikirde piliçlikleri, ilimde cücelikleri, anlayışta hiçlikleri, idrakte güdüklükleri, anlatışta hödüklükleri anlaşılmasın diye, Üstadın fikrini baypas etmeye çalışırlar.

Üstad Necip Fazıl’a dil uzatmaya veya ademe mahkum etmeye kalkan, ya kıskançtır, yahut itikaden sapıktır…

Biz de “meyvesine evet”, “ağacına hayır” deme durumuna düşenlerden olmamak için hemen belirtelim ki, Seyyid Abduhakim Arvasi Hazretleri, dolayısıyla tasavvuf, olmasaydı Necip Fâzıl, Üstad olamazdı…

Metin Acıpayam: Muhterem hocam toparlayalım. Son sözlerinizi alabilir miyiz?

 

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Doğunun, dolayısıyla bütün insanlığın kurtuluşunun ancak, Batının maddî ham hamurunu, İslam’la terbiye ettikten sonra, Doğunun ruh fırınında pişirerek, onu en güzel ahenk ve üslupla sunan bir “fikir sistemi”nde olduğuna inanıyorum. Bu “fikir sistemi”ne de Üstâd Necip Fa-zıl’ın 100 küsur ciltlik “Büyük Doğu” külliyatının sahip olduğuna inanıyorum.

Hangi dünya görüşü olursa olsun, samimiyet, “olmazsa olmaz şart”. Ama yetmez! “İslâm, en üst nizam” ama “rafta” bulunuşuyla değil. “Büyük Doğu”, İslâm’a muhatap “dünya görüşü” ama “lafta” kalırsa çözüm değil.

“Muhteşem mazinin” hatıraları ve “muhteşem atinin” hayalleriyle avunulamaz. “Yaşadığın ânın hakkını verdiğin kadar Müslümansın” diyor Üstad;  “Vakit nakittir”. Ve “Sûfi ibnu’l-Vakt”dir… Son söz olarak; “Necip Fazıl’ı anlamak, herşeyi anlamak olacaktır.”

Metin Acıpayam: Teşekkür ederim.

Prof. Dr. Veysel Aslantaş: Rica ederim…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s