MATEMATİK MÜLAKATLARI -2-

Haki Demir İle Matematik Ve Riyaziye Üzerine Mülakat

Metin Acıpayam: Mütefekkir insanın matematik ile münasebeti ne ölçüde olmalıdır?

Haki Demir: Her mütefekkir aynı zamanda matematikçi olmak zorundadır. Farkında olsun veya olmasın, matematikle ilgilensin veya ilgilenmesin böyledir. Bu sebepledir ki bir mütefekkirin matematik ile ilgilenmemesi anlaşılır gibi değil. Matematik, matematikçilerin bile ancak şekli (formel) çerçevede ilgilendiği bir bilgi sahası haline gelmişse, o ülkede mütefekkir yok demektir. Matematikle ilgilenmemiş fikir adamları ya mütefekkir değildir ya da ilgilenmedikleri için neler kaybettiklerini bilmediklerinden dolayı çok bedbahttır. Matematikle ilgilendikleri takdirde ufuklarının ne kadar genişleyeceğini, idrak ve izahta zorlandıkları bazı meseleleri ne kadar kolay hallettiklerini görecekler ve çok derinden hayıflanacaklardır. Özellikle de insanların ciddi meseleleri neden ucuza getirdikleri, hafife aldıkları, umursamadıkları gibi mevzuların izahını görecekler, insan zihninin oluşturduğu mantık ve süreç sıçramalarına hayret edeceklerdir.

Metin Acıpayam: İslam bilgi telakkisine atıfla, İslam matematiği (ideal matematik) üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Hal böyle olunca hali hazırdaki matematiği “mevcut matematik” kabul ediyorsunuz. “Mevcut matematik” tabirinden ne anlamamız gerekiyor?

Haki Demir: Mevcut matematik, maalesef bahsi edilecek kadar ehemmiyete sahip değildir. Bu sebeple, riyaziye verdiğimiz ehemmiyet, mevcut matematikle alakalı değildir. Zaten matematik çalışmalarımızın özü, mevcut matematiğin tenkidi, buna mukabil bir bilgi ve tefekkür sahası olarak riyaziyenin ehemmiyetini tespit çerçevesindedir. Mevcut matematiğin eksikleri ve yanlışları gösterilmeli, buna mukabil yeni matematik telakki üzerine temrinler yapılmalıdır. Matematik mevcut haliyle muhafaza edilerek mutlak doğru muamelesi yapılırsa, çağın en büyük tuzağı olan “matematik tuzağa” düşmüş oluruz. Batı dünyası “matematik tuzağa” düştü, öyle ki bu tuzağı neredeyse hakikat vehmiyle kabul etti. Batının ve özellikle felsefenin girdiği krizin en büyük sebeplerinden birisi matematik tuzaktı ve bunu hala hiç kimse fark etmedi. Bizim kadim müktesebatımız matematik tuzağa düşmeye manidir. İslam tarihi, matematik tuzağa düşülmediğini, matematik tuzağın yıkıldığını gösteren sayısız metin ve usul ile doludur. Müktesebatımız ile münasebetimiz kesildiği ve batının bilgi telakkisinin işgaline (epistemolojik işgale) maruz kaldığımız için, batı ile birlikte bu tuzağa biz de düştük.

 

   Metin Acıpayam: Bu tuzağı biraz açabilir miyiz?

 

   Haki Demir: Dünyanın istikbali, birkaç tuzaktan kendini en erken kurtaran kültür havzalarında yeşerecektir. Bu tuzaklardan birisi matematik tuzaktır. Batının bu tuzaktan kurtulması mümkün değildir, zira batı, matematik tuzağı, uygarlık zannedecek kadar ağlarına yakalanan bir zihni alt yapıya sahiptir. Dikkat çekici olan nokta, batının matematik tuzağı, kendi kültür coğrafyası dışındaki dünyayı zapt altına almak için kullanmakta maharet sahibi olmasıdır. Batı, matematik tuzağı, tuzak olduğunu anlamaksızın bir maharet iştiyakıyla tatbik etmekte, o sahada ustalaştığı için de başka kültür coğrafyalarını zapt altına almak için kullanmaktadır.

 

   Metin Acıpayam: Yani matematikle beraber “bilgi şovmenliği” yapmaktalar. Bizim bilgi karşısındaki “vakar” tavrımızın, şu âdi hal karşısında, değerini idrak etmekteyim. Bazı batılı matematikçiler, matematiği “ilimlerin kraliçesi” olarak kabul etmişlerdir. Yani matematik onların dünyasında “mutlak ilim” dir.

 

   Haki Demir: Evet aynen öyle…

 

   Metin Acıpayam: Matematiğin varlık münasebetinden bahsedelim. Matematik, varlığı şekil ve rakamdan ibaret görür. Buradan hareketle matematiğin varlığa bakışı nasıl ve ne şekildedir?

 

   Haki Demir: Varlığın tabiatında şekil ve rakam mevcuttur. Belki de kâinattaki mahiyet farklılığına sahip sınırsız sayıda maddi varlık çeşitlerinin tek müşterek hususiyeti, şekil sahibi olmasıdır. Mevcut matematik, varlığın şeklini tespit etmek ve tespit edemediğini remz ile şekillendirmekten ibaret bir bilim dalı haline gelmiştir. Kısacası mevcut matematik bir şekil bilimidir. Her sahada ilim kurulabileceğine göre şekil ilminin kurulması da mümkündür. Fevkalade faydaları olduğu da sabittir. Ne var ki kendi merkezinde kalmak ve haddini aşmamak şartıyla… Mevcut matematik, tamamen şekil bilimi haline getirilmiş, şekil bilimi haline getirilmesine mukabil tüm pozitif bilimlerin müşterek dili ve altyapısı kabul edilmiş, böylece haddini aşmıştır. Sırf şekil bilimi haline getirilen ancak pozitif bilimlerin altyapısı kabul edilen matematik; “sıfır”, “nokta” ve “sonsuz” mefhumları haricinde tamamen materyalist hüviyet kazanmıştır. Şekil, varlığın arazlarından ibarettir, üstelik arazlarının da tamamı değildir. Bu manada mevcut matematik, varlığın araz bilimi değildir. Buna rağmen pozitif bilimlerin, mesela fizik biliminin mikyası olmuştur. Fizik biliminin, batı bilim mecrasında bugün ulaştığı nokta itibariyle felsefenin temel meselelerini, mesela ontoloji bahsini tetkik ve terkip etme vazifesini üstlendiği hatırlanırsa, varlığın arazlarının bir kısmını kendine mevzu edinen matematiğin fizik biliminin mikyası, test aleti, ispat vasıtası haline gelmesi çok vahimdir. Şekil bilimi olan mevcut matematiğin, varlığın özüne (tabi ki hakikatine değil, batı hakikati bilmez) doğru yapılan girift yolculukla rehber edinilmesi, matematiğin derin tuzaklarından birisidir.

 

Varlığın şekle kadar inmesi, şekil ve remzlere mahkum edilmesi, özü itibariyle tecrit değildir. Varlığın şekline mahkum olan matematiğin, eşitlik fikrini muvazene fikrinden daha fazla önemsemesi anlaşılabilir bir durumdur. Şekilde eşitliği sağlamak kabildir, eşitliğin gerçekleştirilmediği saha muhtevadır, manadır. Muhtevada (keyfiyette) aranacak olan nizam ise muvazene tabanlıdır ve sonu gelmez bir giriftliğe sahiptir. Şekil bilimi haline getirilen matematik, nizam arayışını kaçınılmaz olarak eşitlikte bulacaktır.

 

Halihazırdaki matematik, maveraya kapalı, maddeye mahkumdur. Bu tam manasıyla materyalizmdir. Batının, hayvandan geldiğine dair iğrenç iddiayı, çocukların bile ruhi bir refleksle tiksinerek reddedeceği evrimi kabulde zorlanmamasının mühim sebeplerinden birisi, matematik materyalizmdir. Çünkü batılı insanın zihni evreninin zemini matematik tarafından işgal edilmiş, matematik bir işleyiş zihni evrenine hakim olmuştur.

 

   Metin Acıpayam: Matematiğin varlık çeşitliliğe tavrı ne olmuştur?

 

   Haki Demir: Matematik, varlıktaki çeşitliliğe kördür, çeşitliliği sadece şekilde görür. Matematikteki varlık tasavvuru şekle kilitlendiği için, şekil farklılıklarına yönelmiştir. Hendesede (geometride) bu mesele açıkça görülür, varlık cinsleri; üçgendir, dörtgendir, dairedir ila ahir… Mahiyeti aynı ama şekli farklı olan varlıklar, matematikte farklı varlık çeşididir, mesela küp şeker ile toz şeker matematikte farklı varlık çeşidi olarak görülür. Riyaziyenin de bir tarafının şekil ve remz ilmi olduğu doğrudur, matematiğin de bir boyutuyla şekil bilimi olmasında mahsur yok, hatta fayda vardır. Fakat genişliğine doğru sahasının sınırını, derinliğine doğru kıymetinin sınırını bilmek şartıyla… Matematiğin şekil bilimi olması gereken boyutu yatay sahadır. Yatay sahada kalmak şartıyla matematik şekil bilimi olarak varlığını devam ettirmelidir. Kendi sahasında kalmak kaydıyla insanlığın birçok meselesini halletmekte, birçok problemini çözmekte, hesapsız bir fayda üretmektedir.

 

Yatay boyutta bile varlığın çeşitliliğine kör olmasından kaynaklanan birçok arıza olduğu doğrudur. Ne var ki bu arızaların ciddi bir kısmı matematik biliminin tabiatından kaynaklanır ve tahammül edilmesi gerekir. Bu arızaların giderilmesi için çalışmalı, yeni usul ve mevzular keşfedilmeli, ihtiyaç halinde yeni sahalar açılmalıdır.

 

Yatay boyuttaki matematik, dikey boyutu da işgal etmeye çalıştığında tüm sistem çökmekte, yatay sahada geçerli olan usul ve kaideler dikey boyutta geçersiz hale gelmekte, sistem yanlış neticeler vermektedir. Matematiğin dikey boyutunun kurulması acil ve mühim ihtiyaçlardandır, dikey boyutu kurulamadığı için de yatay boyut o sahayı da işgal etmekte ve ciddi marazlar doğmaktadır. Varlıktaki çeşitlilik, ancak dikey boyutta halledilebilir. Riyaziye dikey boyut matematiğinin kurulması için altyapı ihtiyacını karşılar. Riyaziye geliştirilerek dikey boyut matematiğini kurma mesuliyeti ise, ellerindeki imkanlar (kadim müktesebat) cihetiyle Müslümanlara aittir.

 

Dikey boyut matematiği “terkip matematiği”dir. Terkip matematiği, varlıktaki çeşitliliği görür, onlar arasında işlem yapabilir. Farklı cinsler (klasik misal olan elma ile armutlar) arasında toplama işlemi yapabilmek, yatay hat üzerinde değil, yukarıya doğru dikey hat üzerinde yani terkip güzergahında mümkündür. Çeşitlilik ve farklılıkların görünmez hale getirilmesi, hayatın altyapısını değiştirmiş, kıymet ölçülerini etkilemiş, mübadele mikyasını tekleştirmiştir. Eskiden altın lira, gümüş lira gibi varlığın tabiatındaki çeşitlilik üzerine oturan mübadele vasıtası ve mikyasları varken, şimdi sadece banknotlar basılmakta ve sadece üzerindeki sayılar değişmektedir. Hayatın altyapısı varlığın kendisi olmaktan çıkmış, matematik bir altyapı kurulmuştur. Para birimindeki değişiklik ihmal edilebilir belki ama hayatın altyapısına etkisi bu misalden çok daha fazla ve derindir. İktisadi hayat sadece sayılarla ifade edilmeye, iktisadi hadiseler sadece matematik denklem haline gelmeye başlamıştır. Mesela insanlar iş sahibi veya işsiz olarak sayılara dökülmüş, iş ve işsizlik sadece üretim denkleminin verilerinden biri haline gelmiştir. Oysa çalışmak, iktisadi mesele olduğu kadar ahlaki meseledir ve neticesinde alınacak ücretle ilgili değildir. Bir insan ahlaki mesuliyeti gereği çalışmalıdır, mesela çalışacak iş bulamadığında sokaktaki taşları, insanlara zarar vermemesi için toplamalıdır. Ücret veya iktisadi fayda, çalışmanın ne tek sebebidir ne de tek neticesi… Ama iktisat ahlaktan müstakil hale geldiği andan itibaren matematik bir tabana oturmuş, üretim-tüketim parantezine sıkıştırılmış, insanlar bilgisayar yazılımında olduğu gibi programlanmış bir hayatı yaşamaya mahkum edilmiştir. Bu meselelerin matematikle bir ilgisinin olmadığı, ahlakın halletmesi gereken meseleleri matematiğe yüklemenin haksızlık olduğu düşünülebilir. Mevzuda zaten tam bu noktada düğümlenmektedir. Ahlakın mesuliyetindeki işleri matematiğin sırtına yüklemeye çalışmıyoruz, tam aksine matematiğin ahlakın sahasını da işgal ettiğini, ahlakı yok ettiğini veya değersizleştirdiğini söylüyoruz. Matematik kendi sınırlarını taşmış, tüm hayat altyapısını tanzim etme iddiasına ulaşmıştır.

 

   Metin Acıpayam: Mevcut matematik değerlendirmenizde; “matematiği, varlığın mahiyetine ve hakikatine kör olmakla” tenkit ediyorsunuz, bu yaklaşımınızı açabilir misiniz?

 

   Haki Demir: Matematik çok kötü bir soyutlama yapmış ve varlıktaki tüm mahiyet ve hususiyet farklılıklarını yok etmiştir. Yatay matematiğin kaçınılmaz neticesi olan varlıktaki farklılıkların imhası, sarsıcı ontolojik arızalar doğurmuştur.

 

Önce hakikat arayışını yok etmiştir. Sahası ve mahiyeti ne olursa olsun her ilim dalının nihai maksadı hakikat arayışıdır. Bir ilim dalı hakikat arayışını bıraktığı andan itibaren sahtekarlık ve dolandırıcılık vasıtası haline gelir. Matematiğin mevcut hali tam da budur; muhayyel bir varlık tasavvuru oluşturmuş, bununla hayatı işgal etmiş, varlık (ontoloji) ve bilgi telakkisini (epistemolojiyi) kendi evrenine sıkıştırmıştır. İnsan denilen varlık cinsi sayılarla ifade edilen bir makine haline gelmiş, bilgisayara program yüklenir gibi icra edilen eğitim müfredatı ile beyinler yıkanmış, üretim-tüketim denklemine sıkıştığını bile fark etmeden hürriyet çığlıkları atan bir ucubeye dönüştürülmüştür. Matematik, hakikat arayışını bıraktığı günden itibaren insanlığın en büyük sahtekarlık manivelası olmuştur. Modern hayatın en büyük sahtekarları matematikçilerdir, matematiğin keşfettiği en etkili alet olan para yöneticileridir, yani bankacılardır. Borç para verip, karşılığında faiz istemek, hiçbir insani ve ahlaki kıymeti umursamadan, borç süresinde geçen zamanın matematik işlemini yapan ve bunu yine matematiğin tezahürlerinden biri olan parayla ölçen, yani zamanın matematiğini yapan bir anlayıştır. Zaman isimli muhteşem sırrı matematik kıskaca alan, belli bir zaman aralığında parayı kullanmanın matematik bir karşılığı olan faizi talep eden modern hayat, insanlığı ifsat eden bir sahtekarlıktan başka bir şey değildir. Faizin tüm gayrimeşruluğuna rağmen tek izahı matematiktir, yani bir ay vadeli borç vermek, bir ayın matematik denklemini kurmak, bir aylık zaman diliminde o parayı kullanmaktan mahrum kalmak pahasına borç vermek, bunun karşılığında faiz talep etmek, saf matematik işlem ve izahtır. Matematik dışında hiçbir fikri, ahlaki ve insani izahı yoktur. Faizin meşru görüldüğü kültür havzalarının temel özelliği, matematiğin hayatı işgal etmiş olmasıdır.

 

Zaman, hakikatin saf tezahürlerinden birisidir. Zamanı matematik kıskaca almak, özellikle de parayla alınıp satılan bir meta haline getirmek bir bilim dalı için yüz kızartıcıdır. Riyaziye, matematiğin tam aksine zamanın mücerret mahiyetine nüfuz etmenin usul ve yolunu arayan terkip ve tecrit ilmidir.

 

İlim Müslümanlar için mukaddes bir kıymettir. Maalesef batının elinde oyuncak haline geldi. İlim, hakikat arayışının vasıtası olmaktan çıkarılırsa, günlük hayatın ve menfaatin aleti haline gelir. Matematik, menfaatin aleti olmaya en müsait bilimdir, zira üzerinde en fazla spekülasyon yapma imkanı matematiktedir.

 

   Metin Acıpayam: Sosyal matematiğin kurulamamasının sebebi nedir?

 

   Haki Demir: Şekil hareket etmez, varlık hareket eder. Varlığı hareket ettiren muharrik kuvvet, varlığın derununda mahfuz hakikatidir. Bitki, hayvan ve insandaki muharrik kuvvet ruhtur. Bitkideki nebati ruh, hayvandaki hayvani ruh, insandaki insani ruhtur ve tabii ki birbirinden farklıdır. Birbirinden farklı olması, o varlık cinsinin hakikati olmasına mani değildir. Varlığı tüm hususiyetlerinden soyutlayarak şekil haline getiren matematik, ondaki ruhu yok sayar. Sosyal matematiğin kurulamamasının temel sebebi de budur. Mevcut matematik, varlığın tabiatına gömülmüş olan hakikati, dolayısıyla muharrik kuvveti görmediği için, sosyal matematiğin kurulabilmesi için ihtiyaç duyulan muhteva ve usule sahip olamamıştır.

 

   Metin Acıpayam: Matematiğin sürat ve hareket denklemini fizik bilimine bırakması hakkında ne söylersiniz?

 

   Haki Demir: Matematiğin sürat ve hareket denklemini fizik bilimine bırakması, fizik bilimi ile mevzu tasnif ve tevziinde bulunmuş olması meseleyi izaha kafi değildir. Bilimler arasında mevzu taksim ve tasnifi yapılması muhakkak ki tabii ve lüzumludur. Fakat matematik, fizik denklemleri de kuran bilimdir aynı zamanda ve bu hususiyetinden dolayı varlığa bu kadar uzaklaşması, fizik bilimini de yanlış istikametlere sevk etmiştir. Varlığın hareketini umursamayan matematik, meselenin matematik tabanlı fizik bilimi tarafından halledilemeyeceğini göstermez mi?

 

Matematik, varlığın tüm boyutlarıyla ilgilenmeyebilir. Bir kısmını kendine mevzu edinir, bir kısmını başka bilimlere havale edebilir. Böyle bir taksim ve tasnif anlaşılabilir bir durumdur. Fakat matematik bir taraftan tüm pozitif bilimlerin temelini oluşturmakta buna mukabil varlığın her boyutuyla ilgilenmemektedir. İşte bu nokta anlaşılabilir olmaktan uzaktır ve matematik bu tezadı taşıyamaz. Matematik, harekete köreldiğinde varlığı sabit hal üzere kabul ve tetkik eder. Hareketin matematiği kurulamadığı için, fizik bilimindeki ilerleme durma noktasına gelmiştir.

 

Mikro fiziğin bugün ulaştığı nokta, maddenin olmadığı, sadece bir kıpırdama yani hareketin farklı tezahürlerinin varlık görüntüsü oluşturduğudur. Kuant alanlarına kadar inen fizik, maddenin olmadığı safhaya ulaşmış, orada sadece hareketle karşılaşmış, varlığın hareketi değil hareketin varlık görüntüleri oluşturduğu noktayı keşfetmiştir. Fizik biliminin bugün için ulaştığı noktada, bir milim ilerlemek için milyar dolarlık yatırımlar ve deneyler yaptığı, yine de ilerlemekte zorlandığı malumdur. Hareketi varlığın özelliği olarak tetkik eden fizik, varlığı hareketin neticesi olarak görünce kalakalmış, gösterdiği tüm çabalara rağmen aslında ne yapacağını bilemez hale gelmiştir. Kuantum fiziği, artık fizik denklemlerin kurulamadığı, ancak matematik denklemlerin kurulabildiği, adına ne kadar fizik denklem dense de artık matematikten başka bir şeyin kalmadığı bir sahadır. O derinlikte “herhangi bir bozon”un olması gerektiğine dair kurulan denklem, fizik bilimi tarafından kurulduğu için fizik denklem gibi görünmekte, aslında ise saf matematik denklemden başka bir özellik taşımamaktadır.

 

Fizik bilimi, hem mikro fizikte ulaştığı merhale hem de makro fizikte ulaştığı ufuk itibariyle tamamen matematiğe dönüşmüştür. Mikro ve makro fizik ufkundaki denklemler ise aynı zamanda hareket denklemleridir. Ne var ki matematik, harekete kördür.

 

Matematik ve fizik bilimi çok dikkat çekici noktaya ulaştı. Fizikteki ilerleme, fizik alemin ufkundaki “hareket” bahsinde kilitlendi, orada fizik bilimi altyapısıyla ilerleme imkanı kalmadı ve matematiğe yaslandı. Ne hazindir ki “hareket matematiği” kurulamamıştı ve matematik harekete kördü. Ne olacak şimdi?

 

Fizik biliminin ilerlemesini durması, fizik biliminin ufkuna varmış olmasındandır. Lakin fizik biliminin ufku, matematik bilimi tarafından çizilmişti. Fizik aslında matematiğin ufkuna vardığı için ilerlemesi durdu. Tarihte ilk defa pozitif bilimlerden birisi matematiğin ufkuna ulaştı ve onu aşmaya çalışıyor. Ama bu mümkün değil.

 

Olması gereken şey, matematiğin kendi ufkunu genişletmesi ve fizik bilimi için yeni saha açmasıdır. Ne var ki fizik ile matematik arasındaki münasebet sıhhatli değil. Matematikte bir arıza, bir eksiklik olduğu düşüncesi, hem matematikte hem de fizikte ortaya çıkmış değil. Mesele teşhis edilemeyince yapılacak bir şey yok. Çare, dikey matematik dediğimiz, tecrit ve terkip matematiğidir, yani riyaziyedir.

 

   Metin Acıpayam: Varlıktaki inkişaf süreçleri düşünüldüğünde matematiği nasıl değerlendirebiliriz?

 

   Haki Demir: Şekil, varlığın dış görünüşü olduğu gibi aynı zamanda varlığın basit halinin tezahürüdür. Varlığın farklı seviyelerdeki mertebeleri, bu mertebeler arası inkişaf süreçleri matematik tarafından görülmez. Matematik, gözle görülebilen varlıkların şekilleriyle ilgilenir, bu ilgi varlığın hangi mertebede olduğu tefrik etmeksizin caridir. İki varlığın mertebe farkını umursamadan şeklini görür, sadece şeklini gördüğü için de mertebe farkını ortadan kaldırır. Cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, insanlar gibi açık varlık mertebelerine kördür, her birini şekliyle görür ve eşitler. Mesela bir insan ile insan heykeli arasında matematik için hiçbir fark yoktur, zira ikisi de aynı şekle sahiptir. Açık varlık mertebelerine kör olduğu için, her varlığın kendi iç bünyesindeki inkişafa kaçınılmaz olarak gözlerini kapatmıştır.

 

Hiçbir bilim dalı bu kadar maksatsız, bu kadar hassasiyetsiz, bu kadar ölçüsüz değildir. Her bilim dalı insan için olmalıdır, insana dair bir maksada matuftur. Matematik, insanı sokaktaki bir taşla eşitleyecek kadar özelliksiz ve maksatsızdır. Mevcut matematik için söylemek gerekirse tam olarak batının bugünkü durumuna uymaktadır. Uymaktadır zira bugünkü batıyı matematik bilimi inşa etmiştir. Maksat yok, maksat olmayınca inkişaf da yok…

 

İslam irfanının; “Bir ilmin faydalı mı zararlı mı olduğu müntehasında belli olur” mealindeki ölçüsü ne kadar harikuladedir. Bir ilmin müntehasına tetkik etmek için maksat unsurunu taşıması gerekir. Maksadına ulaşıp ulaşamama meselesi bir tarafa, öncelikle bir maksadının olması şarttır. İnkişaf bahsine ve inkişaf süreçlerine kör olan matematiğin bir maksadı olmadığı için, müntehası ile bidayeti birdir ve faydalı mı zararlı mı olduğunu anlamak elan mümkündür.

 

Matematik mevcut haliyle ürettiği faydanın binlerce katı zarar üretmektedir. Bir maksadı olmadığı, bir inkişaf sürecini takip etmediği, hakikat arayışına sahip olmadığı için, bugünkü hali neyse yarınki hali de odur.

 

   Metin Acıpayam: Matematik ve varlık meselesine devam ediyoruz. Varlığı şekil ve rakamdan ibaret görmek, canlıyı görmemek manasında değil midir?

 

   Haki Demir: Evet… Varlığı sayı ve şekilden ibaret görmek, canlıyı görmemektir. Bu manada matematik, madde bilimidir. Matematiğin madde bilimi olduğunu söylemek tenkit değildir, madde bilimi olması mümkündür. Kendi sınırları içinde kaldığı müddetçe madde bilimi olması faydalıdır da…

 

Bir bilim dalının (ilim değil) “ne olduğu” öncelikle izah edilmelidir. “Ne olduğuna dair temel izah” getirilmemiş bilim dalı, sadece bilgi üretir. Bilgiyi neden ürettiğini bilmez, hangi sınırlar içinde kalması gerektiğini bilmez, hangi meselelerle ilgilenmesi gerektiğini bilmez. Her bilim dalı, muayyen bir bilgi sahasındaki idrak, izah ve inşa ile meşguldür, böyle olmalıdır. Bilim dalının ne olduğu, sınırları, maksadı izah edilmemişse, ne yapacağı, neden yapacağı, sınırını aşıp aşmayacağı bilinemez.

 

Matematik, canlıları ve canlılık hususiyetlerini kendine mevzu edinmemiştir. Canlıyı kendi bilim havzasına almamış, matematik mevzu haline getirmemiş ama canlıları da madde gibi şekil ve sayıyla ifade etmekten çekinmemiştir. Problem tam bu noktada başlar… Canlıları kendine mevzu edinmeyen bir bilim dalının canlılarla ilgilenmemesi gerekir, ilgileniyorsa bilim havzasına alması ve mevzu edinmesi şarttır.

 

Cansızlarla canlılar arasında, cansızlar ve canlılar ile insanlar arasında tasnif yapmayan bir bilim dalı, kendini tariften bile acizdir. Canlıyla cansızı birbirinden tefrik edemeyen bilim dalı, bir kilo et ile bir kilo demir arasında fark görmez. Bir davarın kaç kilo et olduğundan başka bir meseleyle ilgilenemez. Ve ilgilenmiyor da… Tavukları günde iki defa yumurtlatmak için aydınlatma hilesine başvuruyor, bir günde güneş iki defa doğuyormuş hissini uyandıracak aydınlatma yapıyor ve tavuktan iki defa yumurta almaya çalışıyorlar. Bunun hayvanın kapasitesinin üstünde olmasını umursamıyor, hayvana işkence manasına geldiğini dert etmiyorlar. Mesele bir matematik işlemden ibarettir ve bir müddet mümkün hale geldiği için yapmakta bir sakınca görmüyorlar. Veya büyükbaş hayvanları soğukta bırakıyorlar, üşüyen hayvan daha fazla yemek yiyor ve besleniyor, böylece daha hızlı şekilde et tutuyor, daha çabuk kesime geliyor. Hayvan üşüyor, yani hayvana işkence yapıyorlar ama bu umurlarında olmuyor, matematik tarafından yapılan kar hesabı işlerine geliyor, bunu kafi görüyorlar. Tüm bunlar, matematikteki “imkan denklemi” nden ibarettir. İktisadın ve biyolojinin hileye yardım ve yataklık etmesi de cabası…

 

   Metin Acıpayam: O halde en vahim olan husus da şudur ki; mevcut matematik insanı görmez, göremez.

 

   Haki Demir: Evet aynen öyle… En vahim olanı, matematiğin insanı görmemesi, umursamaması, tanımamasıdır. Hayvanı bile görmeyen, umursamayan matematiğin, insanı görmesi ve umursaması beklenmemelidir.

 

Çağ matematik çağıdır. Hayatın altyapısı son birkaç asırdır matematik tarafından inşa edilmiştir. Öyle ki sayı ile ifade edilmeyen hiçbir mevzu kalmamıştır. Batının işgal ve inşa ettiği hayat altyapısı, neredeyse tamamen matematik tabanlı hale gelmiştir. Batıda felsefenin krize girdiği yirminci asırda matematiğin hayatı işgal oranı tarihte hiç olmadığı kadar artmış, felsefe krize girdiği için de meselenin izahı yapılmamıştır. Batı, matematiğin izahını yapacak tefekkür kaynaklarına ve kudretine sahip olamamış, meseleyi sadece “matematik imkan” olarak değerlendirmiş, “yapılabilen yapılmalıdır” anlayışını aşamamıştır. “Yapılabilen yapılmalıdır” yaklaşımı matematiğe müthiş bir saha açmış, hiçbir felsefi ve ahlaki izah getirilemediği için sınırsız bir hürriyet tanımıştır. Matematik, varlık alemine dair zihni imkan alanını oluşturur. Bu manada da çok geniş bir sahaya hükmetme hususiyeti mevcuttur. Ayarsız ve ölçüsüz tecrit manevrası, her şeyi sayı ve şekille ifade etme imkanı oluşturur. Öyle ki insan, genetik denklem haline getirildi, herhangi bir konuda “gen” yoksa o konu “yok” sayıldı. Matematik insan tabiat haritasını inhisarına aldı, insanı bir matematik denklemden ibaret varlık olarak tarif ve izah etmeye başladı. Meselenin biyoloji tarafı olduğu tabii ki inkar edilemez ama matematik denklemler o kadar muhkem! bir altyapı oluşturdu ki, biyoloji neredeyse kendini reddedecek hale geldi. Biyoloji, “canlı denklemi” denilen mevcut matematiğin ötesinde bir telakkiye sahip olamaz, böyle bir fikri savunamaz oldu.

 

Vahim ve karşı konulamaz olan nokta şu; matematik asla insanla ilgilendiğini iddia etmedi, insanla ilgili doğrudan bir şey söylemedi fakat insanla ilgili her meseleyi matematik denklem haline getirdi. Doğrudan insana dair bir şey söylemeyen matematiğin, insanı izah eden denklemler kurmasına karşı mücadele etme fikri oluşmadı. Buradaki temel problem (veya temel manevra) batının pozitif bilim mecrasının tek bilim telakkisi haline getirilmesiydi. Pozitif bilim mecrası tarafından üretilen bilim anlayışı, kaçınılmaz olarak matematik tabana oturacaktı, böyle de oldu. Matematik, pozitif bilimlerin ortak diliydi, pozitif bilim mecrası da tek bilim telakkisi üreten anlayış haline gelince, her şeyin izahı matematik altyapıya ihale edildi.

 

Matematiğin, insan ve hayat telakkisini bu kadar sinsice işgal etmesi, ağır bir idrak ve tefekkür krizi oluşturdu. Batının kendisinin de fark etmediği bu işgal, batıya karşı mücadele edenlerin fark etmesini zaten önledi. Batı da matematiğin sinsi işgali altında olduğu için, batının epistemolojik işgaline karşı mücadele etmek isteyenlerin doğru mevzii vurması imkansızlaştı. Batıya karşı mücadele, batının yaptığı bazı tespitler üzerinden yürütüldüğü vaka, matematik işgali batı da fark etmediği için bu sahada bir mücadelenin yürütülmesi imkansızlaştı.

 

Matematik, hiçbir fikri derinliği olmayan mühendisler tarafından maharetle kullanılma imkanına sahiptir. Yirminci asır, batıda felsefe çağı değil, “mühendislik çağı” olduğu için, batı da meseleyi anlayamadı. Mühendislik, en marazi zihni evrenlerden birini inşa eder. Her şeyi sayı ve şekil olarak görme ve anlamaya ayarlı zihni evren ve akıl formu, hiçbir izah ihtiyacı duymaksızın “yapabilme” maharetine yönelir. Bir işin yapılabilmesi mümkün müdür değil midir? Tek sorduğu soru budur ve tek aradığı cevap budur. Bu manada mühendislikten ibaret zihni evren, “reşit aklı” inşa edemez.

 

Reşit akıl yerine matematik akıl inşa ve ikame edildiği için, mühendisler hiçbir zaman “doğru”, “güzel”, “iyi” mefhumlarına muhatap ve vakıf olmazlar. Bu manada mühendislik, müstakil bir zihni evren ve akıl terkibi inşa etmemeli, sadece mütemmim cüz halinde kalmalıdır.

 

Mevcut matematik, insanı görmeden insana bakan bilim dalıdır. İnsanı görmeden insanı izah etmeye, insanın tabiatını denklemleştirmeye, insanın hayatını inşa etmeye çalışmaktadır. “İnsan”ı görmeden insanla ilgili temel meselelerde söz sahibi olan, bu sebeple de bugün için fark edilmeyen ve hesap edilemeyecek olan zararlar vermektedir.

 

İnsan ve insan telakkisi matematiğin tasallutundan kurtarılmalı, hayat ve hayat telakkisi ise matematikle sıhhatli bir münasebet kurmalıdır. Matematik kendi haline bırakıldığında aşmayacağı sınır, işgal etmeyeceği alan, müdahale etmeyeceği bilgi disiplini bırakmaz. İnsanı gören, insanı anlayan, insana ve hayata ne kadar müdahale etmesi gerektiğini izah eden bir matematik ilmi kurulmadığı müddetçe, mevcut matematiğe karşı şiddetli bir mücadele yürütülmelidir. Ne var ki modern hayatın altyapısı matematik tarafından işgal ve inşa edildiği için, yeni matematik kurulmadığı müddetçe mevcut matematiğe karşı mücadele etme imkanı da yoktur. Bugünkü hayattan matematiği çekip aldığımızda, bir saatlik zaman dilimini bile yaşama imkanından mahrumuz. Hayatı bir saat bile ayakta tutamayan, hayatın deveranını bir saat bile temin edemeyen hiçbir ilim telakkisi, matematiğe ve moderniteye karşı mücadele edemez.

 

   Metin Acıpayam: Zihnimi her daim kurcalayan mücerret matematik bahsine gelelim. Mevcut matematik varlıktan tamamen mücerret hale getirildi. Ne söylemek istersiniz?

 

   Haki Demir: Evet, mevcut matematik varlıktan tamamen mücerret hale gelmiştir. Mevcut matematik, bidayetinde, varlığı sayı ve şekil olarak ifade etmek ihtiyacıyla yola çıkmıştır. Böyle bir ihtiyaç olduğu doğrudur, bu ihtiyacı karşılayacak bir ilim dalı gereklidir. Halen de bu ihtiyaç devam etmekte, matematik ciddi bir ihtiyacı karşılamaktadır. Sınırlarını unutmaması ve aşmaması şartıyla mevcut matematik tabii ki devam etmelidir.

 

Batı bilim telakkisinin ciddi marazları var. Öncelikle bir bilim dalının nihai maksadının ne olduğunu umursamıyor. Bilimi nihai maksadından müstakil hale getirmek, aslında o bilim dalını özü itibariyle imha etmektir. Batı, nihai maksadı umursamadığı için, “yapılabilen yapılmalıdır” yaklaşımıyla, ne yapabiliyorsa onu yapmanın peşine düşüyor. Bu ihtimalde, maksada matuf olmayan, ölçüsüz, mikyassız, çerçevesiz ve tabii ki izahsız şekilde bilgi üretmeye başlıyor. “Sanat için sanat” anlayışında olduğu gibi, “bilim için bilim” noktasına varıyor.

 

Matematik, batının elinde, hiçbir maksadı olmayan bilim dalı haline geldi. Böyle olduğu içindir ki matematik, kaynağı olan varlıktan tamamen mücerret, tamamen bağımsız bir bilgi alanı oldu. Bugünün matematiği, kendini varlık ve vakıalarla test etme ihtiyacı duymayan, muhayyel şekilde kurduğu denklemleri varlık ve hayatta gerçekleştirmeye çalışan, bidayeti ve nihayeti ile irtibatını koparan bir disiplin şeklini aldı. Varlıkla irtibatını kopardığı için tecrit ölçüsünü kaybetti, bunu umursamayı da bıraktı. Tecrit ayarını kaybeden matematik, aslında bilim olmaktan çıktı. Mevcut matematik, mühendislik aleti haline geldi. Oysa mühendislik, matematiğin alet yapma maharetiydi. Modern çağ (bir manada modernite) tatbikat çağıdır. Modern dünyayı inşa eden temel bilimler değil, tatbik bilimlerdir. Temel bilimler, tatbik bilimlerin aleti haline gelmiş, illiyet münasebeti tersine çevrilmiştir. Biyoloji tıbbın, matematik mühendisliklerin aleti olmuş, baba ile evlat yer değiştirmiştir. Matematik, mühendislik taliminin bir aracı yapılmış, mühendislik tedrisatı ne kadar ihtiyaç duyarsa o kadar matematik tahsil edilmeye başlanmıştır. Bu durum temel bilimleri ortadan kaldırmış, temel bilimlerin varlık, insan ve hayat ile ilgili keşif ve izah vasfı yok edilmiştir. Mühendislik, “yapabilme” maharetidir. Mesele sadece “yapabilme” maharetine kilitlenmiş, temel bilimlerdeki izahlardan bağımsızlaşmıştır.

 

Mühendisliğin matematik biliminden bağımsızlaşabilmesinin esas sebebi, matematiğin batının elinde nihai maksadından uzaklaşması, nihai maksadını kaybetmesi, nihai maksadını umursamamasıdır. Temel bilim olarak matematik, kendi asli merkezinden uzaklaştığı içindir ki mühendislik matematikten uzaklaşmış veya matematiği alet haline getirebilmiştir. Batının bilim telakkisi, maalesef “yapılabilen yapılmalıdır” merkezine oturduğu için, temel bilimler maksadından uzaklaşmış, yapabilme mahareti olan tatbik bilimlere teslim olmuştur. Matematiğin merkezini (nihai maksadını) kaybetmesi, insanlık için zannedildiğinden çok daha büyük facialara sebep olmuş, olmaya da devam etmektedir.

 

   Metin Acıpayam: Matematik ve varlık… Matematik ve tecrit… Matematiğin varlığı tecrit eden veçhesiyle alakadar olmak üzere ne söylemek istersiniz?

 

   Haki Demir: Matematiğin merkezi hususiyeti tecrittir. Tecrit, tabiatı itibariyle irtifa kesbetmektir. İrtifa kazanmayan, kazandırmayan tecrit faaliyeti, varlığın hakikatine giden güzergahı bulamamıştır.

Mevcut matematik, tecritte irtifa kesbini (yani dikey tecrit faaliyetini) gerçekleştirememiştir. Mevcut matematik, dikey tecrit faaliyetini, yukarıya doğru irtifa kesbetmek maksadına (istikametine) tevcih edememiş, aksine dikey tecrit faaliyetini aşağıya doğru irtifa kaybetmek şeklinde gerçekleştirmiştir. Varlığı; hakikat, mahiyet, tabiat özelliklerinden tecrit etmiş, en basit, en sığ, en değersiz hususiyetini bırakmıştır, sayı ve şekil özelliği… Varlığı tüm özelliklerinden tecrit etmek, sadece sayı ve şekle hapsetmek, materyalist felsefeyi doğurur. Varlığın hakikatine dönük hususiyetlerini ve tezahürlerini görmemek, materyalizmi tek felsefi telakki, tek varlık telakkisi olarak zihni evrene yerleştirir. Materyalizmin matematik dışında ve felsefi çerçevede gerekçelerinin olduğu malum… Batı, materyalizme matematikle ulaşmış değildir, materyalizme tabii ki felsefeyle ulaşmıştır. Materyalist telakki, varlığı maddeden ibaret görmüş, zihni evreni de maddeyle sınırlı şekilde inşa etmiş, daha sonra materyalizmin matematiğini inşa etmiştir. Materyalizm, matematikteki tecrit maharetini yukarıya doğru (irtifa kazanmak şeklinde) değil, aşağıya doğru saf maddi özelliklerine ulaşacak şekilde kullanmış, ortaya mevcut matematik çıkmıştır.

 

Materyalist matematik olarak ifade edebileceğimiz mevcut matematik, kendi zihni evrenini inşa ettikten sonra, materyalizmi tek istikamet, tek varlık telakkisi, tek hayat anlayışı haline getirmiştir. Matematik, materyalizmden doğup, babasının hakkını teslim eden bir manivelaya dönüştürülmüş, materyalizmi kendi inşa ettiği evrende zaruri netice olarak ortaya koymuştur. Materyalizm ile mevcut matematiğin münasebeti, “kerameti kendinden menkul” cinsindendir. Materyalizm kendi matematiğini üretmiş, matematik de materyalizmi zihni evrenlere yerleştirmenin, zihni gerçeklik haline getirmenin mantık zincirini oluşturmuştur. Kapalı devre bir sistem kurmuş, muhatap olan zihinlerde fasit daire oluşturmuş, biri diğerini doğurmuş, o da diğerini gerekçelendirmiştir.

 

Materyalizm ile mevcut matematik arasındaki bu derin münasebet, sığ bir idrakle keşfi kabil meselelerden değildir. Mevzu derinliğine tahlil edilmediği ihtimalde, bahsini ettiğimiz mesele bilgi manipülasyonu olarak görülebilme vasfına sahiptir. Materyalizm ile mevcut matematik arasında bahsini ettiğimiz münasebet, iradi ve şuurlu şekilde kurulmuş olmayabilir. Buradaki mesele, bir kültür ikliminin, her türlü disiplini kendi bilgi telakkisi ile izah ve inşa etmesiyle ilgilidir. Materyalizmin hakim ve yaygın olduğu batı kültür iklimi, matematik üzerinde şuurlu veya şuursuz şekilde operasyon yapmış, matematiğin merkezi mevzuu olan tecrit bahsini kendi kültür iklimine uydurmuş, böylece materyalizm ile matematik arasında insicamı sağlamıştır. Materyalizmin varlık telakkisindeki (ontolojideki) sığlığı, mevcut matematikte olduğu gibi görülmektedir. Mevcut matematik tasavvur, ancak ve sadece materyalizmi teyit edecek bir altyapıya kavuşturulmuştur. O kadar ki, felsefi materyalizm, matematik materyalizme göre daha girift ve daha derindir. Matematik, materyalizmden devraldığı tasavvuru, sayı ve şekle indirerek, felsefi materyalizmi daha da sığlaştırmıştır.

 

Sayı ve şekil, varlığın en basit ve en değersiz özellikleridir. Matematik, materyalizmden tevarüsen elde ettiği temel tasavvuru, sayı ve şekle indirmiş, onu da tatbik bilimi olarak mühendisliklere teslim etmiştir. Bugünün mühendislikleri, materyalizm tarafından çerçevesi oluşturulan matematiği, alet yapma mahareti haline getirmiş, bu aleti de materyalizmin hizmetine sunmuştur. Mühendislikler, maddenin sadece sayı ve şekli üzerinde çalışan operasyon merkezi haline gelmiştir.

 

Materyalizm, matematik ve mühendislik silsilesindeki irtibat ağı, derinliğine tahlil ve tenkide tabi tutulmadığı için gözden kaçmış, mühendisliklerin materyalizmi hayatta gerçekleştirme manivelası olduğu fark edilememiştir. Günümüzde hiçbir bilgi alanındaki illiyet irtibatını takip edecek derin tefekkür kalmamış, illiyet irtibatı gözden kaçırıldığı için bilgi telakkisinin kaynakları idrak edilemez olmuştur.

 

Materyalizm, maddenin hakikatine yabancı olduğu kadar, insanın hakikati olan ruha da reddiyedir.   Ruh, sayı ve şekille ifade edilemez, insandaki hücre adedini sayabilen materyalist matematik, tabii ki ruhi hususiyetleri tespit edemez. Ruh ve ruhi hususiyetleri reddeden materyalizm, tabii ve zaruri olarak insanı birey (ferd ve şahsiyet değil) ve toplum (cemiyet değil) kavramlarıyla (mefhum değil) ifade etmiştir. Bu çerçevede liberalizm ile sosyalizm, birey ve toplumu matematik denklemlerle izaha yeltenmiştir.

 

Liberalizm, “bir” rakamını kutsamış, sosyalizm ise toplumu, “birleri” toplayarak oluşturmuştur. Liberalizmde mizaç hususiyetlerine atıf yapıldığı zannı, sosyalizmde de toplumculuk merkezinde ahlak (yardımlaşma gibi) zannı gerçek haline getirilmeye çalışılmıştır. Liberalizm ve sosyalizm, tez ve antitez olarak piyasaya sürülmüştür ama özü itibariyle matematik bir değer atfından başka bir şey değildir. Her ikisi de belli bir derinliğe kadar tahlil edildiğinde birbirinden mahiyet olarak farklı olmadığı anlaşılmaktadır.

 

Liberalizm ve sosyalizm, batının (özellikle de materyalist telakkinin) matematik tasavvurunun ufkuyla mahduttur. Sosyalizm, bireyleri (ferd ve şahsiyet olmadığını tekrar hatırlatalım) matematik bir denkleme tabi tutmakta, matematik toplama işleminin neticesine toplum demektedir. Ferdi hususiyetlerin tamamını ihmal etmekte, ihtiyaç duyduğunda ise imha etmekte, insanları ferd olmaktan uzaklaştırarak, toplama işlemine sokabilecekleri “birey” haline getirebilmekte, böylece siyasi, iktisadi, içtimai tezlerini gerçek kılmaya çalışmaktadır. Liberalizm ise, ferdi hususiyetlere atıf yaptığı zannını oluşturmakta fakat o da nihayetinde insanı şahsiyetten uzaklaştırarak “birey” haline getirmekte, böylece eşitlemekte, ilginçtir toplama ihtiyacı bile hissetmemektedir. Ne var ki mesele siyasete geldiğinde bir toplama ihtiyacı hasıl olmakta, onu da toplum olarak değil, siyaseten toplama yapmak için bir manevraya girip, demokrasiyi teklif etmektedir. Toplama işlemini toplum olarak değil, yönetim olarak yapmakta, toplama yerini de sandık olarak tespit etmektedir. Yani dağınık toplama…

 

Matematik tasavvurun ve bu tasavvurun oluşturduğu ufkun, insani meselelerdeki tesirini görünce dehşete düşmemek imkansız. Her kültür iklimi muhakkak ki kendi bilgi telakkisi ve bilgi evreniyle mahduttur. Yine her kültür iklimi, ufku içine aldığı bilgi disiplinlerini kendinin mensup olduğu temel telakkiyle yeniden inşa etmektedir. Batının bugünkü maddi kuvvet temerküzünü mümkün kılan mühendislik, matematiği doğru anlamış olmasından değil, onun yapabilme maharetini keşfetmesinden kaynaklanıyor. Ne var ki zafiyeti de matematiğin diğer boyutlarını (özellikle de esasını) yanlış anlamasından doğuyor. Bu yanlış anlama, kuvvet temerküzünü mümkün kıldı ama insan ve hayatı kaybetmesine sebep oldu.

 

İnsan ve hayatı, materyalizm, matematik ve mühendislik silsilesinin imkan alanına hapseden batı, hem bilimleri iğfal etti hem de hayatın insani altyapısını imha etti. Materyalizm, matematik ve mühendislik silsilesine geçit verir hatta bu silsileyi icbar da edebilir buna mukabil materyalizm, ahlak ve insan silsilesini kuramazdı. Matematik ve mühendislik istikametindeki silsile materyalist telakki için iradi bir tercih değil, aksine zaruri bir güzergahtır. Materyalizm, matematik, mühendislik silsilesini inşa eden veya zaruri olarak bu silsileye yakalanan batı, silsilenin son halkası olan mühendislikte kalakaldı. Babası materyalizm olan mevcut matematik tasavvurdan ahlak ve insana geçit açması kabil değildi. Mevcut matematikten insana yol çıkmaz, en fazla insanı istatistik değer haline getiren bir parantez açılabilir. Matematiğin tabiatı tecrit hamlesine dayandığı için, öyle ya da böyle tecrit faaliyetinden kaçamaz. Matematik, tecrit cehdinin kurduğu sayılı ilimlerden birisidir. Maalesef tecrit ilimlerinin içinde mecrasını bulamayan belki de tek ilimdir.

 

Riyaziye ilminin inşasına iyi başlamıştık. Muhkem bir çerçeveye oturtamadan ve sıhhatli bir mecraya dökemeden ilmi cehd, keşif ve inşa maharetimizi kaybettik. Riyaziyenin teknik altyapısını kurduk tam fikriyatını kuracakken tarih sahnesinden çekildik. Teknik altyapısını kurduğumuz riyaziyeyi batı teslim aldı, fikriyatını kurmadığımız için kendi kültür iklimine nakledebildi. Oysa başka ilim dalları da kurmuştuk, tasavvur ve tefekkürünü inşa ettiğimiz hiçbir ilim dalını batı kendi kültür iklimine nakledemedi. Büyük çaplı misali olan tasavvuf ilmini asla anlamadı ve nakledemedi, küçük çaplı misali olan “ilm-i sima”yı bile anlamadı ve nakledemedi. İlim tarihinden geri çekilmemizin en büyük kayıplarından birisi, belki de birincisi riyaziyedir. Riyaziyeyi esas mihrakına bağlayamamamızın birinci sebebi ise tasavvuftur. Çünkü tasavvuf muhteşem bir insan mimarisidir, bu manada olmak üzere misilsiz bir insan matematiği yani ruhi matematiktir. Üstelik tasavvuf ilmi, birçok ilmin de kuluçka makinası olmuş, mesela “ilm-i sima” oradan istihraç edilmiştir. Sadece ilm-i simanın olduğu bir kültür ikliminde bile matematiğe olan ihtiyaç tabii olarak azalmaktadır. Ne var ki hiçbir ilim dalı lüzumsuz değildir ve riyaziyeyi asıl mihrakına bağlama mesuliyeti mevcuttur. Yazık ki bunu yapamadan medeniyet krizine girdik. Hakikat ilmi olan tasavvuftan mevcut matematik tasavvur çıkmazdı. Tasavvuftan riyaziye istihraç etmek, tarihte emsali az bulunan bir tefekkür hamlesi olurdu. Fakat tasavvufun keşif ve inşa ettiği ilimlerden bir riyaziye istihraç etmek kabildi ve buna en yakın olanı ise “ilm-i sima”dır. İlm-i simadaki riyazi tasavvur, batının aklını çatlatacak çaptadır. Fakat ilm-i simadaki riyazi tasavvur, madde matematiği değil, insan matematiği, ruhi matematiktir. Zaten eksik olan da budur.

 

Riyaziyeyi kaybettiğimiz için mevcut matematikteki tecrit hamlesi, mahiyetsiz ve özelliksizdir. Birkaç asırdır batının elinde yontulan matematik, tabiatında bulunan tecrit hususiyetini de kaybetmiştir. Batı, felsefeyle bir miktar girift meselelere yönelebilmişse de, felsefenin akıldan başka bir idrak melekesi ve aleti olmadığı için, İslam irfanındaki derinlik ve giriftlik zirvesinin eteklerine ancak ulaşabilmiştir. Son birkaç asırdır yaygınlaşan materyalizmin baskısıyla giriftliği ve derinliği maddede aramaya başlamış, maddeyle mahdut ve madde seviyesinde sığ bir derinlikte karar kılmıştır. Bu çerçevede oluşturduğu bilgi evreninde yoğun şekilde kullandığı matematik, sığlaşmaktan kurtulamazdı, kurtulamadı.

 

Mevcut matematik, farklı seviyelerde tecrit hamlesini gerçekleştiremedi. Varlığın tabiatında mevcut olan meratip silsilesini görmesi beklenmezdi zira bu idrak İslam irfan müktesebatı tarafından keşfedilmişti. Riyaziyeyi esas mihrakına bağlayabilseydik, varlığın tabiatındaki her seviye için mümkün olduğu nispette bir matematik tasavvur peşine düşecektik. Böylece belki de varlığın her mertebesi için farklı bir matematik tasavvurumuz olacak, farklı matematik evrenler terkip edecektik. Her mertebenin riyazi tasavvuru, o mertebeye ait çok sayıda ilim dalını doğuracaktı. Batının elinde sadece akla teslim edilen pozitif bilimler, bizim elimizde mevcut ilim sayısından çok daha fazlasıyla “müspet ilimler” mecrasını zenginleştirecekti.

 

   Metin Acıpayam: Mücerret matematikte tecrit, mümkün müdür? Yoksa makbul mü?

 

   Haki Demir: İlk bakışta mümkün olan, yani orta zekanın bile görebildiği tecrit hamlesi, makbul bir tecrit faaliyeti değildir. Her şeyin orta zekaya teslim edildiği bugünün dünyasında, matematiğin orta zeka seviyesindeki tecrit hamlesini kabul etmek, meseleyi dört işlem parantezine almak ve orada sabitlemektir.  Makbul sayılacak “mümkün tecrit”, dehaların tecrit istidat ve hamleleridir. Riyaziye, dehaların tecrit hamleleriyle kurulmuştur, ne var ki batıya intikal ettikten sonra orta zekanın ufkuna teslim olmuş, sadece pratik imkanlarıyla iktifa edilmiştir. Mücerret tefekkürden, “yüzüne sigara dumanı üflenmiş gibi kaçanlar”, riyaziyenin yarım bıraktığı tecrit hamlesinin batı tarafından sığ bir seviyede sabitlenmiş hali olan mevcut matematiğin, dünyada olmaz zannedilen büyük işleri başaracak bir mühendisliği kurduğunu görmeleri gerekir. Mücerret tefekkür, müşahhas düşüncenin mevcut şartlarla kuşatılmış muhafazakar ufkunu aşma maharetidir. Mevcut şartların ve imkanların aşılması, yeni tasavvurların ve hamlelerin mayalandığı zihni evrenleri inşa eder. Yeni zihni evrenler ise kendilerini varlık ve hayat planında gerçekleştirmenin tatbik ilimlerini kurar ve yeni bir dünya meydana gelir.

 

Orta zeka için mümkün olan tecrit sınırını sabitlemek, dehaların ufkunu zehirler. Riyaziyedeki deha keşfi, ürettiği imkanların kullanılması sınırında kalınca, matematik bitti ve mühendislik başladı. Bugünün dünyasının mühendislikte yoğunlaşması, matematikteki tecrit hamlesinin ve deha katkısının akamete uğramasındandır. Zira orta zeka tatbikatı sever. Bugünün dünyasında yüksek zekaların da mühendisliklerde istihdam edilebilmesi, mevcut matematiğin tecrit uzvunun iğdiş edilmesindendir. Materyalist felsefenin ufkuna hapsedilen mevcut matematik, tecrit istidadını kaybedip, mahdut bir bilgi telakkisine ve evrenine mahkum edildiği için, yüksek zekaları, tatbikatın tabiatında da nispeten mevcut olan giriftlikle meşgul etmektedir. Bir zamanlar İslam’ın ilim ve irfan müktesebatı için söylenen “gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı” beyanı, bugünün dünyasında batı için ileri sürülmekte, batının tasarrufu altındaki tüm bilimlerin söylenecek her sözü söylediği iddia edilmektedir. Bu durum, önce tefekkürü sonra da daha zor olan mücerret tefekkürü bitirmiş, insanlığı batıya mahkum etmiş, batıda ileri sürülmeyen bir iddiayı dillendirmek “akademik hurafe” haline getirilmiştir. Batı akademik standardı temsil etmekte, onun aksine söylenen her söz de akademik hurafe kabul edilmekte, böylece batıyla mücadele kendi topraklarımızda (ve kendi üniversitelerimizde) akamete uğramaktadır.

Batının ne dediğini umursamaksızın mesele yeniden ele alınmalı, tecrit hamlesinin nihai maksadına vasıl olması sağlanmalı, riyaziye ikmal edilmelidir. Matematik tasavvurdaki marazi hal, matematiğin dikey ufkunu kapatmış, tecrit hamlesini akamete uğratmış, en kötüsü mevcut halin ideal hal olduğu hezeyanını yerleştirmiştir. Mevcut matematik tasavvurda inkılap yapmak atomu çatlatmaktan daha zor hale gelmiştir. Bu ve başka sebeplerle, matematikle uğraşmaktan ziyade, riyaziyenin kaldığı yerden devam etmek, onu ikmal etmek, tecrit ufkunu yeniden açmak için hamleler yapmak daha doğrudur. Bugünün dünyasında matematik geniş bir sahayı işgal etmiştir. Matematikle ilgili büyük bir hamle yapmak, onu aslına irca etmek mecburiyettir. Aksi halde mevcut matematiğe ve onun ürettiği hayat altyapısına ve gerçekliğine teslim olmak kaçınılmazdır. Mevcut matematiğe teslim olmak, batıdan bağımsızlaşmanın, yeniden medeniyet hamlesini başlatmanın önündeki ciddi engellerden biridir. Zihni evrenimizi kuşatan, bilgi telakkimizi tayin eden matematik gerçeklik, İslam ilim ve tefekkür mecralarını açmaya mani olmakta, bu istikametteki tüm hamlelerimiz matematik gerçeklik karşısında “muhayyel” kalmakta, insan zihnine ve hayatın altyapısına sirayet etmemektedir. Sirayet ettiği takdirde de, düalist bir yapı oluşturmakta, matematik gerçekliği aşamamakta, onunla beraber var olmaya devam etmekte, bu ise eklektik bir kavrayış oluşturmaktadır. Saf İslam idrakine yol açılmamakta, İslam’ın hayatını inşa etmek zorlaşmaktadır.

 

   Metin Acıpayam: Maksadını aşan tecrit kaçınılmaz olarak ölçüsüzlüğe gidecektir. Bu husus hakkında ne söylemek istersiniz?

 

   Haki Demir: Maksadı olmayan tecrit, kaçınılmaz olarak ölçüsüzdür. Çünkü maksat yoksa istikamet, istikamet yoksa ölçü yoktur. Maksat ve istikametin olmaması, tarifsizlikle malul bir bilgi alanı oluşturur. Mevcut matematik, riyaziyeden miras aldığı tecritle barışamamış, riyaziyenin yüksek irtifalı tecridini nakledememiş, matematiğin tabiatında mahfuz olan tecritten de vazgeçememiş, babasını reddeden bir nesepsiz, reddettiği nesebin yerine kendini müstakil olarak inşa etme maharetini göstermemiş bir ucube olarak kalmıştır. Varlığı neden sayı ve şekle indirdiğini izah etmemiş, belki de edememiş, tecridin yönünü aşağıya çevirmiş olmayı dert edinmemiştir. Soyutlama, vasıfsız ve mahiyetsiz bir kelimedir ve herhangi bir hususiyetten uzaklaşmak için kullanılabilir. Tecrit mefhumu ise vasıfsız, mahiyetsiz, istikametsiz değildir, aksine irtifa istikametinde varlığın arazlarından (en az değerli özelliklerinden) kurtulmanın tefekkür cehdidir.

 

Matematiğin tabiatı gereği bu tür meseleleri dert edinmemesi iddiası, riyaziye ile arasındaki temel farktır, yine bu iddia materyalizmin matematik vasıtasıyla kurduğu tuzaktır. Riyaziye temadi etse ve ikmal edilebilseydi görülecekti ki başka bir matematik tasavvur ve matematik ilmi olacaktı.

 

Matematik tecritteki ölçü ihtiyacı, varlık ve bilgi telakkisi oluşturmaya matuftur. Veya matematik tecritteki ölçü ihtiyacı, varlık ve bilgi telakkisinin matematik evrendeki tezahürüdür. Daha doğrusu ikinci ifadedir ve matematik, her ilim dalı gibi temeldeki bilgi telakkisinin kendi sahasındaki tezahürü olmalıdır.

 

Matematik, tabiatı gereği nizami bir bünyeye sahiptir, matematikte liberalizm olmaz, kaos ve keşmekeş olmaz, dağınıklık ve tenakuz olmaz. Matematik tüm bunları bünyesine alamaz, bünyesinde taşıyamaz. Her nasıl olursa olsun, matematik nizam arayışıdır ve nizamı bir şekilde bulur veya kurar. Hal böyleyse mesele nedir? Mevcut matematiği neden tenkit ediyoruz, zira bir şekilde ve bir zaman sonra nizama ulaşacak, onu arayıp bulacak, bulamazsa kuracaktır. Buraya kadar tamam da, bu noktada bir problem var. Matematik tasavvurun ufku… Matematik tasavvur hangi bilgi evreninin ufkuna hapsedilmişse matematik o evrenin nizamını arar. Tabiatındaki nizam arayışı, ufkunun genişliğini garanti etmez. Bir bilgi ve tefekkür alanının ufkunu tayin eden ana amillerden birisi de tecrit istidadıdır. Materyalist felsefe, matematik tasavvuru kendi ufkuna, materyalist bilgi evreninin ufkuna mahkum etmiştir.

 

Bunu yapabilmek için matematikteki tecrit istidadını kısırlaştırmış, tecrit istidadı kısırlaştırılan mevcut matematik de varlığın sayı ve şekil özelliklerine kadar düşmüştür. Bu durumda matematiğin aradığı ve bulmayı umut ettiği nizam, sayı ve şekille mahduttur, o sınır dahilinde de nizami bir çerçeve kurmuştur.  Mevcut matematikteki nizami altyapı aldatıcıdır. Tecrit istidadı köreldiği için sığ bir nizam arayışıyla meşgul olmuştur. Mesela bataklığa mahkum edilmiş, bataklıktan ibaret bir sahaya sıkışmış, kaçınılmaz olarak da bataklığın nizamını aramak ve kurmak durumunda kalmıştır. Bataklıkta bir nizami çerçeve oluşturması, tabiatına uygun faaliyet gösterdiği şeklinde anlaşılmış, bünyevi marazlar taşıdığı gerçeği gözlerden ırak tutulmuştur. Meseleyi matematiğin nizami yapısında arayanlar çıkmaza girmiş, kaos göremediği için mevcut matematiği ideal zannetmiştir. Nizami çerçevesinde de problemlerin olduğu doğrudur ama esas problem tecrit ölçüsüzlüğünde, buna bağlı olarak da ufkundadır.

 

Matematik tecritteki ölçüsüzlük ve sığlık, bilginin terkibini önlemiş, bilgiyi dağıtmıştır. Kendi bünyesindeki nizami çerçeveye bakılarak bilgiyi dağıttığını görmek mümkün değildir. Matematik, kendi ufuk alanında bir nizam kurmuş, kendi sahasının dışındaki bilgiyi ise tecrit sığlığından dolayı dağıtmıştır. Mevcut matematiğin kendi sahası dışındaki bilgiyle ilgilenmediğine dair bir savunma yapması mümkün değildir. Her ne kadar teorik çerçevede bu savunma geçerli gibi görünse de, mevcut matematiğin batı bilim telakkisi içindeki yerine ve hayata müdahale derinliğine bakıldığında, böyle bir manevraya imkan verilmemelidir. Tecritteki ölçüsüzlük ve sığlık, bilgi toplamının terkibine mani, bilgi savrulmalarına sebep olmuştur. Bilgide terkibi mimari kurulamamış, bilgi piramidi inşa edilememiş, batıdaki bilgi yekunu yatay toplam halinde birikmiştir. Yatay bilgi müktesebatı, kaçınılmaz olarak bilgide kaos, ilimde savrukluk, tefekkürde keşmekeş oluşturur. Batı, tam da bu sebeple kendi ürettiği bilgide boğulmaya başlamıştır.

 

   Metin Acıpayam: O halde tecridi matematikteki ölçüsüzlük, varlık telakkisini imha etmiştir.

 

   Haki Demir: Evet… Mevcut matematikteki tecrit; akıl almaz, tefekkür kabul etmez bir sığlıkla maluldür. Felsefi çerçevede varlık telakkisinin en sığ olanı materyalizmdir. Matematik tecritteki sığlıktan dolayı varlık telakkisi materyalizme, altın tepsi içinde teslim edilmiştir. Matematik, batının “kutsal metni”dir. Bizim artığımıza kutsal metin muamelesi yapan batı, ne hazindir ki usta bir manevrayla tefekkürünün temeli haline getirmiş, insanlığa da bunu kabul ettirmiştir. Mevcut matematikteki mantık silsilesi (bilgi dizgesi mi diyorlar), girift bir varlık telakkisine geçit veremezdi. Bugünün dünyasında materyalizmi ayakta tutan, matematiktir. Fizikteki (özellikle mikro fizikteki ve kuantum fiziğindeki) gelişmeler tam aksini göstermesine rağmen, hala materyalizmin ayakta kalması, hala temel bir sorgulamaya tabi tutulamaması, matematik zihni altyapıdan kaynaklanmaktadır. Fizikteki keşifler, varlığın yapısındaki giriftliğe dair çok şey söylemesine rağmen, matematik tasavvurun bir türlü gelişmemesi, fiziğin ilerlemesine de mani olmaktadır. Matematik tasavvur (veya matematik bilgi evreni), en basit ifadesiyle genişletilemediği için fizikteki ilerleme de tıkanmış durumdadır. Zira fiziğin ulaştığı noktaları mevcut matematik tasavvur taşımamakta, izah edememektedir. Matematik izah edemediğinde fiziğin belli bir sınırdan öteye geçmesi kabil değildir.

 

Fizikteki keşifler, batı dünyasının zihni tecrit istidadını ve hamlesini aşmış fakat fiziğin maddeyle meşgul olan bir bilim olmasından dolayı tecrit bahsi gündeme gelmemiştir. Zaten fizik bilimi batıda hiçbir zaman tecrit bahsini ihtiva etmemişti. Tecrit bahsini batı kültür ikliminde matematik üstlenmişti. Matematikteki tecrit sığlığı, tecrit istidadı ve niyeti olmayan fizik bilimini zora soktu.

 

Fizik biliminin madde altına ulaşması, bazılarının da buna ikinci aydınlanma demesi bile meseleyi anlamalarına kafi gelmedi. Fizikteki keşiflerin felsefedeki kriz dönemine denk gelmesi ise batı için başka bir hüzün kaynağıdır. Felsefe, fizik bilimine nispeten tecrit istidadına sahipti ve krize girmemiş olsaydı bugünkü fizik bilimi keşifleri için en azından tefekkür temrinleri yapabilirdi. Felsefe krize girip de pozitif bilimler ilerlemeyi sürdürünce, materyalizm varlığını devam ettirme imkanını buldu. Oysa bugünkü fizik biliminin ulaştığı nokta, materyalizmi çoktan imha etmişti. Felsefedeki kriz, matematik tasavvurdaki sığlık, fizik bilimindeki hamlelere rağmen materyalizmin can kurtaran simidi olmuştur.

Batı, temel telakkisi olan materyalizmi, materyalizmin güçlü delilleri olduğu için değil, tam aksine bilgi ve bilim telakkisindeki ve matematik tasavvurundaki sığlık sebebiyle muhafaza edebilmektedir. Batının bu durumu bizim için bir anlam ifade etmez, aksine kör alanlarının çoğalmasından ve zafiyetlerine yaslanmasından dolayı materyalizmde ısrar etmesi, çok meşhur tabirle “bilimin aydınlığı”nda yaşadığını göstermez, aksine derin bir cahilliğe sürüklendiğinin delilidir. O çukurda kalmasının bizim için bir mahzuru yok, önümüzdeki bir milyon yıl o çukuru mesken edinmesinden memnun oluruz. Mesele, batıya kendi körlüğünü anlatmak değil, bizim kendimiz ve insanlık için ne yapacağımızdır.

 

   Metin Acıpayam: Tecridi matematiğin, aklın ufkunu göstermesi bakımından faydalı olabileceği yönündeki ihtimale ne diyorsunuz?

 

   Haki Demir: Zekanın ve aklın ufkunu görmek birçok mesele için hayati ehemmiyettedir. Felsefe aklın ve zekanın ufkunu tespit edemediği için başka idrak melekesi ve idrak yolu mevzuunda tereddüde düşmüş, rasyonalizmden en uzak felsefi cereyanlar bile rasyonalizme teslim olmak zorunda kalmıştır. Zekanın ve aklın ufkunu görmek aynı zamanda insan telakkisinin sıhhatli şekilde oluşturulması için de şarttır.

 

Akıl ve zekanın ufku görülemediğinde her şey bunlara havale edilir. Akıl ve zekanın ufkunun sınırlı olduğu anlaşılamadığı takdirde, akıl ve zekayı aşmak ve mesela kalb ve ruha ulaşmak, onların idrak istidatlarından faydalanmak kabil olmaz. Akıl ve zeka ufkunda kalanlar, maveraya (meçhule-gayba) iman etseler de, hayatlarını materyalist altyapıda yaşamaktan kurtulamaz. Akıl ve zekanın tecrit ufku, en fazla maveranın olduğunu kabul edecek eşiğe gelir ama oradan ileriye gidemez. Dolayısıyla bu türden zihni organizasyonlar, imanı da sadece bilgi bahsi olarak anlar.

 

Aklın ve zekanın ufkunu ve sınırını tespit etmenin kestirme ve emin yollarından birisi matematiktir, matematikteki tecrit istidadıdır. Matematik yoluyla yapılacak tecrit temrinleri, itikadi hasarlara yol açmaksızın akıl ve zekanın ufkunu göstermesi bakımından fevkalade faydalıdır.  Çıplak akıl ve zeka, yani akl-ı selime ulaşamamış idrak melekesi, had bilmez. Kuru akıl (pozitif akıl) herhangi bir meseleyi anlamayacağına ikna edilemez. Anlamayacağı bir mevzuun olduğuna kanaat getirmeyen akıl, başka bir idrak yoluna da geçit vermez. Aklı, tevhid gibi hassas meselelerde test etmek, sayısız sapıklığın yolunu açar. Batının inşa ettiği pozitif akıl (kuru akıl), doğrudan temel İslami meselelere yönlendirildiğinde, imanı muhafaza etme ihtimali gayet zayıftır. İslam’ın aklı aşan bir muhteva yekunu olduğunu, akılla anlaşılacak meseleler olduğu gibi asla anlaşılmayacak mevzular da olduğunu izah etmenin muhkem yollarını keşfetmeliyiz. Bu yollardan birisi, aklı, temel İslami meselelere yönlendirmeden önce ufkunu ve sınırını anlamasını temin edecek temrinlerdir. Bu temrinlerin bir yolu, akıl ve zekayı matematik tecritte yormak ve ufkuna ulaştırmak, bununla beraber o ufuktan öteye yol olduğunu anlamasını sağlamaktır.

 

Matematikle meşgul olmayan akıl, tecrit cehdine sahip olmakta zorlanmakta, yolunun mücerret tefekküre çıkması zorlanmaktadır. Tecrit istidadı mizaç hususiyetlerinde mevcut olan insanların akıl ve zekası, tecrit temrinleriyle yorulmadığı takdirde “idrak krizine” girmemekte, idrak krizine girmediğinde ise üst idrak merkezi olan “akl-ı selim”e sıçrayamamaktadır.

 

Aklın ufkuna ulaşamayan, o ufkun ötesini seyredemeyen (o ufkun ötesi olduğunu göremeyen) insan zihni, hiçbir mevzuu aklın faaliyet alanından çıkarmaz. Meselenin özü bu noktadadır, akıl her şeyi kendi faaliyet alanı, idrak alanı olarak gördüğü müddetçe İslam’ın yekununu anlamaz. Mesele maveraya ait mevzuların olduğunu iman yoluyla bilmek değil, mesele maveraya açılan kapıyı bulmak, o kapıdan ne ile geçileceğini anlamaktır. Akıl, maveranın eşiğine ulaşmadığı takdirde, insan idraki maverayı bilgi meselesi olmaktan çıkarmaz.

 

Matematik tecrit, aklın ufkunu ve sınırını tespitte mahir olduğu kadar akl-ı selimin inşasında da lüzumludur. Muhakkak ki başka sahalardaki tecrit faaliyeti de aklın ufkuna ulaşmayı ve akl-ı selim ihtiyacını hissetmeyi mümkün kılar. Ne var ki temel İslami meselelerdeki tecrit faaliyeti, akl-ı selimin inşasından önce (tecrit istidadı olanlarda) gerçekleştiğinde, istikamet üzere kalmayı zorlaştırmaktadır. Bu ihtimal tabii ki kalıcı idrak hasarları oluşturabilmekte, sapık itikatlar zuhur edebilmektedir. Sadece matematik tecritle akl-ı selimin inşası ve sahih istikametin muhafazası mümkün değil. Fakat akıl ve zekanın tecrit güzergahında yorulması ve “aczin idraki” bahsine tehlikesiz bir sahada ulaşması zaviyesinden mühim bir imkandır. Böyle bir imkan var, buna karşı hassasiyetsiz davranmak, en azından maarif telakkisi ve talim ve terbiye nizamı tesisinde büyük eksiklik olur.

 

Akıl ve zekanın matematik tecritte yorulduğu vakadır. Matematikçilerin, matematiğin tabiatına rağmen devrimci olamamasının bir sebebi de budur. Matematik, akıl ve zekayı gerçekten yoran, onları aciz bırakan bir özelliğe sahiptir. Batıda ve doğuda alternatif bir matematik tasavvurun geliştirilememesinin temel sebebi, akıl ve zekanın hiçbir sahada olmadığı kadar yorulmasıdır. Matematik, akıl ve zeka üzerinde öyle yorucu bir tesir bırakıyor ki, o akıl, değil devrimci olmak, yerinden kımıldayamaz hale geliyor. Bu sebeple hamle istidadını muhafaza eden akıllar, matematikçilerinde değil, mühendislerin aklıdır. Zira mühendislik, aklı matematik kadar yormamakta, vakumlamamaktadır. Bunun temel sebebi ise, mühendisliğin tatbik bilimi olmasıdır, tatbik bilimleri nazari sahada yorulmazlar. Matematik tecritle akıl ve zekayı yormak, mevcut matematik tasavvurda idrak hamlesini inkıtaa uğratıyor veya zayıflatıyor. İslam maarif nizamında akıl ve zekayı matematik tecrit temrinleriyle yormak, idrak istidat ve hamlesini inkıtaa uğratmak için değil, bilakis yüksek idrak melekesine ulaşmak içindir. Bu imkan bizde (Müslümanlarda) var, zira bizim varlık ve bilgi telakkimiz, akıl ve zekayla mahdut değildir. Bilgi telakkimizin maveraya açılan bir yolu mevcuttur, akıl ve zekayı o eşiğe kadar getirip, yüksek idrak melekesine sıçramasını temin edebiliriz. Bu nokta, bizim (Müslümanların) batıdan ve diğer kültür coğrafyalarındaki insanlardan üstün olduğumuz mühim bir idrak imkanıdır. Batılı zihin, akıl ve zekanın ufkuna ulaştığında kendi içine çöker, çökmüştür de, zira filozoflar bu noktaya vardıklarında ya çıldırmış ya da intihar etmişlerdir. Oysa biz o noktaya vardığımızda esas güzergaha girmiş oluruz. Bunu yapabilmek için batının insan telakkisinden bağımsızlaşmak, insanın merkezinin beyin değil kalb ve ruh olduğunu idraken bilmek, bunun idrak melekelerini (yani akl-ı selimi) inşa etmektir. Zaten bu çaba, akl-ı selimi inşa etmek içindir.

 

   Metin Acıpayam: Gelelim maddenin matematiği meselesine… Maddenin matematiği kurulmuş mudur? Kurulmadıysa kurulabilir mi?

Haki Demir: Maddenin matematiği kurulmamıştır, maddenin matematiği kurulamadığı için varlığın (maddeden ibaret olmayan toplam varlığın) matematiği zaten kurulamamıştır. Maddenin matematiği kurulabilseydi, varlığın matematiğini konuşmak daha kolay olurdu. Varlığın maddi tezahürü olan kısmı için kurulamayan matematiğin, toplam varlık için kurulmasından bahsetmek çok zor bir iştir.

 

Mevcut matematik, maddenin matematiği olma iddiasındadır. Fakat temelde materyalist telakkinin sınırlarına hapsedilen mevcut matematik, maddenin matematiği olma iddiasını, aynı zamanda toplam varlığın matematiği olma iddiası şeklinde izah etmektedir. Materyalist telakki, varlığı maddeden ibaret gördüğü için, maddenin matematiği, toplam varlığın matematiği iddiasıyla karşımıza çıkmakta, bu nokta fark edilmediğinden dolayı da matematik tasavvurun mevcut şekline takılmaktayız.

 

Materyalist temelli matematik tasavvur, toplam varlığın matematiği olma iddiasından dolayı mevcut matematik tasavvurun (matematik evrenin) genişleme imkanı olmadığı zannına kapılıyoruz. Batılı tabirle metafiziğin matematiği olabileceği ihtimalini yok sayıyor, mesela cinlerin matematiğinin nasıl bir şey olabileceğini merak bile etmiyoruz. Bu durum tabii ki fizik bilimi için de aynen geçerlidir, cinlerin fizik bilimini merak etmediğimiz için, maddeye hapsolmuş bir bilim evreninde patinaj yapıyoruz.

 

Hepsi bir tarafa, sadece cinler aleminin fizik ve matematik ilmi üzerinde düşünmeye başlasak, bambaşka bir fizik ve matematik evrene kapımızı açmış oluruz. Materyalist temelli batı bilim telakkisinin cinlerin varlığını kabul etmemesi karşısında bu tür yaklaşımlarımızın bir kıymet ifade etmeyeceği aşikardır. Onların tabiriyle “bilimsel” bir meseleden bahsetmiyoruz. Tamam da bizim varlık ve bilgi telakkimiz tamamen farklıdır, buna rağmen neden batının materyalist temelli bilim telakkisiyle kendimizi sınırlıyoruz. Batının ne dediği niye umurumuzda olsun ki? Kendi varlık ve bilgi telakkimizi batıya test ettirmek, onaylatmak gibi aciz ve aşağılık kompleksine kapılmaktan ne zaman kurtulacağız?

 

Maddenin matematiğini tam manasıyla kuramadığımız için, metafizik matematiği gündemimize bile alamıyoruz. Oysa cinler aleminde ayrı bir matematik ve fizik bilimi mevcut. Batının aksine biz (Müslümanlar) cinlerle, özellikle de cinlerin Müslüman olanlarıyla ve tabii ki onların da alimleriyle münasebet kurmanın yollarını biliyor, tarihte olduğu gibi bugün de münasebet kurabiliyoruz. Müslümanların ilim telakkisi maddeyle, dolayısıyla materyalizmle mahdut değildir. Cinler aleminin matematik ve fiziğinden bize ne dememiz mümkün değil, zira Müslümanların varlık telakkisi, mahlukatın toplamını ihtiva eder, bu sebeple bilgi ve ilim telakkisi de varlığın toplamını muhatap alır.

 

Cinler aleminin matematik ve fizik ilmini ilim telakkimize dahil ettiğimizde göreceğiz ki, muhteşem fırsatlar ve imkanlar ortaya çıkacak, ilim telakkisinin hacmi hayal bile edilemeyecek kadar genişleyecektir. Cinler alemindeki matematik ve fizik ilmi, aynı zamanda şimdiki teknolojinin çok üstüne çıkmamıza imkan verecektir. Yepyeni bir teknoloji üretme imkanı elimizin altındayken, batının bilim telakkisi içine sıkıştık ve onların ileride olduğu teknolojinin peşinden koşmakla meşgulüz. Dolayısıyla yetişemiyoruz. Mevcut matematik ve fizik bilimiyle tabii ki ilgilenelim, bunların teknolojisini tabii ki ihmal etmeyelim ama bunların çok ötesinde ve üstünde bir teknoloji geliştirme imkanı sadece bizde olmasına rağmen, “batı bu konuda ne der?” cinsinden sünepelikle uzak duruyoruz. Cinler aleminin ilmi, insanlık aleminin anlamayacağı cinsten değildir. Cinlerin bize görünmeden bizimle birlikte yaşayabilmesi, onların insanlardan üstün varlıklar olduğu zannını üretiyor. Oysa İslam varlık telakkisinden biliyoruz ki, kainatta insandan daha üstün varlık yoktur, buna melekler de dahildir. Kalb ilimleri (ruhi ilimler), cinler aleminin ilimlerinden çok ileridedir. Batı bilim telakkisinin maddeye perçinli olmasından dolayı batının kabul etmediği cinler alemini biz de her nedense bilgi telakkimizden çıkardık. Mesela sadece cinler aleminin ilminden ibaret olsaydı belki tahammül edilebilirdi, aynı zamanda insanlık aleminin kalbi-ruhi ilimlerini de unuttuk. Kalb evreninin fizik ilmi de matematik ilmi de cinler aleminin fizik ve matematik ilminden çok ileridir.

 

Kalbi (ruhi) ilimler, hakikat (ve tevhid) ilminin şubeleri olarak tasavvufun inhisarındadır. Bir müddetten beri tasavvufla sıhhatli bir münasebet kuramayan Müslümanların bir kısmı, kendini materyalist temelli bilim telakkisine hapsettiği için, meselenin özü gözden kaçırıldı. Tasavvuf tevhid ilmi olmak bakımından kuru bilgi meselesi haline getirilemiyor veya bu hale getirilmesine meşayıh-ı kiram müsaade etmiyor. Buna mukabil bir kısmı aklın idrak alanında olan cinler aleminin ilimleri tahsil edilebilir, bir ilim sahası haline getirilebilir. Mevcut matematik maddenin çok az kısmını kendine mevzu edinmiş, bu sebeple maddenin matematiğini bile ihata edici şekilde kuramamıştır.

 

Atom altına inen fizik bilimi, maddenin şekil ve hatta sayı özelliklerini kaybetmiş, daha doğrusu bu özelliklerin ötesine geçmiştir. Batıya uygun tabirle ifade etmek gerekirse, metafizik alana doğru hızla ilerlemektedir. Mikro fizikte maddenin şekil ve sayı özelliklerini kaybeden fizik bilimi, mevcut matematiğin iflasını ilan etmiş, ne hazindir ki materyalist temelli bilim telakkisinin fizik ve matematik şubesi bu meseleyi hala anlamamıştır. Mikro fizikte mevcut matematiği kullanmakta ve bunda ısrar etmekte olan batı, kaçınılmaz olarak yanlış hesaplar yapmakta, dolayısıyla fizik biliminde de ilerleme sağlayamamaktadır. Pozitif bilimlerin yeni bir bilgi alanına girmesinin ön şartı, o sahanın matematiğini kurmaktır. Bir bilgi alanının matematiği yoksa o alana pozitif bilimlerin girmesi, girmeye çalışması beyhude bir çabadan ibarettir.

 

Mevcut matematiğin muhayyel bilim haline geldiği tezinin sarih şekilde görüldüğü bilgi alanlarından birisi mikro fiziktir. Bu durum aynı zamanda uzay tasavvurunda da (nispeten makro fizikte de) mevcuttur ama orada anlaşılması biraz daha zor olduğu için bugünkü idrak seviyesiyle dikkat çekmesi beklenmemelidir.

 

Mikro fizikte maddenin şekil ve sayı özelliğinin kaybolması, mevcut matematiğin tamamen muhayyel bilim olduğunu göstermiştir. Bundan sonra pozitif bilimlerin ilerlemesi, matematikte devrim çapında keşiflerle ancak kabildir. Batının mevcut bilim telakkisi ile bunu anlaması fevkalade güçtür, bu durum Müslümanlar için harikulade bir imkan oluşturmaktadır.

 

Aynı andan harekete geçen iki parçacığın birine etki uygulandığında diğerine de uygulanmış gibi tepki vermesi, fizik biliminin çözümsüz problemlerinden biri olarak durmaktadır. Fiziğin bu problemi çözememesi, zannedildiğinin aksine fizik biliminin eksikliğinden ziyade matematik biliminin eksikliğindendir. Problemin mahiyetini teşhiste isabet edilemeyince, yani problem sadece fizik problemi olarak görülünce çözümsüz kalmakta, fizik problemi olduğu kadar matematik problemi olduğu da fark edilse, fizikteki keşif hamlelerini matematikte de yapmak gerekecektir. Mevcut matematik, maddenin “orta hali” ile ilgili ve sınırlı kalmıştır. Mikro fizikte de makro fizikte de iflas etmekte, her ikisi için de ayrı bir matematik tasavvura ihtiyaç hissedilmektedir. Ayrıca maddenin orta haliyle sınırlı kalması, orta halinin tamamını kuşattığı manasına gelmiyor. Zaten orta halini tamamen kuşatamadığı içindir ki, iki istikametin ufkunda (uç noktalarında, keşif ve ilerlemenin olduğu alanlarda) farklı matematik tasavvurlara ihtiyaç olduğunu fark etmemektedir.

 

Maddenin şekil ve sayı özellikleri orta haline aittir. Her ne kadar makro kozmosta şekil ve sayı özellikleri mevcut gibi görünüyorsa da, en azından orta halinden farklıdır. Mikro kozmosta ise zaten şekil ve sayı özellikleri kaybolmaktadır. Matematik tecridin, sayı ve şekle takılması, oradan ileri gidememesi, mikro fizikte tamamen iflas etmekte, bu durum ise matematikteki tecrit özelliğinin yanlışlığını açıkça göstermektedir.

 

Mikro fizikte yanlışlığı görülen tecrit hamlesi, muhakkak ki maddenin orta halinde de yanlıştır. Maddenin orta halinde bazı neticeler veriyor olması, tecrit hamlesinin doğruluğundan değil, belli bir alanda doğrulanabilmesindendir. Mevcut matematiğin eksikliğinden bahsetmemizin sebebi de budur; yani bazı alanlarda teyit edilebilmesi, maddenin tamamını kuşatamadığını göstermektedir. Bazı alanlarda teyit, bazı alanlarda tekzip edilmesi, yanlışlığını değil, eksikliğini gösterir. Bu manada mevcut matematiğe yanlışlık atfetmekten ziyade, eksiklik tenkidi getirmek daha doğrudur.

 

Maddenin varoluş sürecinin bazı safhaları keşfedildi. Maddenin, orta haline gelmeden önceki süreçlerde farklı tezahürlere sahip olduğu görüldü. Aslında orta halinde de farklı tezahürleri bulunmaktadır. Özellikle varoluş süreçlerindeki safhalara dair matematik tasavvurlar mevcut değil. Bu durum aynı zamanda “varoluş matematiği” veya “varoluş denklemi” bahislerini boşlukta bırakmaktadır. Maddenin varoluş sürecine dair bir şey söylemeyen matematik, madde bilimi olabilir mi?

 

Maddenin orta halindeki farklı tezahürler meselesi de fevkalade mühim. Mesela cansız varlıktaki maddi tezahürler ile canlı varlıktaki maddi tezahürler çok farklıdır. Veya şöyle mi ifade edilmelidir; cansız madde ile canlı maddenin hususiyetleri bambaşkadır. İnsanın bedeni de maddeden teşekkül etmektedir ama ruhun taalluk etmesiyle tamamen farklı tezahürler meydana getirmekte, her iki madde için aynı matematik tasavvur netice vermemektedir. Maddenin matematiği kurulmalıdır. Maddenin tamamını, tüm tezahürlerini, varoluş sürecinin her safhasını kuşatacak bir matematik tasavvura ihtiyacımız var. Bu hamleyi, batının materyalist temelli bilim ve matematik tasavvuru gerçekleştiremez. Müslümanların önünde büyük bir imkan var, riyaziye bu hamleyi gerçekleştirecek muhtevaya sahiptir ve biz bunu yapabiliriz.

 

   Metin Acıpayam: Maddenin matematiği kurulmadıysa, varlığın matematiği de kurulamadı o zaman.

 

   Haki Demir: Aynen öyle… Maddenin matematiği kurulamadığı gibi varlığın matematiği de kurulamamıştır. Varlık alemini (mahlukatı) sadece maddeden ibaret gören batı telakkisi, maddenin üzerine sıçrayıp başka varlık tezahürlerini de ihtiva edecek şekilde varlığın matematiğini kurma imkanına sahip değildir.

 

Maddenin matematiği kurulmalıdır muhakkak fakat varlığın matematiği kurulmalı mıdır? Aslında bu soruyu şu şekilde sormak daha sıhhatlidir; varlığın tamamını ihtiva edecek bir ilim dalı kurma çabası, matematik üzerinden mi yapılmalıdır yoksa başka bir ilim dalı olarak mı gerçekleştirilmelidir? İlimlerin tasnifi bahsi dikkat ve idrakimizden uzak tutulduğu ve bu sahada hiçbir çalışma yapılmadığı için mesele müphem hatta meçhul kalmaktadır.

 

İlimlerin tasnifi bahsini tetkik ettiğimiz “İslam medeniyet tasavvuru-1-Terkip ve tefekkür” başlıklı eserimizde, önce ana mecraları tespit eden yatay tasnifi yapmış, dördüncü mecra olarak “müspet ilimler mecrasını” teklif etmiştik. Bu mecrayı kendi içinde dikey tasnife tabi tutmuş, “terkip ilimleri, tetkik ilimleri, tatbik ilimleri” şeklinde ifade etmiştik. Müspet ilimler mecrasının terkip ilmi olarak da, “tekevvün” ilmini teklif etmiştik. Meseleye bu tasnif çerçevesinde bakınca, müspet ilimler mecrasını varlık ilimleri için tahsis ederek, varlığı topyekun tetkik ve idrak etmeyi mümkün kılacak bir çerçeve oluşturmaya gayret ettik.

 

İlimlerin tasnifine dair teklifimizde müspet ilimler mecrasının terkip ilmi olan tekevvün (veya tekevvünat) ilmi, varlığı tamamen kuşatacak bir bilgi alanıdır. Mesele bu çerçevede değerlendirildiğinde, varlığın tamamını kendine mevzu edinen tekevvünat ilmi mevzumuzun merkezidir. Tekevvünat ilmi, terkip ilimlerinden olduğu için, varlıkla ilgili tüm bilgiyi terkip edecek, terkip mimarisini her cihetten kuracaktır. Terkip mimarisine matematik (tabii ki riyaziye) de dahildir.

 

Terkip ilmi olan tekevvünatın tetkik ilimlerinden birisi olarak riyaziye düşünülmelidir. Tetkik ilmi olarak riyaziye, terkip ilmi olan tekevvünatın inşası için ciddi bir ilim olarak mesuliyet üstlenecektir. Varlığın matematiğini kurmaktaki zorluk, varlık telakkisiyle ilgili zorluktan kaynaklanmaktadır. Batı, varlık telakkisini materyalizmle ifade ettiği için maddede patinaj yapmakta, Müslüman coğrafya ise kendi varlık telakkisinin kaynakları olan kadim müktesebata ulaşamamakta, yeniden terkip edecek cins kafalara da sahip olamamaktadır. Varlık telakkimiz, parça parça meselelerden ibarettir, maddenin varlığını biliriz, madde ötesi varlıkların mevcudiyetine mecburen inanırız fakat tüm varlığı terkip edecek bir fikriyattan mahrumuz. Kadimde tabii ki yapılmıştı, özellikle tasavvuf müktesebatı, kainatın (mahlukatın) tamamını ihtiva ve ihata edecek varlık telakkisini, tevhidin mütemmimi olarak tertip ve izah etmişti. Bugün başka bir zihni evrende yaşadığımız için ne kadimdeki varlık telakkimizin yekununa ulaşabiliyor ne de batı tarafından işgal edilmiş zihni evrenimizde kendi varlık telakkimizi yeniden terkip edebiliyoruz. Varlık telakkimiz ve onu kamil manada tetkik edecek bir terkip ilmimiz olmadığı için, varlık alemini kuşatacak bir bakış ve anlayış sahibi olamıyoruz. Varlık telakkisi, özü itibariyle tevhidin mütemmim mevzuu olmasına rağmen, bir kısım Müslümanlar meseleyi felsefi bir bahis olarak kabul etmekte ve uzak durmaktadır. Aslında uzak durmasının temel sebebi, ileri sürdükleri gerekçelerden ziyade, orta zekaya mahkum olan kifayetsizlikleridir. Kadim müktesebatta tasavvufun, varlık telakkisi başlığını atmadan doğrudan tevhid başlığı altında tetkik ettiği meseleyi ayrı bir başlık altında görecek keskin idrak sahiplerinin olmamasından dolayı mevzu sahipsiz kalmaktadır.

 

Tüm varlığı kuşatacak veya en azından tüm varlıkla ilgilenecek bir riyaziye kurulmasının zorluğu malum. Belki kurulması imkansızdır. Ama mevcut matematiğin meseleyi ifade kudretine bakınca çok sığ kaldığı, varlığın ne kadarını ihata etmesi mümkünse o nispette bir riyaziye kurulması gerektiği açıktır.

Mevcut matematik evreni genişletmekte zorlanabiliriz belki ama riyaziyeyi kaldığı yerden ihya ve inşa etmeye niyetlenirsek birçok şey yapabileceğimiz bilinmelidir. Mevcut matematik tasavvur, ufkunu sabitlemiş, hatta ufuk çizgisini çelik duvarlarla örmüş gibidir. O ufku parçalamak, mevcut matematiğin tabiatına zerkedilen materyalist telakkiden dolayı fevkalade zor olabilir. Buna mukabil riyaziye, muhtevasında mavera olan bir ilim dalıdır ve zaten ufku mevcut matematiğin çok ötesindedir.

 

   Metin Acıpayam: Riyaziyeyi kaldığı yerden ihya ve inşa etmek hakkında ne söylersiniz?

 

   Haki Demir: Bugünkü matematiğin temel problemi, riyaziyenin ikmal edilmemiş, yarım haldeyken batı tarafından nakledilmiş, önce eksik haline tam muamelesi sonra da mutlak ilim muamelesi yapılmaya başlanmış olmasıdır. Mevcut matematiği ikmal etme imkanı yoktur, beş-altı asırdan beri kuruluşunu tamamlamış bilim muamelesi, son birkaç asırdan beri de mutlak ilim muamelesi görmeye başladığı için, sistem kapatılmış, küçük hamlelerle (mesela yeni formül geliştirerek) ilerlemeye ayarlanmıştır. Matematiğin eksik olduğunu iddia etmek, mevcut matematik tasavvur tarafından nükleer silahlarla mukavemet manasına gelir.

 

Riyaziyeyi ikmal etme imkanımız var. Matematiğin aksine, riyaziyeyi ikmal etme imkanımız olduğu gibi, riyaziyenin de ikmal edilmeye mukavemet etmesi söz konusu değil. Riyaziyenin matematiğin bizdeki adı olduğunu zanneden, riyaziye ile matematiği sadece tercüme meselesi kabul eden sığ idrak sahibi bazı Müslümanlardan başka mukavemet edecek kimse yoktur.

 

Mevcut matematiği ikmal etme imkanı olsa, hatta bunun için hususi davetler yapsalar ve yolumuza altın döşeler bile, matematiği değil, riyaziyeyi ikmal etmemiz gerekiyor. Kitap boyunca yaptığımız tüm izahlar bu tercihte bulunmamızın sebebidir ama mühim bir sebebi daha var. Müslümanlar, ilim ve tefekkürü batıdan almamalı, tarihte İslam medeniyeti nerede bırakmışsa oradan devam ettirmelidir. Böylece kendi ilim mecramızı devam ettireceğimiz gibi, belki de asırlar sürecek olan batının bilim müktesebatındaki marazları ayıklamaktan kurtuluruz. Bu tercih, batının felsefe ve bilim müktesebatını yok saymak manasına gelmez, gelmemeli. Buradaki ince nokta, ilim ve tefekkürdeki “ölçülerin” batıdan alınmamasıdır, malzemenin alınması kabildir ve kendi mikyaslarımızı kullandığımız müddetçe problem olmaz. Problem olmaz ama zihni, batının felsefe ve bilim müktesebatıyla işgal edilmiş Müslüman aydınlar için malzeme nakli bile arızalıdır. Çünkü onlar, hem malzeme nakli diye ölçü nakli yapar, hem de sadece malzeme nakli yapıldığı takdirde bile malzemeye ölçü muamelesi yapabilir.

 

Matematik, batı tarafından “objektif bilim” yalanının en muhkem kalesidir. Sıfırın, birin, ikinin her kültür ikliminde aynı olduğu, farklı varlık telakkisinin farklı matematik tasavvuru olamayacağı iddiası, tüm bilim dallarından çok daha fazla matematik üzerinden izah ve ispat edilmeye çalışılmaktadır. Bu manada mevcut matematik telakkiye karşı başlatılacak bir taarruz, batının kalbine yönelik bir imha hareketidir.

 

Bizde merkezi ilim riyaziye değil, tefsir ve onun kalbi olan tevhid ilmi, yani tasavvuftur. Batının riyaziyeye karşı başlatacağı taarruz, bizi kalbimizden değil, en fazla parmağımızdan yaralar, tasavvufa ise saldıramazlar, onu ancak sulandırmaya çalışırlar ve zaten bunu yapıyorlar. Oysa batının kalbi matematiktir, zira materyalizmin ve ona bağlı bilim telakkisinin ana savunma hattı matematiktir. Durum bu olduğuna göre, batıyla ilmi mücadelede Müslümanlar bir adım öndedir. Korkmamıza, çekinmemize gerek yok, özellikle de ilmi çalışmalarımızda “batı ne der” türünden baskıları umursamamıza hiç lüzum yok.  Müslümanlar hızlı şekilde; bilimin batıda olduğu, sadece batıda üretildiği, batının teyit etmediği bilginin ilmi (onların tabiriyle bilimsel) bilgi olmadığı düşüncesinden kurtulmalıdır. Bu düşünce, batının epistemolojik işgalidir ve Müslüman zihinler bu yolla esir alınmıştır. “Ama batıda da önemli şeyler üretilmiştir” gibi hafif itirazlara bile tahammül edemeyeceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Yeniden doğuş, yeni İslam çağının başlatılması; felsefeyle İslami tefekkürün, bilim ile ilmin izdivacından doğmaz, ondan doğsa doğsa piç bir düşünce ve şirke batmış bir zihni evren doğar. Bugün itibariyle en yaygın, en derin, en tehlikeli şirk, batının, hakikate dair bir şeyler söylemiş olduğu ve ondan faydalanabileceğimiz fikridir. Bazı Müslümanların, kadim müktesebatımızı reddetmesine rağmen batıdan faydalanılabileceğini iddia etmesi, bir Müslümanın düşebileceği en alçak derekedir.

 

Bir taraftan riyaziyeyi ikmal çalışmalarını başlatmalı diğer taraftan batıdaki pozitif bilim telakkisinin karargahı olan matematiğe dönük taarruzlarımızı sürdürmeliyiz. İslam ilim telakkisinin ihyası ve gerekiyorsa yeniden inşası, zihinleri işgal edilmiş Müslüman bilim (ilim değil) adamları tarafından mukavemetle karşılanmazsa, batıyı kısa sürede ve ciddi şekilde sarsacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Bunu, kendi şahsımızla ilgili olarak ve kendi eserlerimize dayanarak söylemiyoruz, kadim müktesebatımıza yaslanarak söylüyoruz.

 

Riyaziyeyi ikmal ve yeniden inşa edersek, batıya karşı müthiş bir nefs emniyeti ve üstünlük kazanırız. Kendimizle ilgili olarak da muhteşem bir kalbi-ruhi, akli-zihni hamle gerçekleştirmiş oluruz. Bu hamle, batının karşısında, Hz. Dücane’nin (RA) müşriklerin üzerine salına salına yürüyüşü gibi bir tavır ve edayı parıldatacak şahsiyet inşasını mümkün kılar.

 

Riyaziyenin ikmal edilmesi aynı zamanda onun teknolojisinin kurulması manasına gelir ki, mevcut teknoloji onun yanında, okun nükleer başlıklı füzenin yanındaki hali gibidir. Bu fikirlerin bugün için makes bulmayacağını biliyoruz, ne var ki istikbale hazırlık yapmak gerekiyor.

 

   Metin Acıpayam: Riyazi, “sıfır” rakamından başlanmak üzere yeniden ikmal ve inşa edilebilir mi?

 

   Haki Demir: Sıfır, riyaziyenin (ve tabii ki matematiğin) bidayetidir. Mevcut matematik tasavvurun tasallutundan kurtulup, sıfır nazariyesini yeniden inşa ederek riyaziyenin ikmal çalışmasını başlatmak gerekir.

 

Yokluk, “Mutlak Varlık” ile gölge varlık (kainat) arasındaki perdedir ve gölge varlıktan mutlak varlığa geçiş kapısıdır. Aynı zamanda yokluk, mutlak varlığın, (Allahu alem) gölge varlığı yaratma iradesinin ilk tecelli demidir. Böyleyse, yaratma iradesi önce yokluğu, sonra oradan gölge varlığı yaratıyordur. (Allahu alem) Böylece “Mutlak Varlık” ile gölge varlık arasına önce bir yokluk perdesi çekiliyor, sonra gölge varlık vücut buluyordur. (Allahu alem)

 

Ehl-i Keşif olan Meşayıh-ı Kiramın teyit veya tekzip için tetkikine muhtaç bu beyanlar, yokluk nazariyesini riyazi sahaya taşıyıp, sıfır nazariyesini inşa etmek içindir. Hal böyleyse, sıfır nazariyesi bu çerçevede kurulabilir.

 

Sıfır nazariyesini bu çerçevede kuracaksak, “birler” matematiğinin temeli değişecektir. Öncelikle sayılar nazariyesi (sayılar haritası) değişmek durumundadır ki aritmetiği baştan sona yenilemek zaruret halini alır. Mevcut matematikteki sayılar haritası, basit bir zıtlık münasebeti üzerine kuruludur; (… -3, -2, -1, 0, 1, 2, 3 …) şeklinde sürer gider. Bu harita, çok sathi bir zıddiyet münasebetine tekabül etmektedir ki, riyaziyeyi taşımaz. Sıfırın izahının yapılamamasından ve sıfır nazariyesinin doğru kurulamamasından kaynaklanan basit ve sathi zıtlık münasebeti, matematiği de temelsiz bırakmıştır.  (… -1, 0, 1 …) sayı haritası, mevcut matematiği yıkarak hayatın altyapısını çökertmek manasına gelen bir hamle olarak düşünülmemelidir. Bu sistem, riyaziye inşa edilip boşluğu doldurana kadar devam ettirilebileceği gibi, riyaziye inşa edildikten sonra da, “birler” matematiği içinde kalmak ve çerçevesi belirlenmek üzere bir “riyazi mevzu” olarak devam ettirilebilir. Mesele, bu sayı haritasının, matematiğin ve sayı nazariyesinin temelini oluşturup oluşturmamasıdır.

 

Her ilim dalında olduğu gibi, matematikte de farklı mevzu alanları vardır ve her mevzu alanının kaideleri ve mikyasları tabii olarak farklıdır. İlim, yeknesak bir bilgi alanının değil, bütünlüğü olan bir bilgi alanının disiplinidir. Bu sebeple bir ilim sahasının içinde, esasın dışına çıkacak kadar farklılaşmamış çok sayıda aynı özellikleri göstermeyen ve aynı kurallara tabi olmayan bölgeler olması mümkün ve tabiidir.

 

(… -1, 0, 1 …) sayı sistemi, negatif sonsuzdan gelip, pozitif sonsuza kadar giden sayı nazariyesi, matematiğin temelini oluşturmak bakımından çok anlamsızdır. Varlıkta iki kutup gibi zıtlıkların olabildiği, hayatta alacak (pozitif) ve borç (negatif) gibi zıt hadiselerin bulunduğu doğrudur, varlık ve vakıalarda zıddiyet münasebetinin bulunması ve bu sistemin bazı alanlarda teyit edilmesi, tüm matematik tasavvurunu bunun üzerine kurmayı gerektirmez. Kısmi teyidi mümkün, yani ilmi sahanın bir bölgesinde geçerli olan bir mesele, ilmi sahanın tamamına teşmil edilemez ve temel haline getirilemez.

 

Sonsuza uzanan negatif sayı evreni ile sonsuza uzanan pozitif sayı evreni, öncelikle sıfır nazariyesinin yanlış anlaşılmasından, sonra da varlık aleminde mevcut olan zıtlık münasebetinin yanlış değerlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Varlıktaki zıtlık münasebeti, tüm varlığı kuşatacak çapta anlaşılamaz, zıtlık münasebeti ancak ve sadece varlığın tabiatında mevcuttur ve varlıkla mahduttur. Zıtlık münasebetinin en hacimlisi, varlık-yokluk çapındadır ve o da zaten matematiğin tabiatına riyaziye ile yerleştirilmiştir; sıfır ve bir… Buradan hareketle, negatif varlık-pozitif varlık zıddiyeti ve buna bağlı olarak iki zıt evren telakkisi telif ve teklif edilemez. Negatif varlık-pozitif varlık tasavvuru, matematiği varlık telakkisinden bağımsızlaştırmış ve muhayyel hale getirmiştir. “Bir” sayısının tabii (doğal) sayılardan kabul edilmesi, buna mukabil sıfır ile bir arasındaki sayılara “makul sayılar” (rasyonel sayılar) denmesi, matematiğin teferruatındaki inşa hamlesidir ve doğrudur. Buna mukabil, negatif sayılar evreni ve pozitif sayılar evreni, makul sayılarda olduğu gibi bir akli hamle teşebbüs değil, varlık telakkisinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan bir sapmadır.

 

Riyaziyede sayılar evreni, sıfır ile bir arasındadır. Mevcut matematikte de zaten sayılar evreni budur, bundan ibarettir. Zira mevcut matematik “iki” sayısını keşfedememiştir. Sıfır ile bir arasındaki sayılar ise, makul (rasyonel) sayılar değil, tabii (doğal) sayılardır. Birden küçük her sayı, bir (vahdet) denklemini kuran başka “bir”lerdir. Bu manada sıfır ile bir arasındaki sayılar evreni, “bir ”in katları olarak (0,1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11…1) devam eder. Sıfır sayı değildir, sayılar evreninin ve aynı zamanda riyazi tasavvurun bidayetini tespit içindir. Bu durumda mevcut matematik tasavvurdaki sayılar nazariyesi ile tek farkı negatif sayılar evreninin olmaması mıdır? Hayır… Sayılar evreni, sıfırdan başlar, nereye kadar giderse gitsin, “bir ”de biter. Bu manada sayılar nazariyesi, sonsuz değil, sonludur ama sınırlı değil sınırsızdır. Sınırsız mefhumunu sonsuz şeklinde anlamak ve kullanma itiyadı oluşmuştur. Birbirinden çok farklıdır bu iki mefhum, mevzumuzdan misal vermek gerekirse, sıfır ile bir arasındaki sayı miktarı sonsuz değil sonludur ama bunu sayarak bitirmek kabil olmayacağı için insan kudretinin (bilgisayar imkanın) ötesinde olduğu için sınırına ulaşmak kabil değildir ve bu manada sınırsızdır.

 

Mevcut matematikteki sayılar nazariyesi, materyalist felsefeyi desteklemek için kullanılan bir malzeme haline gelmiştir. Varlık miktarı ne kadar fazla olursa olsun sonsuz değil, sonludur. Varlıkla muvafakat içinde bir matematik inşa edilecekse, sonlu sayı nazariyesi kurulması şarttır. Varlık çeşidinin ve sayısının kesretinden ve saymaya insan kudretinin kafi gelmemesinden dolayı sonsuz olduğu iddiası, felsefenin ve materyalizmin hilelerinden biridir. Tam da Nasrettin Hoca’nın, ayağını bastığı yere “Dünyanın merkezi burası, inanmıyorsanız ölçün” demesi gibi bir hadise karşısındayız. Ama biz Nasrettin Hoca’dan bu meselelere aşina olduğumuz için, felsefi hilelere karşı şerbetliyiz.

 

Mevcut matematiğin, (… -3, -2 -1, 0, 1, 2, 3…) şeklinde ifade edilen sayı haritası, “zıddiyet mevzuu” olarak yeni bir riyazi konu haline getirilebilir ve sayı haritası da şöyle gösterilebilir; (-1, … -3, -2 -1, 0, 1, 2, 3… 1) kullanılabilir. Buradaki sayı haritası, riyaziyenin umumi sayı nazariyesi değil, sadece “zıddiyet mevzuu”un çerçevesi ve sınırı içinde kalır.

 

   Metin Acıpayam: Mevcut matematik muhayyel bilim haline gelmiştir. Mevcut matematiğin muhayyel bilim haline gelmesi sohbetimizin akışı dahilinde bir çok zaviyeden tetkik ve tenkit edildi. Riyaziye ikmal ve yeniden inşa edilirken matematiğin muhayyel hale gelmesine sebep olan tecrit hatalarına düşülmemelidir.  Bu açıdan muhayyel matematik telakkisi terk edilmelidir kanaatindeyim. Buradan hareketle ne söylemek istersiniz?

 

   Haki Demir: Necip Fazıl’ın ifadesiyle, bir şeye sahtesi musallat olur. Matematik tefekkür, matematiğin muhayyel hale gelmesinden dolayı, entelektüel meşgaleye dönüştü. Riyazi tefekkürün önündeki en büyük engellerden birisi, matematik tefekkürün fanteziye dönüşmüş olmasıdır. Riyaziye mefhumunu, dil hassasiyetimizden dolayı kullandığımızı düşünenler, riyazi tefekkür dediğimizde matematik tefekkürü anlarlar ki bu durumda maksadımızın tam aksi istikamette bir netice hasıl olur. Riyazi tefekkür, zeminini varlığın ta kendisinde bulur. Varlıktan bir milim bile bağımsızlaşmak çabasına girmez, bununla birlikte varlığın yüksek mertebelerine ulaşmak için tecrit faaliyetinde bulunur. Tecrit faaliyeti mevcut matematikte izah edilmediği için ölçüsüz şekilde yapılmış ve matematik, varlıktan bağımsızlaşmıştır. Matematik de riyaziye gibi tabiatı gereği tecrit ilmi olduğu için tecritten vazgeçememiş, buna mukabil tecrit bahsini bir usul haline getirememiş, bu sebeple ayarını kaçırmış ve matematiği varlıktan bağımsızlaştırmıştır.

 

Eşyanın doğrudan riyaziyesi (ve matematiği) kurulamaz. Öyle ya da böyle eşya üzerinde bir tecrit işlemi yapılmalıdır. Tecrit işlemi yapılmadan riyaziyenin (ve matematiğin) kapısı açılmaz, zemini oluşmaz, bünyesi inşa edilemez. Bu zaruretten dolayı matematikte tecrit faaliyeti dokunulmaz kılınmış, dokunulmaz kılındığı için ölçü arayışı ihtiyaç haline gelmemiştir. Tecritteki dokunulmazlık, ölçü arayışındaki ihmal, mevcut matematiği kuru bir sayı ve şekil bilimi haline getirmiştir.

 

Tecrit bahsi İslami tefekkürün merkezidir. İslam, varlığın hakikatini müşahhasın ötesinde gösterdiği için, tecrit faaliyeti ve mahareti baştan beri Müslüman mütefekkir ve alimlerinin temel vasıflarındandır. Batıda felsefe nispeten, doğuda mistik düşünce ciddi anlamda tecrit ile meşguldür. Felsefe, tecrit teşebbüsünü akılla sınırlandırdığı ve zaten başka şekilde yapamayacağı, mistik düşünceler ise aklı tamamen bir tarafa attığı için, tecrit hamlesinde isabet kaydedememiş, tecrit faaliyetini bir usule bağlayamamıştır.

 

İslam ilim ve tefekkür mecrası tecridin ölçülerini koymuş, bir usul haline getirmiş, irfan (tasavvuf) mecrası ise ufkunu göstermiştir. Sadece fıkıh ilmindeki tecrit faaliyeti bile batıdaki zirve filozofların ufkunun ötesindedir.

 

Müslümanların tecrit maharetleri ve tecrübeleri, tecrit bahsini usul haline getiren müktesebatları, riyaziye gibi yüzlerce ilmin tecrit ölçülerini keşfetmeyi, ihdas ve ikame etmeyi, çok ince ayarlar yapmayı mümkün kılacak hacimdedir. Korkmamıza gerek yok, halledilemeyecek mesele değil.

 

   Metin Acıpayam: Müslümanların tecrit maharetleri ve tecrübeleri düşünüldüğünde riyaziye gibi “yüzlerce” ilmin tecrit ölçülerinin keşfedilmesinden bahsediyorsunuz. Bu büyük bir iddia hakikaten.  Ümmetin kadim fikri ve ilmi müktesebatına baktığımız zaman dediğinizi gayet iyi anlıyorum. Buradan hareketle riyaziyenin yeniden ikmal edilmesine yönelik neler yapılmalıdır? Teklifleriniz nelerdir? Yeni ilimler kurulabilir mi? Bu muazzam işi nasıl ve ne şekilde gerçekleştirebiliriz?

 

   Haki Demir: Bir ilmin inşa edilmesi için önce mevzu haritasının çıkarılması şarttır. Mevzu haritası olmayan bilgi alanının ilmi kurulamaz. Bilgiler mevzu haritasına göre tasnif edilmediğinde ilmi çerçeve içine alınmış ve ilim kurulmuş olmaz. Mevzu haritası olmayan bilgi toplamı, bilgi yığınından ibaret kalır.

 

Mevzu haritası, öncelikle bilgi sahasının farklı bölgelerini işaretler. Farklı bölgeler, teferruata doğru inildikçe farklı ölçüler ve kaideler ister. Mevzu haritası çıkarılmadığında, farklı bölgelere aynı kaidelerin tatbikatı kaçınılmaz olur, bu durum bilgi sahasının ilmini kurmaya manidir. Israrla kurulmak istendiğinde muhayyel bilim haline gelir. Mevcut matematiğin düştüğü tuzaklardan birisi budur.

 

Sıhhatli ve doğru bir mevzu haritası çıkarılmayınca, bilgi alanının farklı bölgeleri farklı ilim dallarının mevzuu zannedilir. Hiç gereği yokken farklı bölgeler için farklı ilim dalları kurulmaya çalışılır. Böylece bilgi dağılır, bilgiyi bir arada tutacak ve tertip ve terkip edecek ilmi altyapıdan mahrum kalınır.

 

Aslında her ilim dalı, bilgi ve ilim telakkisinin (veya havzasının) bir bölgesidir. Bilgi ve ilim telakkisi, bir anlamda tüm bilgileri tertip ve terkip etmenin adıdır. Batının bilgi bahsinde düştüğü tuzaklardan birisi budur, bilgiyi sürekli dağıtmış, adına da ihtisas demiştir. İhtisaslaşma veya mikro ilim dalları inşası, bilgiyi çoğaltmış ama tertip ve terkip edememiştir. Batı kafası, gördüğü en küçük bilgi sahası için bir bilim dalı kurmaya teşebbüs etmiş, bu teşebbüsünü de belli bir tertip ve terkibe uygun olarak yapma cehdinden uzak durmuştur. Her bilgi alanının muhakkak ilmi kurulmalıdır ama bu lüzum, mikro bilimlere kadar ulaşmamalıdır. Bir bilgi alanının ilmini kurmak, o alanı muhtar (özerk) hale getirmektir. Hatta batıda her bilim neredeyse birbirinden bağımsızlaşmıştır. İlmi kurulmayan en küçük bir bilgi alanı dahi kalmamalıdır. İlmi kurulmamış bilgi alanı, insan için mayınlı tarladır. Fakat her bilgi alanı, temeldeki bilgi ve ilim telakkisinin bir parçası olmalıdır. İlim dallarının özerkliği meselesi fevkalade hassas bir mevzudur. Birbirine en uzak olduğu düşünülen iki ilim dalı bile birbirinden bağımsız kılınmamalıdır. Bağımsızlaştırılmış bilim dalları, bilgiyi dağıtır.

 

İlmin bir manası da, bilgiler arasındaki irtibat ağını nizami bir çerçeveye oturtmak ve terkibi bir bünyeyi inşa etmektir. Bilgiler arasındaki irtibat ağını nizami ve terkibi bünyeye kavuşturduğumuzda ortaya çıkan ilimler, kendi aralarında da aynı işi yapmalı ve ilim telakkisini oluşturmalıdır. Bilgiyi dağıtmamak için ilim kuruyoruz ama bu defa da ilimleri dağıtıyoruz, böyle olmaz.

 

İlimlerin tasnifi bahsinde “terkip ilimleri” teklifimizin temel sebebi budur. Birbirinden uzaklaşan, zaman içinde bağımsızlaşan, sonra da aralarındaki tenakuzu dert etmez hale gelen ilimlerin terkibi bir bünyeye kavuşturulması şarttır. Bilgideki dağınıklık tehlikelidir ama ilimlerdeki dağınıklık daha tehlikelidir. Her sahada mevzu haritası üzerinde ısrarla durmamız, bilgi ve ilim telakkisine sahip olmamızdandır. İslam’ın kadimdeki bilgi ve ilim telakkisine ulaşmak için müktesebatın tedvinini, yeniden ihya ve inşa etmek için İslam’ın mevzu haritasını (ana harita) ve ilimlerin tasnifini, her ilim dalı için de ona dair mevzu haritasının çıkarılması gerektiğini söylüyoruz. İslam’ın mevzu haritası, tüm bilgi alanlarını işaretleyecek olan kurtuluş reçetesidir. İslam’ın mevzu haritasını çıkarmadan bilgi alanlarını keşfetmek veya fark etmek kabil değil. Bugün İslam’ın mevzu haritası çıkarılmadığı için herkes “parça fikre” mahkum olmuş durumdadır.

 

İslam’ın mevzu haritası üzerinden ilimlerin tasnifi veya ilimlerin tasnifinden hareketle İslam’ın mevzu haritası veya her ikisi birlikte çıkarılmalıdır. Tabii riyaziye de bu meseleden bağımsız değildir. İslam’ın mevzu haritası çıkarılmadığı için, mesela riyaziyenin yeri tespit edilememekte, bu sebeple hiçbir Müslüman fikir ve ilim adamı riyaziye ile ilgilenmemektedir. Mesele riyaziyeden ibaret değil, sayısız ilim dalı boşlukta kalmakta, İslami ilim olmadığı zannı yerleşmekte, böylece İslami ilim-İslami olmayan ilim gibi laik anlayışlar yerleşmektedir.

 

Riyaziyenin mevzu haritası iki istikamette çıkarılmalıdır. Birincisi, İslam ilim telakkisi içindeki yeri, yani ana haritadaki bölgesi işaretlenmeli ikincisi ise kendi içi bünyesindeki mevzuları tespit edilmelidir. “Matematik mi, gidin ne yaparsanız yapın” cinsinden tavırlara muhatap olan bu bahis, sathi idraklerin fark etmediği derecede materyalizmin ileri karakolu haline gelmiştir. Tecrit, tahlil ve terkip bahislerinin en yoğun kullanıldığı ilim dallarından birisi olan riyaziye, mevcut matematiğin elinde materyalist altyapıya kavuşturulmuş, Müslümanlar bilgi telakkisindeki derin ve gizli şirki göremez olmuştur. Allah’a inanan, varlığın maddeden ibaret olmadığını bilen Müslümanlar, mesela fizik ve matematik bilimlerine itiraz etmediklerinde, onların muhtevasındaki materyalist kodları ve tasavvuru kabul etmiş olmuyor mu? Bu ne çapta bir savruluştur?

 

   Metin Acıpayam: Bu çalışmanın usulü nasıl olmalı?

 

   Haki Demir: Usul ilmi, bir taraftan mevcut bilgileri anlamayı mümkün kılar diğer taraftan yeni bilgilerin keşif ve imalinin yolunu gösterir. Usul ilmi, mevcut bilgileri tertip ettiği gibi, yeni bilgi keşfini de belli bir tertibe göre yapacağı için, bilgi ortaya çıktıktan sonra tertip derdi olmaz.

 

Riyaziye (ve matematik) ile ilgili en temel mesele, bir usul ilminin olmamasıdır. Özellikle mevcut matematik, herhangi bir alanı, sadece o alanla ilgili olarak görmek, değerlendirmek, o alana dair formüller bulmak çabasından öteye geçememiştir. Riyaziyeyi tamamlamak istediğimizde önümüze çıkacak ilk iki mesele, usul ilmi ve mevzu haritasıdır. Kadimde riyaziye, günümüzde ise matematik, usul ilmiyle ilgilenmediği için zor bir mevzu ile muhatabız. Zihni altyapısı mevcut matematikle inşa edilen günümüz matematikçileri, matematiğin eksik olduğunu düşünmedikleri için bu zor meseleyle baş edemezler. Oysa mevcut matematiğin eksikliği, usul ilmi ile görülmekte, anlaşılmaktadır.

 

Usul ilmi mevcut matematiğin ve riyaziyenin temel eksikliklerindendir. Usul ilmi olmadığı için mevzu haritasındaki eksiklikler fark edilmemekte, ikmal ihtiyacı ortaya çıkmamaktadır. Bunun tersi de doğrudur, mevzu haritası, matematiğin ilgilendiği tüm sahayı kuşatacak şekilde çıkarılmadığı için usul ilminin eksikliği hissedilmemektedir.

 

Riyaziyenin usul ilmi; varlıkla mutabakat, tecrit, tahlil ve terkip esasları üzerine bina edilebilir. Varlıktan bağımsızlaşan bir riyaziye, mevcut matematikte olduğu gibi muhayyel hale gelir. Tecrit usulünü geliştirmeyen, sistemleştirmeyen riyaziye, varlık mertebelerini keşfedemeyeceği gibi, yanlış tecrit istikameti ve ölçüleri kullanacağı için, varlıktan bağımsızlaşma tehlikesini de doğurur. Yanlış tecrit, muhayyel riyaziye inşasına sebep olur ki, batının mevcut matematikte düştüğü tuzağa, batının tecrübesine rağmen bizim de düşmemiz anlamına gelir.

 

Tahlil usulü, riyaziyede kullanılabilecek şekilde tanzim edilemezse, terkip usulünün altyapısı oluşturulamaz. Tahlil yoksa terkip yoktur. Terkip usulü, tecrit usulüyle birlikte riyaziyenin kalbidir. Tecrit usulü riyazi sahaya, bu sahanın hususiyetlerine uygun olarak taşınamazsa, mevcut matematiğin bir boyutlu haline mahkum oluruz. Oysa riyaziye iki boyutlu, üç boyutlu, dört boyutlu ila ahir matematiği kurma imkanına sahiptir. Usul ilmi olmadan esas ilim olmaz. Kadim zamanlarda riyaziye ikmal edilemediği için usul ilmi de inşa edilememişti. Zaten usulü inşa edilemeyen ilmin esası ikmal edilemezdi.

Müslümanların dikkat ve idrakinin merkezi “Mutlak İlim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye idi. Bu sebeple inşa edilen ilk üç ilim; Tefsir, Hadis ve Fıkıhtır. Tefsir ve Hadis ilmi, “Mutlak İlmin” idraki, Fıkıh ise tatbikatıydı ve her üçü de hem kıymet (ve ilim) piramidinin zirvesindeydi hem de “acil” mevzulardandı. Kıymet piramidinin zirvesinde olması, ilk inşa edilmesini gerektiriyordu, acil olması ise ihtiyaç sıralamasının zirvesine oturmasına vesile olmuştu. Tefsir ve Hadis ilmi, mutlak ilmin ilk derece idrak ve izahıdır. Bu sebeple Tefsir ve Hadis ilmi (ki Hadis ilmi de geniş manada tefsir ilmine dahildir), ilimlerin anasıydı, bunlar kurulmalıydı ki diğer ilimler inşa edilebilsin. Böyle de olmuştur, Tefsir ve Hadis ilimleri, İslam medeniyet havzasında keşif, telif ve inşa edilen ilimlerin kaynağıdır.

 

Tefsir ve Hadis ilminin kıymeti, Fıkıh ilminin de aciliyeti öncelik taşıyordu. Bu sebeple erken dönem Müslüman mütefekkir ve alimlerinin zihni ve kalbi evreni bunlara kilitlenmişti. Kıymet ve aciliyetleriyle mütenasip olarak bu ilimlerin usul ilimleri de derhal kuruldu.

 

İnsanlık tarihi, mezheplerin kuruluş sürecine tevafuk eden İslam ilim ve tefekkür hamlesinin benzerini görmedi. O hacimde tecrit, tahlil ve terkip faaliyeti, ne daha önce gerçekleşmiştir ne de daha sonra gerçekleşecektir. Mezkur üç ilmin, usul ve esas cihetleriyle erken devirlerde ikmal edilmesi, uzun dönem ilim ve tefekkür hamlesinin muharrik kuvveti oldu. Sonraki devirlerde keşif ve inşa edilen ilim dallarında aynı hassasiyet, dikkat ve idrak cehdi gösterilemedi. Bu durum tabii kabul edilmeliydi zira mezkur üç ilim daha kıymetli bir ilim dalı yoktu. Üç ilim dalı, ilimlerin tasnifi teklifimizde, “Kur’an ilimleri mecrasını” oluşturuyor. Kur’an ilimleri mecrası, diğer üç mecranın merkezidir, kaynağıdır, zirvesidir. Kur’an ilimleri mecrasındaki müktesebat, kadim müktesebatımızın kahir ekseriyetini teşkil eder ki, böyle olmalıydı. Kur’an ilimleri mecrasından doğan diğer üç mecranın (Tevhid ilimleri mecrası, Beşeri ilimler mecrası, Müspet ilimler mecrası) müktesebatı, kendinden doğdukları ana mecraya ulaşamadı, ulaşamazdı, ulaşmamalıydı. Riyaziye ilmi daha sonra kuruldu. Maalesef usul ilmi kurulamadığı için esas ilmi de ikmal edilemedi. Bir bilgi sahasını ilmi çerçeveye almak, nizami bir altyapıya kavuşturmak, mevzu haritasını çıkarmak, ufkunu ve maksadını tespit etmek, muhtevasına sızacak tenakuzlara fırsat vermemek ve sızan tenakuzları tasfiye etmek için usul ilmi şarttır. Usul ilmi, bilgi sahasını tarayacak, keşfedecek, güzergahların tespit edecek yoldur. Usul ilmi olmadığında bilgi sahasının bölgeleri fark edilmez, birbiriyle müşterek ve muhalif hususiyetleri tespit edilemez, bu yapılamayınca mevzu haritası çıkarılamaz. Usul ilmi olmayınca, bilgi sahasının farklı bölgelerinde inşa edilen “mevzular” arasında tenakuz olmadığı görülemez, tenakuzlara karşı setler kurulamaz. Hulasa usul ilmi, bilgi sahasının keşif idraki ve inşa fikridir. Sahayı tasfiye ve tesviye edecek, sahadaki mevcut bilgileri belli bir anlayışla tanzim edecek, yeni keşif hamlelerini ise belli bir nizam çerçevesinde gerçekleştirecektir. Usul ilmi yoksa serazat (hatta serkeş) bilgi meşgalesi kaçınılmaz hale gelir, bu durumda ortaya ilim değil, bilgi yığını çıkar.

 

Müslümanlar riyaziyenin usul ilmini inşa edemeden bilgi üzerindeki tasarrufunu kaybetti. Usul ilmini inşa edemeyen riyaziye, kendini ikmal edemeden batıya intikal etti. Batı matematiği anlayamadı ki, usul ilmini inşa edebilsin. Usul ilmi olmayan, esas ilmi de ikmal edilemeyen matematik, batının elinde oyuncağa döndü ve muhayyel hale geldi.

 

Müslümanların can derdine düştüğü son birkaç asır, riyaziye ile ilgilenme ihtimalleri yoktu. Zaten daha önce bilgi üzerindeki tasarruf ve hakimiyetlerini kaybetmişlerdi. Tamamen batının inisiyatifine geçen matematik, mevcut haliyle tahkim edildi ve inkişaf ve inşa sürecini kaybetti.

 

Mevcut matematiğin usul ilmi yoktur, bu sebeple formüllere kalmıştır. Zorlayarak da olsa usul yerine kullanıldığını söyleyebileceğimiz temel dört işlem var; toplama, çıkarma, çarpma, bölme… Muhakkak ki bunların dışında yüzlerce formül var ama onlar usul yerine geçmez, bir usul ilmi ihtiyacını karşılamaz. Zaten mevcut matematik usul ilmini kuramadığı için formüllere kaldı, sürekli formül keşfetmekle meşgul… Yeni formüller keşfetmek, matematik biliminin inşa sürecini devam ettirmez, kendi ufkunda küçük keşiflerden ibarettir.

 

   Metin Acıpayam: Riyaziye kaynağını ve ufkunu nerede görür?

 

   Haki Demir: Riyaziye, kaynağını ve ufkunu “Tevhid ilimleri mecrasında”, yani tasavvufta bulur. Çerçevesini ve ölçülerini “Kur’an ilimleri mecrasından” alır, kendini “Müspet ilimler mecrasında” inşa eder, tatbikatını ise “Müspet ilimler mecrası” ve “Beşeri ilimler mecrasında” yapar. Riyazi tefekkürün ana çerçevesi budur.

 

Tevhid ilimleri mecrası, varlığın ufkunu gösterir. Varlığın ufkunu göremediğimizde ona dair bir telakkimiz olmaz. Ufkuna ulaşılmamış varlıkla ilgili temel telakkiler sadece eksik değil, keşfedilen kısmı da yanlıştır. Ufkunu göremediğimizde zuhur etme veya vücut bulma kaynağını ve şartlarını anlamış olmayacağımız için, tezahür silsilelerinin sonlarına muhatap olduğumuz varlığın, keşfettiğimiz kısmında yanlış kanaatlere ulaşırız. Müspet ilimler mecrasında varlığa dair keşifler, umumi çerçeve cihetiyle Kur’an ilimleri mecrasında murakabe edilir, tevhid ilimleri mecrasında ise ufka uygunluğu (nihai nispetleri) tetkik edilir. Mezkur iki mecrayı çerçeve ve derinlik bahsi olarak dikkate alıp, müspet ilimler mecrasındaki tetkik ilimlerinden (mesela fizikten) elde ettiği verileri yoğurup, beşeri bilimler mecrasına fayda olarak saçar.

 

Riyazi tefekkürdeki bu çerçeve, yani tüm ilim mecralarıyla doğrudan alakalı olması, her ilim dalında bulunmayan bir hususiyettir. Riyazi tefekkür, muhakkak ki riyaziye ilminden daha büyük bir hacme sahiptir. Fizik ilmi, doğrudan eşya ile uğraşmasına rağmen, varlığın tasavvuftaki ufkuna ulaşma imkanına sahip değildir, riyazi tefekkür ise hem fizik ilmini, hem müspet ilimler mecrasını tasavvufun ufkuna ulaştıracak bir tecrit usul ve maharetine sahiptir. Bu zaviyeden bakıldığında, riyazi tefekkür; müspet ilimler mecrasının terkip ilmi olan tekevvünat ilminin ortağı veya mütemmim cüzüdür.

 

Riyazi tefekkürün en mühim hususiyetlerinden biri olan “nizamilik”, her tefekkür tarzı için (mesela felsefe için) dahi mühimdir ama İslami tefekkür için vazgeçilmez özelliktir. İslam bizatihi nizamdır, varlık bizatihi nizamdır, insan nizama doğru akar, hayat nizamı arar. Riyaziye, varlığın tabiatındaki nizamı aramanın ilmidir. Bu sebeple kendisi de nizami tefekkürün bir numaralı temsilcisidir.

 

Nizami tefekkür veya tefekkürde nizam arayışının bizdeki meşhur adı, usuldür. İlm-i Riyaziyenin kurulmamasının bir sebebi de, nizamın, riyaziyenin tabiat özelliği olmasıdır. Riyaziye bizatihi nizam ilmidir, nizamın ilmidir. Bu sebeple ayrı bir usul ilmine ihtiyaç hissedilmemiş olması muhtemeldir. Fakat riyaziye ikmal edilmeden ve özellikle de usul ilmi kurulmadan batıya geçince, batının kendi nizam anlayışına mahkum olmuştur. Batıdaki felsefi gelenek, o gelenekteki nizam idraki, bizdeki usul ilminin yanında kaos gibi kalır. Riyaziyeye vakıf alimlerin bulunduğu zamanlarda ayrı bir usul ilmine ihtiyaç hissedilmemesi, onun aslında kurulması lüzumunu ortadan kaldırmıyor. Riyaziye bahsinde başımıza gelen, usul ilmi inşa edilmeden batıya intikal etmesidir ve böylece kendine benzetme imkanına kavuşmuştur.

 

Riyaziyenin tabiaten nizama sahip olması, onu, birçok ilim alanını kuşatacak bir tefekkür havzası, tefekkür dili, tefekkür tarzı haline getirmiştir. Mevcut matematikte bile bu hususiyet, kırık dökük de olsa vardır ve kabul edilmiştir. Bu zaviyeden bakılınca riyaziye, ilgili ilimlerin ortak usul ilmi gibi durmaktadır. Riyaziyenin nizami hususiyeti, tefekkür temrinleri için fevkalade imkanlar oluşturur. Riyazi tefekküre sahip olmayanlar, ilim tahsil edemezler. İlim tahsilinin ilk şartı, nizami bir zihni evren, onun merkezinde nizami bünyeye sahip bir akıl terkibidir. Bugün İslami ilimlerin tahsilinde yaşanan zafiyetlerin temeli, usul ilimlerinin idrakindeki zorluktur. Her usul ilmi bir çeşit riyaziyedir, usul-i fıkıh, fıkıh ilminin riyaziyesi gibidir. İslami ilimlerdeki muhteşem usul müktesebatına rağmen usul ilimlerinin, ona bağlı olarak esas ilimlerinin tahsilinde mesafe alınamaması, mesafe aldığını zannedenleri tam bir kaotik zihni evrene sahip olması anlaşılmaz bir durumdur. Bunun mühim sebeplerinden birisi, usul ilminin tabiatında mahfuz bulunan nizami tefekküre malik olamamaktır. Tefekkür yoksa ilim yoktur, nizami tefekkür yoksa ilmin idraki, tahsili ve onunla yeni bilgi keşfi kabil değildir. İslami ilimler ve özellikle de onların usul ilimleri saf nizamdır. Bu hususiyetleri itibariyle, medreselerde talebelerin akl-ı selimi, usul ilimleriyle inşa edilirdi. Günümüzde usul ilimlerinin umursanmamasından mıdır yoksa onun da anlaşılmamasından mıdır bilinmez, akl-ı selim ve nizami tefekkür kayboldu. Riyazi tefekkür geliştirilebilirse, nizami tefekkür temrinleri yapma imkanı oluşur.

 

Riyaziyenin bilgi ve ilim telakkisine katkısının kıymeti anlaşılmalıdır. Riyaziyenin tecrit ve terkip faaliyeti ve bu faaliyetlerini nizami çerçevede yürütmesi, bilgiyi derleyip toparlayacak ender tefekkür tarzlarından biridir. İslam’ın varlık telakkisi ile bilgi ve ilim nazariyesini anlayamaz hale gelmemizin temel sebeplerinden birisi, riyazi tefekkür zafiyetidir. Bilgiyi terkip edemiyoruz, eşyanın hakikatine doğru tecrit hamleleri yapamıyoruz, yaptığımız her ne ise onu da nizami çerçeveye sokamıyoruz. Riyazi tefekkür, tecrit, tahlil, terkip faaliyetlerini nizami çerçevede yapabilmenin ilmidir. Bu meseleler hangi ilimde önemsizdir? Riyazi tefekkürle bu hususiyetler zihni itiyat haline gelecek, aklımızın bünyesine yerleşecektir. Zaten akl-ı selimin inşa edilmesi, bunlara sıkı sıkıya bağlıdır.

 

Riyazi tefekkür maharetine kavuştuğumuz gün, her şeyi farklı şekilde ama muhakkak nizami çerçevede anlamaya başlarız. Tecrit, tahlil ve terkip faaliyetlerinin nizami çerçeveye alınması, başlı başına bir izahtır. Bu maharet kazanıldığında görülecektir ki, birçok tezat telif edilmiş, birçok paradoks terkip edilmiş, baştan sonra kaotik tezahürler nizami çerçeveye alınmıştır. Başka bir şey yapmaksızın birçok meselenin izaha kavuştuğu görülecektir. Riyaziye; varlık, bilgi, hayat bahisleri arasındaki irtibat merkezi gibidir. Varlığı tetkik, bilgiyi tertip, hayatın altyapısını inşa etmek gibi maharetleri var. Çok az ilim dalı bu kadar zengin özelliklere sahiptir. Riyaziyenin nizami tabiatı; varlık, bilgi ve hayat bahisleri arasında nizami münasebetler kurmasına veya bunlar arasındaki münasebetleri nizami hüviyete kavuşturmasına sebep olur. Bu çok kıymetli bir hususiyettir, ihmal edilmesi ancak anlaşılmaması halinde mümkündür. Varlık, bilgi ve hayat bahisleri arasında nizami bir münasebet ağı örmek, ütopya gibidir. Buna sahip olmayı mümkün kılan riyaziye ve riyazi tefekkür, hiçbir şartta ihmal edilecek cinsten bir kıymet değildir. Zaten riyazi tefekkür olmadığı içindir ki; varlık, bilgi ve hayat arasında nizami bir münasebet ağı örülememekte, böyle bir hedef ütopya gibi görünmektedir.

 

   Metin Acıpayam: Varlıkla riyaziye arasındaki mutabakat şartı hakkına ne söylemek istersiniz?

   Haki Demir: “İlim maluma tabidir” hikmetini bilen Müslüman riyaziyeciler, sıfırı keşfetmekle meseleye ne kadar vakıf olduklarını göstermişlerdi. “İlim maluma tabidir” ölçüsü, ilim ile varlığın mutabakatını temin cihetinden Müslüman ilim ve tefekkür adamlarına müthiş bir imkan hazırlamıştı. “İlim maluma tabidir” hikmeti, İslam ilim mecrasının keşif fikriydi. “İlim maluma tabidir” hikmetini takip eden keşif faaliyeti, aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip eder, tecrit de böyledir, dıştan içe doğrudur. Bu sebeple tecrit, aynı zamanda keşif usulüdür. Tecrit, girift bir mesele olduğu için, kendi başına bırakılamaz, zihni imkanlara, mesela zeka ve istidatlara teslim edilemez. Tecrit, zihni imkanlara teslim edilirse muhayyel hale gelir; varlığın hakikatine doğru giden güzergahtan uzaklaşır ve bağımsızlaşır. Mevcut matematiğin başına gelen felaketlerden birisi tam olarak budur. “İlim maluma tabidir” hikmeti, keşif ve tecrit faaliyetlerinin muhafızı kılınmalı, hatta mahfaza haline getirilmelidir. Bu sebeple “ilim maluma tabidir” hikmeti, hem keşfin muharrik kuvveti hem de keşif ve tecrit faaliyetinin muhafızıdır. Batı bilim telakkisi, “ilim maluma tabidir” ölçüsünü bilmez, kadim müktesebatımızdan öğrendikleri bu bilgiyi asla anlayamaz. Sadece matematikle ilgili ve sınırlı olmaksızın, tüm bilim dallarında varlıktan bağımsızlaşmakta, uzaklaşmakta, muhayyel hale gelmektedir. Ne var ki matematik ve sosyal bilimlerde bu maraz zirve yapmıştır. Batının deneysel metot veya deneysel bilim diye pazarladığı, bu yolla bilimlerin varlıkla mutabakatını sağladığı iddiası, derinliğine doğru inildikçe yanlışlığı görülür. Buradaki yanlışlık, sadece kendi kültür ikliminin dışına pazarladığı bir oryantalist hamle değil, aynı zamanda kendini de ikna ettiği bir tuzaktır.

 

Deneysel bilim dedikleri yaklaşım, bilim ufkuyla mahduttur. Keşfedemedikleri derinliklerde neler olduğunu bilemedikleri, bilemeyecekleri için, yaptıkları deney, ulaşabildikleri ufkun içindeki tezahürlerdir. Bunun bir kıymeti olduğu doğrudur ama mesela insan telakkisinde ruhu reddeden, bu sebeple insan davranışlarında ruhi hamleleri görmeyen ve kabul etmeyen bilim, ruhi hamlelerin pozitif bilimle deneylenebilecek tezahür merkezlerinden biri olan “beyin”de kilitlenmesi, böylece insanın merkezini “beyin” olarak tespit etmesi, o kadar büyük bir yanlıştır ki, bu yanlışın üzerine evrimi ve insanın hayvan olduğu iddiasını bina etmiştir. Bu yaklaşım, anlamak bir tarafa meseleyi birazcık hissedenler için, mesela Bergson için tam bir sahtekarlıktır. Bergson bu sahtekarlığı ortaya koymuş ama batı bilim telakkisi materyalist felsefe evrenine yerleştiği için kimse dönüp bakmamıştır. Batı, matematik bilimini pozitif bilimlerden değil, akli (rasyonel) bilimlerden saymıştır. Bu tespit, ilimlerin tasnifine dair temelleri ilgilendiren, hatta bilim telakkisini ilgilendiren bir yanlıştır. Matematiğin, tecrit bilimi olması cihetiyle doğruluk payı taşıyan bu tespit, taşıdığı doğruluk payını genişletmiş, tüm zemine yaymış ve matematiğin temeli ve ana tarif unsuru haline getirmiştir. Oysa matematik de, eşyanın tabiatına (ilmin maluma tabi olduğu hikmetine) aykırı olamaz. Tecrit faaliyeti, varlıktan bağımsızlaşmak olsaydı, matematik rasyonel ilim olabilirdi, oysa tecrit faaliyeti, eşyanın hakikatine giden güzergahı takip eder, bu sebeple eşyanın tabiatına aykırı olamaz. Batı kafası, matematiği, aslında ise tecrit mevzuunu doğru anlayamadığı için, farklı tecrit safhalarındaki “gerçekliklerin”, eşyanın farklı mertebelerine dair meseleler olduğunu, her safhanın da farklı kaideleri olması gerektiğini göremedi. Böylece tecritte ölçüyü kaçırdı, matematiği eşyandan bağımsızlaştırdı, bunu meşrulaştırmak için de “akli ilimlerdendir” dedi.

 

“İlim maluma tabidir” hikmeti, öncelikle bir tecrit fikri, istikameti, güzergahı gerektirir. Varlığın tüm safhaları bilinemediği her ihtimalde bilim iddiada bulunamaz, bulunursa her iddiası bir sahtekarlıktır. Çünkü varlığın her tecrit safhası, birbirinden farklı ilimleri ilzam eder veya ilgili ilmin mevzu haritasında farklı kaideleri muhtevi alanlar oluşturur. Bu yapılamadığında, ilim maluma tabi olmaktan çıkar ve muhayyel hale gelir.

 

Varlıkla riyaziye arasındaki mutabakat her adımda takip, tetkik ve tecrübe edilmelidir. Bunun en bariz ve muhkem yolu, “ilim maluma tabidir” ölçüsüdür. Her adımda, özellikle her tecrit hamlesinde bu esasa riayet edilip edilmediği, ihtiyaç duyulduğu kadar tekrarlanarak tetkik edilmelidir. “İlim maluma tabidir” ölçüsü, sadece riyaziye değil, müspet ilimler mecrasının tamamında caridir. Beşeri ilimler mecrasında ise, iki kaide birlikte caridir, hem “ilim maluma tabidir” hem de “malum ilme tabidir”…

 

İlimlerin tasnifine dair hazırladığımız ana haritadaki “Kur’an ilimleri mecrası” ve “Tevhid ilimleri mecrası”nda, “Malum ilme tabidir” ölçüsü, “İlim maluma tabidir” ölçüsüne galiptir. Çünkü mezkur iki mecra, hakikatin keşfedilerek; varlık, insan ve hayatın inşasıyla ilgilidir. Eşyanın keşfi ile eşyanın inşası (yaratma değil) bahisleri birbirinden farklıdır. Hakikat (Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye), eşyaya nispetle anlaşılmaz. Kur’an ilimleri mecrası ile Tevhid ilimleri mecrası, doğrudan “Mutlak İlme” muhatap oldukları için, saf mananın yani hakikatin peşindedir. Hakikat mutlak ilimdir, bu sebeple, “ilim maluma tabidir” ölçüsü ile “malum ilme tabidir” ölçüsü, keşifte birincisi inşada ikincisi olmak üzere caridir, netice olarak bu mecralarda hem ilim hem de malum hakikate tabidir. Nispi ilimlerin tamamı “mutlak ilme” nispetle kurulacağı için, mutlak ilme aykırı olan müspet ilimlerdeki herhangi bir keşif, tecrit faaliyetindeki bir sapmadır ve vehimdir. (Burada temel ölçüyü ifade etmeye çalışıyoruz, yoksa mutlak ilme nüfuz edememiş kişilerin müspet ilimlerdeki keşifleri, kendi sığ idrakleriyle mahkum etmeleri bambaşka bir problemdir) Kur’an ilimler mecrası ile tevhid ilimleri mecrası, aşağıdan yukarıya doğru keşif ve tecrit, yukarıdan aşağıya doğru terkip ve inşa usulünü takip eder. Dışarıdan birinci istikamet görünmez, fark edilmez, sadece yolun kahramanları bilir. Hakikate dair idrak edilen her kıymet; varlık, insan ve hayatta inşa ve tatbik edilir.

 

   Metin Acıpayam: Riyaziye usulünde tecrit usulü nasıl olmalıdır?

 

   Haki Demir: Tecrit bahsi kadimde her nedense usul haline, usul ilminin bir mevzu haline getirilmemiştir. Oysa yalnız başına bir usul ilmi olacak kadar kıymetlidir. Bizde de batıda da tecrit bahsinin usul haline getirilmemesi anlaşılır gibi değil. Tecrit bahsi, usul veya usul ilmi haline getirilmese de, kıymeti bilinmiştir. Kadim müktesebatımızda her alim, arif ve mütefekkir tarafından başköşeye yerleştirilecek kadar kıymet verilmiş, tecrit istidat ve hamlesi olmayanların faaliyetleri ilim ve tefekkürden sayılmamıştır. Batının tefekkür mecrası olan felsefede ise tecrit bahsine kıymet veren nispeten daha az olmuştur. Felsefenin zirvelerini teşkil eden, ufkunu oluşturan büyük büyük filozoflar, mizaçlarındaki tecrit istidadının zoruyla kıymet vermişlerdir. Tecrit bahsi, kadimden beri usul ilmi haline getirilmemiştir ama tasavvuftaki usulün temel birkaç kaidesinden birisidir. Tasavvuf dışında tecrit bahsini usul haline getiremeyen dünya, tabii olarak tasavvufun ufkuna ulaşamamıştır. Tasavvufun ulaştığı ufku sadece tecrit cehdine ve faaliyetine bağlamak tabii ki çok hafifmeşrep kaçar, Tasavvufta çok daha derin ve girift usul kaideleri vardır, tecrit belki de tasavvufta en az kullanılan usul kaidesidir. Bununla beraber tecrit bahsi, sadece tasavvufta usul kaidesi haline getirilmiş, diğer ilim ve tefekkür alanlarında kullanıldığının toplamından binlerce kat daha fazla kullanılmıştır. Batıdaki felsefenin, bizdeki İslami tefekkürün usul ilmi haline getirmeden kullandığı tecridin nihayeti (ufku), tasavvuftaki tecrit cehdinin ve faaliyetinin bidayetidir. Felsefe, tecrit faaliyetini akıl ve zeka ile yaptığı için, tasavvufla mukayese etmek had bilmezliktir, önceki cümlede felsefeden bahsetmemiz, mukayese için değil, felsefeye kıymet verenler içindir. Kadim müktesebatımızdaki ilmi ve fikri çalışmalar akl-ı selim mahsulü olduğu için, felsefeden ileridedir ve akl-ı selimin tecrit istidadı tasavvuftaki tecrit güzergahının bidayetindeki küçük bir alanda müşterek hisseye sahiptir. Temel meselelerin tamamında olduğu gibi, tecrit usulünü de tasavvuftan ödünç almak zorundayız. Önce şunun bilinmesi gerekiyor; tecrit bahsini tasavvufun dışından elde etme ihtimali muhal… Tecrit bahsini usul seviyesinde alabileceğimiz, muhkem bir usul ilmine tahvil edebileceğimiz, onu da riyaziyede (ve aslında birçok ilim dalında) istimal edilebilir hale getireceğimiz bir kaynak arama çabası, tasavvufun dışında beyhudedir.

 

Fakat…

Burada çok mühim bir mesele var; bir mevzuu tasavvuftan alıp, başka bir sahada, mesela bir ilim dalında kullanma işi, yeryüzündeki en zor işlerden biridir. Zannımız o ki, tecrit bahsi için bu zorluk daha da artmaktadır.

 

Tasavvufta tecrit usulü, başka mevzularla çok kolay karıştırılır, mesela Meşayıh-ı Kiram Hazaratının manevi makamlarındaki müşahedelerini beyan ettikleri bazı metinlere bakarak, o irtifaa tecrit cehdiyle ulaşılabileceği düşüncesi, haza vehimdir. O beyanlara akıl ve zekayla bakıldığında, sınırsız bir tecrit görülür. Doğrusu, müşahedenin kelama dökülmüş hali, tefekkür cihetiyle tecrittir, dışarıdan bakan böyle görür, böyle değerlendirir. Meselenin hakikatini bilmek kaydıyla, belki de bunda bir sakınca da yoktur. Fakat meselenin aslı bilinmez veya aslından bağımsızlaştırılır veya başta aslıyla birlikte söylenir de sonradan aslında bağımsızlaşmış bir kültürel kod haline gelirse diye, o makamlarda söylenenleri tecrit bahsinin misali olarak görmek doğru olmaz. Meşayıh-ı Kiramın beyanlarını, metinlerini, eserlerini okuyan batılı filozoflar, tasavvufun esasına yabancı oldukları için, meseleyi sadece tecrit hamlesi olarak görmüş, o ufuk karşısında çıldıracak raddeye gelmiştir. Tasavvuf metinlerini tecrit ve tefekkür bahsi olarak ele alanlar, Meşayıh-ı Kiramın büyüklüğü karşısında sinek gibi kalırlar. Meşayıh-ı Kiramın bir kısmının telif ettiği eserlerde, diğerlerinin kal, hal ve tavırlarında       zuhur eden her türlü muhteva ve manzara, tecrit bahsinin ufkudur ama tecrit faaliyetinin neticesi değildir. İşte bu giriftlik, tecrit bahsini sadece akıl yoluyla tasavvuftan nakletmeye imkan vermez. Tecrit bahsini tasavvuftan başka bir yerden bulamayacağımıza göre mesele nasıl halledilebilir? Birinci yol ve ihtimal, Meşayıh-ı Kiramın müsaade etmesi ve güzergah haritasını bizzat çizmesidir. Bu ihtimal, Meşayıh-ı Kiramın tasarrufundadır, onları zorlamak gibi bir hadsizlik ve edepsizlik yapmak bizim için muhaldir. Bu ihtimal için sergilenecek en ileri cüret, talep etmektir ama talepte de ısrar etmek edebe aykırıdır. Kim ki bu ihtimalin peşine düşer ve netice alır, önümüzdeki birkaç asrın riyaziyecisi olarak tarihe geçer.

 

İkinci yol ve ihtimal, tasavvufun mahremiyetine girme, yani tasavvufun aslını anlama iddiasında bulunmadan, tecrit fikri inşa etmektir. Bu ihtimalde de kaçınılmaz olarak tasavvuftan faydalanmak şarttır aksi takdirde zaten yapılacak bir şey yoktur. Tasavvuftan faydalanma nispeti, akl-ı selim çerçevesinde kalmalı ve temkin ve tedbirle hareket edilmelidir. Bu ihtimalde elde edilecek netice, dünyadaki en hacimli tecrit usulünü telif etmek olacaktır, ne var ki bu netice, birinci ihtimal gerçekleştiğinde elde edilecek hasılanın yanında, okyanusta damla gibidir. Bu çerçevede olmak üzere, yani ikinci yolu takip ederek tecrit usulünün temel esaslarını, akıl çapımız ve zeka seviyemizle mütenasip olarak yapmaya çalışalım. Fakat unutulmaması için hatırlatalım ki, tarih, birinci ihtimali takip edecek yiğitleri bekliyor.  Tecrit, varlığın herhangi bir özelliğini tutup atmak değil. Böyle anlaşıldığı yerler, mesela felsefe coğrafyası var ama esası bu değil. Tecrit usulünden bahsettiğimiz andan itibaren böyle kabul edilmesi ise muhal.  Tecrit faaliyeti, varlığın esasına doğru giden yolda mesafe almaktır.

 

Varlığın dış yüzünden, arazlarından, işe yaramaz özelliklerinden merkeze doğru, esasına, hakikatine doğru yol yürümektir. Tecrit süreci tehlikelidir, her hamlesinde güzergahtan çıkmak, istikametten sapmak, boşluğa düşmek mümkündür. Bunun için bir tecrit usulüne ihtiyaç var. Tecrit usulünün (anlayabildiğimiz kadarıyla) ana esasları (ki bunlar aynı zamanda tecrit güzergahıdır) şunlardır; Derinliğine doğru illiyet silsilesi, derinliğine doğru mana-suret münasebeti, derinliğine doğru tecelli ve tezahür safhaları…

Metin Acıpayam: Mevzu açılmışken sorayım… Derinliğine doğru illiyet silsilesi hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

 

   Haki Demir: Kâinatın varlık sebebi, Kadir-i Mutlak olan Allah Azze ve Celle’nin yaratma iradesidir. Yaratmayı murat ettiği için varlık alemi mevcuttur. O’nun yaratma fiili, kudretiyle mütenasiptir, yaratılmış varlıkların fiiline, mesela insanın imal ve inşa faaliyetine benzemez. Girifttir, sanatkaranedir, derindir. İlliyet irtibatı satıhta da mevcuttur, bir şey bir şeyin sebebidir, bir şey bir şeyin neticesidir. Satıhtaki illiyet irtibatı da fevkalade mühimdir, ne var ki derinliğine doğru illiyet irtibatının kefi ve idraki zordur, fevkalade bir tecrit istidadı, cehdi ve mahareti ister. Varlık ve bilgi telakkisindeki birçok mesele, derinliğine illiyet silsilesinde mahfuzdur, ihmal edilmesi halinde varlık ve bilgiye dair sıhhatli bir tasavvura sahip olma ihtimali yoktur.

 

Derinliğine doğru illiyet silsilesi öncelikle tecrit güzergahıdır. Bu güzergahta alınan mesafe, yani her tecrit hamlesi, aynı zamanda terkip faaliyetinin de altyapısıdır. Bir şey, birden çok şeyin sebebi, ana rahmi olabilir, bu sebeple bir adım derindeki sebebe ulaşılması, aynı zamanda terkip mimarisinin sırrını da verir. Basit ve anlaşılır misaliyle; mikro fizikteki illiyet silsilesi, satıhtan derine doğru ilerledikçe hücreler, moleküller, atomlar, atom altı bünyeler şeklinde görünür. Bu silsilede atom altı varlıklar veya bünyeler atomları, atomlar molekülleri ila ahir oluşturmakta, onlara sebep olmakta, onları doğurmaktadır. Müşahhas misalde meselenin sırrı kaybolur gibi olsa da, misal, meselenin anlaşılmasına yardımcı olması cihetiyle ele alınmalıdır. Batıdaki mevcut bilim telakkisi, her tecrit safhasında aynı matematiği kullanma konusunda ısrarlıdır. Her tecrit safhasında yeni bir matematik tasavvur gerekmeyebilir, yeni bir matematik tasavvur için belli tecrit safhalarının aşılmasına ihtiyaç duyulabilir, bütün bunlar tetkik mevzuudur. Fakat tecrit güzergahının tamamında aynı matematiği kullanma ısrarı, tecrit sürecinin ilerlemesini durdurur, zira satıhta geçerli olan matematik tasavvur ilerlemenin ufkunu oluşturur. Fizik bilimi olarak bir şeyler hissedilse, bir adım ilerisinin olduğu nispeten görülebilse, hala ilerlemenin mümkün olduğu kabul edilse bile, mevcut matematik tasavvur, bir adım ilerisinin matematiğini (mesela matematik denklemini) kuramadığı için fizik de tıkanır. Hatta yeni bir safhaya ulaşılsa, orada yeni bir saha açılsa, matematik o sahanın izahını yapamazsa, denklemini kuramazsa, ulaşılmış olan safha anlaşılamaz.

 

Derinliğine doğru illiyet silsilesi, varlığın hem maddi cihetinde hem de mücerret cihetinde söz konusudur. Maddi cihetinde de söz konusu olması, bu sahadaki tecrit faaliyetinin riyaziye için doğrudan bilgi temin edeceği manasına gelir. Varlığın maddi ciheti, riyaziye (ve matematik) için doğrudan tatbik edilebilir mevzu ve bilgi keşfine imkan sağlar. İlliyet silsilesinin mücerret ciheti ise, riyazi tefekkür için fevkalade mühimdir ve tatbik edilebilir riyazi mevzuların temellerini anlamak ve inşa etmek kıymetlidir. İlliyet silsilesinde ne kadar derine inilirse, riyazi tefekkür o kadar muhkem, o kadar derin, o kadar zengin hale gelir. Riyazi tefekkürün hacminin büyüklüğü, çerçevesinin sağlamlığı, riyaziye ilminin o nispette gelişmesine sebep olur. İlliyet silsilesindeki derinliğin ufku, tabii ki tasavvuftadır. Tasavvuftaki varlık telakkisinin ufku tetkik edildiğinde, ilim ve tefekkür sahasına taşınacak uçsuz bucaksız hazineler olduğu görülür. Riyaziye, tasavvufun ufkuna hiçbir zaman ulaşamayacaktır şüphesiz ama tasavvufun ufkuna ulaşmak zaten başka ilim dallarının da iktidarında değildir. Bu sebepledir ki tasavvuf kaynaktır.

Fizik gibi bilimlerin varlıkla ilgili tecrit cehdi veya keşif istidadı fevkalade mahduttur. Müşahhastan başlayarak mücerret aleme ulaşmak ve orada mesafe almak fevkalade zordur. Müşahhastan (satıhtan) başlandığında, eldeki imkanlar (mesela matematik) sathi tezahürlerin kaidelerine bağlı olduğu için, derinleşme bir noktadan ileriye gidememektedir. Riyaziye, fizik aleme ve fizik bilimine mahkum hale getirildiğinde, tecrit hamlesi ve illiyet silsilesinin takibi çok sınırlı kalır. Riyaziye, mevcut matematiğin aksine, bir taraftan fizik alemi (madde  dünyasını) zemin alırken diğer taraftan ufkunu tasavvufun ileri merhalelerinde arar. Bu çerçevede teşkil edilecek olan riyazi tefekkür, mesela fizik biliminin ilerlemesinin muharrik kuvveti olacaktır. Zira riyazi tefekkür ve riyaziye, tecrit güzergahına tasavvuftan aşina olduğu, olacağı için, fizik biliminin karanlık (meçhul) gördüğü sahalara aşina olur. Aşina olduğu sahalarda fizik biliminin önünü açması kolaydır.

 

Fizik bilimi ile ilgili bu tespitler, aynı zamanda kendi ilim telakkimiz çerçevesinde fizik ilmini (bilimi değil) kurmanın altyapısıdır. Varlık ve bilgi telakkimiz batıdan (özellikle de materyalizmden) farklı olduğuna göre, bizim başka bir fizik ilmimiz vardır, olmalıdır. Kitabın mevzuu riyaziye olduğu için fizik ilmi ile ilgili kısa atıflar yapmakla iktifa ediyoruz.

 

Tasavvuftan devşirilecek bir riyazi tefekkür, hem riyaziyenin ikmal ve inşasında hem de müspet ilimler mecrasındaki tüm ilimlerin yeniden inşasında başlangıç olacaktır. Riyaziyenin müspet ilimler mecrasındaki kuşatıcı tasarrufu, öncelikle bu meselenin vuzuha kavuşturulmasını, ikmal ve inşa edilmesini gerektiriyor.

 

İlliyet silsilesi nizami bir çerçeveye kavuşturulduğunda, ne kadar büyük bir iş yapıldığı anlaşılacaktır. Öncelikle tecrit usulü tanzim, tecrit güzergahları tespit edilmiş, böylece “meçhul”ün keşfi istikametinde fevkalade bir mecra açılmış olur. İlmi terakkinin sırlarından birisi, meçhule dönük keşif hamlesinin usulüdür. Meçhulün keşfi meselesi hususiyet arz eder, üzerinde durulmalıdır. Bilgi telakkimizin umumi haritası yukarıdan aşağıya şöyledir; mutlak meçhul, nispi meçhul, müphem, nispi malum, muhkem malum… Mutlak meçhul, Allah Azze ve Celle’nin “zat alemi”dir ve bilgisi hiçbir ilim dalına açılmamış, hiçbir alime sunulmamıştır. Öyle de kalacaktır. Nispi meçhul, keşfedilmeyi bekleyen meçhuldür, zaten nispi meçhul (gayb) olmasa ilmin terakki etmesi kabil değildir. Gayb (meçhul) alemini tasnif etmeyen mealci türünden sığ anlayışlar, gayb aleminin bir kısmının keşfi ile memur kılındığını anlamadığı için, “Din terakkiye ve hatta ilme manidir” sapkınlığını bizzat temsil etmektedir. Müphem alan, keşfi başlatılmış, aşina olunmuş ama ilmi kurulmamış sahadır. Meçhul ile malum arasında bulunan bu saha, meçhulden devşirilen mevzu ve bilgilerin bir müddet kaldığı, derinliğine idrak, keşif ve tertip edilmesi için çalışmaların sürdürüldüğü havzadır. Meçhulün keşfi tefekkür ile gerçekleştirilir ve keşfedilen mevzu ve bilgi müphem sahaya taşınır. İlim, müphem sahaya taşınan keşifleri, ilmi çerçeveye alır ve tetkik ve terakki eder. Tasavvuf keşif karargahımızdır. Tasavvuf tarafından kendine has usul ve yol ile keşfedilen mevzu ve bilgiler, idrak ve tefekkür ile müphem sahaya taşınır. Tasavvufun keşfettiği bilgi ve mevzuu müphem sahaya taşıyan şahsiyetin ilim adamı veya fikir adamı olması önemli değildir, bu nakil işlemi ilimle değil derin idrak ve tefekkürle yapılır. Zira tefekkür ilmin önündedir, onun muharrik kuvvetidir. İlim, bilginin nizami çerçeveye alınmış halidir, meçhule dalan idrak, nizami bilgiden önce keşif yapar, sonra onu nizami çerçeveye alır. Bu sebeple tefekkür önden gider, ilim onu takip eder. Tasavvufun kendi usulünce keşfettiği mevzu ve bilgi doğrudan ilmi sahaya, malum sahaya nakledilemez. Tasavvufun keşfi, aklın sınırları ötesindedir. Oradaki keşfin ilim ve akıl sahasına taşınması gerekir. Tasavvufla medrese arasındaki ünsiyet ve irtibat kaybolduğu gün çöküşümüz başlamıştı, hala yeniden kurulamadığı için diriliş sürecimiz başlayamadı. Tasavvufun keşfini, akıl ve tefekkürün tekrar keşfetmesi, müphem alana taşıması, aklın üzerinde tasarruf edebilir hale getirmesi ve ilme açması gerekiyor. Bu irtibat ağı tekrar kurulana kadar yapabileceğimiz bir şey yok, yapılabilecekler bugünkü bilgi ve idrak (tefekkür) kaosunda olanlardan ibarettir.

 

Riyazi tefekkür ve riyaziye ilmi, en azından müspet ilimler mecrası ile tasavvuf arasındaki köprüyü kuracak mahiyettedir. Muhakkak ki müspet ilimler mecrasının terkip ilmi olan “tekevvünat”, diğer ilim mecraları ve bu arada tevhid ilimleri mecrası olan tasavvufla münasebet ve irtibat kuracak olan ilimdir.

Riyaziye, tekevvünat ilminin mütemmimi olarak, aradaki irtibat ve münasebeti kurmak konusunda ona yardımcı olacak birinci derecedeki ilim dalıdır.

 

İlliyet irtibatını takip etmek, tecrit hamlesini serkeşlikten kurtarır. Tecrit mevzuu, tabiatı itibariyle girift ve o nispette de tehlikelidir. Mesela batıdaki filozoflar, panteizme tecrit çabalarıyla ulaşmıştır. Tecrit, madde ötesine ulaşmanın vazgeçilmez yollarından biridir ama nizami çerçeveye kavuşturulmadığı ve güzergahı tespit edilmediği durumlarda fevkalade tehlikelidir. İlliyet silsilesi, tecrit usulünün inşasında ana sütunlardan birisidir. Tecrit hamlelerinin doğru istikamet ve doğru güzergahta ilerlediğini anlamamızı sağlar. İstikamet sapmalarını teşhis edecek bir usul kaidesidir. İlliyet irtibatını takip etmeyen tecrit cehdi, zemmedilmeli, mahkum edilmelidir.

 

   Metin Acıpayam: Mana-suret silsilesi hakkında ne söylersiniz?

 

   Haki Demir: Varlık, mana-suret silsilesi halinde kat kat vücut bulmuştur. Varlık telakkimizin temelini teşkil eden meratip, mana-suret silsilesini ilzam eder. Tecrit, mahiyeti itibariyle surette (satıhta, dış yüzde) mahfuz manayı aramaktan ibarettir. Varlık yekununun satıhtan, dış yüzden, suretten ibaret olduğunu söyleyen fenomen felsefesi, sadece aklı gözünde olanların idrak seviyesini göstermek bakımından verilecek misal kıymetindedir. Sani-i Kainat olan Allah Azze ve Celle’nin kudreti sonsuzdur. Eşyayı sayısız (bize meçhul) tecelli mertebesinde yaratmış, hakikati sayısız perdenin arkasına gizlemiştir. Bundan dolayı vahiyle bildirmeseydi, bilinmesi kabil değildi.

 

Mana-suret silsilesi, eşyanın son tezahür safhası olan maddeden itibaren başlayan tecrit faaliyeti ile irtifa kesbetmenin bir usulüdür. Bir mertebede (safhada, seviyede) “mana” olan kıymet, bir sonraki mertebede suret olarak görünür. Öyleyse tecrit faaliyeti uçsuz bucaksız bir güzergahtır, müntehasını tasavvuf ehli bilir. Mana ile suret arasındaki münasebet; manadan surete doğru tecelli ve tezahür, suretten manaya doğru tecrit yoluyla anlaşılır. Bu manada tecrit, bir seviyeye (tenzih ve tevhid güzergahlarının bidayetine) kadar tecelli ve tezahürleri anlamanın da yoludur. Mana ile suret arasındaki münasebet, bazen mananın suretini araması, bazen mananın kendi suretini inşa etmesi, bazen mana ile suretin tevhid olması şeklindedir. İnsanın tecrit, idrak, terkip ve inşa kudreti ancak birinci ihtimalde cari olsa gerekir. (Allahu alem) Mananın kendi suretini inşa ettiği ihtimalde insanın müdahalesi kabil değildir. Belki onu tecrit yoluyla idrak nispeten kabildir. (Allahu alem) Mana ile suretin tevhid olduğu ihtimalde idrak acziyeti başlar, orada tecrit muhaldir, terkip cehdi beyhudedir. (Allahu alem)

 

Manaların suretlerini aradığı seviye, insana açık sahadır, insana verilen “yapabilme” istidat, kudret ve mesuliyetinin sahası (özellikle de derinlik ufku) burasıdır.

 

Bu saha (ve seviye) akıl ve zekanın keşfedebileceği ufuktur, tasavvufun bu sahadaki keşiflerini de anlama imkanı var. Akıl ve zeka ile keşfi veya tasavvuf müktesebatının tetkiki ile idraki mümkün olan bu ufuk, bir taraftan akıl ve zekamızın tecrit ufku diğer taraftan terkip ve inşa ufkudur. Buradan ötesinde seyahat eden ehl-i tasavvuf, ufuk ötesi keşiflerini ilim ve tefekkür sahasına taşımamakta, sadece tenzih ve tevhid güzergahındaki yanlış anlamaları tashih için beyan etmektedir.

 

Akıl ve zekaya, yani ilim ve tefekküre açık tutulan bu saha, meselenin toplamının içinde az görünüyor. Hakikatte de azdır, ne var ki akla açık tutulan bu saha, mesela binlerce yıllık felsefe müktesebatının ve zirve filozofların, değil ufkuna eteklerine ulaşamadığı bir irtifadır. Tasavvufun ufkuna göre dar bir saha olması, meselenin tabiatı gereğidir. Bununla birlikte, mezkur sahanın ufkuna ulaşmak, mesela bugünkü teknolojiyi bine katlamaktır. Kafi midir?

 

Tecrit hamlesi hangi seviyeye kadar ulaşmışsa, varlık telakkisi o nispette derin, bilgi telakkisi o nispette muhkem, terkip mimarisi o kadar hacimli, inşa mahareti o kadar ileri olur. Varlık ve bilgi telakkisiyle münasebetini birçok konuda (ve bir çok eserimizde) tetkik ettik, burada terkip mimarisi ve inşa mahareti bahsine temas edelim.

 

Suretler arasında terkip denklemi kurulması kabildir. Fakat her suret terkip denklemine girmez, her suret terkip edilemez. Özellikle son suret kabul ettiğimiz varlığın maddi tezahürleri, terkip için fazlasıyla zorluk gösterir. Zira ferdi özelliklerinde karar kılmış haldedir. Terkip için ferdi özelliklerin belli nispette tasfiye edilmesi gerekir. Terkip denklemi esas olarak manalar arasında kurulur ve iki mana terkip edildiğinde müşterek suret inşa edilir. Terkip denklemi kurmak zaten birden fazla manaya bir suret inşa etmek, birkaç mananın bir surette tecellisini mümkün kılmaktır.

 

Manaları terkip edip tek surette tecelli etmesini temin etmek, tecrit yoluyla mümkündür. Tecrit faaliyeti, zaten suretin arkasındaki (ve içindeki) mananın arayışıdır. Manalara suretsiz olarak ulaşmak kabil olmazsa, onların terkibi nasıl mümkün olacak? Manaları suretsiz olarak anlamak, yani saf manayı anlamak, tabii olarak çok hususi bir durumdur, her insanın yapabileceği bir iş değildir.

 

Mevcut matematik ve mevcut fizik, suretlerin ilmidir. Suretlerin ilmi, manaların ilmine nispeten basit ve sathidir. Batı aklının suretleri aşıp manalar alemine ulaşması zaten kabil olmadığı için, bilim telakkisi kaçınılmaz olarak materyalist felsefe üzerine pozitif bilim anlayışı şeklinde inşa edilmiştir. Tecritte ne kadar mesafe alınır, terkip ne kadar yüksek irtifada gerçekleştirilirse, imal ve inşa faaliyeti oradan başlamıştır.

 

Varlığın tabiatında mahfuz olan hususiyetlerin tüm terkip ihtimalleri ve buna bağlı olarak tüm suretleri kainatta tabii olarak mevcut değildir. Varlık telakkimiz ve ilmin geldiği nokta böyle olduğunu gösteriyor, yani varlığın tabiatında mahfuz olan hususiyetlerin tüm terkip ihtimalleri tabii olarak mevcut değildir. İnsanın önce idrak edebilme istidadına, sonra da yapabilme istidat ve maharetine bırakılmış imkan ve ihtimaller mevcuttur. Mesela tabiatta mevcut varlıklardan şeker imal ve terkibi, insanın idrak ve yapabilme istidadına tahsis edilmiş, insan da bunu yapmıştır. Manaların suretini aradığı saha bu misalde olduğu gibidir fakat bu misal fazla müşahhastır, bu misalden çok ileri seviyede mevzular ve imkanlar olduğu unutulmamalıdır.

 

   Metin Acıpayam: Mana ile suret arasındaki münasebet, bazen mananın suretini araması, bazen mananın kendi suretini inşa etmesi, bazen mana ile suretin tevhid olması şeklindedir. İnsanın tecrit, idrak (tahlil), terkip ve inşa kudreti ancak birinci ihtimalde cari olsa gerekir. Buradan hareketle tecelli ve tezahür safları hakkında ne söylemek istersiniz?

 

   Haki Demir: Mananın kendi suretini inşa ettiği ihtimalde insanın müdahalesi kabil değildir. Belki onu tecrit yoluyla idrak nispeten kabildir. Mana ile suretin tevhid olduğu ihtimalde idrak acziyeti başlar, orada tecrit muhaldir, terkip cehdi beyhudedir.

 

Tecelli ve tezahür safhalarını aşağıdan yukarıya doğru tetkik etmek, mana ile suret arasındaki münasebetin tahlil edilebildiği seviyeye kadar ulaşır. Tecrit faaliyeti daha yukarıya kadar uzansa da, tahlil faaliyetinin bittiği yer, idrak ve tetkik faaliyetinin müntehası yani aklın üst sınırıdır. Çünkü akıl mürekkep bir bünyeye sahiptir, bu sebeple mürekkep varlıkları, yani tahlili kabil varlıkları idrak iktidarındadır. Tecelli ve tezahür safhalarının bilinmesi gerekir. Bilinmelidir ki her safha için tecrit, tahlil, terkip, inşa faaliyeti mümkün müdür değil midir anlaşılsın. Bilinmelidir ki her safha için tecrit güzergahı, tahlil çerçevesi, terkip denklemi, inşa usulü geliştirilebilsin. Böylece aklın üst sınırı keşfedilsin, hangi sahada faaliyet göstereceği anlaşılsın, hangi safhanın idrak faaliyetine mevzu olup olmadığı görülebilsin.

 

İslam’ın varlık telakkisindeki enginlik hatırlanırsa, sayısız mevzuun ve çok sayıda ilmin sırrı burada gizlidir. Tecelli ve tezahür haritası çıkarılamadığı için bir çok ilim eksik kalmakta, kurulması mümkün birçok ilim kurulamamaktadır.

 

Tecelli ve tezahür haritasını akıl çıkaramaz. Akıl bir harita çıkarır da, o harita çok sathi kalır, ancak satıhta bir harita çizebilir. Derinleşmesi ise satıhta derinleşmekten ibarettir, bir önceki tecelli ve tezahür safhasına bile ulaşamaz. Yani akıl, ancak son tecelli ve tezahür safhasını tetkik edebilir, ondan öncekileri keşfedemez. Fakat akl-ı selim, önceki tecelli ve tezahür safhaları keşfedilmişse, onların bir kısmını anlayabilir. Kendi keşfedemese de, keşfedileni anlama istidadı mevcuttur. Öyleyse tecelli ve tezahür safhalarını keşfedecek bir usule, yola, mecraya ihtiyacımız var.

 

Tasavvuf, aklın yükselemediği irtifada gezen, aklın keşfetmekten aciz olduğu seviyeleri keşfeden dünyadaki tek müessesedir. Tasavvuf Müslümanların keşif karargahıdır, kadimden beri de böyle olmuştur. Tecelli ve tezahür safhaları, tasavvufun müktesebatından süzülebilir, meşayıh-ı kiramın tasarrufu altında çalışma imkanı bulunursa daha kolay olur.  Tasavvuf müktesebatının bir kısmı, tasavvuf dışındaki ilim sahalarına taşınabilir. En azından mevcut ilimlerin ulaştığı ufkun ilerisi ile ilgili tasavvuf müktesebatından faydalanılabilir. Zira herhangi bir ilmin ulaştığı ufuk, anlaşılabilir sahadır, o ufkun birkaç adım ilerisi ilmin de keşif sahasıdır ve mevcut altyapıyla anlaşılabilir seviyededir. İlimlerin kendi ufkundan ileri gidememesi, ilmi ve fikri çalışmalardaki zafiyetle ilgilidir.

 

   Metin Acıpayam: Riyaziye usulünün yeniden ikmal ve inşa çalışmaları kapsamında, usul-i riyaziyenin tahlil usulü nasıl olmalıdır?

   Haki Demir: Tahlil, basit tarifiyle ifade etmek gerekirse, mürekkep varlığı unsurlarına ayırmaktır. Kolaymış gibi görünür, özellikle de bir madde üzerinde çalışmak gerektiğinde kolaydır da… Varlığın müşahhas cinsi üzerindeki çalışmalar nispeten kolaydır, düşünceler de müşahhasa daha fazla meylettiği için mesele genellikle o seviyede anlaşılır.

 

Maddi bir varlığın tahlili de söz konusudur muhakkak ama tahlil faaliyetinin ufku, mana ile suretin birbirinden tefrikidir. Bu manada tahlil faaliyeti de tecrit faaliyetinin peşinden gider. Tecrit, manaya saf (suretsiz) haliyle ulaşmak içindir, tahlil, suret ile mana arasındaki münasebetin tespiti ve tefriki için yapılır. Tahlil, tabii olarak terkip faaliyetinin zıddıdır. Tecrit, hem tahlil hem de terkip faaliyeti için zaruridir. Fakat bu zıtlık, tecrit mevzuunun iki kanadı gibidir. Tecrit olmadan tahlil yapılamadığı gibi, yapılan tahlil tersine çevrilerek terkip işlemi gerçekleştirilemez. Mürekkep varlıktaki terkip sırrı, sadece tahlil usulüyle keşfedilemez, zira tahlil yaparken terkip sırrı umumiyetle gözden kaçar.

 

Terkip, varlığı oluşturan unsurların toplamı değildir. Böyle olsaydı işimiz ne kadar kolay olurdu, bu ihtimalde zaten mevcut matematik ve onun toplama işlemi kafi gelirdi. Terkip faaliyeti toplama işlemiyle karıştırıldığı için, tahlil faaliyeti de bölmeyle karıştırılır. Böylece mevcut matematik ve onun işlemleri yeterli görülür.

 

Tahlil ile terkibin birbiriyle temas halinde olduğunu düşünmek, aralarındaki zıtlığı böyle anlamak, birçok meseleyi izahsız bırakır. Merkezde tecrit mevzuu vardır, tahlil bir taraftan, terkip diğer taraftan ona bağlıdır. Tahlilin müntehası ile terkibin bidayeti temas halinde değildir, birinden diğerine atlamak mümkün de değil, doğru da değil.

 

Tahlil, terkibin muhtevasında mahfuzdur. Ama bunun zıddı doğru değildir, terkip tahlilin muhtevasına sığmaz. Bu sebeple terkipten daha çok bahsedilir, bahsederiz. Ne var ki tahlil yoksa terkip yoktur ama terkip yoksa tahlil mümkündür. Bu tespitlerin sırrı, tecrittedir. Tahlilde bir varlık (veya mevzu) mevcuttur, onun üzerinde çalışılır, bu sebeple terkipten kolay olduğu zannedilir. Aslında tahlil terkipten daha kolay değildir. Tahlilin esası ve ufku olan suret ile mananın birbirinden tefriki bahsi, tahlilin terkipten daha kolay olmadığını gösterir. Tecrit, bir zaviyeden tahlille benzeşir, bu sebeple tecritten çok tahlilden bahsedilir. Bu yanlıştır, tecrit tahlilden temelde farklıdır. Tecrit faaliyeti olmadan tahlil olmaz, tecritsiz tahlil sathidir ve fazla ilerleyemez. Tecrit faaliyeti, tahlil faaliyetinin önündeki projeksiyon gibidir. Tecrit önden gitmezse, tahlil karanlıkta yürümek gibidir. Doğru istikamette yol alma ihtimali de var, yanlış istikamete dönme ihtimali de, ikinci ihtimal ise fazladır.

 

Tecrit, tahlil faaliyetini kolaylaştırır fakat tecrit faaliyetinin kendisi zordur. Ne var ki tecritsiz tahlil faaliyeti daha zordur. Tahlil, tecridin peşinden giderse, zorluğu tecridin omuzlarına yüklemiş olur ve işi kolaylaşır. Tahlil, tecrit gibi “İlim maluma tabidir” ölçüsünü takip eder. “İlim maluma tabidir” hikmeti, iki kelimeyle ifade edilebilir, tecrit ve tahlil… Tecrit ve tahlil, bu hikmetin tatbikatıdır, tatbikat usulüdür.

 

Tecrit ve tahlil usulü geliştirilemediği için, Müslüman fikir ve ilim adamları bu hikmeti tekrarlayıp duruyorlar. “İlim maluma tabidir” hikmeti, devasa bir ilim ve tefekkür havzasıdır ve vücut vereceği keşiflerin ve eserlerin hacmi hesap edilemez. Buna rağmen keşif yapılamıyor, eser verilemiyor olması, “İlim maluma tabidir” hikmetinin tatbikatını yapamamak, tatbikat usulünü geliştirememekten kaynaklanıyor.

“İlim maluma tabidir” hikmeti anlaşılmayınca, “Malum ilme tabidir” hikmetinin anlaşılma ihtimali zaten yoktur. “İlim maluma tabidir” hikmetini anlamak, onun usulünü geliştirmek, tatbik ederek mesafe almak gerekir ki, çıktığımız irtifadan aşağıya doğru bakabilelim ve eşyayı ve hayatı yeniden terkip ve inşa edebilelim, yani “Malumu ilme tabi” kılalım.

 

Tecrit ve tahlil usulü, varlığa nüfuz etmemizi, onu idrak etmemizi temin eder, terkip ve inşa usulü ise varlığa tasarruf etme imkanı verir. “İlim maluma tabidir” ölçüsü, “Malum ilme tabidir” ölçüsü yoksa entelektüel meşgalenin manivelası haline gelir. Bugün, her ne kadar “İlim maluma tabidir” hikmeti de anlaşılmamış olsa da, “Malum ilme tabidir” ölçüsünü bilen bile nadirattan olduğu için, İslam ile kurulan münasebet kuru bilgiden ibaret hale gelmiştir.

 

Tecrit ve tahlil, terkip ve inşa usulü olmayan riyaziye, eksiktir. Mevcut matematiğin en büyük eksikliği de zaten bunlardır. Bu dört mefhum tüm ilimlerin usulünü teşkil eden ana sütunlardır. Mesele bunları riyazi usul haline getirmek, riyaziye sahasına taşımak, riyaziyede kullanılabilir kılmaktır. Bu yapılamadığında riyaziye, mevcut matematiğin akıbetine uğrayacaktır.  Tecrit ve inşa bahislerinin riyazi mevzu ve usul haline getirilmesi, tahlil ve terkip mevzularının riyaziye meselesi haline getirilmesinden daha zordur. Tahlil ve terkip her ilim dalında mühimdir muhakkak fakat tabiatları gereği zaten riyaziyenin muhtevasına uygundur.

 

Mevcut matematiğin tahlil ve terkip usulünü matematiğin bilgi evrenine taşıyamamış olması dikkat çekici bir zafiyettir. Batıdaki matematik tefekkür buraya kadar uzanan bir tecrit ufkuna sahip olamamıştır.

 

Metin Acıpayam: Ya terkip usulü?

 

Haki Demir: Terkip faaliyeti, tecrit hamlelerini takip eder. Tecrit faaliyeti, varlıkların derinliğine doğru yol almaktır, sureti aşıp manaya ulaşmaktır. Akıl ve zekanın ufuk alanı içindeki manaların suretini inşa etmek kabil olduğunda imal, birkaç mananın bir surette tecelli etmesi mümkün olduğunda terkip yapılabilir. Terkip usulüne ihtiyacımız olduğu yer burasıdır.

 

Suretler arasında terkip denklemi kurulması kabildir. Fakat her suret terkip denklemine girmez, her suret terkip edilemez. Özellikle son suret kabul ettiğimiz varlığın maddi tezahürleri, terkip için fazlasıyla zorluk gösterir, neredeyse imkansızdır. Zira ferdi özelliklerinde karar kılmış haldedir. Terkip için ferdi özelliklerin belli nispette tasfiye edilmesi gerekir.

 

Terkip edilebilir suretler, derinlerdeki suretlerdir ki, onlar bir sonraki safhanın manalarıdır. Mana-suret silsilesinin son tezahürü olan maddi suretlerde terkip aramak hem tecrit hem de terkip usulünü anlamaktır. Tecrit faaliyetinin zorluğu bir tarafa, eğer bu zorluk aşılabilirse manalar arasında terkibin daha kolay olduğu görülür.

 

Manalara saf haliyle ulaşmanın yolu tecrit, onları saf haliyle anlamanın yolu da mücerret tefekkürdür. Manalar saf haliyle anlaşılmaya başlandığında, aralarındaki ünsiyet fark edilmeye, böylece terkip denklemleri kurulmaya başlanabilir. İki farklı manayı saf haliyle anlayanlar, o manaların terkip edilip edilemeyeceğini, edilebilirse nasıl bir surette tecelli edeceklerini görür. Zaten akıl, manaları saf halleriyle terkip edemez, manalar arasında işlem yapamaz.

 

Manaların terkibi, müşterek suret inşasıyla mümkündür, bu sebepledir ki terkip zaten inşadır veya suretin inşası zaten terkiptir.

Terkip denklemi esas olarak manalar arasında kurulur ve iki mana terkip edildiğinde müşterek suret inşa edilir. Terkip denklemi kurmak zaten birden fazla manaya bir suret inşa etmek, birkaç mananın bir surette tecellisini mümkün kılmaktır.

 

Manalar arasında terkip mümkün müdür değil midir, ehl-i tasavvuf bilir. Ehl-i tasavvufun yaptığı bazı işlere bakınca, bunun mümkün olduğu hissediliyor fakat nasıl yapıldığını bizim anlamamız kabil değil. Manaların saf halleriyle terkip edilmesi, aklın çok ötesinde tezahürler oluşturur. Meşayıh-ı Kiramın bazı kerametleri, bu türden bir ilmin neticesi olsa gerek. Tevhid ilimleri mecrasını, ilmin ufku olarak kabul etmekten başka çare yok.

 

Manaları terkip edip tek surette tecelli etmesini temin etmek, tecrit yoluyla mümkündür. Tecrit faaliyeti, zaten suretin arkasındaki (ve içindeki) mananın arayışıdır. Manalara suretsiz olarak ulaşmak kabil olmazsa, onların terkibi nasıl mümkün olacak? Manaları suretsiz olarak anlamak, yani saf manayı anlamak, tabii olarak çok hususi bir durumdur, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Tecrit, tecrit, tecrit… Başka yolu yok idrak etmenin… Tevhid ilimleri mecrası (tasavvuf) dışında, yani akıl ve zeka yoluyla idrak etmenin tek yolu tecrit. Tecrit yoksa idrak yok, tahlil yok, terkip yok, imal ve inşa yok.

 

Mevcut matematik ve mevcut fizik, suretlerin ilmidir. Suretlerin ilmi, manaların ilmine nispeten basit ve sathidir. Batı aklının suretleri aşıp manalar alemine ulaşması zaten kabil olmadığı için, bilim telakkisi kaçınılmaz olarak materyalist felsefe üzerine pozitif bilim anlayışı şeklinde inşa edilmiştir.

 

Batı bilimi, fizikte bir miktar ilerlemiş, bazı safhaları aşmış, ne var ki mana-suret münasebetini, tecelli ve tezahür bahsini bilmediği için, ulaştığı noktayı idrak ve izahtan acizdir. Akıl ve zeka öyle ya da böyle bir şeyler yapıyor, yapıyor ama temel telakkiler (mesela varlık telakkisi) doğru olmayınca, ulaştığı neticeleri idrak etmekte zafiyete uğruyor.

 

Tecrit ve tahlil, “İlim maluma tabidir” hikmetini takip eder. Eşyadan başlayan tahlil ve tecrit faaliyeti, tabii ki onun derinliğine doğru iç güzergahlarını tetkik eder. Yukarıdan aşağı doğru terkip ve inşa (veya inşa ve terkip) etmek, “İlim maluma tabidir” hikmetinin değil, “Malum ilme tabidir” ölçüsünün cari olduğu faaliyet türüdür. Tahlil ve tecrit yoluyla ulaşılan irtifaa, eşyanın hangi seviyede inşa ve terkip edileceğini gösterir. Bu zaviyeden bakılınca, terkip ve inşasının bidayeti, tahlil ve terkip faaliyetinin nihayetidir.  Kainat, Allah Azze ve Celle’nin yaratma fiilinin neticesi olmak cihetiyle, onunla mutabakat içinde olan yani “ilmin maluma tabi olduğu” bilginin ufku, hakikat bilgisine çıkar. Maddi aleme dair bilgi, hakikat bilgisi değil, hakikate uygun bilgidir. Maddi varlığın bilgisinin ufku nedir ki, ona hakikat bilgisi muamelesi yapılsın.

 

Özellikle de hakikatin ta kendisi olan kitap ve sünnet mevcutken, maddi varlık seviyesindeki bilgilere hakikat bilgisi muamelesi yapmak, mutlak ilim olan kitap ve sünnete ihtiyacı ortadan kaldırır. Bu sebeple, Allah Azze ve Celle’nin yaratma fiilinin neticesi olan maddi varlık alemi ile bizzat beyanı olan, yani mahluk olmayan Kur’an-ı Kerimi eşit seviyede görmek fevkalade tehlikelidir.

 

Kâinattaki varlık çeşitleri, muhtelif terkipler halinde yaratılmıştır. Eşyanın tabiatındaki terkip imkan ve ihtimalleri, mevcut tezahürlerden ibaret değildir. Allah Azze ve Celle, insana verdiği idrak edebilme ve yapabilme istidatlarıyla belli bir sınıra kadar anlama ve terkip (ve inşa) etme kudreti bahşetmiştir. İdrak istidadına hitap eden kitap ve resul göndermiş inşa ve terkip istidadı için de kainat çapında imkan alanı ihsan etmiştir. Kitap ve sünneti anlayan, kainat malzemesiyle yeni terkiplere ulaşmak, yeni eşya terkipleri inşa etmek iktidarına maliktir. Kitap ve sünnet hem varlığın izahını yapar hem çerçevesini (ölçülerini ve sınırlarını) tayin eder hem de inşa ve terkip ilmini gösterir. Kitap ve sünneti, sadece ölçüler (kaideler, sınırlar) zaviyesinden okumak itiyat haline geldi, kitap ve sünnette sadece hüküm arama anlayışı, varlık, insan ve hayata dair izahların unutulmasına, bu da tefekkür ve ilmin inkıtaına sebep oldu. “Kitap şu konuda ne diyor?” sorusuyla birlikte, “Kitap şu konuyu nasıl izah ediyor?” sorusu sorulmazsa, ilim ve tefekkür ortaya çıkmaz, varlık ve hayat terkip ve inşa edilmez hale gelir. Bu durumda, başkaları (mesela batı) keşif yapar, inşa eder, önümüze koyar, biz de onun kendi kültür ve felsefi telakkilerine uygun olarak inşa ettiği hayatın hükmünü arar dururuz. Müslümanlar, kitap ve sünnetin “izah” kısmını anlasalardı, ona uygun bir insan ve cemiyet, ona uygun bir hayat inşa edecekler, böylece “Şu meselenin hükmü nedir?” diye sormak zorunda bile kalmayacaklardı.

 

Mutlak İlim olan kitap ve sünneti ne kadar derinden anlarsak, eşyanın tabiatında mahfuz olan farklı terkip ve inşa ihtimallerine o kadar derinden vakıf oluruz. Kitap ve sünnete uygun olmak şartıyla, eşyadaki tecrit faaliyetimiz nereye kadar ulaşmışsa, mutlak ilmi o nispette daha derinden anlama imkanına kavuşuruz. “İlim maluma tabidir” ölçüsünü takip ederek eşyada ne kadar derinleşirsek, “Malum ilme tabidir” ölçüsüyle o nispette yeni terkip ve inşa faaliyeti başlatırız.

 

Varlıktaki farklı terkip ve inşa ihtimalleri, hem varlığın tabiatının keşfi ile anlaşılır hem de eşyanın ötesinden gelen “haber”in (vahyin) doğru ve derinliğine anlaşılmasıyla… Öyleyse ilim; kitap ile kainat arasındaki münasebeti kuracak olan tecrit ve tahlil, terkip ve inşadan ibarettir. Tabii ki “Tevhid ilimleri mecrasının”, eşyayı aşan ufkundan bahsetmiyoruz, akıl ve zekanın ufkundan bahsediyoruz.

 

Manayı saf haliyle anlamak, mananın saf haliyle beyan edildiği mutlak ilimde mümkündür. Eşyaya dönük tecrit faaliyeti; istikameti, çerçeveyi (ölçüleri ve sınırları) ve meratibi beyan eden mutlak ilim olmadan saf manaya ulaşamaz. Bir şekilde ulaşsa, onun saf mana olduğunu anlamaz, bu sebeple felsefi tecrit karanlıkta koşmaya benzer. Mutlak İlim olan kitap ve sünnete ne kadar nüfuz edebilirsek, eşya üzerindeki tasarrufumuz o kadar derin ve o nispette “doğru” olacaktır. Eşyadan başlayan ve hakikate (kitap ve sünnete) doğru seyreden ilim ve tefekkür faaliyeti keşiftir, usulü tecrit ve tahlildir. Hakikatten eşyaya doğru seyreden ilim ve tefekkür faaliyeti keşiftir, usulü ise terkip ve inşadır.

 

“Malumun ilme tabi olması”, hakikatin varlığa tatbikidir. Müslümanın mesuliyeti budur, yeryüzündeki hilafetin manası da bu olsa gerektir. Hakikatin varlık ve hayata tatbikatı, terkip, inşa ve tanzim yoluyladır. Sadece tanzim etmeye çalışmak, başkalarının terkip ve inşa ettiği hayatın peşinden koşmaktır.

 

Fıkıh ilmi, varlığı ve hayatı tanzim eder, ölçülerini, sınırlarını tayin eder. Riyaziye, kendi bilgi sahasındaki ilimlerin tamamıyla birlikte varlığı terkip ve inşa eder. Riyaziye terkip ve inşa mesuliyetini yerine getirdiği takdirde, fıkıh ilminin işi azalır ve kolaylaşır. Zira riyaziye ilmi, varlığı terkip ve inşa ederken, zaten bu işi İslami çerçevede yapar. Eşyanın herhangi bir terkip işlemi, İslam’a uygun olarak inşa edilmişse, fıkıh çerçeveyi muhafaza ile iktifa eder.

 

Tecrit ve tahlil, terkip ve inşa bahislerindeki zafiyetimiz, fıkıh ilminin yükünü artırdı. Batı inşa ediyor, biz hükmünü arıyoruz. Birkaç asırdır sanki Müslümanlar keşif ve inşa meselelerini unuttu, sanki böyle bir mesuliyeti yokmuş gibi davranmaya başladı. Faizsiz borç alıp verme müessesesini inşa edemediğimiz için, faizin belli oranlarda haram olmadığına dair hezeyanlar kusmaya başlandı. Mevcut müesseselerin zaruret olduğu vehmi yerleşti, farklı ihtimallerin varlığı unutuldu, mesele fıkhın omuzlarına yüklendi.

 

Terkip usulü tabii ki riyaziyenin temel mevzularındandır. Terkip usulünü riyaziye geliştiremezse, diğer ilim dallarının bu mevzuda yapabilecekleri sınırlıdır ve kendi sahalarına mahkumdur. Riyaziyenin geliştireceği terkip usulü ise birçok ilim dalında kullanılabilir.

 

Tecrit güzergahında bulunan her varlık mertebesi için terkip mimarisi oluşturulmalı, o mertebelerdeki terkip faaliyeti o mimariye uygun şekilde yapılmalıdır. Her varlık mertebesinde mümkünse farklı riyazi evrenler (farklı riyazi telakkiler) oluşturulmalı, buna ihtiyaç hasıl olmuyorsa her mertebe için farklı riyazi mevzular açılmalıdır.

 

Metin Acıpayam: Gelelim Riyaziyenin mertebeleri meselesine… Mevcut matematik “bir boyutlu”dur. Aynı cins “bir”ler arasında işlem yapma imkanına sahiptir. Aynı cins “bir”ler arasında da terkip ve tahlil işlemini keşfedememiş, “bir boyutlu” matematiği bile ikmal edememiştir. Zaten tahlil ve terkip işlemlerini keşfetmiş olsaydı, mesela “iki boyutlu” matematiği geliştirebilirdi. Buradan hareketle görüşleriniz nelerdir?

 

Haki Demir: Terkip ve tahlil işlemini keşfedememesinin temel sebebi, felsefenin mücerret tefekkürdeki zafiyetidir. Sadece felsefeyle ilgilenenler, felsefenin mücerret tefekkürde çok ileride olduğunu zanneder, onu da aslında mücerret tefekkür değil de soyut düşünce diye ifade eder. Soyut düşünce ile mücerret tefekkür aynı manaya gelmez. Soyut düşünce, felsefenin ancak ve sadece aklın ufku içinde gerçekleştirdiği düşünce biçimidir ve aklın soyutlama gücünden ibarettir. Mücerret tefekkür, aklın çok ötesinde ufka ve tefekkür istidadına sahip olan akl-ı selim tarafından gerçekleştirilir. Sadece felsefeyle ilgilenen, buna mukabil İslam irfan müktesebatını (tasavvuf metinlerini) tetkik etmeyenler, felsefenin, düşüncenin ufkunu oluşturduğunu zannetmekle malul bir zihni altyapıya kavuşur. (Bu mesele için “Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu şerhi-1-” isimli eserimize bakılabilir.

 

Felsefe, akıl üzerinde ciddi bir tesir uyandırmıştır. Batılılaşan Müslümanlar da onun aklını, akıl terkibini kullandığı için felsefeyi heybetli görmüş ve derinden etkilenmişlerdir. Akl-ı selim ile biraz ilgilenenler, akıl ile farkını görüp, felsefenin zannedilenden çok daha sığ olduğunu fark eder. Veya kadimde İmam-ı Gazali Hazretlerini, yirminci asırda ise Necip Fazıl’ın “Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu” isimli eserini tetkik edenler, Müslümanların farklı bir akıl terkibine ve bünyesine sahip olduğunu, başka bir tefekkür mecrasına malik olduğunu, bu mecranın ve akl-ı selimin ufkunun ise felsefenin binlerce kat ilerisine ulaştığını görürler.

 

Felsefedeki mücerret tefekkür zafiyeti, bizden (Müslümanlardan) eksik haliyle naklettiği riyaziyeyi ikmal etmenin akli ve zihni altyapısına sahip değillerdi. Yapamadılar. İş ve mesuliyet yine Müslümanlara kaldı. İslam’ın ilim, irfan ve tefekkür mecralarındaki tecrit istidat ve kudreti, varlığın farklı mertebelerini keşfettiği gibi, her mertebe için farklı riyaziye kurma imkanına sahiptir. Bu manada meselenin ufku uçsuz bucaksızdır. Fakat bir problem var. Uçakla Maraş’tan Edirne’ye giden kişi, aradaki Konya’ya uğramak zorunda değildir, havadan yaptığı seyahatte Konya’nın üzerinden geçer gider. Buna mukabil otomobille seyahat eden kişi ise Konya’ya uğramak zorundadır. Otomobille seyahat eden kişi için hazırlanacak olan güzergah haritası, uçakla seyahat edenin güzergah haritasından farklıdır. Tasavvufun ufku çok ileridir. Menzile (hakikate) kestirme yoldan ve çok yüksek hızla gitmenin adıdır tasavvuf. Bu sebeple, riyaziyenin şimdiki hali olan mevcut matematik, Konya’ya uğramadan, orayı keşfetmeden Afyon’a, oradan İstanbul’a, daha sonra Edirne’ye gidemez. Tasavvuf Edirne’ye ulaşalı asırlar oldu ama riyaziye yolda kaldı, matematik ise onun yolda kaldığını bile anlamadan mevcut halini nihai menzil zannetti.

 

Maddi dünya varlık aleminin sathıdır. Sathın matematiği bile ikmal edilememişken, çok ileri safhaların riyaziyesini inşa etmek ütopik görüntüler oluşturur. Bu sebeple tasavvufun keşfettiği varlık mertebelerinin mümkün olan hepsinin riyaziyesini kurmak yerine, ilmin adım adım ilerlemesi hikmetine uygun olarak, bir sonraki adımı atılması, onun zihni altyapılarda anlaşılır kılınması gerekiyor. Riyaziyenin kaldığı yer ve mevcut matematiğin demir attığı merkez, bir boyutlu matematiktir, onu da tamamlayamamıştır. Bir boyutlu matematiği tamamlayıp, iki boyutlu matematiği inşa etmek, şu an yapılması gereken en makul iştir. Bunu mevcut matematik tasavvurun yapma istidadı da olmadığı için, yeniden riyaziyeye dönmekten başka çare yok. Çünkü riyazi tefekkür, matematik düşüncenin çok ilerisindedir.

 

İki boyutlu riyaziyenin inşası ile ilgilenirken, riyazi tefekkürün ufkunun bu olmadığını, burada kalmayacağını bilmemiz gerekiyor. Her ne kadar iki boyutlu matematiğe yoğunlaşsak da, riyazi tefekkürün ufkunda dolaşmak, terakkinin temrinlerini yapmak şart… Bu sebeple meselenin iki boyutlu riyaziye (veya matematik) olmadığı hatırda tutulmalı, tecrit ve keşif istidadı olan şahsiyetlerin geniş bir ufukta seyahat etmeleri lüzumu bilinmelidir.

 

Tefekkürün ufku ile tatbikatın ufku aynı değildir. Tefekkürün ufku, tatbikatın ufkundan çok ileri olmalıdır. İkisinin ufku aynileştiğinde tefekkür ölür, ilim donar ve terakki durur. Bu manada riyazi tefekkürün ufkunun çok geniş olduğu asla unutulmamalıdır.

 

   Metin Acıpayam: Varlığın mertebeleri için riyazi evrenler oluşturulmalı mıdır?

Haki Demir: Bu mevzu çok ileri safhadır, bugünün mevzuu değildir. Mevcut matematiğin buna hayali yetişmez, riyaziyenin ise ikmal ve yeniden inşa edilmesi gerekir ki idrak altyapısı oluşsun. İnşallah gelecek zamanlarda telif şartları oluşur.

 

Metin Acıpayam: Riyaziyenin mevzu haritasıyla alakalı olmak üzere “bir” matematiği hakkında neler söylersiniz?

 

Haki Demir: “Bir” sayısı mevcut matematik tarafından bulunamamıştır. “Bir” sayısı, varlığın; tecrit, terkip ve tahlil güzergahlarındaki herhangi bir safhasını ifade eder. “Bir insan” tabiri, insandaki çok sayıda uzvu, sayısı bellisiz hücreyi, yine sayısı bellisiz molekülü, yine sayısı bellisiz atomu toplu olarak ifade eder. “Bir gezegen” tabiri, insandakinden mukayesesiz daha fazla atomu ifade eder. “Bir” sayısı, varlığın; tecrit, terkip ya ada tahlil güzergahındaki herhangi bir safhasından başka bir şeyi göstermez ve bu sebeple eşyada “saf bir” yoktur, terkip olarak “bir”, yani mürekkep “bir” vardır.

 

Kainatta “bir” sayısı, yani “saf bir” ancak ruhta yakalanabilir, bu sebeple tasavvuftaki “hakikati ferdiye” bahsi, “yokluk nazariyesi” misalinde de görüldüğü üzere her mevzunun ve bu arada riyaziyenin temelidir. Hakikati ferdiye bahsi, kainattaki en kıymetli varlığa, riyaziye diliyle ifade etmek gerekirse “saf bir”e işaret eder. Kainattaki her varlığın üzerindedir ve sırlar O’nda gömülüdür.

 

“Bir” sayısına tahlille ulaşmak kabil değildir, belki tecrit ile ulaşılabilir. (Ruh bahsi için) Hiçbir varlık tahlil edilerek saf bire ulaşılamaz, zaten terkip yoluyla ancak “mürekkep bir” ’e ulaşılabilir. Hiçbir varlık parçalanarak “saf varlık” bulunamaz.

 

“Bir” yoksa meselenin özü itibariyle matematik yoktur. Matematik, kendi kaynağına (saf bire) ulaşamamış olmasına rağmen, batı bilim mecrası içinde en kibirli bilim dalıdır, yer yer mutlak ilim muamelesi yapılmıştır. Mevcut matematikte “bir” sayısı, terkibi ifade olarak vardır ve bu sebeple matematik, başından itibaren terkip ilmidir. Terkip yoksa matematik yoktur, mevcut matematikte ise terkip istidadı yoktur. “Bir” sayısı ancak ve sadece tasavvuftan ödünç alınabilir, zira tevhid ve vahdet bahsi, tasavvuf tarafından tetkik ve zirvesine kadar izah edilmiştir. Matematik evrende “bir” sayısını bulma imkanı yoktur, bu sebeple matematik evren muhayyeldir. Tasavvuf olmazsa, riyaziye de yoktur. “Saf bir” sayısı matematik evrene taşınamıyorsa (ki taşınamaz), matematik zarureten terkip ilmidir, “bir” matematiği ise kaçınılmaz olarak vahdet matematiğidir. Çünkü “bir”, terkibi altyapıya sahiptir ama tabiatı gereği vahdeti temsil eder. Bu sebeple “bir” matematiği, yani sıfır ile bir aralığındaki matematik, “vahdet matematiği”dir.

 

Vahdet matematiğinde, sağ tarafı “bir” olan terkip denklemi kurulur. Mevcut matematikte sağ tarafı sıfır olan denklem, anlamsızdır, tanımsızdır. Riyazi işlem, “bir”i arar, birin denklemini kurar, birin denklemindeki bilinmeyenlerin değerini arar. Herhangi bir riyazi işlemin sıfıra yönelmesi, sıfır neticesini verecek şekilde hazırlanması, neticenin sıfır olması için bilinmeyenlerin değerlerini araması tarihi bir saçmalıktır. Herhangi bir bilinmeyenin, sıfır neticeli bir işlemdeki değeri ve bu değerin bulunması, bulunması için riyazi işlem yapılması hiçbir anlam ifade etmez.

 

Yok (sıfır), yokluk olarak vardır. Riyaziyedeki tek kıymeti, riyaziyenin bidayetini teşkil etmesi, sınırını göstermesi, tehlikeyi işaretlemesidir. “Bir” matematiği, eşyanın (varlığın) matematiğidir. Mevcut matematik, “bir” matematiğinin bazı imkanlarını kullanmasına rağmen, kendini tarif ve çerçevelememiştir, biraz ondan biraz bundan almış, bunlar arasında bir nizam kurmaya çalışmış, nizam kurabilmek için de bazı tarifleri değiştirmiş, bazı boşlukları muhayyel olarak doldurmuştur. Böyle olmaz. Varlıktaki her işlem, “bir”e (varlığa) ulaşmak içindir. Sıfıra yönelen her iş ve işlem, hiçliğe, yok oluşa, boşluğa, ölüme gider. Bunun tek istisnası tasavvuftaki “yokluk kapısına” yönelmektir, o kapıya yönelmenin şartı da “saf bir”i bulmak ve onunla o kapıya ulaşmak ve o kapıdan geçerek “Mutlak Bir” olana vasıl olmaktır, yok olmak değil… “Saf bir”e ulaşamayan, onu hedeflemeyen her yokluk özlemi ve maksadı, hiçliktir.

 

Mesele tabii ki denklemi sıfıra veya bire eşitleme bahsinden ibaret değil, o sadece bir misal. Mevcut matematik, birler matematiğinin bir kısmını kullanıyor, birler matematiğinin tamamına bile şamil hale getirilmiş değil. Mevcut matematik, bir boyutlu olan birler matematiğinin yarım boyutunun ufkuna sahip.

 

Mevcut matematik, birler matematiğinin, birler arası işlemlerinden sadece malum dört işlemi kullanabiliyor. Mesela, birleri topluyor, yani on tane insanı yan yana koyup on tane bir diyor. Veya beş adet elmayı, yani beş adet biri topluyor ve beş adet elma diyor. Dört işlemi yapabilmesi için, işlem yapacağı birlerin aynı cinsten olması gerekiyor, yani iki tavuğu ancak toplayabiliyor.

 

Aynı cins varlıkların terkibini yapamıyor, mesela bin adet insanı terkip edip “bir” cemaat çıkaramıyor. Bin adet insan üzerinde mesela toplama işlemi yapıyor, bin adet biri bir araya getiriyor, bunlardan on adet “bir” ölürse onu çıkarıyor ve dokuz yüz doksan adet insan diyor. Birler matematiğinin ancak dört işlemini yapmaktan ibaret bir özelliğe sahip.

 

Kullandığımız dilin sokak ağzındaki matematik bile, mevcut matematikten çok ileri. Sokaktaki ümmi bir insan bile, bir kalabalığa bakıp, “bunlar filanlar” diyebiliyor. Lisanımızdaki terkip mahareti, ümmi insanın zihni seviyesinde bile anlaşılabiliyor ama mevcut matematik, birkaç asırdır batının elinde, filozofların kafa yormasına rağmen terkip işlemini (usulünü) bulabilmiş değil.

 

Metin Acıpayam: Mevzumuz akışkan surette devam ediyor. “bir” matematiği hakkındaki söylediklerinizden hareket edecek olursak, “bir matematiği ve bir boyutlu matematik” hakkında neler söylemek istersiniz?

 

   Haki Demir: “Bir” matematiği, birler aleminin matematiğidir ve bir boyutlu matematiktir. “Bir” matematiği, ancak birler arasında işlem yapabilir. “Bir” matematiğinde bir bilinmeyenli denklem, iki bilinmeyenli denklem, üç bilinmeyenli denklem ila ahir tamamı, bir boyutlu matematik evren içinde vakidir.

 

“Bir” matematiğinin bir boyutlu olması, aynı cins birler arasında işlem yapabilmesindendir. Bir boyutlu olması, dört işlemi aynı cins birler arasında yapmak zorunda olduğu gibi, riyaziyenin usulü olan tecrit, terkip ve tahlil işlemlerini de aynı cins birler arasında yapmak zorunda olmasıdır. Mevcut matematik, birler arasındaki işlemlerin tamamını yapamadığı için, bir boyutlu matematiğin tüm sahasına şamil değildir. Mevcut matematik, birler arasında ancak dört işlemi yapabilmektedir, tecrit, terkip ve tahlil işlemlerini yapamamaktadır. Bu sebeple mevcut matematik, bir boyutlu matematiğin yarısından azını kullanabilmektedir. Aynı cins birler arasında yapılan işlemlerle “iki” sayısı elde edilmez. İki sayısını elde edemeyen işlem evreni, bir matematiğinden ibarettir. “Bir” matematiğinin ufuk alanı basit alandır, ufuk çizgisi ise basit ile girift arasındaki sınırdır. O sınır, birler arasındaki terkip işlemidir. Mezkur sınır aşılmadan girift alana ulaşmak, “iki” matematiğine sıçramak kabil değildir.

 

Mevcut matematik, tabiatı gereği sathi ve basittir. Girift görünmesinin sebebi, nizami çerçevesinin olmaması, usul ilminin bulunmaması, bilgilerin dağınık olmasındandır. Nizami altyapısının olmaması, çok sayıda tenakuzu davet etmekte, bunların ciddi bir kısmı anlaşılmamakta, anlaşılanlar ise muhayyel mefhumlar ve tariflerle kapatılmaya çalışılmaktadır. Bir bilgi alanına ne kadar fazla muhayyel unsur eklenirse, o nispette anlaşılması zorlaşır ve girift bir görüntü oluşur.

 

Mevcut matematik nihayetinde “yarım boyutlu” bir bilimdir, ne kadar girift olabilir ki? Bir boyutlu birler matematiğinin, girift olan kısmı tecrit, terkip, tahlil usul ve işlemleridir. Mevcut matematikte bunlar da olmadığına göre, tabiatı gereği çok basit bir bilimdir. Sayılar evrenini sıfırdan başlatıp sonsuza kadar uzatırsanız, böyle bir tarifsiz temel atarsanız mecburen girift bir görüntü oluşturur.  “Bir” matematiğinin mevcut işlemleri kalabilir. Onlara ihtiyacımız var, zaten onlar riyaziyeden beri var. Fakat bilinmelidir ki, mevcut matematik, bir matematiğidir ve bir boyutludur. Bu matematiğin altyapısı, tarifleri, temelleri nizami bir yapıya kavuşturulacak, böylece riyaziye inşa edilecektir. Bu çerçevede, mevcut matematiği enkaza çevirmeden, birler matematiğinin belli bir mevzuu haline getirilmiş olur.

 

   Metin Acıpayam: Bir boyutlu matematik ve vahdet denklemi hakkındaki görüşlerinizi alayım.

 

Haki Demir: “Bir” matematiğinin vahdet denklemi de aslında terkip denklemidir fakat aynı cinsten birler arası işlemlerle sınırlı olan “bir” matematiğinin terkip denklemi de aynı cins birler arasındadır. Aynı cins birler arasındaki terkip denklemi, farklı cinsler arasındaki terkip denklemine nispeten çok kolaydır. Bu sebeple “bir” matematiği, terkip denklemi değil de vahdet denklemi olarak görülebilir.

 

“Bir” matematiğinin ufku, “bir denklemi” yani “vahdet denklemi”dir. Vahdet denklemini kuran “bir” matematiği, “iki” matematiğine geçmenin altyapısını kurmuş olur. Zira “iki” matematiği, baştan sona terkip matematiğidir, “bir” matematiği, vahdet denklemi ile “iki” matematiğinin terkip işleminin önünü açar veya onun pilot uygulamasını yapar.

 

Sıfır ile bir arasındaki riyazi evrenin ilmi olan “bir” matematiği, esas itibariyle tahlil matematiğidir. “Bir”den hareketle birlere ulaşan riyazi işlem, tahlildir. Bu manada “bir” matematiği, biri tahlil ederek, onun bünyesindeki birleri aramak, bulmak, tarif etmek ve kullanılabilir hale getirmekle meşguldür. Sıfırdan bire doğru çizilen güzergah, terkip güzergahı, birden sıfıra doğru çizilen güzergah ise tahlil güzergahıdır. “Bir”, hayatın ortasında ve tabii olarak görünür, bu “bir” muhakkak ki mürekkep birdir ama tezahürü sarihtir. Bu sebeple gözümüzü açtığımızda “bir”i, bir varlığı görürüz.

 

Tabii olarak gördüğümüz “bir”, mürekkep bir olduğu için, onun tahlili gerekir. Zaten tahlil ve terkip, aynı güzergahın zıt yönleridir. Birisi varsa, diğeri de vardır. Sıfır ile bir arasındaki sahanın tabiatını tahlil ile ifade etmemiz, “bir”i tabii olarak ve zahmetsiz görebilmemizdendir. Tabii olarak gördüğümüz “bir”in, birçok birden mürekkep olduğu gerçeği, tabii olarak gördüğümüz “bir”den başlayarak tahlil güzergahının açılmasını şart kılar. İlim, zaten tabiatı itibariyle, beş hassamızla görmediğimiz varlıkları ve beş hassamızla gördüğümüz varlıkların da beş hassamızla görünmeyen hususiyetlerini tetkik ve keşif için vardır. Varlık, doğrudan görebildiğimiz hususiyetlerinden ibaretse, ilim faydasız bir meşgaleden ibarettir.

 

İlim, hayatın başladığı yerden başlar. İlmin kaynağı hayat veya onun herhangi bir şartlar manzumesindeki hali değildir fakat idrak hayatın başladığı yerde zuhur edeceği için, ilim de orada ihtiyaç haline gelir. Öyleyse insan, varlığı, muhatap olduğu halden başlamak üzere tetkik sürecini başlatır.

 

Hayat, insan için varlığın ortasında hazırlanmıştır. Dünyanın ölçüsü, kainatın (makro kozmosun) ufku ile zerrenin (mikro kozmosun) ufkunun ortasında olmalıdır. Tam olarak böyle midir bilinmez ama bazı bilgiler bunu düşündürüyor. Öyle ya da böyle, insana bir hayat alanı, bir hayat aralığı hazırlanmış, insan oraya gönderilmiştir. Belli bir ses aralığını duymak gibi, belli bir mesafeyi görmek gibi, belli bir düşünce ufkuna sahip olmak gibi… Muhakkak ki insan, bu afakı aşacak tabiat özellikleriyle yaratılmış olarak bu hayat alanına gönderilmiştir. İlim, içine doğduğumuz hayat alanının ufkunu aşmak, tabiatımıza gömülmüş hususiyetlerin daha geniş olan ufkuna yürümek içindir. İlim, içine doğduğumuz vasattan başlayarak, derinlik güzergahında tahlil, yükseklik güzergahında terkip marifetiyle yol almayı mümkün kılan disiplinli bilgi demetidir. Tecrit ise hem tahlil güzergahında hem de terkip güzergahında mümkün, mevcut ve elzemdir.

 

Sıfır ile bir aralığı, hayata “bir” ile başladığımız için, tahlil güzergahını teşkil eder. Riyaziyenin bidayetinin sıfır olması, hayata oradan başladığımız manasına gelmez. Varlık sıfırdan başlasa da, hayat sıfırdan başlamaz, varlığın içinde başlar ve zaten “saf bir” ile başlar. Gözümüzü açtığımızda gördüğümüz varlıkların, “saf bir” veya “mürekkep bir” olduğunu bilmeyiz. İlimde biraz mesafe alındığında görülür ki, her şey terkipten ibarettir. Ortasından başladığımız varlığı, bir taraftan tahlil etmeli diğer taraftan terkip etmeliyiz. Tahlil ve terkip faaliyetini ise ancak tecritle gerçekleştirebiliriz.

 

İnsanlık; tecrit, tahlil ve terkip faaliyetini, insiyaki de olsa yapıyor. Hayatın her tarafı bu üç işlemle dolu, her sayısız tecrit, tahlil ve terkip yapıyoruz. Yanlış yapıyoruz, ölçüsüz yapıyoruz, doğru neticeleri alıyor veya alamıyoruz ama bunları yapıyoruz. Cins kafalarda ise bu faaliyetlerin ufkunu görüyor, manasının ne olduğunu onların tefekkür hamlelerinden anlıyoruz.

 

İnsiyaki olarak yaptığımız tecrit, tahlil ve terkip teşebbüsleri, umumiyetle doğru ölçü ve kıvamı bulamadığı için müspet netice vermiyor. İki kişinin arkadaş olması, birbirlerinde hoşlarına giden özellikleri dikkate alıp, farkına bile varmadan zihninin bir taraflarında, hoşuna gitmeyecek özelliklerinden tecrit etmek yoluyla gerçekleşmektedir. Mesele toplama işlemi seviyesinde kaldığında, yani çok seyrek münasebet kurulduğunda, arada sırada bir araya geldiklerinde problem çıkmıyor ama münasebet yoğunlaştığında “dostluk” mefhumunda terkip olması gerekiyor. Dostluk, ara sıra bir araya gelen arkadaşlıktan çok ileri bir münasebet ağı ve derinliği oluşturduğu için, bir müddet sonra hoşlanmadıkları özellikleri olduğunu da fark ediyor, bunu da, bedeli olan bazı yanlışlardan sonra görüyor ve münasebet yoğunluğu terkip ile neticelenmiyor aksine kavgayla bitiyor. Mesela bir kadın ile bir erkeğin, “aile” mefhumunda bir araya gelmesi ancak terkip denklemiyle kabildir, terkibin ölçü ve kıvamı yakalanmadığında kısa sürede boşanmalar meydana geliyor. Bir boyutlu birler matematiğinde terkip usulü ile iki boyutlu “iki” matematiğinde terkip usulü farklı ufka sahiptir.   Bir boyutlu birler matematiğinde terkip, aynı cins birler arasındaki gerçekleştiği için, terkip; kendini oluşturan unsurları hususiyetlerinden uzaklaştırmıyor. “İki” matematiğinde, farklı cinslerin terkibinden bahsettiğimiz için, terkip; kendini oluşturan unsurların hususiyetlerini görünmez hale getirebiliyor.

 

Vahdet denklemi, aynı cins “bir”lerin terkibidir. İnsanlar bir araya gelerek aileyi oluşturuyor, aile; kendini oluşturan unsurların özelliklerinin toplamından fazla özellikler taşıyan bir terkiptir. Bununla birlikte, kadın ve erkeğin özelliklerini tamamen ortadan kaldırmıyor, sadece terkibi mümkün kılacak ayarlamalar yapıyor. Bu ayarlamalardan sonra ortaya çıkan netice, iki kişinin özelliklerinin toplamından fazla bir şey haline geliyor.

 

Belli sayıda insan bir araya geliyor, bir gurup, bir cemaat, bir içtimai bünye oluşturuyor. Ortaya çıkan içtimai terkip, unsurların tamamının özelliklerini belli nispetlerde taşıyor ama onların toplamından fazla bir özellik listesi oluşuyor. Terkip kıvamına uygun olmayanlar bünyede yaşayamıyor ve ayrılıyor, yani terkip, kendini zehirleyecek unsuru bünyesinden atıyor. Cemaatlerdeki içtimai terkibin doğru yapılıp yapılmadığı başka bir mevzu ama ortaya bir içtimai terkibin çıktığı, ona uyamayanı bünyesinden attığı veya o unsurun kendisinin ayrıldığı vakadır. Dolayısıyla bir terkip olduğu açık…

 

Riyaziye serimizin beşinci cildinde tetkik edilen “Beşeri riyaziye”, bir boyutlu bir matematiğinin tatbikatlarından birisidir. Riyaziye tamamlansaydı, içtimai riyaziye gibi tatbikatlarına sıra gelecekti. Beşeri riyaziye, içtimai hadiselerdeki riyazi sırları, özellikle içtimai bünyelerin terkip sırlarını, terkip ölçülerini, terkip kıvamını tetkik etmektedir.

 

Vahdet denklemi, farklı cins birler arasında muhaldir. Bu sebeple bir boyutlu “bir” matematiği kıymetsiz değil, aksine ciddi faydaları ve neticeleri var. Fakat bir boyutlu “bir” matematiğinin vahdet denklemi kurulamadığı, aynı cins “bir”ler arasındaki terkip gerçekleştiremediği için mevcut matematik değersizleşmektedir. Sadece toplama yapan mevcut matematik, herhangi bir film için sinemaya giden birbirinden habersiz kalabalıkları oluşturur ancak.

 

Aynı cins “bir” ’leri beşeri ilimler mecrasında kadimden beri terkip eden insanlığın, bunun matematiğini kuramamış olması hazindir. İçtimai terkibi, en yoğun, en derin, en girift, en nizami altyapıyla kuran İslam medeniyeti, riyaziyeyi ikmal edemediği için “Beşeri riyaziye” tatbikatına ulaşamamıştır. İçtimai terkibin mimari karargahı olan tekke, terkip kıvamındaki üstün idrak ve tatbikatı gerçekleştirmiş olmakla meşhurdur. İçtimai terkipte, tarihteki İslam cemiyetlerinin emsaline dünyada rastlanması muhaldir. Böyle bir zihni ve ilmi altyapı ve maharet, riyaziyenin ikmali ve muhtelif sahalarda tatbikat numuneleri oluşturmak için ihtiyaç duyduğumuz müktesebatı telif etmiştir.

 

“Bir” matematiğindeki terkip, “iki” matematiğindeki terkibe göre daha kolay, daha basit ve daha zahmetsizdir. Aynı cinslerin terkibi, farklı cinslerin terkibine göre tabiaten daha kolaydır, anlaması da tatbikatı da… Fakat aynı cinslerin terkibinde göze çarpmayan bir zorluk var ki, teşebbüsleri umumiyetle akamete uğratan odur.

 

Aynı cinslerin bir araya gelmesi, birlikte bir şeyler yapabilmesi, terkip ihtiyacını ortadan kaldırıyor veya seyrek münasebet ağının terkip zannedilmesine yol açıyor. Basit tuzakların girift tuzaklardan daha etkili olduğu çağ, idrak zafiyetinin insan haysiyet sınırını aştığını gösterir. Aynı cinslerin bir araya gelmesinin terkip ihtiyacını ortadan kaldırması, kalabalıklarla cemaatin veya cemiyetin arasındaki farkın anlaşılmaması demektir ki, bu kadar derin bir tefekkür krizi, kıymetlerin katli ve kıymet ölçülerinin istismarı için uygun vasatın oluştuğunu göstermez mi? Bir ülkede, idrak ve tefekkür mecralarındaki basit tuzakların yaygın şekilde işe yaramaya başlaması, idrakin satıhta kaldığına, tefekkürün de gevezelik haline geldiğine işarettir.

 

Aynı cins “bir”lerin terkibindeki zorluklardan birisi de, tecrit bahsiyle ilgilidir. Aynı cins “bir”lerin müşterek hususiyetleri fazladır. Müşterek hususiyetlerin fazlalığı, sathi idrakler için terkip ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Aynı cins “bir”lerdeki tecrit, hususiyet gösterir ve çok ince bir hat takip eder. Kaba hatlarıyla tecrit (kabalık kelimesi ile tecrit mefhumun bir arada kullanmak garip) faaliyetini bile gerçekleştiremeyenler, hususiyet isteyen ince tecrit faaliyetini zaten gerçekleştiremezler. İnsan dışındaki varlıkların tabiat haritasındaki benzerlik nispeti çok yüksektir, insan cinsindeki tabiat haritası ise çok girift…  İnsandaki tabiat haritası ise kendine münhasır hususiyetler taşıyor. İnsan tabiat haritası, müşterek havuz olarak insanlara mizaç hususiyetlerini sağlıyor. Her insan, müşterek havuzdaki hususiyetlerin kahir ekseriyetini kendinde mizaç hususiyeti olarak bulabilir. Kaba bir anlayışla meseleye bakılınca, insanların müşterek hususiyetleri fazla zannediliyor. Oysa her insan, müşterek havuzdan mizaç hususiyetlerini farklı nispet ve miktarlarda almıştır, aynı hususiyeti binlerce insanda görmek mümkündür ama nispeti farklıdır. Bu durum, felaketle neticelenen yanlışlara sebep olmaktadır. Mesele burada bitmiyor, her insan müşterek havuzdan farklı miktar ve nispetlerde aldığı mizaç hususiyetlerinin terkibinden meydana gelmiştir. Farklı nispetlerdeki mizaç hususiyetleri, kendi aralarında muhteşem bir terkip mimarisine sahiptir ve bu durum her insanı farklı bir ferd haline getirmektedir. Esas yanıltıcı olan nokta da burasıdır.

 

Bir mizaç hususiyetini binlerce insanda görebilirsiniz ama bir taraftan o hususiyetin miktarını (gücünü) tespit için diğer taraftan tüm mizaç hususiyetlerinden meydana gelen terkibin tespiti için çok ince bir tecrit faaliyeti gerekir. Aynı mizaç hususiyeti, içinde bulunduğu terkibin bünyesine göre farklı neticeler verebilmektedir. Kainatta insan kadar girift bir varlık olmadığı dikkate alınırsa, aynı cins “bir” ’lerin terkibinin insan bahsinde ne kadar zor olduğu anlaşılır.

İnsanı hayvanın bir çeşidi olarak gören batı kafası, insan cinsleri arasındaki terkip hamlesini gerçekleştiremezdi. Nitekim gerçekleştiremedi ve liberalizmde karar kıldı. Liberalizm, aynı cins “bir”lerin başıboş bırakılmasıdır, bunun efsunlu ismi ise hürriyettir. Felsefedeki diyalektik işleyişin insan telakkisindeki son menzili olan sosyalizm, içtimai terkip teşebbüsüydü. Özü itibariyle cemiyet mefkuresiydi sosyalizm, yani aynı cins “bir”leri terkip teşebbüsüydü. Ama batı kafası, içtimai terkip gibi girift bir meseleyi anlayamazdı ki inşa edebilsin. Neticede sosyalizm liberalizmden daha erken çöktü. Sosyalizmin erken çökmesi mukadderdi zira cemiyet terkibi, girift, derin, ince bir tecrit ve terkip mahareti isterdi. Oysa liberalizm, hiçbir cehd istemez, bırak insanları ne yaparsa yapsın türünden tefekkür fakiri bir siyasi tavırdır. Sosyalizmden daha uzun sürmesi ise, nefs gibi bir kaynağa sahip olmasıydı. Cemiyet terkibi, nefsin aşılmasını ve ruhi kaynaklı bir ahlaki altyapı kurulmasını, yani fedakarlığı gerektiriyordu.

 

Liberalizmin matematiği olmaz, başarabilselerdi sosyalizmin matematiği olabilirdi. Liberalizm, kelle saymaktan ibaret bir matematiğe ancak geçit verebilir ki, mevcut matematik onun için fazla bile gelir. Ne var ki sosyalizm, bütün bu inceliklerden habersiz bir ütopyanın peşine düştü, materyalist felsefi altyapının üzerine, idealist bir cemiyet numunesi teklif etti. Komik, hangi ahlak ve fedakarlık anlayışıyla yapabilirsin ki bunu.

 

Liberalizmin anlamadığı ama umursamadığı, sosyalizmin ise anlamadığı ama üzerine bina etmeye çalıştığı terkip mimarisindeki temel mesele, merkezi terkip unsurudur. “Beşeri riyaziye” kitabında görüleceği üzere, aynı cinsler arasındaki terkip denkleminde, merkezi terkip unsuru ya aynı cinslerden birisi, yani insan ya da aynı cinslerin dışındaki tek terkip unsurudur, iman gibi, ahlak gibi, mefkure gibi… Bunların son ikisi de aslında imanın tezahürleridir. Önce imanı, sonra da onun tezahürleri olarak ahlak ve mefkureyi telif ve teklif etmek gerekiyor, sosyalizm-komünizm iman üretemedi çünkü materyalistti, buna rağmen mefkure üretmeye çalıştı, komikleşti. İlliyet silsilesini tersten işletmeye kalkıştı, tabii ki olmazdı, olmadı. Çünkü evlat babayı doğuramazdı.

 

Vahdet denklemi, aynı cinsleri terkip ederek “bir”e ulaşmaktır. Sıfır ile bir arasındaki bir boyutlu “bir” matematik sahasındaki vahdet denklemi, aynı zamanda tahlil yoluyla “bir”i oluşturan birleri, kendi özellikleriyle keşfetme maharetidir. Terkip yoluyla “mürekkep bir”e ulaşmak, tahlil yoluyla mürekkep birin unsurlarının hepsini tek tek “bir” halinde tefrik etmektir. Bu işin “Beşeri riyaziye” bahsi için İslam’daki bilgisi ahlakta, mahareti ise tasavvuftadır. İslam ahlakı, “Beşeri riyaziye”nin müntehasını gösteren bir terkip mimarisine sahiptir.

 

Aynı cins birleri toplamaktan başka bir iş yapamayan mevcut matematik; varlık, insan ve hayat bahislerine o kadar yabancıdır ki, binlerce yıllık insanlık tarihinde her gün yaşadığımız milyarlarca terkip misaline rağmen çok basit seviyede kalmıştır. Aynı cins birleri toplamaktan ileri bir safhaya ulaşır, terkip denklemini kurmaya başlarsak, zaten “Beşeri riyaziye”yi de kurmuş olacağız.

 

Metin Acıpayam: Vahdet denkleminde merkezi terkip unsuru ne şekilde olmalıdır?

 

Haki Demir: Vahdet denklemi için bir ana terkip unsuruna ihtiyaç var. Kainattaki tüm mürekkep varlıklarda bir terkip unsuru mevcuttur. Terkibi oluşturan unsurların (“bir”lerin) tamamını bir arada tutacak, onlarla “bir” neticesini elde edecek, “bir” neticesini elde edebilmek için münasebet yoğunluğunu oluşturacak bir terkip unsuru… Terkibin yükünü taşıyacak, tüm unsurlarla bir şekilde irtibat halinde bulunacak, tüm unsurların kendine muhtaç olduğu bir merkezi unsur… Bu unsur yoksa vahdet denklemi yoktur. Vahdet denklemi yoksa “bir” yoktur.

 

Vahdet denklemi hem riyaziye için hem de müspet ilimler mecrasındaki tüm ilimler için zarurettir. Vahdet ve terkip denklemleri ismi konulmadan fizik biliminin mevzuu haline gelmiş, fizik bu denklemlerle ilerlemiş ama mevcut matematik bu denklemi kurmamış, kuramamıştır. Vahdet denklemi, hem müspet ilimlerin her bilgisinde hem de beşeri ilimlerin her hükmünde kendini göstermekte, meseleyle yoğun şekilde ilgilenilmekte, buna mukabil mevzuun matematiği bir türlü kurulamamaktadır. Kurulamamasının temel sebeplerinden birisi, “terkip unsuru” bahsinin bilinmemesidir, terkip unsuru olmadığında, yani bilinmediğinde “vahdet denklemi” bir mevzu haline gelememektedir.

 

Vahdet denkleminin terkip unsuru dışındaki tüm bilgileri mevcut bilim müktesebatında var. Bu sebeple terkip unsurunu bilmediklerini, hissettikleri halde bu meseleye nüfuz edemediklerini söylemek zorunda kalıyoruz. Fizik ve kimya bilimi, atomların birleşerek molekül oluşturduğunu bilir, buna rağmen vahdet ve terkip denklemlerinin kurulması gerektiğini, bunun mühim bir ihtiyaç olduğunu matematikten isteyemiyor. Matematik de kendi bilgi evreninde buna ihtiyaç hissetmiyor. Fizik ve kimya biliminin, eşyanın tabiatından elde ettikleri bilgiler vahdet ve terkip denklemlerinin kurulmasını zaruret haline getirmiş olmasına rağmen bu denklemler neden kurulmaz? Çünkü fizik bilimi matematikten böyle bir talepte bulunamaz, matematik ise fizikteki gelişmeleri kendine dert ve konu edinmez. İhtisaslaşmanın ulaştığı noktaya bakın…

 

Mevcut matematik varlıktan bağımsızlaşıp muhayyel hale geldiği için, fizik bilimi de kendi ihtiyacını kendisi karşıladığı ve matematikle ortak hareket etme ihtiyacı duymadığı için, eşiğine kadar geldikleri keşfi gerçekleştiremiyor. Mevcut matematik tasavvurdaki “matematik düşünce”, eşya (varlık) ile doğrudan ilgilenmediği, ilgilenmeyi vazife edinmediği için, pozitif bilimlerin ortak dili olmasına rağmen fizik bilimindeki gelişmeleri takip edip, en azından yeni mevzular tertip edemiyor.

 

Riyaziyenin ve riyazi tefekkürün temel farklarından birisi budur; riyaziye doğrudan eşyayı tetkik eden ilimlerdendir ve onun tabiatındaki riyazi nizamı keşfetmek çabasındadır. Bu durum ilk bakışta fizik bilimi ile riyaziyenin aynı mevzulara sahip olduğu gerçeğine ulaştırır bizi. Bu netice doğrudur da… Fakat aynı bakış açısıyla fizik bilimi ile kimya biliminin de aynı mevzuları tetkik ettiği görülür. Aynı mevzuları farklı seviye ve zaviyelerden tetkik eden farklı ilimlerin bulunması mümkündür ve bu durum “tekrar” mahiyeti taşımaz.

 

“Merkezi terkip unsuru” bahsi çok mühimdir. Bu mesele sadece vahdet ve terkip denklemlerinde değil, ilim mecralarının terkip ilimlerinde de caridir. Nihayetinde bilgi telakkisi en hacimli terkip teşebbüsüdür ve orada da merkezi terkip unsuru zarurettir.

 

Merkezi terkip unsuru olmadan bir ilim dalını kurmak bile mümkün değildir. Zira bilgi sahasının ilmini kurarken bir terkip karargahı temin etme ihtiyacı hissederiz. Bilgilerin dağınık şekilde kalmasının ve ilim haline gelmemesinin önündeki engel nedir ki? Merkezi terkip unsuru yoksa bilgileri terkip etme ihtiyacı hasıl olmaz, böyle bir teşebbüsün netice vermesi de mümkün değildir. Merkezi terkip unsuru hem vahdet denklemi (ve bir boyutlu matematik) hem de terkip denklemi (iki boyutlu matematik) için ihtiyaçtır. Bir boyutlu (“bir” matematiği) matematikte, aynı cins birlerin toplamından değil terkibinden bahsettiğimize göre, merkezi terkip unsurunu aynı cins “bir”ler aleminde aramak gerektiğini düşünürüz. Bu düşünce, vahdet denklemine (ve matematiğine) yabancı olmamızdan kaynaklanır. Merkezi terkip unsuru aynı cins “bir”ler aleminden olabileceği gibi, farklı cins “bir” de olabilir.

 

Merkezi terkip unsurunun farklı cins “bir” olması, farklı cins “bir”ler arasında terkip işlemi yaptığımız manasına gelmez. Aynı cins veya farklı cins “bir”ler arasında vahdet ve terkip denklemi kurmak, merkezi terkip unsurları dışındaki anasır için caridir. Bir unsurun merkezi terkip unsuru olup olmadığının anlaşılması zor olduğu için, bu mesele ince ve derin idrak ister. Aksi takdirde aldatıcı zanların kaynaştığı bir mesele haline gelir.

 

Vahdet ve terkip denklemlerinin hangi tecrit seviyesinde kurulduğu meselesi mühimdir. Aynı cins “bir”lerin yeknesak hususiyetler taşıdığı noktaya kadar derinleşildiğinde, merkezi terkip unsuruna ihtiyaç duyulmayabilir veya merkezi terkip unsuru bizzat kendisidir. Mesela atomlara kadar inildiğinde, aynı cins iki atom arasında hususiyet farklı kalmaz. Oysa iki elma, iki aslan, iki insan gibi aynı cins “bir”lerin arasında hususiyet farkı vardır, iki elmanın kilosu ve hacmi aynı olmayabilir, buna bağlı olarak terkibindeki “bir”lerin sayısı aynı olmayabilir. İki insanın bedeni özellikleri farklı olabileceği gibi mizaç haritaları da birbirinden tamamen farklı olabilir. Aynı cins “bir”lerin yeknesak olduğu derinlik ile farklı olduğu seviyedeki vahdet denklemlerinde merkezi terkip unsuru hususiyet arz eder.

 

Aynı cins oldukları için insanlar arasında vahdet denklemi kurulabilir. Mevzu, misal üzerinden de olsa buraya geldiği için kısa bir izah yapalım. İnsanlar arasında vahdet denkleminin en muhkem şekli, iman merkezlidir. Merkezi terkip unsuru imandır, iman merkezinde kurulan terkip denklemi muhkemdir ve madde üstüdür. İmanın nizami tezahürü ahlaktır. İnsanları ahlak ile kendi merkezinde terkip eder. İman istikamettir, merkezi terkip unsurudur, ahlak ise imanın her insana attığı bir kementtir ve insanları birbirine bağlar. Bu sebeple iman ve ahlak eğitimi, mümkün olan en küçük yaşta başlar, böylece yaşı ilerleyen insan, zaten bir terkibi bünyenin yani cemiyetin bir unsuru haline gelir. İman ve ahlak eğitimi yapılmaz, eğitimde sadece bilgi yüklenirse, her insandaki farklı mizaç hususiyetleri güçlenir ve diğer insanlarla terkip maharetini kaybeder. Terkip maharetini kaybetmek, merkezi terkip unsuru ile arasındaki irtibatın zayıflığındandır.

 

Cemiyet haline gelmek, doğru iman ve ahlak merkezinde, ferdi hususiyetlerin imha edilmesi değil, zararlı olanların yontulması, faydalı olanların güçlendirilmesidir. Bu yaklaşım aynı zamanda temel insan telakkisi ile ona bağlı ferd ve cemiyet anlayışlarına bağlılıktır. Müslüman şahsiyet ve İslam cemiyeti idealine inanmayan birisinin bu terkibe girmesi beklenmez. Ama bu mefkureye inanan birisi için, merkezi terkip unsuruna bağlanmak, şahsiyetsizlik değil, şahsiyetin ta kendisidir. İnsanlar arasında kurulacak vahdet denklemi, ya aynı cins “bir”lerden birisi veya farklı bir mesele olur. Aynı cins “bir”lerden olması, cemiyet terkibini bir insan merkezinde kurmakla neticelenir. Bir mefkureye bağlılıkla bir insana bağlılık, tefekkürün derinliği ile ilgilidir. İnsana bağlılık, tefekkürün sathi olmasıyla ilgilidir ve bu durumda tabiidir. Yani insanın bir hayvana veya puta yönelmesi, bir insana yönelmesinden çok daha vahimdir. Fakat bir varlığın kendi cinsinde merkezleşmesi, onun ötesinde bir arayışa girmemesi, hakikat arayışını bıraktığı manasına gelir. Hakikat arayışı (ki tecrit hamlesi hakikat arayışının tezahürlerinden birisidir) hangi seviyede durursa dursun, o noktadan itibaren sıhhatli ve doğru iman zarar görmeye başlar. İnsanlar arasında kurulacak cemaat ve cemiyet terkiplerinde, merkezi terkip unsuru olan mefkureyi aynı cinsten birinin temsil etmesi başka bir hadisedir ve tabii ki lüzumludur. Mefkureyi temsil eden insanın etrafında cem olan cemiyette bir terkiptir, meselenin karıştığı, karıştırıldığı, anlaşılmadığı nokta da burasıdır. Cemiyet terkibinin mayasını (merkezi terkip unsurunu) temsil eden insanın, o mayanın canlı kalması, müessiriyetini devam ettirmesi, mayayı zehirleyenleri engellemesi gerekir. Merkezi terkip unsurunu temsil etmek, merkezi terkip unsuru yerine kendini ikame etmek değil, tam aksine onu diri tutmakla görevlidir.

 

Sahabe-i Kiramın inşa ettiği cemiyet terkibi, temsiliyeti zaruret sınırında tutmuş, merkezi terkip unsurunu sarih ve muhkem şekilde iman ve ahlak haline getirmiş, Raşit Halifelerin hiçbiri insanları kendine çağırmamış, kendinde merkezleştirmemiştir. Hz. Ömer’in (RA), hutbede, kendi beyanının aksini iddia ve ispat eden ihtiyar bir kadına, öfkelenmek yerine, “İhtiyar kadın doğru söyledi, Ömer yanıldı” diye cevap vermesi, kendinin merkezi terkip unsuru olmadığını, sadece onu temsil ettiğini gösteren harikulade bir misaldir. (Cemiyet terkibi meselesi, riyaziye serimizin “Beşeri riyaziye” cildinde tetkik edilmiştir)

 

Merkezi terkip unsuru meselesi sistemleştirildiğinde sayısız faydası olduğu görülecektir. Öyle ki bu mevzu, sadece riyaziye ilminde değil her sahada ciddi neticeler ve faydalar verecektir. Riyazi tefekkürün tetkik edeceği bu bahis, her ilim sahasında farklı terkip mimarisine sahip olsa da, riyaziye bunların müşterek dili haline gelebilir, zaten bu meseleyi de ancak riyaziye sistemleştirebilir. Her ilim dalının kendi terkip mimarisinin (denklemini) araması, hepsini kuşatan bir tefekkür tarzı olmadığı manasına gelir. Bu durum ilim ve tefekkür sahasında zafiyet demektir. Riyazi tefekkürün sistemleştireceği vahdet ve terkip denklemleri ve bunların ana mevzuu olan merkezi terkip unsuru bahsi, müspet ilimler mecrasının tamamında, beşeri ilimler mecrasının da ciddi bir kısmında fevkalade tatbikat imkanları oluşturacaktır. Her ilim dalı kendi denklemlerini aramak zorunda kalırsa, birbirine faydası olmaz, mesela fizik bilimi kendi denklemini kurduğunda onu beşeri ilimler mecrasına nakletmek kabil olmaz.

   Metin Acıpayam:  İki” sayısının keşfedilememesi, “iki” matematiğinin kurulmasına mani olmuştur. Riyaziyenin ve mevcut matematiğin “iki” rakamını keşfetmekle iktifa etmesi dikkat çekicidir. Riyaziyenin ikmal edilememesi meselenin bir çeşit izahıdır, ikmal edilseydi “iki” sayısını keşfederdi, zira İslami ilimlerdeki tecrit ve terkip mahareti insanlığın ufkunu oluşturmaktadır. Mevcut matematiğin “iki” sayısını mesele etmemesi ise batının mücerret tefekkürdeki acziyetiyle ilgilidir. Buradan hareketle “iki” boyutlu matematik hakkında ne söylemek istersiniz?

 

   Haki Demir: Mevcut matematiğin kullandığı “iki” sayısı (rakamı değil), iki adet “bir” sayısının bir araya getirilmesinden ibarettir. Yani iki elmanın yan yana durmasıdır. “İki” sayısı, muhakkak ki bir matematik işlem (toplama) neticesinde meydana gelir. Bu işlem, “bir” matematiğinin, aynı cinsler arasındaki toplama işleminden ibarettir. Bu işlem yanlış değildir, tabiatta ve hayatta karşılığı mevcuttur. İki aynı cins “bir”i toplayarak “iki” sayısına ulaşılmaz, iki farklı cins “bir”i terkip ederek “iki” sayısına ulaşılır. O da yine “bir”dir ama farklı cins birlerin terkip edilmesiyle elde edilir. “İki” sayısı elde edildikten sonra, iki boyutlu “iki” matematiği kurulur. Bu matematikte de yine toplama, çıkarma, çarpma, bölme işlemleri yapılır. “İki” matematiğinde (iki boyutlu matematikte) dört işlem, bir boyutlu matematikteki dört işlemle hem müşterek kaidelere hem de farklı kaidelere sahiptir, farklılıkları da bulunduğu için başka bir sistem oluşturur.

 

“İki” sayısı, iki farklı cins “bir”in terkip edilmesiyle bulunur. Öyleyse “iki” matematiğinin sayı haritası, (0,1,2,) şeklinde değildir. Sıfırdan başlamak üzere, yani sıfırı sabit merkez olarak kabul etmek üzere iki sayı istikameti oluşur, iki farklı cins “bir”lerin sayı haritası tek harita haline getirilir. Sayı haritaların birbirine karıştırılmaması için, bir dizideki sayıların üstüne, diğer dizideki sayıların altına (veya uygun yerlerine) farklı işaretler konur. İki sayı dizisi tek sayı haritasında gösterilir, böylece “iki” matematiğinin sayı haritası ortaya çıkar.

 

İki sayı dizisinden oluşan sayı haritası, iki boyutlu “iki” matematiğinin veya kısaca iki boyutlu matematiğin altyapısıdır. Her sayı dizisi kendi içinde bir boyutlu matematiktir, o evren içinde mevcut matematiğin tüm işlemleri yapılır. Sadece bir boyutlu matematik evrene terkip ve tahlil usulü eklenir. İki boyutlu matematikte, farklı cins “bir”ler arasında önce terkip denklemi kurulur. Terkip denklemiyle “iki” sayısı bulunur, iki sayısı bulunduktan sonra iki sayı dizinin ortasına “iki” boyutlu matematiği temsil eden bir sayı dizisi eklenir. İki boyutlu matematiğin sayı dizisi budur. Bu sayı dizisi üzerinde dört işlem yapılabilir.

 

İki boyutlu matematikteki dört işlem, aynı cins “iki”ler arasında bir boyutlu matematikteki gibidir. Bir boyutlu matematikte, aynı cins “bir”ler arasında dört işlemin dışında tahlil ve terkip denklemleri kurulduğu gibi, iki boyutlu matematikte de aynı cins “iki”ler arasında ayrı bir terkip ve tahlil denklemi kurulur.

 

   Metin Acıpayam: İki boyutlu matematiğin terkip denklemi nasıl olmalıdır?

 

Haki Demir: Terkip, bir araya gelen unsurların toplamından farklı ve fazla bir şeydir. İki hidrojen atomu ile bir oksijen atomunun belli bir ısıda bir araya gelmesiyle oluşan terkibin adı, sudur. Su, kendini terkip eden unsurların özelliklerinin (yakıcı ve yanıcı) tam aksine özellikler (söndürücü) kazanır. Hidrojen ve oksijen atomlarını bir arada bulundurduğumuzda, yani topladığımızda (ki farklı cinsleri toplama imkanına bile sahip olmayan bir matematik var) kendi özelliklerini kaybetmez. Ama belli şartlarda terkip ettiğimizde aksi istikamette özellikler taşıyan su meydana gelir veya başka şartlarda terkip ettiğimizde daha başka bir varlık oluşur.

 

İki adet (iki tane bir adet) hidrojen atomu ile bir tane oksijen atomu mevcut matematikte (bir boyutlu matematikte) toplanamaz, farklı cins “bir”ler olduğu için bunlar arasında toplama işlemi yapılamaz. Bir boyutlu matematik, en basit kimyevi terkip olan su molekülünü bile izah ve ifade edemez. Mevcut matematiğin (bir boyutlu matematiğin) su molekülü ile ilgilenmesi gerekmediği, onun için kimya diye bir bilimin olduğu itirazı, sadece matematik tefekkürün acziyetini gösterir.

 

İki boyutlu matematik, sayı haritasını oluşturmakla başlar, terkip denklemini kurarak devam eder. Bu ikisi yapıldığında iki boyutlu matematiğin altyapısı kurulur, bundan sonra teferruata doğru tetkik faaliyetine sıra gelir.

 

İki boyutlu matematik için tek terkip denkleminden bahsetmediğimiz anlaşılıyor olmalı. Sayısız terkip denklemine ihtiyacımız var fakat bunlar teferruatlı tetkiklerle ilgilidir. Esas olan temel (prototip) terkip denklemini kurmaktır. Terkip denklemi kurulabilmeli, kurulabileceği gösterilmeli, böylece iki boyutlu matematiğe geçiş sağlanmalıdır.

 

Terkip denkleminin kurulabilmesinin altyapısı sayı haritasıdır. Sayı haritası doğru oluşturulamazsa terkip denklemi kurulamaz. Koordinat sisteminde varlık çeşidi kadar sayı dizisi mevcuttur. Bunlardan ikisi arasında temel terkip denklemi kurulur. Temel terkip denklemi, iki farklı cins “bir” arasında kurulur. Üç farklı cins “bir”, dört farklı cins “bir” arasında kurulacak terkip denklemleri nispeten kolaydır. Zor olan bir şeyin ilk misalini üretmektir. İki matematiğinin geliştirilebilmesi ve terkip denkleminin kurulabilmesi için en fazla faydalanılacak olan bilim bugün itibariyle kimya ve fiziktir. Kimyanın neredeyse tamamı ve fiziğin ise mikro fizik kısmı baştan sona terkip misalleriyle doludur. Mesele o terkip misallerini riyaziyeye nakledebilmek, onların riyaziyesini kurmaktır. Atomun mürekkep yapısı, muhteşem bir çoklu (ikili değil) terkip denklemidir. İnsanlığın mikro evrende bu kadar mesafe almış olmasına rağmen, matematiğin mevcut halinde kalması, yani bu kadar geri kalması anlaşılır gibi değil.

 

Metin Acıpayam: Üç boyutlu matematik hakkında konuşalım birazda… Üç boyutlu matematik, üç farklı cins arasındaki denklemdir. Riyaziyedeki (ve matematikteki) boyut sayısı, farklı cins “bir”ler arasında terkip denklemi kurularak devam eder. Buradan hareketle ne söylemek istersiniz?

 

Haki Demir: Aynı cinsler arasındaki yapılan işlem evrenini “bir boyutlu matematik”, farklı iki cins arasında yapılan işlem evrenini “iki boyutlu matematik”, farklı üç cins arasında yapılan işlem evrenini “üç boyutlu matematik” şeklinde tasnif etmek çok hafif kalıyor. Belki de varlığın her tecrit seviyesine (mertebesine) bir boyut demek gerekir. Fakat mevcut matematik, iki farklı cins “bir”ler arasında işlem yapamayınca, bu tür bir tasnif ve tavsif yapmak ihtiyacı hasıl oldu. Buna mukabil, varlığın her mertebesi için farklı riyazi evrenler oluşturma ihtiyacı hasıl oldu.

 

Mevcut matematiğin sathi ve basit mahiyeti, yeni tasnifler ve tarifler yapmayı gerektiriyor. Bu sebeple riyaziyeyi, mevcut matematiğin basitliğine indirmeden, onun ufkuna hapsetmeden, onun temel tariflerini kullanmadan ikmal ve inşa etmek ihtiyacı var. Mevcut matematik, varlık aleminin en dış yüzüne kilitlenmiştir. “Bir boyutlu matematik” seviyesinde bile değildir. Riyaziye ilmini mevcut matematik evrende ikmal ve inşa çabası, cenin-i sakıt hale getirir ve riyaziye ilminin tarihe gömülmesine sebep olur.

 

Farklı riyazi evrenler oluşturulduğunda görülecektir ki mevcut matematik, en fazla lise seviyesinde tahsili bitecek seviyededir. Farklı riyazi evrenler, aynı zamanda riyazi tefekkürün ufkunun genişliğini de gösterir. Farklı riyazi evrenlere (varlık mertebelerine) kadar ulaşan riyazi tefekkür, mütefekkir yetiştirmenin de altyapısını oluşturur. Neden mütefekkir yetişmediği sorusunun cevabı, “Tefekkür usulümüz nedir?” sorusunun mütemmimidir. Tefekkür usulü ortaya konulamazsa, bilgi kaosunda boğulan insanlara fikir adamı muamelesi yapmak zorunda kalırız.

 

Hem nizami tefekkür hem de derin tecrit hususiyetini bünyesinde cem eden tefekkür usulü, riyazi tefekkürdür. Riyazi tefekkürdeki zafiyet, sadece matematikle ilgili bir mesele olmayıp, tefekkür krizimizin de izahıdır. Bir boyutlu, iki boyutlu, üç boyutlu ila ahir matematik evren tasnifi, nizami bir tefekkürle varlığı kuşatmaya ve oradan da varlıkla ilgili “büyük terkibe” ulaşmaya giden yoldur. Varlığın son tezahür safhası olan maddi evreni kuşatan riyazi tefekkür, oradan daha yüksek varlık mertebelerine tecrit yoluyla çıkma imkanına sahiptir.

 

Metin Acıpayam: Tecrit faaliyeti, keşif faaliyetidir. Tecrit, idrak için kafi değildir. Tecridin arkasından tahlil yetişmezse, idrak faaliyeti eksik kalır ve muhayyel sahaya savrulur. Buradan hareketle riyaziyenin tecrit ilmi olmasını nasıl değerlendirirsiniz?

 

Haki Demir: Tecrit, keşif olmak cihetiyle tefekkürün zirvesidir. Yeni bir sahanın keşfi, önceki bilgilerden en az faydalanan tefekkür çeşididir. Keşif, meçhule yönelir, meçhul ise tabiatı gereği bilinmeyen bir alandır. Meçhule dönük keşif hamlesi, tabii ki tefekkür yiğitlerinin işidir.

 

Meçhul hem cazip hem de tehlikelidir. Bu sebeple tefekkürün zirvesi olan tecrit, zirvenin yüksekliği nispetinde zorlu bir iştir ve muhtemel tehlikelerin listesi çıkarıldığında ne kadar ürkütücü olduğu görülür. Tahlil yoksa tecrit faaliyetinin doğru güzergahta ilerlediği tespit edilemez, fark edilmez. Tahlil, tecridin hemen peşinden gelen, onun cılız bir mum yakarak aydınlattığı sahayı tetkik eden, muma nispetle projektör yakan faaliyettir. Tecrit ile tahlili mümkün olduğunca birbirine yakın tutmak gerekir. Hatta tahlili, tecridin mütemmim cüzü haline getirmekte azami fayda var. Fakat bu durumda birbirinin aynı zannedilme tehlikesine dikkat şarttır. Müslümanlar, felsefede olduğu gibi karanlığa kurşun sıkmazlar. Müslümanların tecrit güzergahı, aklın keşif hamlelerinden önce aydınlatılmıştır. Akıl için hala karanlık gibi görünse de, tasavvuf, akıl üstü keşif maharetiyle, mücerret tefekkürün istikametini tespit etmiş ve Müslüman fikir ve ilim adamlarına harikulade bir imkan sunmuştur.

 

Tasavvuf, tecrit güzergahının müntehasına ulaşmış, oradan tenzih ve tevhid güzergahına geçmiştir. Bu sebeple Müslüman fikir ve ilim adamlarının tecrit faaliyetini, tasavvuf müktesebatı üzerinden yürütmesi emniyetlidir. Tek tercih sebebimiz emniyet değil, aynı zamanda bulunmaz bir imkan olmasıdır.

 

Tasavvufun sunduğu imkan, tecrit güzergahları değil de, tecrit istikametidir. Tasavvuf, tecrit safhasında fazla meşgul olmayan, orayı hızla geçen ve tenzih ve tevhid istikametinde yol alan hakikat ilmidir. Tecrit istikametini tespit etmiş, o istikamete uygun sayısız güzergahın tespitini akla bırakmıştır. Akıl, tasavvufun tespit ettiği tecrit istikametini kutup yıldızı olarak takip edecek, bununla birlikte sayısız tecrit güzergahını keşfedecek, ilim bu şekilde terakki edecektir. Kadimde de böyle olmuştur. Her ilim dalı, kendi sahasında ve kendi tabiatına uygun bir tecrit güzergahlarına sahiptir. Bir ilim, kendine bir bilgi sahası tespit etmiş, o saha içindeki tecrit güzergahlarını kullanma imkanı geliştirmiştir. Bir ilmin kullandığı tecrit güzergahını başka bir ilmin kullanması fevkalade zordur. Bir kısmı da ihtisaslaşmadan kaynaklanan bu zorluk, ilimler arasındaki geçiş imkanlarını da azaltmıştır.

 

Riyazi tefekkürün ve riyaziye ilminin hacmi ve ufku, mesela müspet ilimler mecrasının tamamına şamil olduğu gibi, beşeri ilimler mecrasında da kullanma imkanı mevcuttur. Riyaziyenin kıymetini tayin eden hususiyetlerinin başında da bu gelir. Birçok ilim dalını kuşattığı, müspet ilimler mecrasındaki her ilmin bilgi sahasını faaliyet alanı haline getirdiği için, riyazi tefekkür ve riyazi tecrit fevkalade kıymetlidir. Diğer ilimlerdeki tecrit istidat ve imkanına kıyasla, riyaziyenin kendisi tecrit ilmidir. Her ilim kendi bilgi sahasında mecburen tecrit faaliyetinde bulunsa da, tecrit, riyaziyenin tabiatında mevcuttur.

 

Tecrit, her ilim dalının temel sütunlarından birisidir. Bu manada ilim ve tefekkür mecralarının muharrik kuvveti ve keşif koludur. Her ilim için tek tek ehemmiyetinden önce bilgi ve ilim telakkisi için mühim ve vazgeçilmezdir. Bu manada tecrit yoksa bilgi telakkisini, bilginin mimari yapısını, bilginin meratip silsilesini kurmak kabil değildir.

 

Riyazi tecritten önce “tecrit bahsi” idrak ve izah edilmeli, bilgi ve ilim telakkisindeki yeri tespit edilmelidir. Bu yapıldığı takdirde, ilimlerin tamamı, hepsinin üzerinde bulunan ve hepsini de kuşatan bilgi telakkisine uygun şekilde kurulabilir, inkişaf edebilir. Böylece tenakuzlar kaynağında kurutulur.

 

Riyazi tecrit, İslam bilgi telakkisinden süzülmeli, ona uygun şekilde tertip edilmeli, ufku tespit edilmeli ve nihayet riyazi usul haline getirilmelidir. Riyazi tecrit, İslam bilgi telakkisinden bağımsızlaştırılırsa, aynı zamanda İslam varlık telakkisinden de bağımsızlaştırılmış olacak, böylece mevcut matematiğin düştüğü tuzağa, muhayyel ilim tuzağına düşecektir. Riyaziye, tecrit ilmi (mücerret tefekkür) olduğu için, muhayyel bilgi alanı haline gelme istidadı gösterir. Bu tehlikeye, İslam ilim telakkisi (havzası) içinde riyaziye kadar hiçbir ilim muhatap değildir. Batıda, pozitif (ve materyalist) bilgi ve bilim telakkisi cari ve hakim olduğu için, maddeyi aşan her bilim dalı, mevcut matematikte olduğu gibi bu tehlikenin birinci derecede muhatabıdır. Bizde, her ilim dalı, bir seviyeden sonra madde ötesine geçer, bu sebeple mavera bizim için, batıda olduğu gibi karanlık değildir.

 

Maverada ulaşılabilecek en ileri menzile varan İslam ilim telakkisi, riyaziyeyi ikmal etmediği için bize çetin bir miras ve mesuliyet bırakmıştır. Bu mesuliyetin altından hakkıyla kalkmanın birinci şartı, riyaziye ilminde kullanılacak sıhhatli bir tecrit usulü geliştirmektir.

 

Metin Acıpayam: Riyaziyenin kaldığı yeri düşünürsek, mevcut matematik “sıfır” ile “bir” arasına sıkışmıştır. Bu durumdan nasıl ve ne şekilde çıkılır?

 

   Haki Demir: Sıfırı bulan daha doğrusu sistemleştiren riyaziyedir. Harezmi’nin sıfırı riyazi evrene taşıması ile birlikte riyaziye, bidayetini tespit etmiştir. Bir ilim dalının mevzu haritası teşkil, ufkunu idrak etmenin birinci şartı, bidayetini tespit etmektir. Daha önceki dönemlerden intikal eden matematik, bidayeti ve nihayeti, mevzu haritası ve ufku bilinmeyen bir bilgi sahasıdır, ilim değil… Harezmi, ilmi çerçeveye kavuşturulamayan, bu sebeple savruk bilgi sahası halinde devam eden matematik mirası almış, onun bidayetini tespit etmiş, riyaziye ismiyle İslam’ın bilgi telakkisi içinde ilim haline getirmiştir. Bir bilgi sahasının ilmini kurmak için önce bidayetini tespit etmek şarttır, bidayeti tespit edilene kadar bilgi sahası ilmi disipline alınmaz. Bu manada Harezmi, riyaziyenin ve bugünkü matematiğin kurucu piridir.

 

Sıfırın bulunmasının veya sistemleştirilmesinin “ondalık sistemi” kurduğu, asırlar sonra bugünkü ikili (sıfır-bir) bilgisayar dilinin keşfine sebep olduğu iddiaları doğrudur. Fakat bunlar sıfırın keşfinin ve sistemleştirilmesinin teknik ve basit neticeleridir. Ondalık sistemin ve bilgisayar yazılımının bugünün dünyasında işgal ettiği yerin kıymetini inkar manasına gelecek bir iddiada bulunmuyoruz, ne var ki bu neticeler, teknik neticelerdir ve riyaziye ilminin esası değil tezahürleriyle ilgilidir. Sıfırı sistemleştirerek riyaziye ilmini kuran kadim müktesebatımızla övünmek için teknik tezahürlerine atıf yapmamız, tefekkür kudretimizi (hususiyetle mücerret tefekkür istidadımızı) kaybettiğimizi gösteren en bariz alamettir. Harezmi’den sonra riyaziyeyi ikmal edecek alim ve mütefekkirlerin gelmemesi, Harezmi ile övünmeyi abarttığımız manasına gelmesin sakın.   Sıfır ve bir mefhumları, varlık telakimizin temelidir. Sıfır yokluğu, “bir” varlığı temsil eder. Varlık, sıfırdan “bir”e çıkmıştır, sıfırdan (yokluktan) varlığın doğması ise muhaldir, öyleyse yaratılış, yaratıcı kudret, yaratıcı irade zarurettir. Bu hüküm, riyazi bir katiyet ifade eder. Riyaziye ilmini Müslümanlar kurduğu için, varlık telakkimize birebir uygundur. İslam ilim telakkisinin apaçık mührünü taşıyan riyaziyenin bu hususiyeti, batılılar tarafından temellük edildikten sonra akıl almaz bir şekilde materyalizmin temel delili olarak kullanılmaya başlanmıştır. Müslümanların idrak zafiyetini bu kadar sarih şekilde gösteren başka bir misal muhtemelen yoktur.

 

Harezmi’nin, sıfırı yalnızca riyazi bir ihtiyaçtan dolayı sistemleştirdiği, varlık telakkisiyle bir ilgisinin olmadığı iddiası, insan zihninin ve aklının nasıl çalıştığını bilmeyenlerin sığ beyanlarıdır. Bir Müslümanın zihni, İslam’ın bilgi ve varlık telakkisiyle işgal edildiği için, insiyaki hamlelerinde (reflekslerinde) bile ona uygun şekilde çalışır. Keza Rönesans’tan sonra yaşayan yüzlerce filozof da, matematiği kendi varlık ve bilgi telakkilerine uygun olarak anlamış ve mesela yaratılış ve yaratıcı kudretin zaruretini fark etmemişlerdir. “Bir” sayısı, temsili manada lisan imkanları içinde mevcuttur ve varlık aleminde de çok zahirdir. Bu sebeple “bir” sayısının bilinmesi değil, sıfırın keşfi riyaziye ilminin kuruluşunu gösterir. Ne var ki “bir” sayısı, varlıktaki zahir olma kolaylığı ve lisanda tespit imkanı dolayısıyla keşfedilememiştir, bir şeyin var olduğu zannı, onun üzerinde düşünmeyi ve idrak ameliyesini ihtiyaç olmaktan çıkarıyor. “Bir” sayısı esasta keşfedilememiş fakat varlığın temsiliyeti noktasındaki mevcudiyeti, riyaziyeyi, sıfır ile bir arasındaki alanda kurmaya kafi gelmiştir. Riyaziye, sıfır ile bir arasındaki mesafenin ilmi olarak kurulmuş fakat kuruluşunu tamamlamadığı için orada kalmış, oradan ileriye gidememiştir. Bu haliyle riyaziye, varlık ile yokluk arasındaki mesafenin veya sürecin ilmi olmuştur.

 

Varlık alemi sıfır ile bir arasındadır. Sıfır yokluğu, “bir” sayısı varlığı temsil ettiği için, riyaziyenin temeli, bu zemindir. Riyaziye bu manada temelini atmış, zeminini tespit etmiştir. Fakat varlık alemi her ne kadar “bir”den ibaret olsa da, sayısız “bir”in deveran halinde bulunduğu bir kainat mevcuttur. Kainattaki varlık cümbüşü, “bir”lerin deveranıdır muhakkak ama birlerin çeşitli terkiplerinden oluşan bir çeşitlilik tecellisi sabittir. Sıfır ile “bir” arasındaki saha, riyaziyenin tecrit alanıdır, “bir”den sonraki saha ise riyaziyenin terkip alanı… Çünkü  kainatta ve riyaziyede (aynı zamanda mevcut matematikte) “bir”den başka sayı yoktur, diğer her sayı, “bir”lerin terkibinden ibarettir. “İki” sayısı zatıyla yoktur, ancak terkip yoluyla mevcuttur. Riyaziye ikmal edilebilseydi “iki” sayısını terkip yoluyla keşfedecektik, yarım kaldığı ve o haliyle batıya intikal ettiği için, batı iki sayısına toplama yoluyla ulaşmayı esas ittihaz etti ve bunu sabitledi.

 

Hem riyaziye (yarım kaldığı için) hem de mevcut matematik (tam olduğu zannedildiği için) iki sayısını keşfedememiştir. “İki” sayısı terkip marifetiyle ulaşılabilen bir sayı olmalıdır, oysa riyaziye ve matematik iki sayısını keşfedecek terkip işlemini geliştirememiştir. Mevcut matematikteki “iki” sayısı, iki adet “bir”in toplamıyla (terkibiyle değil) elde edilmektedir.

 

“İki” sayısının toplama veya terkip yoluyla elde edilmesinin ne farkı var? Toplama yoluyla ulaştığımız “iki” sayısı, gerçekte yoktur, o sadece iki adet bir sayısının bir arada bulunmasından ibarettir. Terkip yoluyla elde edilecek bir sayısı ise varlığın gerçekliğinde bir karşılığa denk gelir. Mevcut matematiğin farklı cinsten iki tane biri, yani bir elma ile bir armudu değil, ancak iki elmayı toplayabilmesi, “iki” sayısını keşfedemediğini gösterir. Terkip işlemi bulunmuş olsaydı, bir elma ile bir armut toplanabilecek ve “iki meyve” elde edilecekti. Ondalık sistem matematik için ciddi kolaylıklar ve imkanlar oluşturmuştur. Bunun kıymetini inkar etmeksizin söyleyelim ki, esas olan bu değil, iki farklı “bir”i terkip ederek “iki” sayısını bulmak, bu yolla riyaziyeyi (ve matematiği), bir boyutlu “bir matematiği” olmaktan çıkarıp, iki boyutlu “iki matematiği” haline getirmek gerekiyordu. Keza “üç” sayısı da, “dört” sayısı da zatıyla yoktur ve keşfedilememiştir. Bu manada riyaziye, kuruluşunun erken dönemlerinde kalmış, inkişaf etmemiş, batı da inkişafını gerçekleştirememiştir.

 

Batının bizden yarım olarak aldığı ve tam muamelesi yaptığı riyaziye, matematik haline geldikten sonra, eksikliği görülemediği için, sıfır ile bir arasına sıkıştırılmıştır. Riyaziyenin ufku, sıfır ile bir arasındaki sahadan ibaret değildi, ikmal edilemediği için orada kalmıştı. Riyaziye tecrit ve terkip güzergahını ikmal, ufkunu tespit, mevzu haritasını teşkil etmediği için, bugünkü matematiğin eksikliğini izah etmek zordur. Batının bunu idrak ve izah etmesi ise zaten beklenmezdi.  Batı, “bir”den sonraki sayılara toplama yoluyla ulaştığı için, “bir matematiğine” mahkum oldu, bu sebeple de sıfır ile bir arasında sıkıştı. Bu sıkışmanın en bariz alameti, bilgisayar dilini sıfır ile bire, bu ikisinin arasına hapsetmesidir. Bugünkü teknoloji, sıfır ile bir arasındaki sahanın teknolojisidir, eğer “iki” sayısı keşfedilebilirse, mevcut teknoloji ikiye katlanmayacak, onlarca katına ulaşacaktır.

 

Mevcut matematik, riyaziyeyi devralırken, riyaziyenin temelindeki izahları idrak edemedi. Sıfır ile biri izah edemediği için, naklettiği riyaziyeyi tam zannetti. Felsefi mecra, nihayetinde materyalizmde karar kıldı, bugünkü batıyı, batının varlık, insan, hayat ve bunları izah eden bilgi (ve ilim)  telakkisini, materyalizm üzerine bina etti. Materyalizm, maddeye mutlak varlık muamelesi yaptı, mutlak varlık kabul edince maddenin ezeli ve ebedi olduğuna iman etti. Maddeyi, ezeli ve ebedi vasıflarla mutlak varlık kabul etmek, sıfırın reddidir.

 

Materyalist temelli matematik telakki, sıfır ile ilgili her ne söylerse söylesin sıfır kıymetindedir. Materyalizm vaki ise sıfır yoktur, buna rağmen sıfırdan bahsetmek, muhayyel bir sahtekarlıktır. Ne var ki sıfır olmadan matematik olmaz, kurulamaz, kullanılamaz. Materyalist felsefenin ufkunun ne kadar dar olduğunu gösteren bu misal, yalnız başına materyalizmin iflasını ilan etmeye kafidir. “Matematik-1-Matematik ve Varlık” isimli eserimizde, mevcut matematiğin muhayyel hale geldiği iddiamızın bir delili de budur. Materyalizm, hem sıfırı izah edememekte hem de sıfırsız bir matematik kuramamaktadır. Bunun ikisi birden vaki ise, yaptığının adı sahtekarlıktır, bunu felsefeyle yapıyor olmak neticeyi değiştirmez, olsa olsa felsefi sahtekarlık olur.

 

Materyalist bilim telakkisinin mütemmimi haline getirilen matematik, sıfırı izah edemediği, edemeyeceği için, aslında sıfır ile bir arasına değil, bir ile bir arasına mahkumdur. Yani, bir bölü sonsuz (bir/sonsuz) ile bir arasına hapsolmuştur. Sıfırı kabul edişi ve kullanışı ise, matematik bir telakki olmayıp, matematik işlem kolaylığından ibarettir. Bu sebeple riyaziyenin, kendi bilgi sahasının bidayetini sıfır olarak tespit etmesi, materyalist matematik için bir anlam ifade etmez, bu ihtimalde materyalist matematik, bidayetini bir/sonsuz olarak tespit etmiştir.

 

Matematiğin diliyle ifade etmek gerekirse, her rasyonel sayı, aynı zamanda tabii (doğal) sayıdır. Mevcut matematik bu hükmü bugün için kabul etmekte zorlansa da, varlık yekunu (kainat) bunu teyit etmektedir. Zira “saf bir”, mevcut matematik tarafından keşfedilememiştir. Öyleyse birlerin her biri, bir terkip denklemidir ve sayısız birin terkibi ile ortaya çıkmıştır. Mesela “bir insan”; “bir” kalb, “bir” ciğer, “bir” mide, iki adet “bir” göz ila ahir uzuvlardan terkip olmuştur. Ve varlık aleminde rasyonel sayı yoktur, hiçbir şeyin yarısı (1/2) yoktur, sadece farklı sayılardaki birlerin terkibi mevcuttur. Hal böyle olunca, materyalist matematik, bir ile birin arasında, yani birler aleminde sıkışmış demektir.

 

Bir ile bir arasına sıkışmak ne demek, böyle şey olur mu? Bir ile bir arasına sıkışmak mümkündür ve adı materyalizmdir. Çünkü materyalizm, maddeyi sonsuz kabul edince, bidayeti ve nihayeti olmayan birler alemine mahkum ediyor. Kainattaki varlık adedinin çokluğu, o çokluk içindeki “bir”lerle meşgul olmayı mümkün hale getiriyor.

 

Birler evrenine sıkışan mevcut matematik, kendi bünyesine dönük olarak büyük keşifler yapamaz. Bu sebeple riyaziyenin eksik hali olan mevcut matematik, kendini tamamlayamaz. Birler evrenine takılan matematik, riyazi tasavvurun zenginliğine, riyazi idrakin derinliğine, riyazi tecridin ufkuna, riyazi terkibin irtifaına ulaşamaz. “Birler evreni” riyazi tasavvurun hacmine çok dar gelir. Bu sebeple mevcut matematik üzerinde çalışarak, matematik biliminin inkişaf, inşa ve ikmalini gerçekleştirmek muhaldir.

 

“Birler evreni” çok dardır, o kadar dar bir ufukta sıkışan tefekkürün büyük hamleler gerçekleştirmesi beklenmemelidir. “Birler evreninin” ufkunu geniş görenler, başka ufuktan haberi olmayan veya o ufkun ötesinde bir saha olmayacağına iman eden sığ idrak sahiplerinin iddiasıdır. Sıfır sayı değildir, doğal sayı hiç değildir. Mevcut (materyalist) matematiğin sıfırı doğal sayı kabul etmesi, sıfır meselesinde içine düştüğü derin çelişkiden kurtulmanın ucuz bir manevrasıdır. Sayı nazariyesi, sıfırın sayı olduğunu hiçbir şartta ispatlayamaz, tüm ispat teklifleri matematik bir manevradır ve hiçbir temele dayanmaz.

 

Sıfırı doğal sayı kabul etmek, mevcut matematiğin ve onun içinde bulunduğu materyalist bilim telakkisinin sıfırı idrak ve izah edememesindendir. Sıfırı batı keşfetmediği için, idrak etmesi de beklenmemelidir. Fakat sıfırsız bir matematik inşa edilemeyeceğini bedahet olarak gördükleri, onu da idrak edemedikleri için, doğal sayı olarak “kabul” etmekte, böylece idrak ve izah derdinden kurtulduklarını zannetmektedirler. Buna itiraz eden olmadığı için de, keyifleri yerindedir.  Batının matematik (aslında riyaziye) üzerinde yaptığı büyük operasyonlardan birisi sıfır mefhumundadır. Materyalizm, sıfırı doğal sayı kabul ederek, kendi felsefi altyapısını inşa etmiştir. Sıfırın sayı olmadığını kabul ettiği andan itibaren mevcut matematik ve materyalizm iflas eder. Sıfır mefhumu bu kadar mühim bir meseledir, materyalizmin (ve mevcut matematiğin) bu kadar mühim bir meseleyi sessiz sedasız halletmiş olması, batının felsefi ve ilmi sahtekarlıkta nerelere kadar gidebileceğini göstermesi bakımından ibret vericidir. Gerçekte halletmiş midir? Tabii ki hayır… Problem ortada durmakta, sadece dünya bu derinlikte idrak istidadına sahip olamadığı için batının sahtekarlığı “gerçek” olarak görülmektedir. Dünya batının epistemolojik işgaline maruz kaldığı son birkaç asırdan beri bu derinlikte idrak ve bu irtifada tecrit maharetini kaybetti ama Müslümanlar kadim müktesebatına sadık olsalar ve onu anlasalardı bu sahtekarlığa itibar etmeyeceklerdi.

 

Artık yeniden İslam çağı başlıyor, ilimler yeniden tasnif edilecek, yeni ilimler kurulacak, eksik kalan ilimler ikmal edilecek. Öyleyse rahatlıkla ilan edebiliriz ki, batının tüm sahtekarlıkları bitmiş, ilim üzerindeki “bilim” tasallutu kalkmaya başlamıştır.  Mevcut matematiğin “birler evrenine” demir atması, materyalist temelli bilim telakkisiyle uyum içindedir. Materyalist temelli matematiğin sıfırı sayı kabul edip, onu varlık alemine dahil etmesi, temelde sahtekarlık olsa da, materyalist bilim telakkisine uygundur. Buradaki problem, matematik problem olmaktan ibaret değil, daha derinde, temellerde bir probleme işaret eder. Felsefi anlamda materyalizmin tabiatındaki tenakuz, ilmi anlamda pozitif bilim anlayışının mahiyetindeki tenakuz, nihayet matematiğin esasındaki tenakuz olmak üzere, temelden teferruata kadar bir seri problemi delillendirir. Buradan da anlaşılmalıdır ki, batının dünyaya “objektif bilim” veya “evrensel değerler” gibi “muhkem” zannederek pazarladığı hiçbir şey, içinden doğduğu kültür ikliminden ve o kültür ikliminde yeşeren dünya görüşünden müstakil değildir. Zira matematikteki sıfır mefhumunu sayı olmaktan çıkardığı andan itibaren, önce matematik çöker, sonra matematiğin içinde bulunduğu pozitif bilim mecrası çöker, sonra pozitif bilim mecrasının içinde bulunduğu materyalist felsefe çöker.

 

Bir yanlışı gizlemek veya doğru göstermek için çok sayıda yanlış daha yapmak zorunda kalırsınız. Materyalist felsefenin tenakuzlarını (ve tabii ki yanlışlarını) gizlemek için, bilim telakkisinde ve matematikte (tabii ki pozitif bilimlerin tamamında) çok sayıda yanlış yapmak zorunda kalıyorlar. Yanlış sayısı arttıkça anlaşılma ihtimal ve imkanı artmasına rağmen, yanlışlar arasında kuru mantık silsilesi kurarak, sistemik bir görüntü oluşturuyorlar ve yanlışları böylece gizliyorlar. Unutulmamalıdır ki yanlışlarla da bir sistem kurulabilir. Başka çare yok, mücerret tefekkür yeniden dönecek, Müslümanlar kadimdeki derinliğe ulaşamasalar bile batının sahtekarlıklarını fark edecek kadar tecrit ve terkip istidadına kavuşacaklar. Derin tefekkür ve idrak zuhur etmedikçe, tecrit ve terkip dâhileri yetişmedikçe batının sahtekarlıklarıyla dünya uyutulmaya devam edecek.

 

Metin Acıpayam: Riyaziyenin ikmal edilememesinin maliyeti nedir?

 

Haki Demir: Riyaziyenin ikmal edilememesinden kaynaklanan zararların hesabını çıkarmak kabil değil. Ana başlıklarıyla çıkarılacak bir hesap özeti bile hayalleri aşacak miktarda. Mevcut matematiğin bazı eksikliklerinin giderilmesi ihtimalinde bile ortaya çıkacak faydalar müthiş. Kaldı ki riyaziye, matematik ile temelde ayrılan, bambaşka bir varlık telakkisine, kurulabilirse bambaşka bir teknolojiye sahiptir.   Bir bilgi sahasının ilmi kurulamadığı veya ikmal edilemediğinde medeniyet eksik kalır. Riyaziye gibi çok geniş bir bilgi alanını işgal eden ilim dalı için bu hüküm birkaç defa doğrudur. Buradan hareketle kadimdeki İslam medeniyetlerinin eksik olduğunu söylüyor muyuz? Hayır… İki sebeple hayır… Birincisi; riyaziye, kurulduğu (ikmal edilemese de) zamanlardaki hayatı taşıyacak ve altyapısını inşa edecek hacimdeydi. İkincisi; kadimdeki İslam medeniyetlerinin karargahı tasavvuftu ve tasavvuf ise “hakikatin riyaziyesini” kurmuştu. Tasavvuf, hayata doğrudan tasarruf ettiği için, hayatın altyapı ihtiyaçlarını günlük takip ediyordu.

 

Kader, İslam’ı, hayata vaziyet etmediğinde insanlığın ne hale geleceğini göstermek için midir bilinmez, İslam’ı hayattan ciddi manada geri çekti. İslam, kadimdeki medeniyetleriyle hak olduğunu ispatladığından daha fazla, yeryüzüne tasarruf etmediğinde insanlığın düştüğü derekeyi gösteren bugün daha fazla hak olduğunu göstermektedir. İslam birkaç adım geri çekildiğinde, insanlık; “biz hayvanız, hayvandan geldik” diye naralar atmaya başladı. İslam, insanı, Hz. İnsan mertebesine çıkarmıştı, batı, insanı hayvan derekesine indirdi, bu kadar açık delili, Osmanlının muhteşem medeniyetinde bile görmek kabil midir? Bugün durum farklı, mevcut matematik hayatın altyapısını işgal ve inşa etti. “Matemetik-1-Matematik ve Varlık” isimli eserimizde uzunca izah ettiğimiz üzere, bugün matematikten bağımsız varlık telakkisi, bilim telakkisi, teknoloji üretimi ila ahir imkansızlaştı. Mevcut matematiği, batılıların yaptığı gibi mutlak ilim olarak kabul etmek, sarahaten bunu kabul etmesek bile başka bir matematik tasavvurun mümkün olmadığını söyleyerek zımnen kabul etmek, İslam’ın, birçok hükmünü tatbik etmekte fevkalade zorlanacağımız anlamına gelir. İslam’ı, yani hakikati hayatımızda “gerçek” kılmaz, gerçekleştiremezsek işin içinden çıkamayız. Batı, birkaç asırdan beri hayatın altyapısını kendi temel telakkileri ve onların teknolojileri ile inşa etti, böylece gerçek ile hakikat arasındaki mesafe açıldı. Riyaziye meselesi, bu mesafenin açılması veya kapanması için mühim bir maniveladır.

 

Riyaziyeyi ihya ve ikmal etmeliyiz. Kadimde riyaziye ikmal edilemediği, bu sebeple inkişafı devam etmediği, bu sebeple teknoloji üretiminin Müslümanların tasarrufundan çıktığı sarih bir meseledir. Teklifimiz, matematikte yoğunlaşalım şeklinde değil, matematikte yoğunlaşıp teknolojiyi batıdan daha iyi üretelim şeklinde de değil. Bugünkü teknoloji, mevcut matematiğin teknolojisidir, riyaziyenin teknolojisi değil… Bizim teklifimiz, riyaziyeyi ihya, ikmal ve inşa etmek, onunla bizim teknolojimizi üretmektir.

 

Riyaziye tecrit ilmidir, terkip ilmidir, tahlil ilmidir, inşa ilmidir, alet ilmidir. İkinci ciltte “riyaziyenin mevzu haritası” ana başlığı altında tetkik ettiğimi bu meseleler, riyaziyenin mevcut matematikle arasındaki temel farkları da göstermektedir.

 

Mevcut matematik, riyaziyenin çok az özelliğini taşır. En fazla da “alet ilmi” olma özelliğini kullanmış, onunla teknoloji hamlesini gerçekleştirmiştir. Nispeten tecrit özelliğini kullanmış, onu da tersten kullanmış, eşyayı, kıymetli vasıflarından soyarak en değersiz vasıflarına, şekil ve sayıya mahkum etmiştir. Materyalizme menfez açtığı nokta da burasıdır zaten. Riyaziyeyi kendi bünyesine nakledip, kendine benzeten batı mevcut matematiği oluşturmuş, riyaziyeyi ise katletmiştir. Riyaziyenin ikmal edilememesinin en büyük zararı kendisine olmuş, ikmal edilemediği için batı tarafından tahrif edilmiştir. İkmal edilen ilim dalının tahrifi zordur, ikmal edilememiş ilim dallarının tahrifi çok daha kolay… Batı, asırlarca İslami ilimleri, mesela tefsir, hadis, fıkıh gibi temel ilim dallarını da tahrif etmek için oryantalizm isimli karargahı kurmuş, bu sahalarda felaket çalışmalar yapmıştır. Kadim müktesebatımızı reddeden bazı ahmak Müslümanların zihnini işgal etmekten başka bir netice alamamış, tefsir, hadis, fıkıh gibi ilim dallarına zarar verememiştir. Ulum-i İslamiye’ye zarar verememesinin birçok sebebi vardır ama mühim sebeplerinden birisi de, o ilimlerin ikmal edilmesi, ikmal edilebildiği için tahkim edilebilmesidir. Buna mukabil riyaziyenin ikmal edilmemiş halini kendi kültür iklimine taşımış, kendine benzetmiştir. Riyaziyenin ikmal edilememiş hali, tabiatı gereği nakledilebilir özellik taşıdığı için, onu tahrif yerine kendi bünyesine taşımış fakat kendi bünyesine (mesela materyalist felsefeye) uyarlamıştır.

 

Batının matematiği tahrif ettiğini iddia etmek mümkün değil. Riyaziyeyi kendi iklimine taşıyıp, kendi bünyesine uydurduğu için matematik haline getirebilmiş, bu operasyon ise riyaziyenin tahrifi neticesini doğurmuştur. Bu hamle, bizim için o kadar ağır bir tahriftir ki, artık matematik, kendi bilgi sahasındaki tek bilim haline gelmiş, riyaziyenin de aslında aynı olduğu zannedilmiş, böylece riyaziyenin yolu kapatılmış, ona ulaşmak kabil olmayınca tahrif edildiği de anlaşılmaz hale gelmiştir. Mevcut matematiğin, nispeten kültürler arası nakledilebilir özellik taşıması, ona, batı dışında da mutlak ilim (her yerde ve kültürde geçerli bilim) özelliği yüklenmesine sebep olmuştur. Bu kamuflaj, matematiğin bünyesinin derinliğine gömülmüş materyalist telakkinin görünmesini engellemiş, tüm dünyanın ihtiyacını karşılayacağı zannedilmiş, bu hileye Müslümanlar da geldiği için, riyaziyeyi unutmuştur. Oysa riyaziye şarttır ve dünyadaki hiçbir kültür iklimi başka bir matematik inşa edemez. Bu sebeple insanlığın mesuliyeti Müslümanların sırtına yüklenmiştir.

 

Metin Acıpayam: Bu maliyetin varlık telakkisi ve müspet ilimlere bakan yönü hakkında neler söylersiniz?

 

Haki Demir: Her varlık telakkisi başka bir matematik tasavvur oluşturur. Matematiğin tek olduğu, farklı varlık telakkilerinin farklı matematik tasavvuru ilzam etmeyeceği, hatta matematiğin mutlak ilim muamelesi gördüğü bugünkü batıda, önce kendi derin idraksizliğinden kaynaklanan bir tefekkür zafiyeti, sonra da mevcut matematiği kendilerine benzetmekten kaynaklanan mevzi müdafaası mevcuttur. Mevcut matematik üzerindeki materyalist tasarruf, onu mutlak ilim veya alternatifsiz tek ilim olarak kabul etme çabasındadır.

 

Farklı varlık tasavvuruna sahip olsanız da mevcut matematiği kullanmanız gerektiği, mevcut matematiğin aynı zamanda varlık tasavvurlarını teyit ya da tekzip eden bir üst bilim olduğu düşüncesi yerleştirildi. Mevcut matematik, materyalist varlık telakkisine ayarlı hale getirildiği için, farklı varlık nazariyenizi onunla test etmeye kalktığınızda menfi neticelerle karşılaşıyorsunuz. “Matematik kesinlik” ifadesiyle önünüze konulan reddiyeler, sadece matematik tefekkürle sınırlı kalmayan, varlık tasavvurunuza kadar sirayet eden, oradan da imana yönelen ve yıkıcı tesirler icra etmektedir. Müthiş bir “felsefi” ve “bilimsel” tuzakla karşı karşıyayız.

 

İslam’ın bilimle çeliştiği ve çatıştığı iddialarının altında, gizli bir matematik müdahale var. Matematik, bazen görünür halde çok zamanda derinlerde bu iddiayı beslemek için kullanılmaktadır. Pozitif bilimlerin (mesela fiziğin) verileriyle İslam’ın çatıştığı iddiası, temelde matematik tasavvurla ilgilidir. Zira matematik telakkiniz nasılsa, fizik bilimindeki gelişmeler o istikamette seyrediyor. Müslümanların bir kısmı, batının pozitif bilimlerini objektif bilim kaynağı olarak gördükleri sürece, İslam’ın bilimle çatıştığı iddiasının zihni sarsıntılarıyla boğuşmak zorunda kalırlar. Varlık çok girift bir tabiata sahip, her düşünce bir miktar kendini orada test edebilir ve kısmi ispatlar da üretebilir. Mesele, tüm varlık çeşitliliğini ve varlıktaki tüm derinliği ihata edecek bir varlık telakkisine sahip olmaktır. Varlık telakkisi, onu tetkik edecek ilim anlayışını inşa edecek, kendine uygun olarak inşa ettiği ilim mecrası da, ancak kendinin ufkuyla sınırlı bir faaliyet gerçekleştirecektir. Bir bilim telakkisini, tek bilim telakkisi kabul etmek, arkasındaki varlık telakkisini “mutlak” olarak görmektir. Batının pozitif bilim telakkisini tek bilim mecrası olarak görmek, materyalist varlık telakkisine “mutlak” vasfı atfetmektir.

 

İslam, batının varlık telakkisiyle çatışır, zira İslam’ın varlık telakkisi materyalist değildir. Varlık telakkisi gibi temel meselelere gözünü yuman bazı Müslümanlar, materyalist varlık telakkisinin pozitif bilim mecrası ile İslam’ı anlamaya çalışıyor. Materyalist bilimin verileri tabii ki İslam’a uygun değildir. Buradaki yanlışlık, önce batının varlık telakkisinde sonra da bilim anlayışındadır. Batının pozitif bilimini objektif bilim zanneden bazı Müslümanlar, sathi idrakin çelişkileriyle boğuşmaktadır. Riyaziye tamamlanamadığı için, kendi müspet ilim mecramızda zafiyetler yaşanmıştır. Riyaziye, müspet ilimler için olmazsa olmaz şarttır. Riyaziyedeki zafiyet, kaçınılmaz olarak müspet ilimler mecrasını kurutmuş veya çağıldayarak akmasına engel olmuştur.

 

Riyaziye ilminin ihata ettiği bilgi alanı çok geniştir. Müspet ilimler mecrasının tamamına şamil olduğu gibi, oradan hareketle varlık telakkisine uzanan, bir taraftan varlık telakkisine bağlı bir ilim olurken diğer taraftan varlık telakkisini tetkik eden ve onu ispatlayan bir mahiyete sahiptir. Riyaziye ikmal edilseydi, müspet ilimler mecrasının da ötesine geçtiği, mesela beşeri ilimler mecrasında ciddi bir tesire sahip olduğu görülecekti. Sahası bu kadar geniş olan bir ilim dalı, ilgili sahadaki tüm ilim dallarını doğrudan etkilemekte, kurulmalarından başlamak üzere tüm faaliyetlerine katkıda bulunmaktadır.

 

Her ilim mecrası, kendinden doğduğu kaynağı (yani varlık telakkisini), tabii ve zaruri olarak ispatlar. Evladın babasını kabul etmesi kadar tabii bir hadisedir bu. Bu sebeple mesele bilim filan değil, mesele tefekkürdür ve öncelikle bir temel telakkilerin örülmesidir. Varlık, insan, hayat bahisleriyle ilgili temel telakkileri olmayanlar, batının epistemolojik işgali altında can çekişir, görüş çekiştirir.

 

Riyaziyenin ikmal edilmemesi, müspet ilimler mecrasının inkişafını engellediği gibi, batının güçlenmesiyle birlikte felsefi iklimde ortaya çıkan pozitif bilimlerin gelişmesine sebep oldu. Bizim bilgi ve ilim üzerinde tasarrufumuz kaybetmemiz, başkalarının boşluğu doldurmasına fırsat verdi. Mesele bizimle batı arasındaki kavgadan ibaret değil sadece, insanlığın toplamıyla alakalıdır. Biz, bilgi ve ilim üzerindeki tasarrufumuzu kaybedince, batının bilim anlayışı dünyayı işgal etti. Yani mesele bugün itibariyle sekiz milyarlık insanlığın tamamına şamildir. Mevcut matematiğin ve onunla paralel pozitif bilimlerin dünyadaki etkisi, bunların arkasındaki kaynağı, yani materyalizmi dünyaya yaydı. Materyalizm, sadece yirminci asırdaki iki dünya savaşıyla yaklaşık yüz milyon insan canına mal oldu. Bir asır boyunca sömürgelerdeki katliamlar, dünyayı maymunlar cehennemine çevirdi. Son iki asırdır dünya maymunlar cehennemini yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Mecazi manada değil, gerçek manada, zira batı, kendinin hayvandan geldiğini, gelişmiş hayvan olduğunu itiraf etmiştir. Bilim dediğiniz şey nedir ki, mesele onun arkasındaki temel tasavvurdur. Batının varlık tasavvuru materyalizm, buna bağlı olarak insan tasavvuru evrim yoluyla hayvan, bunlara bağlı olarak da hayat tasavvuru, adına doğal seleksiyon dedikleri güçlünün hayatta kalmasından ibarettir. Bir Müslüman “maymunlar cehennemi” filmini hayal edebilir miydi? Müslüman aklı (akl-ı selim), insanın hayvandan gelmediğini bildiği gibi, hayvanlaşma temayüllerini ortadan kaldıracak tedbirlerle meşguldü. Maymunlar cehennemi filmini ancak batılılar hayal edebilirdi ki onlar için hayal değil, bizzat gerçeğin ta kendisidir.

 

Batı, materyalist telakkinin bilimini üretmişti. Materyalist telakkinin insan tasavvuru hayvandı, öyleyse hayvanlık bilimini geliştirmekten başka bir şey yapmadı. Batı bilim telakkisine objektif bilim muamelesi yapan bazı Müslümanlar, İslam’ın insan telakkisinin merkezi olan Hz. İnsandan, maymunluk derekesine çivileme dalan ahmaklardır. Bu ahmaklar, batıyla hesaplaşmamızın önündeki bariyerlerdir zira bizi kendi evimizde (kendi ülkemizde, kendi üniversitemizde, kendi lisemizde) bu hamleyi engellemektedirler. Bunlar, sadece Müslümanların insanca hayat yaşamasını engellemekle kalmamakta, sekiz milyar insanlığın önündeki tek kurtuluş yolunu da kendi anavatanında tıkamaktadır. Tarihimizdeki devasa çöküşü riyaziyeye bağlamak gibi bir niyetimiz yok. Akıl, ilgilendiği mevzuu önemsemek ve öncelemek gibi bir illete maruzdur. Bu sebeple her ilim dalının mütehassısı, kendi ilminin en önemli ilim olduğunu düşünür. Bu yaklaşım aklın marazlarındandır ve “parça fikre” mahkum olmakla neticelenir. Böyle bir tuzağın farkında olarak, riyaziyenin ilmi çerçeveye aldığı bilgi alanının genişliğini tespit etmeye ve diğer ilim dalları üzerindeki tesirini göstermeye çalışıyoruz.

 

Riyaziye, onlarca ilmin altyapını (temelini) oluşturur, yüzlerce ilim ise riyaziye olmadan, riyaziyeyi kullanmadan yerinden kımıldayamaz. Riyaziyedeki zafiyet, zincirleme çok sayıda ilmi etkileyeceği için, mutlak ilim olarak kabul edilmesindeki yanlış kadar ihmal edilmesi de yanlıştır. Riyaziyenin temel telakkilere dönük katkısı ise fevkaladedir.

 

Riyaziye yeniden ikmal ve inşa edilebilirse, “Beşeri riyaziye”, “Stratejik riyaziye” gibi tatbikat sahaları da açılacaktır. Beşeri riyaziye, beşeri ilimler mecrasına fevkalade katkıda bulunacak, stratejik riyaziye devlet idaresinde harikulade imkanlar oluşturacaktır.

 

Metin Acıpayam: Riyaziyenin ikmal edilememesi meselesinden devam edecek olursak, bu maliyetin teknolojiye bakan boyutu hakkında neler söylersiniz?

 

Haki Demir: Teknolojinin iki temeli var; varlık ve riyaziye… Öyleyse teknolojinin iki kaynağı var; varlık telakkisi ve riyazi tefekkür… Bunların dışında teknoloji için ihtiyaç duyduğumuz üçüncü unsur, inşa fikridir. İnşa fikri, temel fikir değil, fikirlerin hayatta gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyduğumuz maniveladır. İstisnalar dışında her ilmin kendine has bir inşa fikrine ihtiyacı vardır. Usul ilmi zaten inşa fikrinin kaynağıdır veya inşa fikri usul ilminin mütemmim cüzüdür.

 

Teknoloji, kainatta olmayan bir varlıkla, olmayan varlıklar arasında münasebet ve irtibat ağı kurmak değildir. Neticede teknoloji, ya bir varlıkta bulunan özelliği alet olarak yapmaktır veya varlıkların hususiyetlerini keşfederek, aralarında bir irtibat ağır kurarak (yani terkip ederek) alet geliştirmektir.

 

Riyaziye ilminin bugünkü teknolojiyle birlikte çok farklı bir teknoloji mecrası açma imkanı da var. Çünkü riyaziye, mevcut matematiğin tenakuzlarını tashih edip yeni bir terkibe kavuşturarak kendi mevzuu içine alır. Riyaziyenin keşif ve inşa edeceği teknoloji, esas olarak bugünkü matematiğin ufkunun yetişmediği noktalara ulaştığı için çok daha ileri bir teknolojidir. Teknolojinin temeli varlıktır. Öyleyse varlığı doğru ve derinliğine keşfetmek gerekir. Varlık telakkisi ne kadar doğru ve ne kadar derinse, teknoloji keşif ve inşa hamlesi o kadar ileri noktalara ulaşır ve aynı nispette de çeşitlenir.

 

Batının varlık telakkisi, materyalizmle sınırlıdır, materyalizm ise fenomene mahkumdur. Fenomenolojik (dış görünüş, tezahürler) varlık telakkisi, hem yanlış hem de sathi bir varlık anlayışıdır. Bu sebeple batının teknolojide çok ileri gittiği meselesi, özü itibariyle doğru değil, mukayeseli olarak doğrudur. Mukayese ise devri (konjonktürel) özellik taşır, aldanmamak gerekir. Varlık telakkisi, bilgi telakkisine bağlıdır. Bilgi varlığa bağlı bir hususiyet olduğu için, bilgi telakkisinin varlık telakkisine bağlı olduğu zannedilir. İdeal manada böyle olması doğrudur ama bu mümkün değildir. Varlıkla münasebet kurmak ve onu keşfetmek için önce bir bilgi telakkisine ihtiyacımız var, aksi takdirde bilme, öğrenme, anlama faaliyetlerini bile gerçekleştiremeyiz. Hatta zihni evrenimizin açılması için bile bilgiye ihtiyacımız var, bilgiyi elde ettikten sonra onun belli bir tertibe tabi tutulması gerekiyor ki aklın bünyesi oluşsun. Varlığı keşfetmek için oluşturduğumuz bilgi telakkisi (epistemoloji) bize bir ufuk çiziyor. O ufku aşamıyor veya aşmak konusunda çok zorlanıyoruz. Her kültür iklimi bilgi telakkisine dayalı olarak bir ufuk oluşturuyor, mesela batının “objektif bilim” dediği pozitif bilim mecrası materyalizme mahkumdur ve ufkunu o materyalist telakki çizer.

 

Bilgi telakkimizin oluşturduğu ufuk (epistemolojik evren), nereye bakacağımızı ve ne göreceğimizi söyler. O evrenin dışı karanlıktır, bilgi telakkimiz o evrenin ufkunun ötesinin boşluk olduğunu söyler, bu sebeple oraya bakmamamız gerektiğini, baktığımız takdirde de bir şey göremeyeceğimizi ve boşa zaman harcayacağımızı iddia eder. Böylece kainatın kendisine değil, bilgi telakkisi ile ördüğümüz epistemolojik evrene sıkışırız.

 

Batı, materyalist varlık tasavvurunun bilgi ve bilim telakkisini kurmuş, tabii ve zorunlu olarak da onun matematiğini ve teknolojisini üretmiştir. Fenomenolojik varlık telakkisi, anca bir boyutlu matematiği üretmiş, o matematikte mevcut teknolojiyi geliştirmiştir. Bunu abartmamak gerekir, farklı varlık tasavvuru, farklı bilgi ve ilim telakkisi, farklı riyazi tefekkür ile mevcut teknolojiyle mukayese edilemeyecek kadar gelişmiş bir teknoloji üretilebilir.

 

İslam varlık telakkisi, derinlik cihetinden benzersizdir, hiçbir kültür iklimi bizim varlık telakkimizin eteklerine yetişemez. Bizim varlık telakkimiz öncelikle doğrudur, sonra derindir, derinliği de farklı varlık mertebelerini ihtiva edecek şekildedir. Varlık meratibi bahsi, sadece bizde vardır, batıda bazı felsefe mekteplerinin aklen temas etmiş olması, farklı varlık mertebelerini keşfettiklerini izah ve ispat etmez.

 

Varlığın farklı mertebeleri demek, her mertebede farklı bir varlık tezahürünün olmasıdır. O halde her mertebede farklı bir riyaziye ilmi, farklı bir fizik ilmi, farklı bir tefekkür tarzı gerekir. Müslüman zihni, batının işgalinden kurtulduğu takdirde bu tür imkanlara sahiptir.

 

Bilgi telakkisine bağlı olarak varlık telakkisindeki ufuk nereye kadar uzanıyorsa, teknolojinin ufku da orasıdır. Bilgi telakkisi bir şeyi idrak etmeyi, varlık telakkisi ise onun mümkün olup olmadığını gösteriyor. Varlık telakkisinin ufuk çizgisi, mümkün ile muhal arasındaki sınırdır. Bir şeyi anlamayacağımıza inandığımız andan itibaren anlamamız muhaldir, bir şeyin gerçekleşmesinin muhal olduğuna inandığımız andan itibaren o şeyi bizim gerçekleştirmemiz muhaldir. Bir şeyin anlaşılmasının gerçekte muhal olup olmaması başka bir mevzu, bizim onu anlayamayacağımıza inanmamız başka bir mevzudur. Keza bir şeyin hakikatte gerçekleşmesinin muhal olması ile bizim gerçekleşmesinin muhal olduğuna inanmamız başka mevzulardır.

 

Batının varlık ve bilgi telakkisinin imkan sınırı, yani mümkün-muhal sınırı, bizim varlık ve bilgi telakkimizin imkan sınırına göre, beş yaşındaki çocuğun yürüyerek gidebileceği mesafeye nispetle uçakla gidebilecek mesafe gibidir. Batının mesela nükleer teknolojiyi geliştirmiş olması, meseleyi abartmamız için bir gerekçe değil. Bizim hem varlık hem de bilgi telakkimiz, batının ufkunun binlerce kat ilerisindedir. Bilgi ve varlık telakkimizin teknolojisini üretemiyor olmamız, bugünkü bir zafiyetten ibarettir. Bu zafiyet, bilgi ve varlık telakkimizin hafife alınmasını gerektirmez, sadece biz hafif insanlarız ve bilgi ve varlık telakkimizi anlayamıyoruz. Teknolojinin ikinci temeli ise riyazi tefekkür ve tasavvurdur. Riyazi tefekkürün yoğunlaştığı bilgi sahası, müspet ilimler havzasıdır. Başka alanlarda da faydası ve katkısı vardır muhakkak ama ana vatanı (havzası) müspet ilimler mecrasıdır.  Öncelikle riyazi tasavvur, yani riyaziye ilminin temelleri, varlık ve bilgi telakkisinin tezahürüdür. Temelde varlık telakkisinin muhal olarak kabul ettiği bir saha, riyaziye için de zorunlu olarak muhaldir. Tam da bu sebeple batıdaki fizik bilimi, mevcut matematiğin ufkuna sıkışmış ve ilerlemekte zorlanmaya başlamıştır.

 

Riyazi tasavvur veya matematik tasavvur, bazen varlık ve bilgi telakkisinin gerisinde kalır. Varlık telakkisinin “mümkün” dediğini matematik gerçekleştiremeyebilir. Zira varlık ve bilgi telakkisi, ilim (veya bilim) anlayışının iki ufkudur ama herhangi bir ilim (veya bilim) kendi sahasında o ufka ulaşamamış olabilir. Bu tespit, Müslümanlar için umumiyetle doğrudur, zira İslam’ın varlık ve bilgi telakkisinin müntehasına ulaşan ilim dalı kurulamamıştır. Bunun tek istisnası tevhid ilimleri mecrasıdır (tasavvuftur), bu sebepledir ki bilgi, ilim ve varlık telakkilerimizi tasavvuftan hareketle kurmak mecburiyetindeyiz.

 

Kadim zamanlardaki riyaziye, ikmal edilemediği için veya ikmal edilse de tabiatı gereği İslam’ın varlık ve bilgi telakkisinin ufkuna ulaşamamıştır veya ulaşamayacaktır. Ne var ki riyaziye ikmal edilemediği için, kendi ufkuna da ulaşamamıştır.

 

Riyaziye ikmal edilir, riyazi tefekkür geliştirilirse, mevcut matematik çocuk oyuncağı gibi kalır. Büyük teknoloji hamlesi, riyaziyenin ikmal edilmesini, riyazi tefekkürün geliştirilmesini bekliyor. Riyaziye (veya matematik), bilgi telakkisi içinde hususi bir bölgeye sahiptir. Bilgi telakkisinin o bölgesi, varlık telakkisine en yakın birkaç mahalden biridir. Bu sebeple riyaziye (ve matematik), varlığın keşfi ve varlık telakkisi inşa etmenin manivelalarından birisidir. Mevcut matematik varlığın şekil ve sayısına takılmıştır. Riyaziye ise onlarla birlikte, mesela varlığın tabiatına yolculuk yapacak tecrit usulünü, onun derinliğine inecek tahlil usulünü, onu yeniden inşa edecek terkip usulünü kullanmakta, kullanabilmektedir. Mevcut matematik, varlık telakkisinin oluşmasında ciddi katkılara sahiptir. Normalde varlığın matematiğini kurmak gerekirken, mevcut matematiğin varlıkla uygunluğu meselesi tartışmaya açılmadığı için, mutlak ilim muamelesi görmüş, varlığa uygun olduğu kabulüyle de varlık telakkisini oluşturmakta ciddi etkilere sahip olmuştur. Yanlış olduğunu, yanlış yapabileceğini, yanlışlarını da temellerde yapmış olabileceğini düşünmediğiniz bir bilim dalını, kaçınılmaz olarak mutlaklaştırırsınız. Matematik mevcut haliyle, varlıkla mutabakatı tam olduğu vehmi üretilen belki de tek bilim dalıdır. Bu sebeple bir şeyin matematik olarak mümkün olmaması, fizik olarak da mümkün olmayacağı kanaatini oluşturmuş, böylece matematiğin yanlışlığı ve ufkunun darlığı fizik bilimini de boğmaya başlamıştır. Bu durum aynı zamanda ve kaçınılmaz olarak teknoloji üretiminin ufkunu da daraltmaktadır. Neticede bugünkü teknoloji, mevcut matematiğin doğrularının neticeleridir ve matematiğin doğruları da zannedildiğinden çok azdır. Riyaziye, matematiğin bu hatasına düşemez. Kadimde bu tür hatalara düşmemiştir, bundan sonra da düşmemelidir. Riyaziyenin tabiatı bu hataları görmeyi mümkün kılacak kadar sıhhatlidir, bu tür tuzaklara düşmek için Müslüman riyaziyecilerin batıya fazla güvenmesi ve onların anlayışlarını kabul etmesi gerekir.

 

Teknolojinin geliştirilmesi için inşa fikrine ihtiyacımız var. Riyaziye ikmal edilemediği, bu sebeple usul-i riyaziye kurulamadığı için, riyaziyenin inşa fikrinin telifi mümkün olmadı. “İnşa fikri”, tatbik fikir ile kardeştir, bazı ilimler doğrudan tatbik edilir, onlar için tatbikat fikri gerekir. Bazı ilimler hem inşa hem de tatbik fikrine ihtiyaç duyar, bunlar için ikisi de şarttır. Bazı ilimler ise (ki bunlar azdır) sadece inşa fikrine ihtiyaç duyar. Her ihtimalde de, inşa fikri tatbik fikrinin içinde belli bir oranda mevcuttur, tatbik fikri ise inşa fikrinin içinde belli bir oranda mevcuttur. İkisinin müşterek mevzuları vardır ve birbirinin kardeşi yapacak kadar da çoktur. Riyaziye hem tatbik fikrine hem de inşa fikrine muhtaçtır. Teknoloji, riyaziyenin inşa fikriyle ilgilidir. Mevzumuz teknoloji olduğu için, inşa fikriyle meşgulüz.

 

Bir ilmin inşa fikri, aynı zamanda o fikri atıl kalmaktan, entelektüel meşgale olmaktan, faydasız ilim haline gelmekten kurtarır. Yani, “Allah’ım, faydasız ilimden sana sığınırım” duasının icabını yerine getirmek, tatbik ve inşa fikriyle kabildir. Bu dua öncelikle tabiatı gereği faydasız ilimler içindir muhakkak, bununla beraber, tabiatı gereği faydalı olan ilmi tatbik edememek ve onunla mümkün olan mesela aleti inşa edememek, sahibi için o ilmi faydasız hale getirmez mi?

 

Riyaziye dört temel sütun üzerine bina edilmiştir; tecrit, tahlil, terkip, inşa… Bunların tabii neticelerinden birisi ise alettir, bunu da kattığımızda beş temel sütun kabul edilebilir. Riyaziyeyi teşkil eden temel sütunlar; tecrit, tahlil, terkiptir. Bu sütunlar riyaziyeyi inşa eder, riyaziye de kendi inşa fikriyle, ufkunun içindeki işleri yapar. Alet yapmak ise riyaziyenin inşa fikrinin neticeleri, eserleridir.

 

Mevcut matematik birinci boyutu aşamamış, bir boyutlu matematik olarak kalmıştı. Riyaziye, tecrit, tahlil, terkip usulüyle iki boyutlu matematiği inşa etme imkanına sahiptir. Bir boyutlu matematik evren ile iki boyutlu matematik evrenin imkanları iki katından fazladır. Bu manada riyaziye ikmal edilseydi veya bundan sonra ikmal edildiğinde, iki boyutlu matematiğe de sahip olacağımız için, inşa fikri onu da ihtiva edecektir.

 

Riyaziye ikmal edilemediği için, bugünkü matematik ve onun tezahürleri olan teknoloji, olması gerekene göre geridir. Olması gereken riyaziyedir, ikmal edilmiş riyaziyenin teknolojisine göre şimdiki teknoloji çok geridir. Riyaziye ikmal edilemediği için teknoloji alanında hem Müslümanlar hem de insanlık çok şey kaybetmiştir.

 

Metin Acıpayam: Riyaziyenin ikmal edilememe meselesinin insan telakkisi ve beşeri ilimlerdeki maliyeti hakkında neler söylersiniz?

Haki Demir: Riyaziyenin ikmal edilememesinin beşeri ilimlerdeki maliyeti yüksek değildir, zira İslam ilim telakkisinin en zengin mecrası beşeri ilimler havzasıdır. İslam doğrudan insan ile ilgilendiği için, ümmetin kurduğu tüm ilimlerin bir ciheti insana bakar.

 

Batının ilimlerin tasnif haritasında sosyal bilimler olarak görülen psikoloji, sosyoloji gibi bilim dallarının İslam ilim müktesebatında olup olmadığı meselesi ayrıdır. Batılıların tasnif ve tertiplerine uygun bilimler inşa etmemiz gerekmiyor, bizim kendi tertip, tanzim ve terkibimiz var. Bu manada, İslam ilim havzası, beşeri ilimler mecrasında gelmiş geçmiş en yüksek zirvedir ve halen de böyledir. Bugün yaşadığımız problem, İslam beşeri ilimler mecrasını anlamıyor, keşfedemiyor olmaktır. İslam ilim mecrasında beşeri ilimler, insanın vahdet (ferdiyet) içinde tutulması gerektiği temel anlayışından dolayı, fıkıh, ahlak, edep ilimleri üzerinden, dağıtılmadan, derli toplu şekilde inşa edilmiştir. Tam da bu sebeple, tarihimiz boyunca Müslüman şahsiyet ve İslam cemiyet numuneleri zirveleri zorlayacak şekilde inşa edilebilmiştir. İslam ilim telakkisini, batının ilimlerin tasnifi ve listesini esas alarak tetkik ve tenkit edenler, ya oryantalist taarruzun ücretli veya gönüllü ajanları veya çok sathi idrak sahipleridir. Fıkıh ilmini doğru okumayı bilenler, batıdaki sosyoloji ve psikolojinin hayal bile edemediği bir ufuk görürler. Keza ahlak ve edep bahislerini derinliğine tetkik edenler, kaç tane sosyoloji ve psikoloji çıkarılabileceğini fark ederler.

 

Beşeri ilimler meselesindeki İslami kaynaklar, insanlığın iftiharıdır. Özellikle de bilgiyi dağıtmadan, insan bütünlüğüne uygun şekilde derli toplu tutulması, bilgi ve insan telakkisindeki harikulade seviyeyi gösterir. Riyaziye ikmal edilseydi, beşeri ilimler mecrasında kendi tedvin, tertip ve tanzimimizi yapabilirdik. Bilgiyi dağıtmamak kaydıyla, muhtelif tertipler yapmak, zirvede bilginin terkip edilmesi şartıyla muhtelif ilim dalları kurmak mümkün ve lüzumlu olabilirdi. Özellikle riyazi tefekkürün gelişmemesi, bilgiyi dağıtmadan çoğaltmayı mümkün kılardı. Alim ve arifler, bilginin cahiller elinde dağılmaması için dikkat etmiş, tatbikatını da muhteva eden terkip ilimleri kurmuştur. Ahlak ilmi, birçok ilmi ihtiva eden terkip ilimlerindendir. Bu sebeple, ilimlerin tasnifini yaparken, “Beşeri ilimler mecrası”nın zirvesine terkip ilmi olarak “insan ilmi”ni yerleştirdik, onu da “ruhiyat” ve “ahlak” olarak ana iki şubeye ayırdık. Riyazi ikmal edilse ve riyazi tefekkür geliştirebilseydi, her ilim mecrasının zirvesine bir terkip ilmi, ortasına tetkik ilimleri, en alta da tatbik ilimleri yerleştirilecek, böylece zirvede bilgi dağıtılmadan tutulacak hatta aşağılarda dağılma ihtimali görüldüğünde terkip edecek, tetkik ve tatbik ilimlerinde de çeşitlilik sağlanacaktı. Bu manada riyaziyenin ikmal edilememesi ve riyazi tefekkürün geliştirilememesi, beşeri ilimler mecrasında tedvin, tertip, tanzim imkanından mahrum etmiştir.

 

Beşeri ilimlerin tasnif, tertip ve ayrı ayrı inşa edilmesi ihtiyacının ortaya çıktığı bir çağda yaşıyoruz. Bu tespit, kadim zamanlarda yanlış yapıldığı manasına gelmiyor. Kadim zamanlarda yapılan iki sebeple doğrudur; birincisi temelde doğrudur, bilgiyi dağıtmamak şart, ikincisi ise devri (konjonktürel) olarak doğrudur, o yolla ihtiyacı en faydalı şekilde karşılamışlardır.

 

Bugün yapmamız gereken, kadim zamanlardaki temel doğruyu, yani bilgiyi dağıtmamayı muhafaza etmek, bunun için “terkip ilimlerini” kurmak, aşağıya doğru da muhtelif ilim dallarını, muhkem bir tasnif ve tertip içinde inşa etmek ihtiyacı mevcuttur. Bu ihtiyacı karşılamak için faydalanılacak en uygun tefekkür tarzlarından birisi, riyazi tefekkürdür. Riyazi tefekkürün geliştirilmesi için de riyaziyenin ikmal edilmesi şarttır.

 

Metin Acıpayam: Riyaziyenin ikmal ve inşa edilememesiyle beraber riyazi tefekkürde tetiklenemeyecektir. Kıymetli bir mütefekkir olarak bu hususta neler söylemek istersiniz?

 

Haki Demir: Riyaziyenin ikmal edilememesinden kaynaklanan en büyük eksiklik, ikmal edildiğinde elde edilecek en büyük verim, “riyazi tefekkür”ün teşkil ve inkişafıdır. Riyaziye bir ilim ve tefekkür alanı olduğu gibi aynı zamanda bir tefekkür tarzıdır.

 

Bir bilgi sahası ve onun ilmiyle ilgili ve sınırlı olan usul, tefekkür tarzı oluşturmaz. Birden çok bilgi alanı ve onların ilmiyle ilgili olan usul ise farklı bir tefekkür tarzı ve mecrası haline gelebilir. Riyaziye, o kadar çok ilim dalıyla ilgilidir ki, hacimli tefekkür tarzlarından birisidir. Kadimde İslam ilim ve irfan (tasavvuf) mecraları oluşmuş, tefekkür mecrası ise bu ikisinin uhdesinde ve tasarrufunda bulunmuştur. Alim-mütefekkirler ile arif-mütefekkirler mevcuttur, buna mukabil müstakil olarak mütefekkir fazla yoktur. Büyük mütefekkir hacmi olan bazı cins kafaların istikametten sapması, tefekkür mecrası üzerinde ilim ve irfan mecralarının tasarrufunu gerektirmiştir. İlim ve irfan mecraları, aynı zamanda tefekkür faaliyetini de derinliğine gerçekleştirdiği için, İslam tefekkür mecrasının müstakil hale gelmesi mümkün olmamıştır. Kadimdeki alimlerin ve ariflerin ciddi bir kısmı, aynı zamanda bir veya birkaç ilmin piridir, kurucusudur. Tefekkür faaliyetinin zirvelerinden birisi, yeni bir ilim dalı kurabilmektir. İlimle yeni bir ilim kurulmaz, yeni bir ilim dalı kurmak, mevcut müktesebat üzerinde çileli bir tefekkür faaliyeti gerektirir. Bir ilim dalı kurmak için büyük mütefekkir olmak şarttır. Kadimdeki alim ve ariflerin aynı zamanda büyük mütefekkir olması, tefekkür mecrasını müstakil hale getirmemiştir. Tefekkür, tekke ve medresede doğmuş, o mecraların temel mikyaslarıyla zapt altına alınmış, istikamet sapması da gerçekleşmemiştir.

 

Tasavvuf mecrasında mesafe almak fevkalade hususiyet isteyen işlerdendir. Medresede tahsil görmek ise bugün itibariyle zorlaşmıştır, zira kendi ülkemiz dikkate alındığında medrese bile yoktur. Kaldı ki medreseler kurulduğunda da, ilim müktesebatını tahsil etmek, kadim müktesebat hatırlanırsa fevkalade bir çaba gerektirmektedir. Zaten son asırlarda, “Gök kubbe altında söylenecek söz kalmadı” denmesi, kadim müktesebatımızın zenginliğine bakınca her şeyin söylenmiş olduğu hissini doğurmuş, bu da tefekkürü öldürmüştür.

 

Tefekkür mecrası müstakil olarak meydana gelseydi, acaba bu tür zafiyetleri engeller miydi? Müstakil bir tefekkür mecrası, istikamet sapmalarına karşı muhafaza altına alınmış olması şartıyla muhakkak ki faydalı olurdu. Zira mecranın biri kuruduğunda diğeri devam edebilirdir. Akmaya devam eden mecra, kuruyanı da besleme imkanı oluşturabilirdi.

 

Tefekkür mecrasının müstakil hale gelememesinin sebeplerinden birisi de riyaziyenin tamamlanamamasıdır. Riyaziye ikmal edilemediği içindir ki riyazi tefekkür gelişememiştir. Riyazi tefekkürün gelişememesinin en önemli neticelerinden (zararlarından) birisi, müspet ilimler mecrasında geri kalışımızdır. Riyazi tefekkür gelişebilseydi, müspet ilimler mecrasında batıdan çok ileride olurduk, zira batıda hiçbir şey yokken bizde riyaziye vardı ve onu ikmal edememiş olsak da mevcut halini sistemleştirmiştik. Riyazi tefekkür, belli sahadaki ilimlerin ana rahmidir. Riyazi tefekkür tarzı hem yeni ilimlerin inşası hem de mevcut ilimlerin inkişafı için fevkalade imkanlar oluşturur. Riyazi tefekkürü geliştiremediğimiz için, bugün batıda ortaya çıkan pozitif bilimleri kritik edemiyor, onlara teslim oluyoruz. Özellikle de pozitif bilimlerin “objektif bilgi” ürettiği vehmine savrulmamız, mevcut matematiği tenkit edemeyişimiz ve riyazi tefekkür tarzına sahip olmamamızdır.

 

Batının epistemolojik işgali içindeki pozitif bilimlerin ağırlığı hatırlanırsa, epistemolojik işgali sona erdirmemizin tefekkür karargahlarından birisinin de riyazi tefekkür olduğu anlaşılır. Mevcut matematiğin pozitif bilimler mecrasındaki temel etkileri dikkate alınırsa, matematik tefekkür yerine riyazi tefekkürü inşa etmemiz gerektiği vuzuha kavuşur. Matematik tefekküre de vakıf değiliz ama ona vakıf olsak bile pozitif bilimlerin işgaline mani olma imkanımız yok, zira mevcut matematik ile pozitif bilimler arasında büyük oranda insicam sağlanmıştır.

 

Riyazi tefekkür ile matematik tefekkür farklıdır, riyaziye matematikten ne kadar farklıysa, riyazi tefekkür de matematik tefekkürden o kadar farklıdır. Mevcut matematik, varlığın sadece şekilde ve sayısıyla ilgilendiği için, insanı ve insani kıymetleri görmez, görmekten ilk vazgeçtiği kıymet de ahlaktır. Mevcut matematik, ahlaksızdır. Batıya sorarsanız matematiğin ahlakla ilgisi olmadığını iddia eder, bu iddia, matematiği ahlaksızlaştırmanın “bilimsel” manevrasıdır. Riyaziye, tecrit, tahlil ve terkip usulüyle ahlaktan bağımsızlaşmadığı gibi onu tahkim eder. Mevcut matematik, materyalist felsefi evrene hapsolmuştur ve hiçbir ahlaki ölçüye riayet etmeksizin, “mümkün olan yapılmalıdır” türünden bir hamle içindedir. Doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, faydalı-zararlı gibi temel ölçüleri umursamadan, bir şey mümkünse yapılmalıdır kanaatine demir atmak, “akıllı hayvan” türünden bir canlı varlık olmaktır. Batının insan telakkisi de zaten budur, hayvandan gelmiştir, bu sebeple gelişmiş hayvandır, öyleyse mümkün olan yapılmalıdır. Riyaziye, doğru, güzel, iyi, faydalı olan yani ahlaklı olan yapılmalıdır ölçüsünü takip eder.

 

Mevcut matematik, materyalist temele oturtulduğu için, dünyevi kar-zarar denklemini kurar. Riyaziye ise, tecrit usulüyle hakikatin, maddenin ötesinde olduğunu bilir ve onu arar, bu sebeple karar-zarar denklemini uhrevi maksada matuf şekilde yapar. Riyazi tefekkür, tecrit, tahlil, terkip usulünü kullandığı için, bir celsede sayamayacağımız kadar ilimle ilgilidir. Zira tecrit, tahlil, terkip usulü, İslam ilim telakkisinde çok yaygın bir usuldür.  Riyazi tefekkür ile ilgili olarak dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi, tecrit, tahlil ve terkip usulünü mülkiyetine geçirmemesidir. Tecrit, tahlil ve terkip riyaziye tarafından kullanılır ama onun mülkiyetinde değildir, tefsirden hadise, kelamdan fıkha kadar İslami ilimlerin tamamından kullanılır. Özellikle de tasavvuf ilminde bu usul zirvededir. Zaten bu usulün müntehasını, ufkunu, hacmini tasavvuftan öğreniyoruz.

 

Tecrit, tahlil ve terkip usulü, İslam bilgi (ve ilim) telakkisinin temelidir. Riyazi tecrit, riyazi tahlil, riyazi terkip bahisleri; temel bilgi telakkimizden ödünç alınmıştır. Evladın babasına emir vermesindeki sunilik gibi, riyazi tecrit, mesela irfani tecridin nasıl olması gerektiğini söyleyemez. İslam ilim telakkisini riyazi evrene mahkum etmek türünden savruluşlar yaşamamalıyız.

 

Riyaziye, kaynaklık ettiği veya ciddi manada katkıda bulunduğu ilim mecrası ve ilim dallarına babalık yapabilir. Bu manada riyazi tefekkür; ilimlerin tasnif haritasındaki “Müspet ilim mecrası”nda hakim, “Beşeri ilim mecrasında” müdahildir, diğer iki mecra olan “Kur’an ilimleri mecrası” ve “Tevhid ilimleri mecrası”nın emrindedir ve onların tatbik ilimlerinde ancak yardımcı seviyesindedir. Riyaziye tabiatı gereği tecrit, tahlil ve terkip ilmi olduğu için, riyazi tefekkürün ortası yoktur, sathi riyazi tefekkür olmaz, riyazi tefekkür ya zirvelere tırmanır ya da yerinden kımıldamaz, doğmaz. Aynı şey matematikte de ortaya çıkmış ve batıda matematik tefekkür, en zayıf tefekkür mecrası olarak kalmıştır.

 

Riyazi tefekkür tarzı geliştirilir, riyazi tefekkür mecrası açılırsa, sahte mütefekkirlerin sahayı işgal etme fırsat ve ihtimali fevkalade azalır. Bugün ortalıkta Müslüman fikir adamı olarak boy gösteren ve Müslümanların tefekkür ufkunu oluşturanlar, riyazi tefekkür mecrası açıldığında saklanacak delik arar. Riyazi tefekkürde “düşünüyor gibi yapmak” fevkalade zor, neredeyse imkansızdır. Riyaziyenin tabiatı tecrit, tahlil, terkipten ibaret olduğu için, tecrit istidadı ve terkip mahareti olmayanlar riyazi tefekkürde boy gösteremez. Sahtesi olmayan bir tefekkür sahası, mütefekkir olmak ve bunları sahtekarlarından tefrik etmek için azami ve acil ihtiyaçtır. Riyazi tefekkür mecrası yeni bir saha olacağı için, tozlu raflara gömülmüş kadim müktesebattan intihal yaparak, müktesebattan haberi olmayanlara “vay canına” dedirtecek metinler kaleme almak kabil olmayacak, böylece mütefekkir kimmiş, nasıl bir şahsiyetmiş tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır. Tefekkür zafiyetimizin temel sebeplerinden birisi, “düşünüyormuş gibi yapanların” fikir adamı muamelesi görmesidir. Muhatapların (okuyucuların) seviyeleri de onlara uygun olduğu için, aslında fikir adamı olmayanlar sahayı işgal etmekte, bu sebeple tefekkür irtifa kazanamamakta, tefekkür hamlesi başlatılamamakta, tefekkür patlaması tahrik edilememektedir. Riyazi tefekkür, mütefekkirlerle müsveddelerini birbirinden tefrik edecek çok muhkem bir sahadır. Kendini bu sahada imtihan etmemiş birinin mütefekkir olma iddiası kabul edilmemelidir. “Ben riyaziyeci değilim” türünden itirazlarla meseleyi ihtisas tuzağına çekmek isteyenlere itibar edilmemelidir.

 

Riyazi tefekkür, diğer tefekkür sahalarımızdaki tecrit, tahlil, terkip temrinleri yapmak bakımından çok faydalıdır. Özellikle “Tevhid ilimleri mecrasında” tecrit faaliyeti yapmak çok zor ve tehlikelidir. Tevhid ilimlerindeki tecrit güzergahı çok ince bir hat takip eder ki, istikametten sapma ihtimali her adımda ve her saniye mevcuttur. Tasavvuf mecrasında ve tasarruf altında olmayanlar için tevhid ilimleri mecrasındaki tecrit güzergahı, “kıldan ince kılıçtan keskin” bir sırat köprüsüdür. Riyazi tefekkürdeki tecrit faaliyetleri, tevhid güzergahı dışında olmak şartıyla tehlikesiz bir alan teşkil eder. Tevhid ilimleriyle meşgul olacaklar için riyazi tecrit; rahat, kolay ve emin bir temrin sahasıdır ve hazırlık safhası olarak talim edilebilir. Böyle bir imkana ne kadar ihtiyacımız olduğu, tevhid ilimleriyle ilgili kaotik savruluşları görenler anlayacaktır.

 

Riyazi tefekkür ve tecritte belli seviyeye gelmeyenlerin tevhid ilimlerine bodoslama dalmasına mani olmak gerekir. Tecrit istidadının, maharetinin ve faaliyetinin ne olduğunu bile bilmeyenler, tevhid ilimlerinde ahkam kesmektedir. Tevhid, imanımızın merkezidir, o olmadığında iman nedir ki? Bu kadar mühim bir mesele için hiçbir talim ve terbiyeden geçmeyenlerin söz söylemesi, fitne ve musibettir.

 

Metin Acıpayam: Haki bey teşekkür ederiz…

Haki Demir: Rica ederim…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

MATEMATİK MÜLAKATLARI -2-” üzerine bir düşünce

  1. Geri bildirim: MATEMATİK MÜLAKATLARI -2- | METİN ACIPAYAM

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s