TÜRKÇE VE DİL KONULU MÜLAKATLAR -1-

AKADEMİSTEN MEHMET CAN İLE “DİL MEDENİYET MÜNASEBETİ” ÜZERİNE MÜLAKAT

METİN ACIPAYAM: Dil medeniyet münasebetinden bahsedebilir misiniz?

MEHMET CAN: Asırlarca hüküm süren Türk medeniyetinin akamete uğratıldığı şu günlerde, toplumumuza medeniyetimiz üzerinde oynanan oyunları göstermede ciddi bir katkı sağlıyorsunuz. Sorunuza gelince, Dil ile medeniyet arasında sıkı bir iş birliği vardır. Yirminci yüzyılda dil alimleri, psikologlar, dil ile düşünce arasındaki münasebetlere temas etmişlerdir. Bir dilde ne kadar kelime varsa, o milletin dünya görüşü o kadar gelişmiştir, ilerlemiştir. Diller sadece yapıları bakımından değil, kelime kadroları bakımından da birbirinden ayrılırlar. Ve bu ayrılık kültür ve medeniyet farkına delalet eder. Biz 19. asırdan sonra Batı medeniyetini benimsedik. Güya batılılaşmak istedik, bunun neticesinde Türkçemizi, sala bindirip sele saldık. Dilimize binlerce öztürkçe adı altında, bakımsız bahçelerde biten otlar gibi kelime girdi. Batı ile entegre olmak için bu yola başvurduk. Yalan yalan yalan. Türkler, İslamiyete girdikten sonra irtibatı olan kavimlerden bilhassa Fars ve Araplardan yüzlerce kelimeyi Türkçemize katmışlardır. Hüküm sürdüğümüz coğrafyalardaki milletler birbirleriyle rahatça anlaşmış, hiçbir problemle karşı karşıya kalmamışlardır. Bizim medeniyetimiz merkezine insanı koymuştur. Bu bakımdan Türk İslam medeniyeti bir bütündür, dil ile birlikte gelişmiştir, ilerlemiştir. İşte bu yükselişimizi engellemek için bizi birbirimize yabancı hale getirmenin mücadelesini vermişlerdir. Muazzam bir medeniyetimiz var, bunu asimile ederek, içimize kapanmamızı, istemişlerdir. Bunu yaparlarken de kendi insanımızı silah olarak, maşa olarak kullanmışlardır. İçim yanıyor, kahroluyorum, uyanmalıyız, oyunun farkına varmalıyız. Bütün gayretimizle bunu Türk milletine mâletmeli, üzelerinde yüzlerce makale, kitaplar neşretmeliyiz. Uyunan bu devi uyandırmalıyız.

   METİN ACIPAYAM: Dil demek medeniyet demektir. Bu bakımdan bir millet dilini değiştirdiği zaman aynı zamandada medeniyetini değiştirmek zorundadır. Bu noktada sizin düşünceleriniz nedir?

   MEHMET CAN: Nihal atsız, ‘Bir millet, ordusunu kaybedebilir. Bağımsızlığını da kaybedebilir. Fakat dilini sakladıkça, o millet yaşıyor demektir. Dilini kaybeden bir millet ölmüş sayılır. Buna rağmen bir millet, dilini zorlayıcı sebeplerle kaybettiği halde millî şuuruna sahipse, o millet kendisine zorla kabul ettirilen yabancı dile rağmen, gerçek kişiliğini bilir ve günün birinde bu millî şuur sayesinde, öz dilini yeniden öğrenerek gerçek benliğine döner. Bunun en güzel örneği Lehistan Türkleridir.’ demektedir.

Arkadaş! Bu milletin dili, tarihi cereyan içindeki yüksek edebî hars ile yoğrulmuş, bütün buna rağmen dilimizi kaybetmeye başladık, dolayısıyla gereken önlemi almazsak her şeyimizi kaybederiz. Yani; ne millet kalır, ne devlet. Nitekim Komünistler ve anarşistlerin maksadı bu yönde olmamış mıdır? Nüfuz edebildikleri milletlere, bilhassa Türk soydaşlarımızı dil, din, millet mevhumundan yoksun bırakıp onları farklı kimliklerin kontrolü altına sokarak asimile etme yoluna gitmişlerdir. Bütün bunlardan sonra ne vatan kalmış, ne dil, ne de din. Coğrafyaları paramparça olmuştur. Esiri oldukları milletlerin buyunduruğu altında kalarak, dağılıp gitmişlerdir. Bugün bu akimete uğrayan balkanlardaki, Orta Asya’daki hangi soydaşımızla konuşursanız konuşun, bilakis yaşı ileri olanlar bu durumu size yakınarak anlatacaktır. Çok dinledim, vehatta onlara dedimki, ‘bir gözüm Seyhun, bir gözüm Ceyhun nehri olsa, ağlasam belki teselli olurum’.  Balkanlardaki bir ziyaretimde, soydaşlarımızdan biri dedi ki; “ Bizim dinimiz bir, milletimiz bir, dilimizde birdi, biz şimdi Türkiye’deki kardeşlerimizi rahat anlayamıyoruz, lütfen bu gidişata bir dur deyin(!) tarihin şanlı ve parlak sayfalarında yer almaktan iftihar ederken, bizi tarih sanhnesinden silip yok etmenin gayretini veriyorlar, biz burada çırpınıyoruz, sesimizi duyurmaya çalışıyoruz, siz Türkiyeli kardeşlerimiz, bu oyunun hiç farkında değil, ne olur bunu işleyin, makaleler yazın” diye göğsünü yırtarcasına devam edip,.  “Şu gördüklerin, bizim evlatlarımız, Güzel Türkçemizi hiç bilmiyorlar, lütfen bunlara sahip çıkın, bizden geçti artık, bunlar Avrupalaşıyorlar” demişti.

   METİN ACIPAYAM: Dilin ontoloji ile münasebetini düşünecek olursak, diller aynı zamanda varoluş ve yokoluşun biricik âmilleridir. Dil meselesi ihmale geldiği zaman yokoluş vetiresinin başlayacağı muhakkak. Aynı zamanda büyük milletler büyük diller inşâ eden cemiyetlerden doğar. Dilin milletlerin hayatında “varoluş” ve “yokoluş” hususiyetleri hakkında ne söylemek istersiniz?

   MEHMET CAN: Şunu sormak isterim, hafızasını kaybeden bir insan ondan sonraki hayatını nasıl sürdürür, hayatını nasıl idame ettirir?  Bir insan için hafıza ne kadar önemli ise, bir millet içinde dil o kadar önemlidir. Milleti ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan, milli şuuru besleyen, ona bir millete mensup olma hazzını veren dildir, dilin varlığıdır. Buna mukabil dilini kaybeden bir millet millet olmaktan çıkar, tarih sahnesinden silinir, kaybolur, perişan olur, hürriyetini kaybeder, haysiyetini yitirir, başka milletlerin boyunduruğu altına girer. Toprak yığınından, kuru kalabalıktan hiçbir farkı kalmaz. Bir milleti yüceltmek istiyorsanız, onun dilini yabancı kelimelerin istilasından kurtarmanız lazım. Bu işin inceliğine varan milletler, millet olmanın hazzına varmışlardır. Dünyada hangi devlet, hangi medeniyet ve hangi kültür, arı,duru, fakir bir dille ayakta kala bilmiştir. Nitekim bu işin kıymetini bilen büyük Çin filozofu Konfüçyüs’e şu suali sormuşlar:

  • Bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız ilk iş ne olurdu?

Cevabında:

  • Hiç kuşkusuz ki önce işe dili düzeltmekle başlardım. Çünkü dil bozulursa kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur.
    Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez.
    İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir! Demiştir.

METİN ACIPAYAM: Heidegger bir sözünde “Dil insanın evidir” der. Bu sözden ne anlıyorsunuz? Dile müdahale cemiyetin hanesine bir tecavüzmüdür?

   MEHMET CAN: Heidger çok güzel demiş. Bakınız bir Rus, bir İngiliz, bir Alman  ecdadının iki asır önce yazmış olduğu bir eseri çatır çatır okur, anlar. Ben bir asır öncesine gitmeyeceğim. 20-30 yıl önce yazılan bir eseri bizim gençlerimiz, okuyamaz, anlayamaz. Bu üzerinde kafa yorulması gereken bir mesele değimlidir? Bizim gençliğimiz üzerinde çok büyük oyunlar oynanmaktadır. İsteniyor ki, ecdadından, dilinden, dininden, tarihinden hiç haberdar olmasınlar. Büyük bir toplum mühendisliği yürütülüyor. Boş, mayâlani şeylerle gündemleri meşguş ediliyor. Büyük ölçüde de muvaffak oluyorlar haaa. Biz bu hale neden düştük kafa yorulmuyor ve bu yüzden aşağılık kompleksine kapılıyoruz. Elin adamı ecdadımızın yazdığı eserlere hayranlık duyarken, biz ise onu keşmekeşin içerisine sokmanın gayretini veriyoruz. Ecdadının eserlerinin böyle bir hale getirmekle iftihar eden bir millet var mıdır? Dünyada bütün medeni milletlere baktığımızda dillerine gereken önemi verdiğini görürüz. Onu en güzel şekilde yaşatmanın gayreti içerisinde olurlar. Bizim güzel Türkçemiz, dilimiz çeşitli akametlere uğratılarak perişan edilmiştir.  Tatsız, tuzsuz bir çorba haline getirilmiştir. Diğer taraftan bunu kendimizle sınırlı bırakmayıp,  ülkemiz hudutlarını aşarak soydaşlarımızın dillerini de bozmaktayız. ‘Birgün Azerbayacanlı Prof. Bir hanım Türkiye’ye gelmişti, sohbet ederken dedim ki,

  • Ben sizin televizyonlarınızı seyrediyorum, telefonlarınızı aradığımda Türkçe sevgimi tatmin ediyorum.
  • Niyeki dedi.
  • Bakınız, telefon kapalı olduğunda sizde, “ Aradığınız ya sönük veyahut ihata dairesinin haricinde” diyor! Prof. Hanım sordu,
  • Biz, muallim, muallime, öğretici deriz, siz öğretmen dersiniz, bunları attınız mı? Dedi. Bende,
  • ohooo onları çoktan attık dedim. Şaşırdı. Siz kendinizi hiç yormayın, Türkiye televizyonları oralarda seyrediliyor mu diye sordum. Evet seyrediyoruz dedi. O halde yakında bizim televizyonlarımız sizinde dilinizi bozar dedim. Niye bozsunki dedi. Siz farklı bir dil öğreneceksiniz, mesela Azerbaycan’da meydanda şöyle bir bağırsam, “Aradığınız kişi kapsama dışındadır” bana ne derler? Devam ettim. Sizde, kabiliyet var mı, hüner varmı, marifet var mı, istidat var mı, melekeli var mı?… var dedi. Peki, sen “yeteneklisin” desem bana ne derler. “Yetenek” ne demek derler değil mi dedim. Nitekim, Azerbaycan’dan gelen gençlerin konuşmasına dikkat ediyorum sorun, bağımsız… diyorlar. Ve hatta yanıma gelen Azerbaycanlı bir gence, biz iki devlet bir milletiz, dedim. Kesinlikle dedi, sizin cumhurbaşkanı ile bizim cumhurbaşkanı çok iyi anlaşıyorlar dedim. Kesinlikle dedi. Kafamın tası attı, kardeşim ne dersem kesinlikle diyorsun, yeter be! Dedim. Evet de, he de… kesinlikle ne demek.?

Azizim! Milli birlik ve beraberliğimize kastedenler, sanıyormusunuz ki  bize iyilik  ediyorlar ve bunun mücadelesini veriyorlar. Onların derdi, geçmişle bağımızı koparmaktan başka bir şey değildir. Bunlar samimi değiller, Arap ve farsça menşeli Kur’ani kelimeler olmasında ne olursa olsun. Öztürkçe adı altında bu milleti perişan ettiler. Mazi ile bağlarını kopardılar. Bu gidişata dur demezsek yakında, yeni yetişen gençlik anne-babasının dilini hiç anlayamayacak, sen ne diyorsun diye aval aval yüzüne bakacak. Şimdi haykırmak istiyorum. Bu gidişata kim dur diyecek. Bu dil katliamını kim önleyecek…?

 

   METİN ACIPAYAM: Cemil Meriç “ Kamus namustur” demiştir. Ülkemizde yapılan uydurmacılık hezeyanını bu söz üzerinden nasıl tarif edersiniz?

MEHMET CAN: Cemile Meriç’i çok seviyorum. Şu hatırasına yeri gelmişken temas etmenin faydalı olacağı kanaatindeyim. “Bugünkü Hatay T.C hudutlarına dahil edilmeden önce, İslam harfleriyle tedrisat görmekteydi. Bizim tarafımızdan Osmanlıca öğrenmek için yanına gelen talebelere kızanlara, kızmayın! Bunların muallimlerinin de bunlardan farkı yok, şöyle bülbül gibi şakır şakır Osmanlıca okuyana rastlamadım.” Dermiş. Farklı bir konu ama, bugün dilimizdeki durum da bundan farklı değil. Affınızı dileyerek açık konuşacağım. Muazzam bir dilimiz var. Muazzam kelimesi olmasa bunun kıymeti hangi kelimelerle anlatılır, sözcük (!) demiyorum haa kelimeJ. Bunu bozmaya çalışanlar düpedüz  delidir.  Delilik dedim ya… bunların derdi, siyasi, iktisadi, içtimai olsa neyse derim. Fakat ben kusura bakmayın hüsnüzan edemeyeceğim. Türkçemizin, o güzel dilimizin kaybedilmesi yaygın ve bir okadar da planlı cehaletin eseridir. Batıda devlet bütün imkânlarını seferber etse, masa başında uydurulmuş bir kelimeyi milletine kabul ettiremez. Ona iyi gözle de bakmazlar. Çünkü onlarda böyle bir teşebbüse karşı ilmî ve aklıselimi temsil eden kuvvetli çevreler vardır. İşte bu yüzden biraz öncede söylediğim gibi, batılı bir genç ecdadını çatır çatır okur, yazar. Bizde ise durum içler acısı, bir Yunusu, bir Fuzuliyi, bir Necip Fazılı yeni nesiller ne okur, ne de anlar. Memleketimizde okuma-yazmanın arttığı ile iftihar ederiz. Bakî gibi, Yunus Emre gibi bir dehayı okuyup-anlayamıyorsa, herkes okusa ne, ben ne yapayım onu? Arkadaş! uyanmalıyız. Gençlerimiz günden güne derin uçurumlara itilmektedir. Sala bindirilip, sele salınmaktadır. Üniversitelerimizden mezun olan gençlerimize, meramını ifade eden bir mektup yaz deseler, ortaya çıkacak netice içler acısı bir durum olur. İsterseniz bir tadbik edin. Bu çok büyük bir iş değildir. İşin ilginç yanı yok mu? Elbette var, işin tadbik edicileri mevkinde bulunanlar bu felaketi önleyecek bir eğitim politikası uygulamamaktadırlar. Meseleye adeta seyirci kalmaktalar. Bende diyorumki, Türkçe elden gidiyor, Türkçe elden gidiyor! Güzel dilimiz günden güne hezimete uğratılıyor, kan kaybediyor. Nereye bu gidiş? Bugün gençlerimiz, fakir, öksüz ve kuru bir dil kullanmaktalar. Binayenaleyh,  Geçtiğimiz günlerde, bir dostum mesajının sonuna “kib” yazmış, arayıp sordum. “kib” ne demek? Verdiği cevap karşısında dondum kaldım. “Kendine iyi bak” demenin  kısaltılışıymış. Dedimki bak kardeşim!  Bu senin kusurun değil.  Bu kusur, bize, “Allaha emanet ol, Allahaısrmarladık” kelimelerini utturmak için, bu safsatayı başımıza musallat edenlerin. Bu oyunun farkına varmalıyız. Aksi halde, 3-5 sene sonra içinden çıkılmaz bir hale gireceğiz.

   METİN ACIPAYAM: Aydın ve fikir adamlarımızın iptidai meselelerin içinde kıvranmak suretiyle mesele ve mevzu konuşamadıkları aşikar bir hakikat. Necip Fazıl; “Dil, mesele konuşarak yaşar” der.  Buradan hareketle fikri ve ciddi meseleler konuşamamazın sebebi, Türkçemizin pörsümesiyle izah edilebilir mi?

   MEHMET CAN: Hiç unutmuyorum bir gazetede kangal köpeği 150 kelimeyi anlıyor diye bir haber çıkmıştı. Doğrusu üzüldüm. Gözümün önüne hemen 300-500 kelimeyle konuşmaya mahkûm edilmiş olan gençlerimiz geldi. Bir İngiliz genci 20 bin kelime ile eserler veren Shakespeare’yi okurken biz 1960-70’lerdeki gazeteleri okuyup, anlayamıyoruz. Şimdi soruyorum. 20 bin nere, 300-500 nere. Aradaki mukayeseyi siz yapın. Bildiğiniz kelime kadar, düşünür, bildiğiniz kelime kadar yazarsınız. Geçtiğimiz günlerde, İstanbul Üniversitesi’nin Avcılar kampüsünde inşâ edilen kapıya baktım. Gözümün önüne birde Osmanlı devleti zamanında inşâ edilen ana kampüsdeki o muhteşem eseri getirdim. Yanımda bulunan dostuma, aradaki farkı anlayabildin mi? Dedim. Bakınız birisi son teknoloji ile, birisi de bir asıra yakın zamandaki teknoloji ile inşâ edilmiş. Oysaki yeni teknoloji, yeni beyinler daha iyi bir eser ortaya kayması lazım. Nasıl olurda, son teknoloji ve mühendislerimiz baktığınızda buzgibi, itici eser ortaya koyar. Bunun birtek sebebi vardır, ‘mimar ve mühendislerimizden affımı dilerim’, dil faciası düşünce gücümüzü zayıflattı. Kelime hazinesi çok olan daha büyük düşünür, meseleye başka perspektiflerden bakar. Genç mühendis ve mimarların muhayyele ve müfekkirelerinde tâbirlerin mefhumu ve geniş riyaziye ihatası olmadığından Türk mekteplerinden milletlerarası seviyede mimar ve mühendis yetişemiyeceğini esefle belirtmek isterim.

Ülkemizde, Türk dilinin ifade kabiliyeti çok zayıfladı. Şahit olduğumuz fikir çoraklığının sebebi işte bu. Televizyonlarımızda, açık oturumları dikkatle dinleyin, seyredin, hiçbir haz alamazsınız. Dilimiz üzerinde oynanan sinsi oyunlar oynanıyor. Bize büyük düşünmeyen, milletlerarası arenada ses getirecek edip, şair, romancılar, yetişmesin isteniyor. İsteniyor ki, bir asır önceki gibi dünyaya hükmetmeyelim, kendi kaderimizle debeleşip duralım. Mühim meseleler konuşmayalım. Dilimizi kaybedelim ki, benliğimizi kaybedelim, tarih sahnesine yeniden çıkmayalım. İşte bunların derdi bu. Milli ve manevi değerlerimizi kaybederek ederek, sürünelim. İstenen bu. Esefle söylemek isterim ki, adım adım maksatlarına ulaşılıyorlar…

   METİN ACIPAYAM: Teşekkür ederiz.

   MEHMET CAN: Rica ederim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s