NECİP FAZIL VE BÜYÜK DOĞU MÜLAKATLARI -10-

SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

METİN ACIPAYAM: İslam Tefekkür mecrasına şiddetle ihtiyacımızın olduğu aşikar. Tefekkür mecrası yoksa tefekkürün olmayacağı bedahet çapında hakikat. Tefekkürün olmadığı yerde ilim mecrasının akibeti vahimdir. Necip Fazıl bu gerçeği 30’lu yıllarda görerek tefekkür mecrasını tetiklemeye çalışmıştır. Bugün batıya mahkum oluşumuzun sebebi ilim telakkimizi oluşturmamızla alakalıdır. Üstadın o zamanlarda söylediği “felsefenin krize girdiği” gerçeğiyle beraber Batı’nın çöküşü başlamıştır. Batı’nın tek terkip maniverasını felsefe oluşturmaktadır. O halde felsefe çöktüğüne göre, Batı’da çöküyor demektir. O halde bu hengamede bize düşen ne olmalıdır? Batı’nın enkazı altında kalmak mı? Yoksa yeniden ayağa kalkabilecek medeniyet hamlesini başlatmak mı?

SERVET TURGUT: Hiç konuşmayan bir Allah dostu… Ona soruyorlar: “Efendim neden hiç konuşmuyorsunuz?” diye… Cevap veriyor: “Evladım! İlme sırtını dönmüş bir halka yönelmek, arka dönenlerin döndüğünden daha çok arka dönülmeyi gerektirir!” Bir nevi, devrinde ilme karşı takınan lakaytlığa karşı gönül koyuyor… Sorunuzun tefekkür, tefekkür mecrası ve ilim şeklinde temayüz eden vasfını bu açıdan irdeleyecek ve müşahhas plana aktaracak olursak, at koşturmak için nasıl önce bir at, yetmedi onu koşturacak bir alan, o da yetmedi iyisinden bir süvari lazımsa, bugün için tefekkür yeleli atlar, tefekkür mecrası ufuksuz çayırlar ve şiir yazar gibi at sürecek ilim ehli süvarilerden yana ortalık tenezzülsüzlük baskınıyla basılmış durumdadır. Bu tenezzülsüzlük hali de, nemli ortamlarda peyda olan böcekler gibi, tefekkür çapımızı atlı karınca sırtına bindiren, insanımızı eğleyen-eğlendiren ve şahsına fil ebadınca nam, menfaat, saygı devşiren tefekkür düşmanı sahte alimcikler için doğal yaşama koşulları doğuruyor. Yani tefekkür cihetinden hal-i pür melalimiz şu; bir traktör kasasında, bindiği kürek sapını at gibi dört köşe kulvarında koşturan bir çocuk!

METİN ACIPAYAM: Bu çocuk nasıl uçsuz bucaksız bayırların şanlı süvarisi olacak?

SERVET TURGUT: İlk sorunuzla beraber irdeleyelim… Süfyan-ı Sevri Hazretleri malumunuz… Tefekkür cehdinde bazen o denli yoğunlaşıyor ki; af edersiniz, idrarını kan olarak yapıyor… Tefekkür liyakatince edilince, bu kadar sancı verici… Bu yönüyle insanımızın düşünmekten korkması doğal… Ama korktuğu işin yokluk sonucu şudur; maymunların kafes programları çapında mekanik ve ruhsuz bir hayat… O doğalsa, bu da doğal… Zahmetsiz rahmet olmaz tabii… Bu da Sünnetullah… Allah’ın, hakikatinde tek iptal ve değişiklik göremeyeceğiniz kanunu, adeti… Bakın sizinle bizi, bu konuyu karşılıklı irdeler hale getiren rahmet, bütün haldeki bakiyesini bir an düşünmezsek, belki de bir asırlık bir zahmetten doğma… Doğu illerimizdeki Keldani ve Ermeni mezalimi… 29 köy kadın, çocuk ve yaşlılarıyla beraber yollarda… Revandız, Erbil, Bağdat, Musul, Adana, Konya, Eskişehir… Öyle hızlıca saymama bakmayın; bu meşakkatli yolculuğun bir sülalesi, o sülalenin bir ailesi, o ailenin de bir ferdi vardır ki; 1918 yılında kavuştuğu İstanbul’a, ailesin çoğu ferdini yollarda şehit vere vere gelmiş Abdulhakim Arvasi Hazretleri’dir. Çocukluğundan itibaren ciddi bir ilim terbiye ve riyazeti altında kalan büyük mürşidi, canıyla beraber tefekkür ukdesi de  boğazından çıkmak üzere olan Osmanlı karşılayıp baş tacı etse de, kısa bir vakit sonra milletimizin tefekkür kanatlarını yakmak, tefekkür mecrası ovalarını dürmek ve onu ilme biganelik konusunda maymunlar derekesine düşürmek için ant içmişlerin devri başlayacak ve Abdulhakim Arvasi Hazretleri gibi nur topundan baş taşıyan zatların başları hedefe konulacaktır… Bunları, sualiniz içinde geçen bir kıymet hükmüne katkıda bulunmak için şu maksatla söylüyorum; ilim mecraının akıbeti vahimdir gerçeğini 30’lı yıllarda gören bence Üstadımız Necip Fazıl değil, bu durumu belki 20’li yıllardan itibaren ruhi insiyaklarıyla fark eden ve bir sevk-i ilahinin taşımasıyla beraber bin zahmetle geldiği İstanbul’da, tefekkürdeki gök kartalımızı daha kuluçkalığından itibaren nazar, himmet ve terbiyeleriyle hazırlayan Abdulhakim Arvasi Hazretleri’dir. İşin sır plânında bilmediğimiz kim bilir daha neler var… Maç seyrettirir gibi önümüze konmuyor tabii… İş, ruhi zevk frekanslarına havale… Sezmek, kokusunu almak ve peşine düşmek… Peşindeyken pişmek… Pişerken lezzetlenmek… Necip Fazıl Kısakürek, bu yandan bakarsanız eseriyle ortada ve kıymette pahasız… Ama ona bir de, ardındaki sırri teselsül keyfiyeti açısından baktığınızda, İslam’ın 5 asırlık iltihaplanma ve sancılanma mevkiine melhem karan, ilaç imal eden, pansuman yapan, dikiş atan bir operatör vasfıyla görürsünüz… Gerçek kıymetinin taşı da öylece tam tamına oturur yatağına… Bu taş bir yandan da felsefe taşı gibi bir şeydir… Hani dokunduğu her nesneyi altına dönüştürdüğüne inanılan taş var ya… Üstad da bir nevi öyle, hakikatli, fikir menfezleri açık, ruh sobasının boruları kurum bağlamamış, kalbi kara bir küp haline gelmemiş, az gayretli, az hamiyetli insanlar kendisine dokununca, tefekkür plânında altınlaşma temayülü gösteriyor, mecraına doğru akışa geçiyor ve fayda veren ilmi edinme şuurunu mayalaştırıyor… Bir de tersinden, hamakatının diploması eline tutuşturulanlar var… Ben bir adamın ahmak ve idrak sefili olduğunu, eğer vaktim yoksa ona şu testi uygulayarak anlayıveriyorum; Üstad’a “Kendini beğeni duygusu fazla!”, ya da “Parayı severdi!” gibi tenakuzlarla yaklaşıyor mu? Zira bunlar çok değil, ilim cehdiyle gazozun kapağını açma çapında zahmet gösterilince hakikati anlaşılacak keyfiyetler… Adam vakarla kibri ayırt edemiyorsa, yemek yerken ağzının yerini nasıl buluyor şaşıyorum! Ya da bütün bir şehri misal, hayır kurumlarına bağışlayan bir adamı, çocuklarına götürdüğü bir ekmeği sırf koltuğunun altında sıkı sıkıya tutuyor diye mala kıymet vermekle suçluyor ise, neden maymun kafesine kapatılmadığını gene idrak edemiyorum! Tefekkür etmekten korkuyor insanımız… Çünkü Kemalist hegemonya, tefekkür tarlamıza dev bir korkuluk dikip, bizi susam tarlasından teneke çalınan kargalar gibi kovdu… Tefekkür atımız olsa bile onu ancak müstekbirlerin müsaade ettiği cenahlarda koşturabilirsiniz… Aksi halde sırf düşündüğü için terörist sayılıp yıllarca zindanlarda yatan büyüklerimiz oldu… Düşünün şunu; ne kadar komik gelecek aslında; düşünmek suç! Ebu Zer Hazretlerinin eşine vefatından sonra soruyorlar: “Nasıl ibadet ederdi?” diye… Hani şu kadar namaz, şu kadar tespih, oruç filan… Onu irdeliyorlar… İslam’ın en büyük şahsiyetlerinden birinin mazlum karısı mazlumane cevap veriyor: “Gündüzün genelini tefekkürle geçirirdi!”  Düşünün, o iman kavruğu büyük insan, bugün yaşasa tam tamına “anayasal düzeni yıkma” suçlusu oluverirdi!

METİN ACIPAYAM: “Tefekkür atını yalnızca müstekbirlerin müsaade ettiği alanlarda koşturmak!”  Bu cümlenizi açar mısınız?

SERVET TURGUT: Mecraını kaybeden tefekkür, çayırını kaybetmiş, kaybolmuş bir at gibidir! Neticede at ama! Bu atı kötü niyetli insanlar alır, ona kendi pisliklerini yükler, taşıtırlar… Olmadı keser, sucuk yaparlar… Hayatı yaşanmaya değer kılmak, yani tam tamına cemiyeti İslam’a uydurmak gayretinden kopuk her zihin faaliyeti, af edersiniz; ergen mastürbasyonundan farklı değildir! Adam sözde Hubel’i sopalıyor ama bir bakıyorsunuz; Hubel’e savurduğu, ona kendisiyle vurduğu şey de Hubel’in ahşaptan bir biblosu… Bu memleket, kendisini Kemalist diye tanıtan Şeyhler bile gördü… Ya da adam, Kuran hafızı, tefsir, hadis, kelam… İslam Tefekkürüne zemin oluşturan bütün ilimlerde erbap ama her devrin taht merkezine müsavi at sürüyor… İslam’a uyulması mücadelesi vermiyor, İslam’ı, yaranma mevkilerine uygun ve kullanılır hale getiriyor… Büyük bir velinin şöyle bir deyişi var; “Bu zamanın hafızları sahte para gibidir! Zorluk anında sahte oldukları ortaya çıkar!” 28 Şubat sürecinde, bilmem şu kadarlık medrese tahsillerini, laikliğin aslında İslam’la çelişmediğini ispatta kullanan bir adamla, 28 Şubat’ın tank gibi üzerinden geçmeye yeltendiği bir adamı misal, ilim kıymetleri üzerinden kıyasa yeltenirseniz, hakikatin ve hakiki olanın nasıl da ters yüz bir mantıkla kostüm ve mahfil değiştirmiş olduğunu anlarsınız! Tasavvuf nasıl satırların yazdığı değil, sadırların taşıdığı bir ilimse, medrese ve tasavvuf kitaplarını ezberine almış ama İslam’ın vakar ve izzetini korumak gibi işin bir nevi mahiyetindeki keyfiyetini almamış bir adam, lafazanlıkla herkesi susturabilir ama hakikati değiştiremez! Mesela adam, gıybetin haramlığı noktasında nazil olmuş ve serdedilmiş bütün ayet ve hadisleri numaralarıyla orijinalinden okur ama kalkar bir mümini televizyonda, milyonların huzurunda “İlmi yok!” diye karalar, gıybetini yapar! Yaptığı şey tam tamına milyonluk bir gıybettir! Ama kurnazlık yaparak bunu bir de gizlemeye çalışır: “Eyidir eyidir ama işte maalesef onun da ilmi yok!” Bakın bu cümlenin, namuslu bir kadın hakkında söylenen bu cümleden hiçbir farkı yoktur: “Kıyafeti maşallah tam da İslam’a uygun! Aferin! Ama işte namusu yok!”… Ya da mevzunun muhatabına hitap eder gibi şöyle bir misal: “Gerçekten tam bir alim ama (af edersiniz) karılara çok düşkün!” Burada ilmin gerçekte ne olduğunun da idraki noktasından şu hususu aktarıp geçeyim… Tasavvuf literatürüyle konuşan bir adamın nezdinde “ilmin yokluğu” mevzuu, kitabi bilgiden daha öte manevi-batıni maharet belirten bir alanda, mukaşefe-murakebe-müşahade yollu malumat ve istidat mahrumluğuna işaret eder… Yani bin kitap ezberinde olsa da ilmin olamayabilir… İlim için kitaplardan kurulu setlerle beraber, ruhi hamle ve riyazetlerinle manevi makam merhalelerini geçmek şarttır… Yani hin adam, “İlmi yoktur!” derken bir yandan da “İlmim vardır!” demiş olmakla kalmıyor, bir de kendisine ilmin varlık ya da yokluk gümrüğünde pasaport damgacılığı payesi biçiyor… İlmin yokluğunu ölçme yetisi, tefekkür mecramızın çığırından çıktığı bir dönemde kimsenin inhisarında değildir! Biz kaba yanından alametlere bakarız! Tasavvufta ilim batındaysa, onun da batınında başka bir boyut, onun da batınında bir başkası! Adam zahir aklıyla bir yere kadar gelmiş, orada paslanmış, paslandığı yere çadırını kurmuş, orada menfaat devşiriyor, ahkam kesiyor filan… Bilmiyor ki; bu ilim ve tefekkür sürecinde duranın altından halısını çeker, gözüne perde diye asarlar… Ben kişi de ilmin varlığını, küfür ve zulme teslim olunmayacağını canı ve özgürlüğü pahasına savunmasından bilir, öyle anlamaya çalışırım… Kişi, ilme bulaşmışlığıyla görür zaten bunları… Hani demin sorduğum bir soruyu, tersten ve bir kıymet hükmüne şöyle çevireyim: “Karılara çok düşkünse eğer, ilmin ulvi sancısını ne ara çekti, çekiyor?” Hz. Ömer’in şöyle bir sözü var: “Övünmeye bulaşırım diye çok konuşmaktan çekiniyorum!” diye… Ortalık, en büyük övüncü de, en çok takdir edildiği özelliği de iyi konuşmak olan irfansız adamlardan geçilmiyor… İslam tefekkür sahasını da 49 yıllığına devletten kiralamış durumdalar… Kimseyi bu alana sokmuyorlar… Kafasında misal 10 Sokrates, 20 Platon, bir o kadar İmam Gazali, Molla Gürani taşıyan bir adam tevazuuyla bu alana yaklaşsa, hemen tecvidine göre Fatiha okuma imtihanına tabi tutuluyor… Hani dilindeki pelteklikle belki de harfleri tam telaffuz edemeyecek Hz. Musa Efendimiz gelse, bu adamlar O’nu bile bu sahaya almayacak çapta işgalci, tekelci, tahrifçiler… Böylesi tipler, ağızlarının kalabalığı nispetinde mücerret keyfiyetlerden kafalarının boşluğuyla, İslam davasının dört şeritli otobanına dikine tır park etmiş adamlardır… Böylelerinden bir tanesi, Hişam bin Abdulmelik devrinin konuşma kralı; Ğaylan el-Kadri… Bir mecliste gene konuştukça konuşuyor… Nihayet bitirince Hasan bin Atiyye Hazretlerine soruyor: “Konuştuklarımı nasıl buldun?” diye… Veli cevap veriyor: “Ey Ğaylan! Dilim sana cevap vermekten aciz olsa bile, kalbim senin dediğini kabul etmiyor!” Şimdi ki devir, artık dilin güç yetiremediğine kalplerin de teslim olmaya başladığı bir devirdir. İslam tefekkür sahasında gergedanlar top oynarken bizlere düşen, kalbimize yatmayan her sözün, 70’lik toplar halindeki söz karşılıklarını da verebilmektir… Necip Fazıl Kısakürek Hazretleri, bütün dünya Müslümanlarına işte bu yolu açmış, tefekkür mecramızın yeşil saçlı çayırlar halindeki istikametini ölçülendirmiştir… Bu son bahsi; (İlmi yoktur mevzuunu) çok da detaya girmek istememekle beraber,  büyüğünü savunmak noktasında bu konuda kalem oynatmış olduğunuzu (Metin Acıpayam’ı kasıtla) haber almış olmak vesilesiyle serdettim… Milyonlar önünde gıybeti yapılmış bir adamı, onun tilmizi vasfıyla savunmak, çiğnenmiş bütün etlerini çiğneyenin midesinden söküp çıkarmakla mümkündür. Eksikliğime verin ama gezinir ve bakınırken, bu konuda kalem oynatmış pek bir kimseye de rastlamadım… Sorduğunuz sorunun aslında tam da merkezine denk gelen güncel bir vakıa bu… Muhammed Masum Hazretlerinin mektubatında “büyüklerin sözü” diye geçiyordu yanılmıyorsam; “Üstadını incitene darılmaz, gücenmez isen, köpek senden daha iyidir!” Bu konuyu bu kadarla sınırlı tutmak namına karşı sual yönlendirmemeniz ricasıyla devam edelim…

 

METİN ACIPAYAM: Yirminci asrın büyük hamlesi Büyük Doğu, İslami tefekkürü ana mihrakına bağlayan, İslami tefekkürün çerçevesini belirleyen, İslami tefekkürün ana sütunlarını diken teşebbüs olarak hususi yerini korumaktadır. İdrak kanallarını açan ve açacak mecra olması açısından ve Büyük Doğu’nun Akl-ı selimi yeniden terkip edecek fikriyat olması bakımından Büyük Doğu’yu nereye oturtmamız gerekmektedir?

SERVET TURGUT: Bir gün, dediklerimi bir türlü anlamayan bir kardeşimize, idrakinin tıkanmış olması bahsinde, kurum bağlayan soba borusu örneğini vermiştim. Hani içi kurumla tıkanmış bir soba borusunun takılı olduğu soba yanmaz, ancak tüter ve ortalığı duman basar… Üstad’ın, sistemin- Kemalist rejimin- en çok buğz edilmesi gereken yanı olarak gösterdiği “insanımızın idrakini iğdiş etmesi” durumu… Düşünün; Davud-ı Tai Hazretlerinin yüzünde karınca dolanıyor… Gezdikçe geziyor… Bakıyorlar; o derin tefekküre dalmış Allah dostu farkında bile değil… Dünün fikre nispeti madde alakalarından bizi koparırken, bugün tersinden, insanımızın üzerinden fikrin tırı geçse, hakikatin asfaltına onu yapıştırsa da gene idrakine bir iğne batırmış olmak çapında uyarılmış olmuyor. Çünkü o sızıları duyacak ruh ve fikir tarafı felce duçar olmuş… His kaybolmuş… Daha doğrusu kaybettirilmiş… İşkenceci Moğollar elinde mankurtlaştırılan bir adam, Kemalist rejim elinde fikirsizleştirilen bir adamdan şanslıdır! Büyük Doğu İdeolocyası bu yönüyle, tıkalı soba borusuna içindeki kurumu sıyırmak için sokulup çıkarılan sopadır! Hani, ucuna top hale getirilmiş kumaşlar takılan bir sopa! Bu sopa, boruları, yani idrak kanalları tıkalı olduğu için çekmeyen sobamızı, yani düşünmeyen insanımızı işler hale getirecek yegane vasıtadır. Yani Büyük Doğu, ameliyat masasında kalbi durmuş hastayı kurtardıktan sonra ona sağlığında nasıl bir hayat istikameti çizmesi gerektiğini reçetelendirmesi yanında, kalbe elektro şok veren aletini de kendi icat etmek zorunda kalmış bir tefekkür harikasıdır. İstikbale dair rotanızı çizmek için sizi evvela düştüğünüz fosseptik çukurundan kurtarmaya çalışıyor! Cebinize yemiş koyan da o, koydukları alttan dökülüp gitmesin diye yırtık cebinizi diken de o! O cebi dikebilmek için düşünün; cebine uzandığı insanlardan bir de ceplerini boşaltacak hırsız muamelesi görebilmekte! Aman ne imiş, Büyük Doğu çok ağırmış! Ona ağır diyerek sırt dönenlerle, onun ağırlığını fırsat bilerek insanların sırtına binenler; mukabil kutuplarda yer tutan iki zümre olarak Büyük Doğu tefekkürünün yolunu kesen iki çete! İlk kesimin içtiği zehir biganelik! İkinci kesim; fildişi kule sendromuyla Büyük Doğu’yu ancak dekorluk malzeme olarak kullanmakta! Bakıyorsunuz, sahnede kullanılan her şey Büyük Doğu’nun ama senaryo Dante’den! Anlaşılması güç olanı daha bir anlaşılmaz hale getirmek, yegâne silah! Bakın; ben ve arkadaşlarım, Ülkücü Hareket içinde namaz kılmakla bile suçlanırken, Anadolu gençliğinin zihin yapısını Necip Fazıl Kısakürek Hazretlerini anlamaya müstaid hale getirmeye çalışırken, üstelik bunu fikir adamı pozlarında değil, kelle koltukta bir vaziyette sürdürürken, adamın Büyük Doğuculuğu kalemine şunu ilham ettiriyor; “Büyük Doğucuların en tehlikeli olanları, Ülkücüler içerisinde Büyük Doğucu takılanlarıdır!” Şimdi siz; İslam davasıyla teorik olarak arasında engel bulundurmayan bir insan kitlesine, tefekkür ve mücadele tasavvurlarını Hüseyin Nihal Atsız üzerinden kurmasının cinayet olduğunu izah edemezseniz, Necip Fazıl Kısakürek şahsında tebellür eden meselemizi nasıl izah edeceksiniz! İşte izah edemediğiniz için de, İslami tefekkürün ana sütunlarını çağımızda diken Büyük Doğu’yu bir Çingene çadırı kadrosuyla temsil etmeye kalkarsınız! Biz Mutlak Fikri, oklavalar altında hamur açar gibi cemiyete nasıl teşmil edeceğiz, insanımızın kafa teknesini onunla nasıl kaplayacağız buna bakalım! Yoksa sen bana tefekkür adamı pozlarında sigara üflersin, ben sana! Cemiyette karşılıksız bir çek gibi vakit doldurup dururuz! Büyük Doğu tefekkürünü, sadece Batı tefekkürüne sallamak-çatmak olarak diyalektiğe edip, İslam tasavvufunun aşk torna ve muhasebesine sokmazsak, bir vakit sonra kaba kavga ve didiş biz de bir ahlak haline gelir de haberimiz olmaz! Yani İslam davasına mensupluk sürahimiz delinir, içindeki billur su bütünüyle boşalır, fark etmeyiz bile! Adam Büyük Doğu’yu aşktan soyup, adeta bir haşlama sopası olarak kullanıyor! İtiraz ettiğinizde de örnek olarak Üstad’ı gösteriyor, işte o da şöyle sert, şöyle azarcıydı diye! İyi de mübarek, o silahını nereye ateş ettiğini bilerek patlatıyordu, sen ortaya, kime gelirse hesabıyla! Büyük Doğu diyalektik kırbacına kırbaçlanacak köle uyduruyorsun! Büyük Sahabilerden birine gene Sahabiyi “Gülerler miydi?” diye soruyorlar. Şöyle cevap veriyor: “Evet! Ama kalplerindeki iman da dağlardan yüceydi!” Büyük Doğu İdeolocyasından kalp ve kafa coğrafyası üzerinde tek tepecik kuran varsa, alsın silahını düşsün ortaya! Tefekkür edeyim derken tefekkür sahasına kakasını yapmak bir cinayettir! Büyük Doğu;  Asr-ı Saadet devrini günümüze teşmil edebilmek için, lazım olan iksir unsurlarından kıvamıyla kullanan ama bu yönüyle kullanılması da muhatapları açısından zor bir hale gelen rahmani bir formilasyondur! Böyle olduğundandır ki; kendisini Büyük Doğucu olarak tanımlayan birçok insan kesimi, işin yalnızca kışrında kalmakta, lübbünü emememekte, bu da takınılası tavrı yanlış takınmakla takınılmasının da yolunu kapatan bir insan tipi peyda ettirmektedir! Ben bu tip insan zümrelerine, Üstad’ın “Doğru yolun sapık kolları” adlı eserine atıfta bulunarak “Büyük Doğu’nun sapık kolları” diyorum… İşte, sevgilisine yerinde dörtlük okuyabilmek için Büyük Doğu etrafında gezineninden tutun da, işi, pörsümüş bir kafa toplamı halinde Üstad’ı beğenmemezlikte noktalandıran tipine kadar… İşte burada “Büyük Doğu’yu nereye oturtmamız gerektiği” sualinizin ön plana çıkıyor… Mesela “deniz” kavramı… Muhtevasını oluşturan su ve ahalisini oluşturan canlılarla beraber arz planına yerleşmiş geniş bir mavilik… “Deniz”, kendisini oluşturan unsurların toplamından başka ve fazla bir şey olarak “deniz”dir! Dalgıç olabilir, o denizin en derin yerlerinde dehlizler açabilirsiniz! Ama size “Deniz nedir?” diye sorulduğunda, ağınıza takılmış bir balığı göstererek “Budur!” derseniz, denize dair şuurunuz, denizin içinde olmanıza rağmen tam değildir! Ama başka bir adam, denize nazır bir dağ zirvesinden uçsuz bucaksız maviliklere dalar ve adeta ciğeriyle beraber denizi içine çeker. İçindeyken dışında, dışındayken içinde olmak keyfiyeti… Büyük Doğuculardan müteşekkil bir toplulukta didişme var ise eğer, bu insanlar “O ve Ben” kitabını ezberlemiş ama kuru bir hatırat okumuş olmaktan başka bir şey yapmamış, Abdulhakim Arvasi Hazretleri önünde nefsine doğru ikiye katlanan Necip Fazıl’ın, küfür ve zulüm karşısında gökdelenler diktiğini anlamamışlardır! “Cinnet Mustatili”ni defalarca okumuş ama ruhu kanatlandıran değil, nefse haz veren bir acının limanında demirlemişlerdir! Soruyorum size; cebinizde beş parasız ecnebi memleketinde kaldınız. Lisan bilmiyorsunuz. Avare dolanırken ansızın dostunuzla karşılaştığınızda nasıl sevinirsiniz hayal edin! İşte Büyük Doğu tefekkürüyle tanışmış insanlar bu insanlık dünyasında, bu adamdan bin kat daha yalnız ve kemiyet ifadesiyle sadedir. Bu yalnızlık ve sadeliğe değen insanlar işte, didişmez, dayanışırlar! Biribirlerinin kıymetini çok iyi bilirler. Üstad’ın “Sahte Kahramanlar” kavramını idrak edenler, eğer kendilerini, köyleri Ermenilerce basılmış adamlar kadar yalnız ve dayanışma ruhuna amade kılmıyorlarsa, namus günü vaktinden de gafiller demektir. Yemin kaydıyla ifade edeyim; Büyük Doğu’nun ürpertici keyfiyetine bulaşmış bir insana temas ettiğimde, kendimi onunla misal aynı mekiğin içindeki iki astronot, aynı tankın içindeki iki asker, aynı giyotine başı bağlı iki idamlık, aynı somuna meftun iki aç gibi hissediyorum. Büyük Doğucu olmak, Sahabe ahlak ve şuurunu nefsine tatbik etmek, Allah dostlarının kendinden geçmek yollu edalarını şahsiyetine bir hırka gibi giydirmek,   merhamet ve soylu öfke arasında İslami bir rezonans uyumu kurabilmek demektir! Mutlak Fikrin tatbik şuurunu nefsinde diriltmek ve evvela gene nefsine tatbik etmek demektir! Bu olacak ki; bununla beraber topluma ve bütün arza hakimiyet mücadelesi de başlamış olsun! Ama kendimize lütfen itiraf edelim; Büyük Doğucu büyüklerin malumatfuruşluk savaşlarında bütün küçük Büyük Doğucular, pencere korkuluklarına dizilmiş sıralı kafalar halinde laf cengi izlemektedirler! Vaziyet; budur! Üstad’ın Yahya Kemal’i sanatında tespit sadedinde şöyle bir tarifi var: “Çerçevede büyük şair, fakat ruhta ve iç muhtevada zaif!” Aynen nefsimize tatbik edelim bu tarifi; “Çerçevede hepimiz eşsiz birer Büyük Doğucuyuz! Fakat ruhta ve iç muhtevada zaifiz!” Yapılan bu şey, aslında Büyük Doğu’ya ihanet de belirtir! Düşünün; ağanın ambardaki buğdayını çalıp satıyoruz, ama iş yeni ekim mevsiminde çalışmaya gelince de araziye uyuyoruz! Adam konuşmasını, edasını, tipini, toplumdaki saygınlığını, kalem oynatabilme kabiliyetini, mukadder oluşlar halinde işini, aşını ve hatta okuduğu Necip Fazıl şiirlerinin ayartıcılığıyla belki de eşini Büyük Doğu’ya borçlu, ama Büyük Doğu’nun sahte kahramanlara, sahte ilahlara karşı cari olan savaşında yok! Sanat ne sanat, ne de toplum için; sanat ve fikir yalnızca nefsim için diyen böylesi tiplerin “Şeytan Ayetleri” kitabı yazarı Salman Rüşdi’den ne kadar farkları vardır! Zira bütün İslam düşmanlığı içinde Salman Rüşdi’nin, aynı zamanda bir Kuran hafızı olduğu söylenir! Yıkmaya çalıştığını öğrenme cehdine bakın! İslami tefekkürün ana sütunlarını diken, ümmetin tıkalı idrak yollarını açmak için tuz ruhu nevinden karılmış bir iksir olan Büyük Doğu İdeolocyasına karşı biganelik ve gafillik o safhadadır ki; şu misalden pek fark belirtmez: Dirsekten itibaren kopmuş bir kolu, dikilmek üzere hastaneye yetiştirsin diye emanet edilen bir adam, köşeyi dönüp gözlerden uzaklaşıyor, bir köşeye oturuyor ve o kolu, bir sırt kaşıma sopası olarak sırtına uzatıyor! Zindan karanlıklarında ömür törpülemek pahasına deruhte edilmiş Büyük Doğu fikrine emanetlik liyakati, toplumumuz için söylüyorum, budur!

 

METİN ACIPAYAM: Büyük Doğu mefkuresinin uzanmadığı mesele yoktur. Talihsizliği şurasıdır ki, zuhur yılları İslam tarihinin en ağır dönemidir. Bu ağır zaman diliminde (20. Asır kastedilmektedir) Müslümanların durumu, ne yapacağını bilemeyen ve nasıl anlayacağını kestiremeyen bir hal etrafında şekillenmektedir. Büyük Doğu’yu kaostan çıkışın samimi arayışı olarak görebilir miyiz?

SERVET TURGUT: Sonda diyeceğimi başta söyleyeyim; tabiî ki görebiliriz, hatta görmeliyiz! Kaostan çıkış için, hatta bir adım daha ileri atıyorum; bu maksatlı bir bakışla 40 yıl baksanız, Büyük Doğu’dan başka çıkış yolu göremezsiniz! Tam 15 yıl önce ben şu cümleyi kurdum;  milleti güvertesine zorla doldurmuş Kemalizm gemisi batacak, bu mukadder! Allah bu millete yeni bir gemiye binmeyi nasip edecekse eğer – ki okyanusta boğulabiliriz de!- bu milletin Büyük Doğu’dan başka binecek gemisi yoktur! Bunu dediğim dönem, Yekta Güngör Özdenlerin, Veli Küçüklerin, Türkan Saylanların Napolyon gibi tepemizde kamp kurduğu yıllar! Neticesinde Kemalizm –dişleri hala etimize kilitli olmak kaydıyla- çöktü. Sanırım bir buçuk yıl önce de Başbakan Davutoğlu, parti ve hükümetinin manifestosu niteliğindeki kongre konuşmasında “Büyük Doğu”yu kasıtla “Birlikte kuracağız!” diye bir açıklama yaptı! Buradan partilerle ilgili bir çıkarım yaptığım düşünülmesin! Dikkat çektiğim şey şu: Siz eğer “Yurtta sus pus ol, cihanda sus pus ol!” anlayışını bir kenara bırakıp “Ben yeniden Osmanlı olacağım!” derseniz, Türkiye namına İslam alemi ve dünya karşısına Büyük Doğu’dan başka teklifle çıkamazsınız! Yok ki zaten! Tefekkür eczanenizde, kafasından-düşüncesinden yaralı Arjantinliye göre bir ilaç sergileyemiyorsanız, aktör bir millet değil, reaktör bir kalabalıksınızdır! Sanat teklifinde bulunacaksınız misal; kurdeleli paket yapıp Bedri Baykam’ı mı sunacaksınız! Daha dün gidip de dönmediğimiz, saadet götürmek için dönmemek üzere gittiğimiz Yemen’i misal, karşınıza alıp, Baltalı Zagor lisanıyla ona “Dünya Türk olsun!” mu diyeceksiniz! Saadet teklifiniz bu mu olacak! Fikir ambarında Sokratesler, Platonlar, Pascallar, Bergsonlar bulunduran Batı’ya, misal Norveç’e, ya da İskoçya’ya, İspanya’ya; içlerindeki Endülüsü ihtar etmek için Mine Kırıkkanat, Cengiz Çandar, Fehmi Koru’yu mu işaret edeceksiniz! İlk sualinizin içerisinde var idi; “felsefenin krize girdiği hakikati”yle beraber Batı’nın çöküşe geçmesi mevzuu… “Felsefe çöküyorsa eğer Batı da çöküyor mu?” sorunuz… Beraber değerlendirecek olursak; felsefe, akıl atının bilmem kaçıncı turunda aradığı çayırlığa çıkamamanın şokuyla aslında zaten çökmüştür! Ama “çöküş” hususunu alenileştirecek bir kalkışma Doğu’dan yükseltilemediği için ayaktaymış gibi görünmeye devam etmektedir! Doğu’dan bu kalkış gerçekleştirilemediği için, bir de Doğu, zeminle Batı’nın enkazı arasında kalıp ona tampon yapıyor! Tek cümleyle; sağdan ya da soldan, Mutlak Fikrin nabzını yakalayamayan her tefekkür hamlesi, bizi bu tampon bölgesinde Batı enkazına sultalık yapalım diye tutturan birer raptiye vazifesi görmektedir! Ergenekon bir raptiye; bizi ellerlimizden Batı’nın enkazı altına yapıştırmış! Dinler arası diyalog bir raptiye, kafa ve kalp cihetimizdeki raptiye! Komünizm, Sosyalizm ve türevleri, sahte doğrulma hamleleri! Batı enkazının altında, aşağısındayız ya; Batı’yı çok yükseklerde sanıyor, aşağılık duygusuyla hala ona öykünüyoruz. İçimizdeki Batıcılar olmasa, Batı’nın çöküşü alenileşecek ve bu alenileşme de; Batı’nın çöküşünü gizleyen en büyük perdeyi kaldıracaktır. Bu perde; Batı karşısındaki küçüklük ukdesi, içimizde zakkum gibi kök salmış onunla başa çıkılamayacağı hissidir! Batı enkazının, tuz buz dağılmasını engelleyen zamkı bu duygudur! Büyük Doğu mütefekkirinde asalet ve vakarın menbaı da bence, bu duygu karşıtlığından gelmektedir! Tabi onu kibirli bulanlar da, bu zamkın fıçısına düşmüş olanlardan başkası değildir. Batı artık geldiği noktada; -ki bu gelişin hikayesi Yunan mitolojisinden, İyonya mektebinden itibaren zuhur ederek Sokratesleri, Epiktetleri, Aristoları, Bergsonları vesair koşturmuş bir süreci ifade eder- yokladığı ceplerinin bomboş olduğu gerçeğiyle irkilmiş, böyle olunca da her defasında olduğu gibi teselliyi, evde keyfine uygun yemek bulamayınca karısını döven bir sarhoş gibi Doğu’ya saldırmakta aramıştır! Her defasında bu çöküş tesellisine Doğu neden cevaz vermektedir; çünkü Doğu en az üç asırdır kendisini gerçekten o sarhoşun karısı zannetmektedir! “Kocamdır, döver de, sever de!” gibi bir tavır… İşte Büyük Doğu, Batılı sarhoş kocanın dayak anında zuhur etmiş ve çöküşünü ertelemek için savrulmuş tokadı havada yakalamış bir tefekkür ve ruh hamlesidir! Bu açıdan da zuhur yıllarını “talihsiz yıllar” yerine, “ölmeden hemen önce yetişen el” gibi görüp talihe tebdil etmek mümkündür! 20. Asırda da nice büyük zat gelip, vazifesini görmüştür amenna! Ama gördüğü vazife münasebetiyle bu asırda Necip Fazıl Kısakürek’in yokluğu, 21. Asırdaki yokluğumuz anlamına gelirdi ki; bu durum da ilahi hikmetler icabı geliş anını “sır anı” gibi bir kıymetle karşımıza çıkarıyor! O zuhurun anımıza ve istikbalimize hakimiyeti de, bizlerin sırtındaki borç! Üçüncü bin yılda Büyük Doğu tefekkür kanatlarını milletimize nasıl takındıracağız; işte anın nabzını dayalı olarak tekellüm edilen bu sual, talih bonservisini elimize tutuşturmuş, bizden vazife bekliyor!

 

METİN ACIPAYAM: Geri kalışın sebebini batıcıların dine bağlaması, buna paralel olarak da bazı safdirik müslümanların (!) hedefi Ehl-i Sünnet olarak göstermeleri o günkü anlayış keşmekeşliğini göstermesi açısından mühim yer teşkil ediyor. Büyük Doğu fikriyatının zuhur yıllarında Necip Fazıl, bir yandan batıcı kemalistler ile uğraşmakta, diğer taraftan tefekkürü zehirleyen Şia, Vahhabilik ve Mutezile zehirlerinin panzehirini oluşturmanın derdindedir. Oryantalist propaganda malzemelerinin “sahih din” olarak sunulması karşısında Üstad, “dosdoğru yol” olarak gösterdiği Ehl-i Sünnet itikadının hayata tatbikatını göstermişti. Necip Fazıl ve karşı cenah (Ehl-i Sünnet dışı camialar) hakkında ne söylemek istersiniz?

SERVET TURGUT: Tabi ki yıkılmak istenen bir şey ancak, onu ayakta tutan kaidesine saldırmak suretiyle yıkılır! Ehl-i Sünnet’i yıkmak demek, İslam’ı yıkmakla eş anlamlıdır! Ama “İslam’ı yıkmak” tabiri, ancak karşıdan aleni düşman vasfıyla saldıran, misal Haçlı seferlerinin dilidir! Bu seferlerin hedef tabelasında aleni “İslam’ı yıkacağız!” yazmaktadır zaten! Ama siz işi “Ehl-i Sünnet’i yıkmak” şeklinde formilize ederseniz, suret-i haktan görünen birçok unsurla da bu yıkım işini tahkim edebilirsiniz! Adam Müslüman-alim sıfatıyla Ehl-i Sünnet’in gelişmenin önündeki engel olduğunu söylerken, manga manga saf diriği karşısına alabiliyor! Kendine inandırabiliyor! Ama yaptığı şey İslam’ı yıkmaya çalışmaktan başka bir şey değil! Düşünün; Mehmet Akif Ersoy merhumu bile kendisine “Mısır’ın en muhteşem Üstadı” dedirtecek kadar inandırmış Mason Muhammed Abduh, “Bir şeyin Kuran’da olması, onun sahih olmasını iktiza etmez!” diyebilmekte, buna rağmen kendisine müçtehit muamelesi yapan binlerce insanı haktan batıla doğru tebeddül edebilmektedir! Bu cümle, tam tamına İslam düşmanlığı için kurulmuş, Kuran’ın hükmünü ortadan kaldıran bir cümledir! Bu cümleyi karşımızda bir İngiliz kursa yumruğumuzu sıkarız da, bunu suret-i haktan görünen sarıklı Şeytanlar kurunca hikmet seyyahlığına çıkarız! Ehl-i Sünnet, İslam trafosunun şalteridir! İslam’ın varlığına kast eden avenenin gözü de bu şalteri indirmeye odaklanmıştır. Bunun için trafonun çit çeperleri içinde olmak şarttır! Bir Kardinal ya da bir Şaman büyücü, düşünün; Ehl-i Sünnet eleştirisi yapıyor! Karşılık bulabilir mi; hayır! Bilakis, kukuletalı bu şeytanların eleştiri kutuplarına Müslümanlar mevzuyu anlamasalar da daha bir bağlanırlar. Yani onlar için (Şeytan ve tüm beşer kadrosunu kasıtla) içeride Vasıl bin Ata, İbn-i Teymiyye, Muhammed Abdulvahap, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Yaşar Nuri vesair gibi suretler halinde bulunmak şarttır! Büyük Doğu’nun zuhur yıllarından itibaren, Kemalizm eğer Müslümanların başına tekraren inen bir balyoz idiyse, gene Kemalizm şeflik ve müsaadesiyle bu sapık fırka cereyanları ayak dibimizde yakılan zehirli tütsüler idi. Biri kırıp dökecek, diğeri uyuşturup gevşetecek! Üstad’a, Vahhabi mezhebini tanıtmak için para dolu valizlerle gelen Suudları biliyoruz! Tabi ki; kıçlarına tekmeyi yemişler ama tekliflerini kabul edecek satılık adamları da başka cenahlarda bulmuşlar! Hayatın türlü zorlukları ve mücadele! Bir yanda Kemalizm balyozunun yıkıcı tesirine karşı müdafaa, bir yanda dibimizde yakılan sapıklık tütsülerine karşı fikir rüzgarı! Hem müdafaa mücahidi, hem tatbik mütefekkiri! Büyük Doğu İdeolocyası, Ehl-i Sünnet tatbik mekanizmasından başka bir şey değildir. Tatbik mekanizması ki; usul olarak aslın kendine de tekabül eder! Bakın şöyle diyeyim; esasa uygun seçilemeyen usul, esası temsil etmemekle beraber tahrif edicidir! Bugün tarikat zümreleri içerisinde bu uygun usule sahip olamayan bazı kitleler, konuştukça tarikat ve tasavvuf hizmeti görmekten ziyade, tasavvuf ve tarikat düşmanı sapık zümrelere daha iyi saldırmaları için malzeme devşiriyorlar. Ehl-i Sünnet’i bayraklaştırmış nice camiada da durum benzer! Mesela Ehl-i Sünnet denince çocuğunun sünnetini anlayan saf bir Müslümana böyleleri dokunmasa, o saflığıyla kalsa belki daha iyi olacak! Yani, usul, esası çirkinleştiriyorsa sıkıntı büyüktür! Dünyanın en leziz yemeğini, götürüp adamın kafasından aşağı boca ediyorsun; olur mu bu! İşte Büyük Doğu, Ehl-i Sünnet tuğralı birçok familyadan ziyade, Ehl-i Sünnet şuurunu yemeğinize şurup olarak katıp kanınıza ileten bir diyalektik harikalığı da belirtmektedir! Açık söyleyeyim; Ehl-i Sünneti, tarikat ve tasavvufu temsil sadedinde –Allah dostlarını tabi ki tenzih ederim- toplumumuzdaki mevcut liyakatsizliklere dayanarak söylüyorum; Necip Fazıl Kısakürek Hazretleri ile tanışmasaydım vaziyet karşısında tam tamına bir Ehl-i Sünnet biganesi, tasavvuf ve tarikat düşmanı olurdum! Çünkü Anadolu mayasını yoğuran Allah dostları, insan modelinin de işin hakikatine uygun kalıplanmasına sebep olmuşlardır. Bu yüzden bu hakikatlere dair her sahtelik ve liyakatsizlik, bu mayayı az çok taşıyanlarda -ki Anadolu’nun azamisi bilse de, bilmese de bu mayayı taşır- mide kaldırıcı bir tesir yapmaktadır! Bugün ortalık bu cüruf zümresinin baskınıyla o denli basıktır ki; Kemalizm’in yaşlanmış bir timsah olmasına nispeten bu Ehl-i Sünnet düşmanı zümreler, olgun bir gergedan gibi tepemizde tepiş atmaktadır. Kainat Efendisi bile bir Hadislerinde, ümmeti içerisinde en ziyade korktuğu şeyin “bilgili münafık” olduğunu söyler. Bu açıdan düşünürseniz, Ehl-i Sünnet düşmanlarının ne denli tehlike belirttiğini de, bu zümrelere karşı müdafaanın ruhi hamlesini deruhte eden Necip Fazıl Kısakürek’in ne denli kıymet belirttiğini de anlarsınız! Yani üzerimize türlü meslek, eda, görünüş ve vazife ukdesiyle saldıran sapık ve ruh vampiri bir dünyaya karşı Necip Fazıl Kısakürek, İslam’ı-Ehl-i Sünnet’i müdafaayı “Hacı-Hoca işi” olmaktan çıkarmış adamdır! Çocukken namaz kılıyordum. İyi ya da kötü niyetli insanlardan “Sofi!” diye takılanlar oluyordu! Hatırlıyorum, bu gücümü kırıyordu! Sanki uçsuz bucaksız bir alanda o insanlar kanat çırpan özgür kuşlar, ben de derisinden zemine mıhlanmış bir solucan! Öyle bir duygu! Ama Büyük Doğu’ya temas ve onu idrakimle beraber gördüm ki; bütün kanat kıvrım ve hamleleri bütünüyle İslam’dadır! İslam ve onun görünüş formu Ehl-i Sünnet, Müslümana hakiki hürriyet duygusuyla imanında sebat da veren bir tefekkür cehdidir! Misal; adam filan cemaat ya da tarikatta, müthiş bir takva formuyla yaşıyor! O yapıdan ayrıldığının ertesi günü diskoya gidebiliyor! Demek farkında olmadan inandığı şeyin gönüllü esiri değil de; mecburi kölesi olmuş, farkında değil! Ama Büyük Doğu sizi, İslam’ın-hakikatin hak diyalektiği olmasından sebep, evvela hakikate esir edip bir vakit sonra hakiki hürriyet hissiyle rütbelendiriyor. O zaman takva elbisesi üzerinizde sünnet çocuklarının kıyafeti gibi emaneten değil, deriniz gibi süresiz ve kifayetli bir kıyafet gibi duruyor! Sapık zümrelerle ilgili bir de şöyle bir şey var! Ehl-i Sünneti yıkmak için faaliyet gösteren bütün bu bilgili münafık taifesi, asırlardır bunu yapamasalar da, kısır bir çekişmeyi temcit pilavı gibi yeniden önümüze getirerek en azından bizleri meşgul ediyorlar. İbn-i Teymiye’den bu yana o da dahil olmak üzere, İslam alimleri yazdıkları eserlerle onların ağız payını vermişlerdir! Eğer kafaları karıştıran bir sual bir sancı halinde kafalarında duruyorsa, bu alanda yazılmış eserleri tetkik etmek, tartışma çığırından evvel olması gereken bir şeydir! Hani tükürüğü güncelleyip önümüze getirenler, o tükürüp sahiplerinin kıçlarına indirilmiş tekmeleri yok sayıyorlar! Büyük Doğu, levazımat kadrosunda, sapık zümrelere geniş soluklu malumat yetiştiriciliği taşımak yerine, Necip Fazıl Kısakürek’in ayağından çıkma okkalı bir tekme bulundurur ve her zaman adım düzenini, 40 yönden saldırılsa da 40 tekme çıkartabilici bir şekilde idealize eder! Misal; geçenlerde Mustafa İslamoğlu’nun bir konuşmasına denk geldim! Tesbih hadisiyle dalga geçiyor! Hani namazlardan sonra çekeriz, 33’er defa Subhanallah, Elhamdulillah, Allahu Ekber diye… Sahih bir Hadis; zorlandığı için Efendimiz’den hizmetçi talep eden Hz.Fatıma annemiz de, vesilesi… Efendimiz hizmetçi talebini reddediyor ve “Size daha hayırlı olan bir şey vereyim mi?” kaydıyla bu tespihi nasihat ve tavsiye ediyor… Şimdi adam, boyun kökünden balansı kaymış kayık kafasıyla dalga geçiyor, güldürüyor dinleyenlerini… Hani “Ya ben şaşırır 35 çekersem ne olacak!” hesabı… Ehl-i Sünnet büyüklerinin asırlardır hall ü fasl ettikleri bu hususla adam, yeniden Ehl-i Sünnet surlarına top atışı yapıyor… Hemen kanalı değiştirdim ve istemsiz şöyle dedim: “Sen zaten temelinden şaşırmışsın gıcık herif!” Tabi ki bu adamlarla cedel eden alimlerimiz olacak! Ama bu sonu gelmez güreşte bin kez tuş yapsak da, müsabakanın yeniden başlayacak olması bir yanından tuşa geldiğimizi de göstermez mi? Zaman bana ihtar ediyor ki; yakın istikbalimizde çifte kanadıyla uçan Büyük Doğucuların, kesintisiz sürecek küfür dalaşmalarına ilaveten birkaç da Çaldıran günü yaşaması mukadder! Göreceğiz, zaman ne gösterir bilinmez! Biz Yavuz olalım da, elalemin kırma enikleri nice havlasalar da boş! Son söz sadedinde, yegâne iştigal alanı olarak Ehl-i Sünnet’i tahrif etmeyi seçen sapık zümrelerin nezdimizdeki yerlerini, kıymet ve bizden görmeleri gereken muamele açısından göstermek için, büyük bir velinin (Fudayl bin İyad) bidatçilerle Yahudi ve Hristiyanlar arasında kurduğu öfke celp ediş sıralamasına bakmak lazımdır. Ehl-i kitapla oturup yemek yemesinin, aynı işi böylesi tiplerle yapmasından daha sevimli olduğunu söylüyor ve hikmetini şöyle açıklıyor: “Çünkü Ehl-i Kitapla yemek yediğim zaman bana uyulup aynısı yapılmaz. Ama diğerleriyle iştigalim örneklik oluşturabilir, insanlar da benim gibi yapmaya başlayabilirler!” Kimse çocuğunu bir timsahın testere kutusu ağzına götürüp bırakmaz ama aynı testere kutusu timsah ağzını, pembeli bir çocuk yatağıyla çerçevelendirirseniz, değmesin timsahların keyfine! Müslümanları, tarikat ve tasavvuf düşmanı, Ehl-i Sünnet alerjili, aşk yoksunu kazma nevinden Harici, Vahhabi ve en nihayet, sapıklığın en mahir ve tecrübeli hokkabazı Şia’nın şerrinden, timsahlardan ala bir dikkatle korumak şarttır! Bunun için de, nur çehreli, güven telkin eden, bütün fikirli ve hepsini anlamlı kılıcı tamamlık halinde de dişli tırnaklı bir İslam müdafaa ve taarruz duruşuna ihtiyaç vardır ki; bu duruşun yegane prototip insan tipi, Büyük Doğu’nun yegane mamul ettiği ve seri üretimini de bizlere havale ettiği insan tipidir! Bu insan tipi, keyfiyet hamurunu oklavalar altında aça aça kemmiyete de kavuşturdukça, ortalığı saran kara kulak cinsi sapık zümre ve familyalar, sopayı kafaya yedikçe kuyruğunu bacakları arasına alan mahlukat tipi olarak kaçıp yok olacaktır!

 

METİN ACIPAYAM: Kemalist Cumhuriyetin, diğer adı; bizce savrulmadır. Savruluşumuzun zirvesini Cumhuriyet ve ekabir kadrosu şekillendirmiştir. Bu savruluş üç başlık halinde gösterilebilir. Bunlar;

  • Usulsüzlükten kaynaklanan savrulmalar
  • Müktesebatın (kadim islam kaynaklarının) inkarından kaynaklanan savrulmalar
  • İslami tedrisatın olmamasından kaynaklanan savrulmalar

Bu savruluşlar karşısında Necip Fazıl ve Büyük Doğu nereye konulabilir?

 

SERVET TURGUT: Kemalist idare ukdesinin diğer adı değil, tek adı savrulmadır! Mesela cımbız, kıl çekmek içindir ama onunla vida da tutabilirsiniz. Kalem yazı yazmak içindir ama icabı doğarsa onunla göz de oyabilirsiniz. Ama bazı aletler vardır, sadece tek bir işleve matuftur. Mesela Antep yöresi fıstık üretimine dayalı bir ekonomi belirttiği için, sadece fıstık kırmaya mahsus bir alet geliştirmiş, onunla fıstık kırmaktan başka bir şey yapamazsınız. Antep için bu bir şey, fıstıkla olan hem hali düşünüldüğünde aslında çok şeydir! İşte Kemalizm, böyle bir alettir! Yalnızca icat maksadına uygun işleyen bir alet! Namusu savurmak, fikri savurmak, töreyi-geleneği savurmak, mukaddesatı savurmak, nesepleri savurmak, kültür bakiyesini savurmak, idrakleri savurmak… Yaptığı ve yapabileceği tek şey savurmak! Hatta şöyle diyeyim, bu alet savura savura savuracak bir şey bırakmayınca dönüp kendini savurmaya başladı! Çünkü elinden başka bir şey gelmezdi ki! Batılı emperyalistler, Anadolu’nun idare bonservisini Kemalizm’in eline, bu savurma işlevini görsün diye tutuşturdu. Baktılar ki bu alet cozutuyor, kendini de savurmaya başlıyor, 40 yıla yakındır yedekte ar-ge çalışmasını yaptıkları diyalog-hoşgörü çetesine sahne aldırıp, bu defa Kemalizm’i savurtturdular! İşte Ergenekon- Balyoz operasyonları! Aslında operasyon diyip hadiseyi karmaşık kılmamak lazım! Emperyalizmin Türkiye’yi sömürme mekanizmasında arıza vermeye başlamış Kemalizm motorunu söküp, yerine güya İslam’la barışık ılımlı bir motor takmak ameliyesiydi bu! Bu motordan çok ümitli idiler! Onunla bütün İslam dünyasını hallaç pamuğu gibi atmayı hesap ediyorlardı ama bir hesap hatası oluştu ve Kemalizm yerine monte ettikleri motor, argo tabiriyle söyleyeyim, birkaç adım sonra “motor” oldu!  Doğu’nun yağlı dolmasını yerken körelmiş çatal değiştirilmiş, 40 yıldır çeliğine ağlayıp zırlamalı vaazlarla, güya eğitim faaliyeti için açılmış okullarla, teşkil edilen dev sermayeli şirketlerle su verilmiş yeni çatal, daha dolmaya ilk saplanışında kırılmıştır! ABD ahmak filinin, elinde kırık bir çatal, ağzı açık ve şaşkın bakınışlarını ifade eden durum, Batı emperyalizminin Ortadoğu’da ne yapacağını pek de kestiremez hallerinden anlaşılabilir! Suriye’deki karmaşık durum bunun güzel bir lokalizasyonunu ifade edebilir! Kimin eli kimin cebinde, hangi devlet hangi örgüte, hangi örgüt hangi insan sınıfına dayanıyor, bir çorba kazanı hali var! Bu vaziyeti Müslümanlar lehine çevirmek istiyorlarsa eğer, herkes kendi namına bahsettiğiniz bu savruluşların muhasebe kayıtlarını çıkarmak durumundadır! Türkiye, asırlık bu savruluşlarından neler kaybetti ve neden kaybetti! Bu fotoğraf çekilmeden mutlu bir aile tablosu çerçevelendirebilmek mümkün değildir! Bugün Türkiye’nin net olarak çeyreği, paça çekilişleri halinde sürüklenenleriyle beraber yarısı tam da Batı emperyalizminin çıkarlarına muvafık his ve düşünce dünyasına sahip bir haldedir. Kemal Kılıçdaroğlu misal, her gün bir çeyreğin kabul başı halinde evlerimize her gün girip pişmiş kelle hesabıyla arz-ı endam edebiliyorsa, İngilizlerin İstanbul’da Yüksek Komiser ya da işgal valisi kadrosu bulundurmasına gerek yoktur. Masrafa ne hacet, Batılının ali menfaatlerine gönüllü hizmet eden kadrolar, Kemalizm’in taneyi yele verip, samanı balyalamak şeklinde işleyen harman makinesi vesilesiyle milyon milyon deruhte edilmiştir zaten! Sorunuzda daha çok, yaşanan savruluşların bizim açımızdan “neden”ine işaret ediyor ve bir tasnif yapıyorsunuz. Savruluş nedenleri daha da çeşitlendirilebilir. Ama tabi ki belirttiğiniz sebeplerin hepsi bir hakikat… Usulsüzlükten kaynaklı savruluşlarımız misal… Kemalist rejimin asıl maksadı anlaşıldığında eğer Müslümanlar, kötü de olsa suret-i haktan görünen bir düşmana nasıl mukavemet gösterilebileceğine dair bir usule sahip olsalardı, bu denli savrulmalar yaşamazlardı. Öyle Fransız’a karşı çatma tüfekle namus günü deyip karşı koymak gibi bir şey değil bu! Yaralı halinizle sizi kendisine bindirip yola düşen ambulansın, aslında bir çöp arabası olduğunu kapıları açılıp çöplüğü gördüğünüzde anlamanız gibi bir haldir başımıza gelen! Niğbolu, Kosova, Haçova… Bunlar Osmanlı mamulü kafir haşlama usulleri! Net! Maraş, Erzurum, Çanakkale… Bunlar da gene Osmanlı mamülü kafir dışlama usulleri! Gene net! Ama başına şapka takmadığı için başına ilmik geçirilen köylü “Ulan noluyoruz!” diye ölürken bile şaşkındır! Çünkü üzerine abanan Kemalizm şirretine karşı bigane ve gafildir! Hazırlıksızdır! İlim, irfan ve kültür cedelleşmelerinde de aynı durum! Mesela Kemalizm hışmıyla şehit edilen alimler, Allah dostları var! İskilipli Atıflar, Esat Erbilliler… Bunlar bilinip markalaşanlar… Daha niceleri… Buna rağmen bütün köklü tarikat mahfilleri, yaşanan hadiseleri anlamlandırmak yönünden hazırlıksızdır. Zira Kemalizm’in mesai başlangıcı tam olarak, Müslümanların azamide üç, asgaride ise bir asırdır türlü afet ve çullanıştan arta kalan bir paydos vaktine denk düşmektedir. 20. Asrın başında sırf İstanbul’da 300 küsur tekke var ve etraflarında yaşanan tartışmalardan biri “beşik şeyhliği” mevzuu… Tahirü’l Mevlevi merhumun 1914’te yayınlanmış bir makalesinde rastlamıştım… Mevzu kaba hatlarıyla şu: Hakk’a yürüyen bir şeyhin oğlu kendi yerine geçirilmezse aile tekkeden çıkarılıyor, haliyle perişan oluyorlar… Bu sıkıntıdan sakıt olmak için de ölen şeyhin oğlunu şeyhliğe liyakat belirtmediği halde, bazen sekiz-on yaşındayken bile şeyhlik makamına oturtuyorlar… Böylelikle yetersiz kişiler elinde tekkeler işlev mecrasından kopmuş oluyor… Ya meşihatın-şeyhliğin “evladiyelik” olması ilga edilecek, ya da buna bir çare bulunacak… İşte bunun için, şeyh çocuklarının eğitimini üstlenecek “medresetü’l meşayih” adlı bir müessesenin kurulması gerektiği… İstanbul tekke aleminin tartışma bandı, yedi düvelin bizi “Neresinden ısırsak acaba!” kaydıyla izledikleri bir devrede bu! Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin, “Tekkeleri rejim kapattı!” yollu bir soruya “Onlar zaten kendi kendilerini kapatmışlardı!” diye verdiği cevabı burada hatırlamak şart! İlim ve irfanda zaten kapanmış şeyin, kapısını kapadılar yalnızca! Bunda küfür namına suçunu hafifletici bir şey yoktur! Sadece şuraya atıf vardır; kasamızdan çalındığı sanılan elmas zaten sahteydi, varlığıyla durumu kurtardığımız bu sahte elmasın bir gün sahte olacağı zaten ortaya çıkacaktı! Küfür o elması varlığını yok etmek niyetiyle kırdı ve bize de istemeden içinde bulunduğumuz ilmi, irfani, aşki akameti gösterdi. Osmanlı zaten, bir buçuk asırdır, kendisine abanacak kültürel bir işgale karşı savunmasız idi. Böyle bir abanışa karşı nasıl mukavemet edebileceğinin taze-yaşayan fikrinden yoksundu. Kurtulmak, bir yönüyle selamete vasıl olmaksa eğer, eskilerin tabiridir; “Usulsüz vüsul olmaz!” diye… Kültürel işgale mukavemetin “Nasıl”ını belirten bu elzemden ziyade bugün, hadisenin “Niçin”ine dair de kafa ve kalp mıntıkamızdan sekteye uğramış durumdayız… Bu sekteden kurtulmanın “niçin”ini izahtan sonra “nasıl”ını da ortaya koyan Büyük Doğu İdeolocyasını tatbik yegane yoldu… Büyük Doğu, İslam’ı-Ehl-i Sünnet’i tatbik şuuru ya, işte bu şuuru tatbik sadedinde önümüzdeki mevzu şu; “tatbik şuurunu tatbik”!.. Ben birkaç kez, köklü tarikat ocaklarının medrese hocalarını ziyaret ettim. Hani donuk medrese müfredatını, Büyük Doğu tatbik şuuruyla misal beşlik, onluk haplar haline getirip aktif hale getirebilir miyiz diye… Hani İslami ilimlere tekabül eden tefsir, hadis, kelam, fıkıh vesair on beşe yakın ana ilim dalı var… Ortalama tahsilleri için asgari 25 yıl şart… Madem bizim elimizde her keyfiyetin lübbünü ortaya koyucu fikir usul ve şuuru, yani Büyük Doğu var, onun nazar ve süzücülüğüyle bu ilimleri bir İslam genci için 2 yıllık bir zamanda cemiyette kullanılabilir hale neden getirmeyelim… Fikir denen şeyin yokluğu, medrese ilimleri kafasında çuvalıyla toplu adamı bile acuze hale getiriyor; hani “Hap mı? Ne hapı?” gibi muhataplıklarla karşılaşıyorsunuz! Şimdi şöyle diyeyim; Necip Fazıl Kısakürek Hazretleri- bu tabiri, veliliği hususi bir taslağa hapsedenlere inat kasıtla kullanıyorum- 100 küsur eserlik külliyatı, sırf malumat vermek için değil, ovalar dolusu malumatı bile yedeğine alabilecek bir mal etme hassa ve usulünü deruhte etmek için yazmıştır! Bu anlamda misal, bu hassa ve usulden mahrum Risale-i Nur külliyatı bile Büyük Doğu’nun kadrosudur! Yani kılıç kullanıyorsunuz, bu kılıç kırılabilir ama can bedende kaldıkça kılıcın nasıl kullanıldığı unutulmaz. 100 küsur eserlik Büyük Doğu külliyatı işte, Müslümanlara kılıç kullanma sanatını, yani Batıya mukavemet, küfrü tartış, taarruza geçişle beraber hayatta kalış ve onu tüm insanlık için yaşanmaya değer kılışın ölçülerini vermiştir. Şimdi düşünün; tefsir, hadis, fıkıh vesair bütün ilimleri ezberinde bulundurup da cemiyeti buna muhatap kılamayan bir adam, iyi bir kılıç koleksiyoncusudur ama tek dürtüş çapında da olsa kılıç kullanma sanatından mahrumdur. İşte bu adam tipi, size kılıç koleksiyonun varlığından sebep hava yapıyor, sizi daha işin başında gırtlak ve mahreç sınavına sokuyor! Sonra da, “Fatiha’yı tecvidine göre okuyamıyor! Sıradaki!” gibi bir edayla allemelik taslıyor! Hâlbuki hava yaptığı alanda kendisine kürdan çeksen, duvara asılı yüzlerce kılıçtan tekiyle bile size karşılık veremez! Çünkü elde sermaye var, ona vasıl ama nasıl kullanacağının usulü yok! Erzak kilerinde açlıktan ölen bir ahmak! Usul yoksa vusul de yok yani! Oysa Müslümanların karşısındaki çetrefilli mücadele, an kollatıcı ve Üstad’ın tabiriyle “göz ve kulak yollarından kafataslarına girmek ve beyin zarları altına zerk etmek” gibi ince ve hendesi kıvrılışlar isteyici bir vaziyet belirtmekte… Burada bir Velinin böylesi tiplere dair bir tanımlaması geldi aklıma… Şöyle diyor; “Kişinin bir harf bile yanlış okumadığını görürsün ama bütün yaptıkları yanlıştır!” “Kadim İslam kaynaklarının” inkarı diyorsunuz hani, savrulma nedenlerinden biri olarak… Şimdi ben sorayım; Kemalist tasallut, harf inkılâbı, modern-laik eğitim vesair, caminin ahıra döndürülmesi şeklinde özleştirilebilecek bir yığın red ve tahrif politikası izledi de, Müslümanların bu mezalimler karşısındaki mukavemetleri omuz vurmak mı, omuz vermek mi şeklinde tebarüz etti! Bugün bile medrese eğitimi “Fikirsiz hiçbir şey olmayacağı!” hakikatiyle beraber düşünüldüğünde bütün şaşaası yanında ölüdür! Yani yıllarca müfredat yüklenen gençlerimizin eline birer irfan ve hamle kılıcı verilmiyor da, koltuk altlarına birer mevlit horoz ve tavuğu sıkıştırılıyor. Yıllarca sofi taifesine Büyük Doğu külliyatı okutulmalı diye avaz avaz bağırdık! Ne münafıklığımız kaldı, ne kışkırtıcılığımız! “Büyüklerden daha iyi mi bileceksiniz!” gibi kaçakçılık ve kurnazlık belirten bir balyozla kafamıza kafamıza vurmaya kalktılar! İyi de balyozcu hacı; sen büyüklerin neyi ve nasıl bildiğini nereden biliyorsun? Soralım kendi kendimize, Kemalizm yıkmak için misal küfür yobazı Mahmut Esat Bozkurt’la saldırıyor, İslam hukukunu derç etmek için Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu vesair donanarak üzerimize geliyor. Buna karşı bütün halde bir savunma hattı bile oluşturabilmiş miyiz? Güneş cebimizde ama adamlardan sigaramızı tutuşturmak için kibrit dileniyoruz! Yıkması kolay, yapması zordur ama biz, yıkmaya çalışan adamın gayreti kadar yapmak gayreti göstermemişiz. Mevzu derin; tek cümle halinde toparlarsak, Kemalizm’in yele verdiği kadim kütüphanelerimizden, en azından kurtarılmış bir irfan ruhu vardır ki; bilgiden öte “bilmeyi biliş”i, kemiyetten öte keyfiyeti ve kılıçtan öte onu kullanma sanat ve iştiyakını ortaya koyacak, hatta İslami tedrisat atını bile dört nala koşturacak bu ruhun adı Büyük Doğu fikir nizamıdır!

METİN ACIPAYAM: İslama muhatap anlayış külli anlayışın ihyasıyla mümkündür. Parça fikir belasının köküne ayran suyu döken Necip Fazıl Kısakürek’tir. Zihni ve ruhi dünyamızı “bütün fikir” etrafında şekillendiren yine O’dur. Burada soracağım sorular üç alt başlık halindedir. Bu sorular;

  • Büyük Doğu, bilgiyi toparlamanın yolunu göstermesi bakımından nereye konulmalıdır?
  • Büyük Doğu, fikri terkip etmenin usulünü geliştirmesi bakımından nereye konul malıdır?
  • Büyük Doğu, külli anlayışın nizami altyapısını keşfetmesi bakımından nereye konulmalıdır?

 

 

SERVET TURGUT: Külli anlayışın ihyası, anlayışların İslam’a muhatap olabilecek seviyeyi de kazanmış olmaları yönünden, öpen dudakla öpülen yanağın vuslatı gibi bir nispet belirtir. Parça fikirli olmak, oranlı Müslüman olmak demektir ki; hiç sıkılmadan söyleyeyim; Müslüman olmamakla aynı kapıya çıkar. Hani altından atı alınan bir adama atının kuyruğu kesilip eline veriliyor ve adam hala kendisini süvari sanıyor.  Kanuni’den itibaren tedricen Osmanlı nizam kervanının, biri birine mutabık yol kat eden at ve develerinin zincirleri çözüldü. Osmanlı bu durumu asırlarca fark edemedi. Bu arada medrese ile tekke, tekke ile asker ocağı, asker ocağı ile sanat kadrosu biri birinden koptu. Bu kopuş olunca da, Osmanlı’nın dünyaya çeki düzen veren nizamı, her bir unsuruyla tenhada bir başına kıstırılmış bir çocuk konumuna düştü. Osmanlı nizamının bütün bu kadrosunun toplu bir kuvvet haklinde bir arada tutan şey, Tuğrul Bey zamanında Abbasi halifeliğinden devralınan Mutlak Fikir ukdesiydi. Selçuklulara ilaveten bunu iyi ya da kötü 6 asır temsil etti. Sonra bahsettiğim çözülmeler yaşanınca, cihattan bigane sofi, müspet ilimlere düşman molla, sanat keyfiyetinden mahrum devlet adamı, “şu” dan yoksun “bu” ve en nihayet, bütün halde inanış ve iş nizamından kopuk Müslüman tipi hasebiyle işten düşmüş, varlık sebebinden kopmuş İslam dünyası! Oysa bütün kainatın aynı zamanda İslam’ın kadrosu olması hakikatiyle Müslümanlar, iç dünyalarının tespih ipini koparmış olmaları bir yana, dıştaki dünyanın mesele taşlarını da kendi tespih ipinde toplamak mesuliyetinde idiler. Üstad’ın tabiriyle İslam’ın belirttiği mana; “gökte tek yıldız ve yerde tek kum tanesi bırakmamak şartıyla her şeyi mihrakında toplayıcı hepçilik ruhu”dur! Manzarasını bütünüyle göz hapsine alamadığın tabiat planı senin değildir! “Necip Fazıl çok ağır yazmış! Keşke daha anlaşılabilir yazsaydı!” itirazını duymuşsunuzdur… Tekerleme gibi mazeret niyetine tekrar edilir… Şimdi İslam’a muhatap anlayışı tesis etmenin zorluğunu buradan ölçün! Adam çocuğu öpmek için az eğilme zahmetinde bulunmuyor da, kulaklarından tutup kendi yüz hizasına kaldırıyor… Mütefekkir, toplumu kendi hizasına doğru yükseltmeye çalışırken, sözüne muhataplık belirten bir anlayışı da örer bir yandan… Çağımızda müçtehitlerin de yükünü yüklenmek anlamında çok ağır bir vazife keyfiyeti belirten bu durum, Kemalizm ve modern dünyanın greyderlerle kazdığı mezarlardan, idrakte solucan kuvvesine indirilmiş ölülerimizi kepçe kepçe kazarak çıkarmak ve bir de onları diriltmek gibi zor bir iştir! İşin zorluğu anlaşılsın ki; önümüze konulmuş fikir nizamının büyüklüğüyle beraber, koyan kafanın ne çapta olduğu da anlaşılabilsin! İnsanımıza çözüm için nasıl bir rota çizmesi gerektiği anlatılacak ama evvela bu anlattığınızın hakiki bir çözüm olduğuna, ondan da evvel anlatılan herhangi bir şeyi anlama aletinin idrakine montesine bakmanız lazım… İş içre iş, onun da içre başka iş! Üstad’a ait bir hal aforizmasıdır “Güneşe evet, ışığına hayır!” diye katır inadı gösteren bir adamın inadını takındığı katırdan daha fazla anlamaya müstaid olduğunu kimse iddia edemez! Üstelik rejim tarafından bu hamakat kadrolaştırılmıştır! Büyük Doğu inkılabı için kendisine dayanak sınıfı olarak “şehadet getiren herkesi” gösteren Büyük Doğu Mütefekkiri, dayanağın aynı zamanda muhatap olması sıkıntısı içerisinde, bahsettiğiniz “parça fikir belası”nın köküne dökmek üzere “ayran suyunu” formilize etmiştir, evet ama onu bu köke yedirmek vazifesini bir din-namus borcu halinde boynumuza asarak Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Şöyle diyelim; karanlık dünyamızı aydınlatacak ışıldak icat olunmuş; şimdi sıra onunla bütün vatan ve arz sathını ışıldatmaya kalmıştır. İslam’ı eşya ve hadiselere tatbik etmek yolunda karşılaşılan her bilgiyi, ön muayene ve ayarından sonra muhtevasına hamleden, sadece durumdan vazife değil, vazifeden de durum çıkaran Büyük Doğu anlayışı, hayatın anlam taşını yatağına oturtan fikrin çağımızdaki adıdır! Müslümanların küfrü galebe çaldıkları her devirde bu anlayış vardır ve hakimdir! Şimdi biz “var” planında olanı “hakim kılma” borcundayız. Bütün halde inanışın öğüttüğü bütün halde bilgi mamulü, sadakta biriktirilen oklar gibi ancak mahir okçuların elinde doğru istikametlere yollanırsa bir şey ifade eder ki; demin de ifade ettiğim gibi, geleneksel bilgi derç etme usulleriyle Batı emperyalizmiyle hesaplaşılamayacağı ortadadır. Davud-ı Tai Hazretleri, irfansız bilgi ve maksatsız ibadet sahiplerini zem için bir gün şöyle bir soru soruyor:  “Savaşa çıkacak kişi, bu savaş için gerekli levazımatı hazırlama çalışmaz mı?” Toplu onay hali bakışlarda… Devam ediyor: “Peki ömrünü bu malzemeleri hazırlamakla geçiren kişi ne zaman savaşacak?” İnsanlar meraklı ve bu sorulardan damıtılacak hikmet bekleyişinde… Dünyadan 40 defa geçmiş büyük veli nihayet hikmet taşını gediğine oturtuyor: “İlim denilen şey de amel için bir araçtır! Kişi ömrünü bu araç için harcayacaksa, söyleyin, ameli ne zaman yapacak!” Amele dökülmeyen bilgi, düşmanı tartmayan hamle, hedefe istikametlendirilme amacı bulunmayan ok, hep yüktür! Yine bir hikmet ehline “Filan kişi Sahih-i Buhari’yi ezberledi!” diye bir laf ediyorlar! Mezkur kişiyi tanıdığından mı bilmem şöyle cevap veriyor: “Amelsiz Sahih-i Buhari’yi ezberlemek, ancak kütüphanemizdeki kitap sayısını arttırır!” Kitaplıklarımız, rafta durup tozlanmaktan başka işe yaramayan “kitap adamlar” ile dolu olsa neye yarar ki! Televizyona çıkan ağzı kalabalık alim taslağı, İslam’ı müdafaa edeyim derken masanın üzerine ezberden nice ayet, hadis ve malumat dolduruyor ama Nakşilik sır ve asaletini serseri muhataplarının ayakları altına kaptırdığını görmüyor. Ne yapayım böyle kafayı ve içindeki ancak nefsini yürütücü bilgiyi! Büyük Doğu bilgiye hamallık yapmaz, onu hamleder! Hamletmek, yüklenmektir ama katır sırtında değil, fikir rahminde bir yük olarak! İmam-ı Rabbani Hazretlerinin, talebeye nasihat sadedinde kullandığı  “ilmin mayasını ruhunda tutturmak” nasihati, fikirde hamledici olmak ve kılıç koleksiyonculuğu yapmaktansa, kılıç kullanma beceri ve iştiyakı edinmeye bir teşviktir. Şekil ve kaide ezberciliğinde kalmanın, hikmetleri kaybetmekle eşdeğer olduğunu söylemekle O, bana Büyük Doğu’nun emrine girmemi asırlar evvelinden telkin ediyor… Bilmem tam izah edebiliyor muyum? Sorduğunuz sualler zaten, takdir edersiniz ki, kitaplık çapta çalışma ve izahı gerektirir türden. Sayfalarınızı da fazladan işgal etmek istemem. Son söz sadedinde Büyük Doğu’yu temsil ve ona amadelik kadrosuna girmiş herkesi sözümüzün muhatabı alarak birkaç cümle edeyim… Büyük Doğu davası, İslam davasıdır ve bu davanın müntehası içerisinde saf tutmuş herkes bizim kardeşimiz, abimiz, büyüğümüzdür! Allah için, hasbilik için eğer bütün şiddetiyle kafanızı beton duvara vurduktan sonra kelam etmeniz en inandırıcı yolsa, kalbimden çıkan sözlerimle beni öyle yaptım saysınlar ve ardımızda, sağımızda, solumuzda bir hainlik aramasınlar! Vallahi; rütbeye değil, erliğe talibiz! İslam’ın insanlık dünyasına hakim kılınması davasında kurduğumuz en şatafatlı hayal ise, bu uğurda ölmek-öldürülmek nasibi tahakkuk ettikten sonra can düşmanımızın bile hesapsız “Samimiymiş! Rahmet olsun!” diye dudak oynatmasıdır! İçimizdeki merhamet hissinin memba kaynağı Allah, kendi rızası için çalışan kullarının kalplerine biribirine muhabbet etme tohumları eksin inşallah! İmam Şafii Hazretlerinin şahit olduğu ve çok hayretle karşıladığı bir hadise vardır… Yemen’de geçer… Kavga eden iki amâ kişiyi barıştıran lâl (dilsiz) bir kişi! Ne tuhaf değil mi? Mutlak Fikirle kafa değil kalp gözü açılmış, ağız değil irfan dili çözülmüş Büyük Doğucu nesli biri birine ancak muhabbet eder! Kavgada omuzdaş olanlar, omuz kalabalığı rütbeye tamah etmezler! Allah, büyüklerimizi başımızdan eksik etmesin! Dualaşalım inşallah!

 

METİN ACIPAYAM: Muhterem Reisim, müteşekkirim.

SERVET TURGUT: Rica ederim kardeşim.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s