İSLAM İLİM TELAKKİSİ KAPSAMINDA BİYOLOJİ YAZILARI -1-

İSLAM İLİM TELAKKİSİ KAPSAMINDA  “BİYOLOJİ” YAZILARI

Batının Gelişme Hususundaki Delillerinin Çürütülmesi

Parça fikir serkeşliğinden kurtulamıyoruz. Çünkü Batı’nın ağır işgali altındayız. Bu işgal şüphesiz bilgi işgalidir. Parça fikrin menfi tezahürü olarak bir sahada ihtisaslaşdığını sanan güya mütehassıs kafa, kendi tabirleri olan “uzmanlık alanı” dışındaki her sahada avam derecesinde cahildir. Bu cehaletin umumi sebebi hayat ve hadiseler karşısında kendi sahasına hapsolmaktan kaynaklanmaktadır.

Fildişi kulesinden bütün fikrin şuuruna eren mütefekkir kafalar ise, en ufak bir izahında bile tasnifi yapılan temel telakkilerden bağımsız konuşamaz. Bu temel telakkiler; Hayat telakkisi, varlık telakkisi ve insan telakkisidir.

Yaklaşık bir asırdır Batı’nın bilgi ağında kıvranan zihinler  ne hayat telakkisini anlar, ne varlık telakkisini, ne de insan telakkisini. Batı’ya göre herşey “gelişme” ve “evrim” vetiresinden günümüze ulaşmıştır.

Bu yazımızda Batı’nın “gelişme” hezayanlarının lif lif çürütüldüğüne şahit olacaksınız..

***

Materyalist Batı’ya sesleniyorum; Artık sırası gelmişken insan, hayat, varlık telakkinizi oluşturan “gelişme” ve “çoğalma” hakkında kitaplarınızda kaydetmiş olduğunuz delil ve açıklamaların hepsinin zannî şeyler kabilinden olduğunu anlatmaya giriyorum ki, bunların dini delillerden birini te’vil etmeye bizi zorlayacak kuvvette olmadıkları açıkça anlaşılsın. Şimdilik size şurasını anlatmak istiyorum ki zan ve tahmin sınırını geçemiyorsunuz. Şüphesiz ki, hayvan cinslerinin ve hatta insanların da bir tek asıldan gelişip değişme ile meydana geldiğine delil olarak başlıca iki şeye dayanıyorsunuz. Önce hayvanların bazısında gelişmemiş uzuvlar yani bazı cinslerde bulunan uzuv belirtileri, meselâ; Henüz meydana gelmeye başladıkları görülmüş bir takım eksik ayaklar gözünüze çarpınca hüküm verdiniz ki, yaratma usulüne göre her nevi, ayrı ve müstakil olarak yaratılmış olsaydı bu eserlerin faydasız olması gerekirdi. Zira yaratma usülü gerektiriyor ki, her neviden yalnız lüzumlu ve faydalı olan uzuvlar bulunmalı. Ne daha az olmalı, ne de fazla. Bu eksin uzuvların ise bu durumda bir faydası olmadığı için anlaşılıyor ki, bunlar eski bir nevin gerekli uzuvlarının kalıntılarıdır. O nevin bu uzuvlara ihtiyacının ortadan kalkmasını gerektirecek değişikliklere karşılaşması sebebiyle kaybolmaya başlamışlarda bu kadarcığı kalabilmiş. Yahut bu görülen nevi, aslında uzuvlardan mahrum imiş de sonradan belirtileri görülen uzuvlara muhtaç başka bir nev’e dönme kabiliyetini gerektiren değişiklikler kendisine uğradığı için o diğer nevin (cinsin) gerekli uzuvları görülmeye başlamıştır.

Kısacası, bu belirtileri ya eski olup da yok olmaya yüz tutmuş uzuvların kalıntılarıdır. Yahut zamanla gelişecek gerekli uzuvların başlangıçlarıdır. Bu ihtimallerin ikisine göre de cinslerin değişmelerinin doğruluğu ve bir nevin diğer nev’e geçip değiştiği sabit oluyor.

İşte bu durum gelişip yükselmeye delâlet eder. Yoksa bu belirtiler ne olacak?

Sonra jeolojik keşiflerde gördünüz ki, yerin tabakalarında en eski bulunan, gerek hayvanların ve gerek bitkilerin en basitleridir. Sonra derece derece yüksek olanları görülüyor. En çok gelişen cinsler ise zamanımıza yakın oldukları gibi yerin yalnız üst tabakalarında bulunuyorlar. Binâenaleyh dediniz ki: Eğer yaratma usulü doğru olsaydı jeolojinin yeni ve eski zamanlarında her cins hayvan gerek basit gerekse gelişik bulunmalı ve yerin her tabakasından görülmeliydi. Ama anlamadınız ki hakikat böyle değildir.

Gelişme Kanunu Ve Maddecilerin Dayandığı Dört Madde

Geçen yazımızda cinslerin birbirinden değişerek gelişmemiş, yani varlıkların aslı basit ve eksik cinsler olup da gelişme ve değişme sayesinde şimdiki bulundukları dereceyi bulmamış olsaydı durum, yapılan keşiflere uygun olarak meydana çıkmazdı.

Hüseyin Cisri bu noktada şunları yazar;

Bu halde daima üstün olanın basit olanı ortadan kaldırabilmesi bakâ mücadelesi kanunu ile olur. Bundan başka bir kaç kanunun daha bulunduğunu iddia ederek bu gelişme ile nevilerin değişip birbirine geçmesini ve basit olanın üstün olan vasıtasıyla yok olmasını dört kanunun toplamına bırakınız:

Bu dört kanun şunlardır;

 

  1. Verâset kanunudur ki, sonra gelenin, öncekinin sıfatlarına vâris olmasından ibarettir.
  2. Farklılık kanunudur ki, sonra gelenlerin her birinin, aslındaki vasıflara vâris olmasıyla beraber diğer vasıflarca ondan farklı olmasının zorunlu bulunmasıdır.
  3. Bakâ mücadelesi kanunu olup, bu kanun gereğince neviler, yaşama sebeblerine birbirinden önce kavuşmak hususunda mücâdele ederler. Bunlara soğuk ve sıcak gibi gibi dış sebepler musallat olur da kuvvetli olanın yenmesiyle veya dış sebeblere dayanamamakla zayıf olan ölür ve dayanıklı olan kuvvetliler kalır.
  4. Tabiatın seçmesi. Yani kuvvetli ve uygun bulunanların kalması ve zayıf ve uygunsuz olanların yok olması şeklinde tabiatın, mevcut nevileri seçmesidir.

Ey maddeciler! Bu kanunların varlığına dayanarak değişip gelişmeyi anlatmak için dersiniz ki: İlk mevcut olan canlı protoplazmadır ki, âlemin asıl maddesinin atomlarının titreşmesi sebebiyle bazı unsurların birleşmesinden meydana gelmiş ve çoğalmaya başlamıştır. Artık bunun meydana getirdiği neviler kendi sıfatlarını veraset yoluyla alıp, diğer sıfatlarca da ondan farklı oluyor. Bu verâset kanunu da asıllarla onların meydana getirdikleri neviler arasında hükmünü yürütüp, böylece hayvanlarla bitkilerin en basit derecesine ulaştırılıyor. Durum bu şekilde devam ettikçe sonraki nevilerin, asılların sıfatlarına vâris olmasından ve diğer sıfatlarda onlardan farklı bulunmasından devir ve zamanların tekerrürü ve verâset yoluyla geçen farklılıkların çoğalması sayesinde neviler meydana gelmeye ve kimisi diğerlerinden çıkmaya başlamış, bakâ mücadelesi kanunundan da kuvvetlinin kalıp zayıfın ölmesi ortaya çıkmıştır ki, tabiatın seçmesi bunun sonuçlarındandır. Şu halde asılları bir iken bu kanunlar sayesinde sonsuz neviler, gördüğümüz mükemmellik derecelerini bulmuşlardır. İnsanı da maymuna benzer ve şekil ve bazı hareketleri bakımından ona yakın görmeniz sebebiyle diyorsunuz ki: Bunların ikisi de mümkündür ki, bir asıldan türeyip de yukardaki kanunlar gereğince insan gelişerek şimdiki derecesine ulaşmış bulunsun.Mezhebçe karşınızda bulununlardan bazılarını görüyorum ki, yeterli sonuçlar doğurmayan ve fakat usanç getiren açıklamalarla sizin dayandığınız delilleri çürütmeye çalışıyorlar. Siz de tilki gibi her tarafa saparak hileler hazırlayıp deliller toplayarak münâzara ateşini tutuşturup alevlendirmeye başlıyorsunuz. Binâenaleyh aranızda münâzara uzayıp gidiyor ve boş yere kağıtlar karalanarak bir takım kitab ve broşürler yazılıyor. Ben şimdi şu hasımlarınızın tuttuğu yolu tutmayacağım. Hatta önceden söylediğim gibi kabul etmekte olduğunuz gelişme ve değişmeye dair sizce güvenilir sayılan delillerin zannî ve her yönden eksik olduğunu ve dîni delillerin zahirî manâlarına aykırı olmadığını açıklayacağım ki, onların bizi delilleri te’vil etmeye sürükleyemeyeceğini kabul etmek zorunda kalasınız. Çünkü kesin delillerden başka bizi delillerin te’viline sürükleyecek bir şey olmayacağını size etraflıca anlattı mütefekkirlerimiz. Hem şurasını da bilir ve kabul edersiniz değil mi ki, herhangi bir delile –uzak bir ihtimal de rastlasa- o delile dayanmak makbul olmaz. Bu hüküm bütün akıllı kimselerce kabul edilip sâbit olduğuna göre sanmayız ki, sizce inkarı hoş karşılansın.

 

 

MADDECİLERİN UZUV BELİRTİLERİ İLE İSTİDLÂLLERİNİN BÂTIL OLMASI

 

Şurası iyi bilinmedir ki, kaydedilen uzuv belirtilerinin cinslerin değişmesine delâletini esas tutarak onarın yaratma usulüne uygun düşmemesiyle tuttuğunuz yola delil iddiasında bulunmaları, dikkatsizce bir düşünme ile pek parlak görülürse de aslında zandan başka bir sonuç veremiyor. İhtimal kabul etmesi sebebiyle kesinlik derecesinden uzak düşüyor. Çünkü bu istidlale karşı denilebilir ki: Uzuv belirtilerinin de bir faydası ve sizin keşfedemediğiniz bir hikmeti olabilir. Nasıl ki bitkilerin ve hayvanların cisimlerinde pek çok şeylerin faydaları hala keşfedilememiştir. Mesela: Fizyoloji kitaplarına başvuracak olsak görürüz ki, hayvan bedenindeki renkli madde bir çok kısımlara göre neye yaramaktadır bilinmiyor ve yalnız göz yuvarlağında bulunan siyahlığın hikmeti ortadadır ki, ışığın fazla çizgilerini emmeğe bu renk daha elverişlidir.

Bunun benzerleri daha pek çok olup, bunlardan anlaşılıyor ki, maddeciler henüz âlemin her birindeki faydaları kavramış  değiller. Bu durumda ne yüzle iddia edebiliyorsunuz ki, uzuv belirtilerinin hiç bir faydası yoktur? Faraza bunların faydası olmadığı kabul edilse bile sonlarını teşkil ettikleri neyin değişmesine delâlet ederler değil mi? Bu durumda diyoruz ki: Mâdem ki bu uzuv belirtileri yalnız bazı hayvan cinslerinde bulunuyor, her neviden değil ve hattâ cinslerin yarıdan çoğunda dahi bulundukları görülmemektedir; varsın onların bulundukları bazı cinslerde Allah’ın koyduğu sebeplere göre nevi değişmeleri meydana gelsin. Onların bulundukları geri kalan cinsler ise yine müstakil olarak yaratılıp, değişmelerle var olmuş olmazlar.

Bu takdirde de bütün neviler hakkında umûmi olarak kabul etmekte olduğunuz gelişme görüşü sabit olamıyor. Meselâ: Bu uzuvları kendilerinde gördüğünüz bir nevi yılanlarda böyle bir değişme olabilir. Bunlar önce büyük kertenkeleler gibi ayaklı olup da insan veya başka bir hayvan bunların zararlı ve tehlikeli olduklarını fark ederek her nerede rastlarlarsa öldürmeyi elden bırakmadıkları için içlerine düşen korkularından dolayı yerin deliklerinde gizlenmeleri ve toprakta sürünmeleri ile ayakları kullanmadan kalıversin. Zamanın da ilerlemesiyle Allah, bu normal sebebe dayanarak yaratılışlarını değiştirmiş olsun. Artık bu değişiklik sonrakilere geçerek ayakların yok olması onlarda da bulunup sonunda şimdiki durumları gibi yalnız ayak belirtileri görülsün.

Hazreti İbn-i Abbas ile İbn-i Vehb ve diğer müfessirlerin rivâyet edilen sözün sahih olabileceği de bundan anlaşılıyor ki, şöyle demişlerdir; Yılan dört ayaklı ve güzel biçimli olarak cennette yaratılmış ve Hazreti Adem’e vesvese vermek düşüncesiyle cennete giren İblîs’e aracılık etmiş olduğundan yeryüzüne indirilmiş ve şekli değiştirilerek derecesi düşürülmüştür. Kenzü’l-Esrar kitabında bu şekilde kayıtlıdır.

Uzuv belirtilerinin görüldüğü diğer neviler hakkında da buna benzer bir söz bulunabilir. Ama diğer nevilerde böyle bir değişiklik olmadığından onlar yaratıldıkları gibi kalmışlardır ki, pek çok cinsler böyledir.

Şu durumda bütün nevilere değişiklikle hükmetmeniz ve bundan gelişip türeme yolunu çıkarmanız kesin ilim ifade etmeyen eksik kıyastan doğan bir zanna dayanıyor.

Düşünün ki, göllerden ve denizlerden uzak bir takım çöllerde oturan milletler, sularda yaşıyan hayvanlarda haberleri olmayıp yalnız kara hayvanlarını görmüş olduklarından, onları inceleyip kıyaslayarak hükmedebilirler ki, hayvan cinslerinin hiç biri suda yaşıyamaz. Fakat bunların kıyasları eksik ve bu hükümleri yanlış olduğu için deniz sahillerine veya ırmak kenarlarına gelecek olsalar bu eksiklik ve yanlışlığı hemen anlarlar.

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s