MÜZİK-MUSİKİ KONULU MÜLAKAT -1-

Eskişehir Musiki Cemiyeti Başkanı “Tamer Murat” ile Musikimizin İşlevi Hakkında Mülakat

Metin Acıpayam: Klasik müziğimizin insanı içine alıp berrak ve saf duyguların dünyasına taşıdığını biliyoruz. Bizdeki musiki, gayet tedrici ve manaperest iklimde var edilmiştir. Nefs’e dokunmadan ruhu okşayan ve zevk-i selimi, sanati manada inşâ eden musikimiz, vakar vakumlayan hususiyete sahiptir. Buradan hareketle ne söylemek istersiniz?

Tamer Murat: Derginizin bu sayısının kapak dosya konusu,  Medeniyet Akademisi başlıklıdır. Bizde meselemizi konuşurken kapak dosya konunuz üzerinden hareket edelim. Medeniyet Akademisinden kastınız, İslam Medeniyet Akademisidir şüphesiz. Bu açıdan bakıldığında görülecektir ki, İslam Medeniyet tarihimizin merkezinde musiki vardır. Türk musikisi birçok makamdan meydana gelmiştir. İnsanın tüm mizaç ve meşrep haritasını sizin de belirttiğiniz üzere burada bulabilirsiniz. Kadim tarihimizin ilk yıllarına bakılırsa görülecektir ki, musikimizin tüm makamlarında insanın hatta tüm mahlûkatın mizaç hususiyetlerini görebilirsiniz. Yani musikimizin her makamı ve her perdesi, aynı zamanda insandır, hayvanattır, nebatattır. Kadimde yırtıcı hayvanların hüzzam makamıyla uysallaştırıldığı bilinmektedir. Yani buradan anlıyoruz ki, insanın terbiyesinden ziyade hayvanların bile terbiyesini sanatla yapan ecdadın çocuklarıyız.

Sualinizde olan Zevk-i Selim meselesine hususiyetle değinmemiz gerekiyor. Selim, lügatte; Sağlam kusursuz, doğru, tehlikesiz, zararsız, kurtulmuş, temiz, samimi gibi müsbet manaları içinde barındırır. Zevk-i Selim ise, temiz ve kusursuz zevk anlayışıdır. Bu anlayışı musikimizden başka yerde bulamazsınız. Ney’e baksanız, hasretin zevkini tattırır. Ut’a baksanız vuslatın. Hasretler, vuslatlar çoğaldıkça zevk-i selimi hissedersiniz. Zira hakiki sevgilinin hasreti de temiz zevk ve keyif verir beşere.

Metin Acıpayam: Divan edebiyatımızda her bir eser, musikidir aslında. Özellikle Nazım Hikmet’le başlayan ve Orhan Veli denilen “rakı şişesinde balık olmak isteyen” şahsiyetsiz topluluğun başındaki “garip” adamın “garip” akımından beri, ortada ne şiir kaldı, ne de kalıcı eser. Hakikiler silinip gidince, ortada zevksiz ve musikiden habersiz onlarca “şair” çıkıverdi. Bir zamanlar Alman bir mütehassıs ile mülakat yapmıştım. Bu mülakatta; “Yahya Kemal’i bilmeyen Türk çocuğu düşünülemez” diye cümle kullanmıştı Alman Profesör.  Buradan hareketle, klasik şiir-klasik müzik münasebeti hakkında ne söylersiniz?

Tamer Murat: Musiki usulünden habersiz şiir şiir değildir. Yukardan aşağıya tuvalet istifiyle tasnif edilmiş türdür serbest şiir. Zira şiir, musiki ile beraber dökülür müessirin kalemine. Musiki bestekârları, şiirdeki zevk-i selimi musiki ile nişanlayarak eserini ortaya koyan büyük ustaların ismidir. Serbest şiir müptezelliği, evvela hayatımızdaki “nizami” alt yapıyı çökertmiştir. Bizim medeniyetimiz usûl ve muvazene medeniyetidir. Şiirimiz ise, usûl ve muvazene halinin sanatlaştırılmış ruhi tezahürlerinden ibarettir. Bu sebepten dolayıdır ki, bugün büyük besteler yapılamıyor, hep mazide üretilenler tüketiliyor. Oysa hayat her zaman yenilenmeyi ister. İslami sanat hiçbir zaman “madde” den hareket etmez. Evet, ilhamın bazı noktalarda istifade ettiği madde, sanatımızın tümünü işgal edemez. Onun ilham kaynağı ruh ve kalptir. Ruhun ve kalbin yegane gıdası ise klasik musikimizdir. Necip Fazıl’ın “şair” tanımına aynen katılıyorum. Şair o kimsedir ki, tüm arayışını O’nu bulmak için gerçekleştirsin. O, tüm mahlukatın efendisidir. İlahi sevgilinin ta kendisidir. Klasik musikimizin nihai durağı O’dur. Uğruna âlemlerin yaratıldığı sevgilidir. Bâki olanı talep eden, bâki kalır. Geçici zevk ve nefs peşinde olanlar ise “an” ı yaşayan, ve bir lahzada silinmeye mahkum olan geçici şahıslardan ibarettir.

Metin Acıpayam: Klasik müzikte güfte-beste münasebetinden ne anlamamız gerekiyor?

Tamer Murat: Beste-güfte münasebeti zarurettir. Birbirinden ayrı düşünülemez. Biri birinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır adeta. Nizamiliği görmek isteyen musikimizdeki beste-güfte münasebetine bakabilir. Böyle bir ahenk görülmeyen şeydir. Saz musikimizin bile bir dili, usûlü vardır. Zaten usûl yok ise, musiki yoktur.

Metin Acıpayam: Kadim tarihimizde “su” ve “musiki” sesi ile tedavi uygulamaları mevcut. Bu tatbikat hakkında neler söylemek istersiniz?

Tamer Murat: Buradaki inceliği görüyor musunuz Metin bey? Şu hassas idrake, şu safiyane cemiyete… Ahh… ahh… Bu meseleler neler kaybettiğimizi gösteriyor bize. Beynin ve ruhun bütün topoğrafyasını çeken atalarımız (Allah hepsinden razı olsun) beynin tezahürü olan ruha bu kadar hassasane yaklaşma istidadını gösterebiliyor. Müzik ruhun derinliklerine inerek, ruhi kıvamı perçinleyen bedi sanatlar bünyesindedir. Mevzuyu buradan alırsanız elbet “Müzik ruhun gıdasıdır.” Hemde çok çok faydalı gıda. Lakin müzik derken musikimizi hususiyetle vurgulamak gerekiyor. Yoksa Batı’nın müzik anlayışının ruhla yahut ruhi kıvamla ne alakası olabilir? Bugün birçok ruhi hastalığın tedavisi musikimizdedir. Zira musikimizin sahipleri, musikinin ilk zamanlarında tüm insan mizaç haritasını çıkartmışlar, bu haritaya göre perdeleri kurmuşlardır. Musikimiz, anksiyet bozukluklarında ve depresyonda gerilimi azaltarak şizofren ve otistik şahıslarda iletişimi ve uyarılabilirliği artırmaktadır.

1154 yılında Şam’da açılan ilk tıp hastahanesi olan Nurettin Hastahanesi’nde akıl hastalarının müzikle tedavi edildiğini biliyoruz. Bu tedavi usulünün 18. Yüzyıla kadar geldiğini kayıtlarda görmekteyiz. Evliya Çelebi’nin 1648’lerde Seyahatnamesinde belirttiği gibi “hüznün yok edilmesi için (‘def-i gam’ için) günde üç defa güzel sesli hanende ve sazendelerin fasıl” yaptıklarını görüyoruz. 3. Selim zamanında Gevreklizade Hasan Efendinin çocuk psiklojisi ve hastalıklarında musiki makamlarını incelediğini ve bunu bir kitap haline getirdiğini görüyoruz. Bu kitapta mesela “rast” makamının felç hastalarına iyi geldiğini, ıstafan makamının zekayı açtığını, büzürk makamının korkuyu azalttığı gibi bir çok bilgiye şahit oluyoruz. 13. Yüzyılda yaşayan Safiyüddin Abdülmümin “Zübde-i Makale-i İlm-i Musiki” isimli kitabında “kuşluk vaktinde rast makamının, ikindi vaktinde ırak, gün batımında ısfahan, akşam neva gibi…” makamların sürekli dinlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Hatta ilginç tespitlerden biriside insanların renklerine göre musiki makamlarına ihtiyaç duymasıdır. Misalen; esmerlerin rast, kumral ve sarışınların kuçek makamı ve benzerlerinden etkilendikleri yazılıdır.

Metin Acıpayam: Teşekkür ederiz hocam

Murat Tamer: Rica ederim.

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s