EHL-İ SÜNNET VE İTİKAT HAKKINDA MÜLAKATLAR -1-

ALİ EREN İLE “DOĞRU İSLAM ANLAYIŞI VE EHL-İ SÜNNET HASSASİYETİ” KONULU SÖYLEŞİ

METİN ACIPAYAM: Allah Resulü “Ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılır, onlardan sadece biri kurtuluş ehlidir.” diye buyurdu. Bunların kimler olduğu sorusuna, “Bunlar cemaatte olanlardır.” buyurdu.(Ahmed b. Hanbel, 3/145; Zevaid, 6/226). Diğer bir rivayette “Bunlar benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolda olan kimselerdir.” Allah Resulü’nün sanki bu sözü bugünü işaretlemekte. Gerçekten korkunç bir zamandayız. İtikadi sapkınlıklar o kadar aleni bir şekilde yapılmakta ki, safiyane İslam anlayışımıza büyük bir suikast düzenlemekteler. Din Tahripçileri yahut sizin ifadenizle “Dinde Deformistler” çığırının tarih boyunca ilk tezahürü malümunuz olduğu üzere Asr-ı Saâdet’te ortaya çıkmıştır. İlk fitne bir vahiy katibi olan Abdullah b. Sa,’d b. Ebû serh tarafından ortaya atılmıştır. Bu süreci yorumlarmısınız?

ALİ EREN: Abdullah b. Sa,’d b. Ebû serh, vahiy kâtibi idi. Bu vazifeyi kötüye kullanıp gelen âyetlerde kendine göre değişiklik yapmaya kalkıştı. Fitne çıkarmaya başladı. Sonra kâtiplikten alında. İslamı bırakıp Mekke’ye gitti. Orada hem peygamberliğini ilan etti hem de Mekkelilere “Sizin dininiz Muhammed’in dininden iyi” diyerek onları taltif etti.

Mekke’nin fethinden sonra Peygamberimiz tarafından, hakkında “Görüldüğü yerde öldürsün” emri çıktığı için, Müslümanlar tarafından aranıyordu. Kendisi Hazreti Osman’ın süt kardeşiydi. Bu yakınlığı kullanarak Hazreti Osman’a sığındı. Peygamberimiz Hazreti Osman’ın hiçbir sözünü reddetmediği için onun şefaatıyla Peygamberimiz tarafından kabul edildi ve tekrar iman ederek müslüman oldu.
Peygamberimiz’in vefatından sonra Mısır’ın fethinde bulundu ve sonra Mısır Vâlisi oldu. Daha sonraki senelerde Hazreti Osman’ın şehid edilmesi ve ondan sonraki karışıklıklarda birçok hadiselere karıştı. Hazreti Ali Hazreti Muaviye meselesinde ikisinden birinin tarafını tutmadı.

Hayatının önceki senelerindeki suçlarını bildiği için. “Ya rabbi benim ruhumu namazdaykan al” diye dua edermiş. Ne garip tecelli ki, islamda ilk fitneyi ortaya atan bu zat bir namazda sağına selam verip soluna selam verdiği sırada vefat etti.
Evet en önce başlattığı iş büyük bir fitne idi. Ama demek ki, bir kimse her ne durumda olursa olsun ve her ne günahı işlerse işlesin, henüz hayatta olan bir kimsenin akıbetinin / sonunun ne olacağı bilinemez. Bilinemediği için de, yapmış olduğu şeyler kötü bile olsa hakkında sadece hidayete gelmesi için dua etmelidir.

Ama sonunun nasıl olacağı bilinmez diye, fitnenin aleyhinde olmamak da yanlıştır. Elbette ya fitneye engel olunmalı veya engel olunamıyorsa, en azından o fitneye karışmayıp uzak durmalıdır.

METİN ACIPAYAM: Asr-ı Saadet’in akabinde ortaya çıkan fitne kumkumasının baş faili Abdullah İbn-i Sebe ise fitne ile başlayıp fitne ile bitiren bir prototiptir değil mi?
ALİ EREN: Önceki karışıklıkları kullanarak, ortalığı karıştıran ve esas fitneyi başlatan, daha doğrusu fitnenin başı, bir Yemen yahudisi olan Abdullah ibni Sebe’dir. Peygamberimiz zamanından beri fitneleriyle dünyayı karıştıran Yahudilerin fikir babası da, İslam içinden çıkıp sonradan ortaya çıkan Şiîliğin başlatıcısı da odur.

Bu kâfir, Hazreti Osman zamanında fitnesine hız verip Arabistan yarımadasında yeni Müslüman olanları dolaşarak, önce halifelik hakkının Hazreti Ali’de olduğunu, daha sonra da ilahlığın Hazreti Ali’de tecelli ettiğini ortaya attı. İranlıların İslamdan önceki inançlarında da –hâşâ- Allah’ın insanda tecelli ettiği inancı olduğundan, İranlılar içinde bu fikrini yaymaya başladı. Bu arada Hazreti Ömer düşmanlığını yaymayı da ihmal etmedi. Yani günümüzde hâlâ Şiîlikte ehl-i sünnet itikadına zıt ne varsa, İbni Sebe’nin attığı o zehirli tohumların meyveleridir.

METİN ACIPAYAM: Hz. Ali’nin hilafeti ve bugünkü şia’nın sövme kampanyaları düzenlediği Hazreti Muaviye arasındaki ihtilaf hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

ALİ EREN: En baştan İslamda sövmek, hakaret ve lânet diye bir ibâdet yoktur. Bu bakımdan, Şiîler daha birinci adımda tökezleyip yere yığılmaktadırlar. Öbür taraftan, Şiîler Hazreti Ali’nin Peygamberimiz’in yakını olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa İslamda hasep-nesep geçerli değildir. Evet Hazreti Ali Efendimiz çok mübârek bir zattır. Ama bu üstünlüğü Peygamberimiz’e maddi yakınlığından değil Allah’a bağlılığından ileri gelmektedir. Eğer maddi yakınlık bir değer ifade ediyorsa. Hazreti Ali Efendimiz Peygamberimiz’in damadıdır, Hazreti Muâviye de kayınbiraderidir. Hazreti Ali efendimiz Peygamberimiz’in amcasının oğludur, Hazreti Muâviye de kitaplarda “MÜ’minlerin dayısı” olarak anılmaktadır. Eğer maddî yakınlığın bir değeri varsa, Şiîler Hazreti Ömer Efendimiz’e niçin düşmandırlar? Çünkü Hazreti Ömer, Hazreti Ali Efendimiz’in damadıdır. Canciğer evladını, kızını ona nikahlamıştır. Bütün bunları siyaseten yaptığı söylenecek olursa, Hazreti Ali Efendimiz’in iki yüzlülük yaptığı söylenmiş olur. Yok eğer korktuğundan yaptı denilirse o zaman da Allah’ın arslanı olarak anılan Hazreti Ali’nin bu kahramanlığı ihkâr edilmiş olur.

METİN ACIPAYAM: Cemel vak’ası, Sıffin Savaşı, ve Hazreti Ali’nin Şehit edilmesi hakkında ne söylemek istersiniz?

ALİ EREN: Bu savaşların temelinde Abdullah ibni Sebe münafıklığı olduğu gibi, devamında da onların münafıklığının devamı vardır. Bu harplerin ikinci bir vechesi de ashabı kiram arasındaki ictihad farklılığıdır. Herkes kendi ictihadına göre hareket etmiştir ama, maddî sebep olarak da münafıkların nifakları devrede olmuştur. Hazreti Ali Efendimiz’in şehid edilmesine gelince. O meselede ictihad falan yoktur, nifak vardır. Zaten Peygamberimiz, Hazreti Ali Efendimiz’in katilinin en şerli kimse olduğunu bir mûcize olarak daha önceden Hazreti Ali Efendimiz’in kendisine haber vermiştir. Öbür taraftan, aynı güruh yapabilselerdi aynı gün Hazreti Muâviye’yi de katledeceklerdi. Tarihi bir gerçektir ki, Hazreti Muâviye, Hazreti Ali Efendimiz’in vefatını duyunca ağlamıştır.

METİN ACIPAYAM: Yezid hakkındaki görüşlerinizi alalım?
ALİ EREN: Ehl-i sünnet itikadına göre, Yezid’e lanet edilmez, edilmesine lüzum yoktur. Çünkü yukarıda da söylediğimiz gibi, İslamda lânet etmek diye bir ibâdet yoktur. Yezid’in, Hazreti Hüseyin Efendimiz’in şehid edilmesinde suç ve kabahatı vardır ama katledilmesine dair emri yoktur. Günahına rağmen, vefatının nasıl olduğu, yani tevbe edip etmediği de bilinmemektedir. Eğer tevbe ettiyse, Hazreti Hamza’yı şehid eden Vahşî’yi affeden Hazreti Allah, onu da affetmiştir. Kaldı ki, Hazreti Hamza’yı şehid ettiğinde Vahşi müşrikti. Buna rağmen sonunda affedilmiştir. Yezit’in Hazreti Hüseyin Efendimiz’in şehadeti meselesinde İslamdan çıktığını söylemek oldukça zor. İslamdan çıktığını söyleyebilmek için, Hazreti Hüseyin Efendimiz’i, “Peygambere sülalesini tamamen yok etmek için” öldürtmüş olması lâzım. Halbuki, yukarıda söylediğimiz gibi Hazreti Hüseyin Efendimiz’in öldürülmesine dair bir emri yoktur. Hazreti Hüseyin Efendimiz’den başka küçük erkek çocuklar da vardı, onlar öldürülmemiştir. Eğer Peygamberimiz’in sülalesini yok etmek isteseydi. O küçük erkek çocukları da öldürtürdü. Geriye bir sebep kalıyor. Yaptığını maddî saltanat için yapmıştır. Bu durumda da imandan çıkmaz, çok çok büyük günah işlemiş olur. Netice samimi olarak tevbe ettiyse affedilmiş olabilir. Değilse günahkâr olarak gitmiştir. Ama bunların hiç birini bilmiyoruz. Bunların hepsi de bizim için birer ihtimaldır. Öyleyse bize düşen şey, Şîlerle beraber olmayıp bu hususta dilimizi tutmaktır.

METİN ACIPAYAM: Hazreti Ali’den sonraki fitneler hakkında neler söylemek istersiniz?

ALİ EREN: Kısaca, yukarıda bahsettiğimiz fitnelerin devamıdır demek isterim.

METİN ACIPAYAM: Emeviler hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?

ALİ EREN: Bilhassa son senelerde, bazıları Şiîlerin Türkiye’deki tesiriyle, bazıları da şahsî kalbî hastalıkları sebebiyle Emevî düşmanlığı yapıyorlar. Oysa, daha sonraları bırakalım, Peygamberimi zamanında bile Emevî sülalesinden binlerce Müslüman vardı ki, bunlar sahabi idiler. İslamda kabilecilik olmadığını kimse söyleyemez. Dolayısıyla, Emevîlerden de Hâşimîlerden de çok samimi müslümanlar da olmuştur, çok azılı kâfirler de olmuştur. Meselâ Hazreti Osman Efendimiz Emevîlerdendir ve aşere-i mübeşşereden yani kesin cennetlik olduğu bizzat Peygamberimiz tarafından haber verilen kimselerdendir. Peygamberimiz kendisine önce bir kızın vermiş, o vefat edince ikinci kızını vermiş, o da vefat edince “Üçüncü bir kızım olsa Osman’a onu da verirdim” buyurmuştur. Hakkında “Dört büyük halife eğer 4 değil de 5 olsaydı, beşincisi Ömer b. Abdilaziz olurdu” denilen mübârek halife de Emevîlerdendir. Öbür taraftan, bu din bize ashabı kiramın rivâyetleriyle gelmiştir. Rivâyetlerin birçoğu da emevîlerden olan ashabı kiramdandır. Emevileri reddedecek olursak, İslamın büyük bir kısmını da kabul etmememiz icap eder. Bu da doğrudan doğruya islamı reddetmek olur. Bir diğer husus sevgili Peygamberimiz Hâşîmîlerdendir. Ama Ebûleheb de aynı kabiledendir. Demek ki asolan, “Emevilerdendir veya başka kabiledendir” meselesi değildir. Müslüman mıdır ve İslamda samimi midir değil midir, ona bakılmalıdır.

METİN ACIPAYAM: Kerbela Fâciası Mekke-Medine İsyanları ve Harre Savaşı hakkındaki görüşlerinizi öğrenelim!..
ALİ EREN: Kerbelâ Fâciası, adı üzerinde bir fâciadır. Üzülmememiz mümkün değildir. Onun devamı ve Harre meselesi de yine Yezid’in günahları cümlesindendir. Ama biz bu 1400 sene önceki meseleleri Şiânın yaptığı gibi yapmamalıyız. Onlar bu meseleleri asırlardır her sene ısıtıp ısıtıp ortaya koyarak şiî kalabalığı kin ve düşmanlık üzerinde zinde tutmaya çalışıyorlar. Ve bu meseleleri ele öyle ele alıyorlar ki, sanki Kerbelâ’yı da diğerlerini de ehl-i sünnet yapmış. Oysa İslam kin değil barış üzerine kuruludur.

Biz ehl-i sünnet hem bu meseleleri bilir ve üzülürüz hem de imanın şartıymış gibi üzerinde durmayız. Durmamalıyız. Bu hadiselere karışanlara karşı çocuklarımızı kinle doldurmanın bir mânâsı da yoktur.

Şu hususa dikkatinizi çekmek isterim:

Peygamberimiz mi üstündür, Hazreti Hüseyin Efendimiz mi?

Hazreti Efendimiz mi üstündür, Hazreti Hüseyin Efendimiz mi?

Her ikisi de Hazreti Hüseyin Efendimiz’den üstündür.

Peki Şiîler ve bu konularda Şiîlerle beraber hareket edenler, Kerbelâ’nın üzerinde durdukları kadar Peygamberimiz’e yapılan işkencelerin ve Hazreti Ali Efendimiz’in şehid edilmesinin üzerinde duruyorlar mı?

El-cevap: Hayır.

Varsa yoksa EmevÎler. Dolayısıyla, onlar vasıtasıyla gelen rivâyetleri ret.
Mekke’de Ebûcehil ve avanesi olsun, Tâifliler olsun, Peygamberimiz’e eziyetlerin her türlüsünü ve en büyüğünü yaptılar. Ama Şiîler bunları anmazlar bile. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman Efendilerimiz’in şehid edilmesine ise zaten bayram yaparlar.

Öyleyse, “Ama kardeşim, şiîler de bu konuda haklı. Kerbelâ’da ne büyük cinâyet işlenmiş. Şiî değiliz ama buna biz de haliyle üzülürüz” diyerek bir yanlışlığa düşenlere şunu söylemek lâzım: Aynı üzüntüyü Peygamberimiz’in vefatı günü de yaşıyor musun? Hazreti Ebûbekir Efendimiz’in vefatı günü, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali Efendilerimiz’in şehid edildiği günlerde de aynı üzüntüyü yaşıyor musun? Hatta beşinin vefat günlerini biliyor musun? Öyleyse, Şiîlerin mâtemine iştirak etme. Şehid olan her İslam büyüğüne elbette üzülürüz. Ama matem yaparak değil. Şehidlerin en büyüğü Peygamberimiz’dir. Âmillerimize göre, Hayber’de zehirli koyun eti ikram edildiği için, vefatında onun tesiri olmuştur ve Peygamberimiz şehiddir.

METİN ACIPAYAM: Ehl-i sünnet mezhepler hakkında ne söylemek istersiniz? Mezhepler bahsinden hareketle tarih boyunca batıl mezheplerin zuhur sebebleri? Ve günümüzde mezhepsizliği pompalayan taife hakkında görüşleriniz nelerdir? Fatiha suresini bile ezberden okuyamayacak kadar bile malümat sahibi olmayan kör cahiller, büyük müctehitlere laf sokmaya çalışmaktadır. Abdulaziz Bayındır gibi şahıslar mezhep imamlarını Şirkle suçlamaktadır. Hem mezhep konusunu, hem de mezhepsizliğin tarihi cerayanını izah edermisiniz?

ALİ EREN: Sorunuzdaki Abdülaziz Bayındır ismine kadar ki cümleleriniz, zaten sorunuzun da cevabı. Cevap olarak benim söyleyeceklerim de sizinkilerin aynısı. Bâtıl mezheplerin zuhuru, ekseriyetle İslam cemaatı içinden çıkan bazı sapıkların işleridir. Bazıları da İslam düşmanları tarafından ortaya atılmıştır. Şiîlik . Kâdiyânîlik ve Selefîlik gibi. Abdülaziz Bayıdır gibi kimseler mezheb imamlarını şirkle suçlarken doğru söylüyorlar, yalan söylemiyorlar. Çünkü mezheb imamları birer aynadırlar. Bu kimseler onları suçlarken, her biri birer ayna olan mezheb imamlarına bakıp suçluyor, yani parıl parıl parlayan o aynalarda kendilerini görüyorlar. Onlara bakıp öyle suçluyorlar. Hani bir defa Peygamberimiz ‘e bir gün Ebûcehil, “Yâ Muhammed ne çirkinsin” demiş. Peygamberimiz de “Haklısın” buyurmuş. Bir müddet sonra Hazreti Ebubekir Efendimiz gelmiş ve “Yâ Resûlallah, ne güzelsin” demiş, Peygamberimiz ona da “Haklısın” buyurmuş. Bu hadiseye şahit olan ashabı kiram, bunun sebebini sormuş. Peygamberimiz buyurmuş ki, “Ben bir aynayım. Ebûcehil geldi, bende kendini gördü. Ebûbekir de geldi o da bende kendini gördü. Onun için ikisine de haklısın dedim” buyurmuş. Onun için, Abdülaziz Bayındır gibi şahıslar da bu mânâda, mezheb imamlarına müşrik demekte haklıdırlar.

METİN ACIPAYAM: Mezhep konusundan hareketle devam edecek olursak. 1979 İran devrimi ile devletleşen Şia, bugün kendini hak mezhep olarak kabul ettirme çabasında. Bir kısım şia hayranı şahıslar, “Şİİ-SÜNNİ BÖLÜNMESİN” “MEZHEP KAVGASI YAPMAYALIM” tarzında sinsi ve kurnazca sözler söyleyerek ŞİA’YI HAK MEZHEP olarak göstermek istemekteler. Sanki ŞİA mezhepmiş gibi. Hazreti Ömer’e küfreden, Hazreti Aişe validemize iğrenç iftiralar atan, ÖMER ismiyle İRAN’A girilemez diyen Şİİ İran’dır. Hala mut’a nikahı ile saflarını belli etmekteler. Sapık şia ekolünü Türkiye’ye empoze etmek isteyen Mustafa İslamoğlu’na gelecek olursak. Dinde Deformistler isimli kitabınızın 1. Cildinin 181. Sayfasında Mustafa İslamoğlu’nun babasının ağzıyla sapıklığını gösteren mektubu okuyoruz. Alim Baba’nın üzüntüsü başlığıyla verdiğiniz bahis, Mustafa İslamoğlu’nun babasının nazarında değerini göstermesi açısından son derece önemli. Kaderi İman yoktur diyen, takka sarığa bidat diyen, mason efnani ve Abduh’a sayısız methiyeler dizen, ters ilişkiye cevaz veren ve sayısız yanlışlıkları bulunan Mustafa İslamoğlu ve ŞİA konusunda ne söylemek istersiniz?

ALİ EREN: Yine ayna misalini veririm ve Dinde Deformistler kitabımda yazdıklarımı tekrar ederim.“Şİİ-SÜNNİ BÖLÜNMESİN” ne demekmiş! Ne zaman birleşme oldu da bölünmeyecekmiş! İnançta birlik yok, ibâdette birlik yok. Allah’ın huzuruna çağıran ezanda bile birlik yok ki bölünme olmasın? Ama bu uzun sorunuza uzun bir cevap olmak Şîiliğin cânîliği hakkında kaleme aldığım bir makalemi arz ediyordum.

RAFZANCÂNÎ BU CÂNÎLİĞİ YAPMIŞ HA!

Doğu komşumuz, ebedî, ezelî ve can-ciğer kuzu sarması dostumuz(!) İran.
Osmanlı dedelerimiz ne zaman Avrupa’yla, Hıristiyan tehlikesiyle uğraştılarsa, hemen Osmanlıyı arkadan vuran veya vurmaya çalışan dost(!) İran. İran İslam Cumhuriyeti adıyla yani İslam kelimesiyle anılan İran. Sadece İslam ismini almakla her şey oluverse tamam da, İslam denilmekle İslam olunmuyor işte. Lafla peynir gemisi bile yürümüyor ki İslam denilmekle İslam olunsun…

İran İslam Cumhuriyeti deniliyor da acaba ne kadar İslam?
İsterseniz, ne kadar İslam olduğunu aşağıdaki satırları okuyarak görelim.
İran’ın şimdiki cumhurbaşkanı Hasan Rûhânî’dir. Ondan önceki Mahmud Ahmedinejat, ondan önceki Muhammed Hâtemî, ondan önceki de Hâşimî Rafzancânî idi. Yalnız bu kelimeyi yani “Rafzancâni”yi yanlışlıkla lafzan cânî diye okumayın. Bu adam lafzan yani sözde cânî falan değil, aşağıda okuyacağınız hadiseyi gerçek kabul ettiğimiz takdirde, onun mânevi bir cânî, bir inanç cânîsi olduğunu kabul etmemiz zaruri gözüküyor. İran’ın 4. cumhurbaşkanı olan Rafzancânî’nin cumhurbaşkanlığı, 3 ağustos 1989 ile 2 ağustos 1997 arasında 8 sene sürdü. Siz değerli okuyuculara, Türk basınında yer almayıp sadece arap basınında, o da kısmen yer alan, Rafzancânî ile ilgili kan dondurucu bir haber sunacağım. Okuyup görelim bakalım cânî mişmiş değil miymiş, cânîyse ne kadar cânî imiş?

Haber şu:

Rafzancânî, cumhurbaşkanlığı zamanında beraberinde bir heyetle beraber Suûdî Arabistan’a gidiyor. Bir Cuma günü Suûdî Arabistan kralı ile beraber Medine’de Sevgili Peygamberimiz’in türbesini ziyaret ediyorlar.

Mâlum, Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer radıyallâhü anhümâ Efendilerimizin kabr-i şerifleri de Peygamberimiz’in yanında

Rafzancânî, Peygamberimiz’i ziyaret ediyor…

Sonra?

Sonra ne oluyor biliyor musunuz?

Rafzancânî, Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer Efendilerimizin kabirlerine doğru tükürüyor…

Bununla ilgili bazı linkler şunlar:

http://www.mubasheer.com/news.php?action=show&id=19517

http://www.mumsema.com/islam-ulkelerinden-haberler/83695-medinede-rafizi-sii-provakasyon.htm

Aşağıdaki linkte tükürdüğü söyleniyor:

http://www.muslimengineer.info/vb/showthread.php?t=15833

ABD’NİN EMRİ

Hadise bir Cuma günü cereyan ediyor.
Medine’de oldukları için Cuma namazını Mescid-i Nebevî’de kılıyorlar.
Mescid-i Nebevî’nin imamı Prof. Ali Huzeyfî Cuma namazında hutbe okumak için minbere çıkıyor. Peygamberimiz’in en değerli iki dostuna tükürülmesinin hırs ve kızgınlığıyla, Şiilik ve şiîler hakkında söylenmesi gerekenleri söylüyor. Tabiî ki bu sözler doğrudan doğruya Rafzancani’ye. Tabii ki muhatap o…

Hutbenin şia ile alakalı kısmına bu linkten ulaşılabilir:

http://www.dd-sunnah.net/forum/showthread.php?t=81642

Bu linkte hutbenin tamamı var:

http://www.hawamer.com/vb/showthread.php?t=1110192

Hutbe okunuyor ama hutbeden sonra ne olduğu mühim.
Hutbeden sonra, Sünnî İslam âleminin gözlerini fal taşı gibi açacak şey oluyor.
Basına yansımayan ve bizim özel olarak haber aldığımız bir şey oluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nden, Suudî Arabistan’a derhal şöyle bir ültimatom geliyor: “O imam, bizim korumamız altında olan Rafzancânî hakkında nasıl böyle şeyler söyler! Onu derhal cezalandırın.” Akıl alacak bir şey değil ama, Prof. Ali Huzeyfî, Cuma namazı çıkışı tutuklanıyor.

ABD ağır bir şekilde cezalandırılmasını istemekte, “O imamın dilini kesin” demektedir. Fakat Ali Huzeyfî hem halk tarafından, hem devlet üniversitesi hocaları tarafından son derece sevilen bir kişidir. Birçok profesör onun talebesidir. Kamuoyu üzerinde de büyük bir ağırlığı vardır. Ağır bir şekilde cezalandırılması durumunda, Suûdî Arabistan’da sıkıntılar yaşanabilir. Bunu bilen Suûdî hükümeti, ABD’ye “Gereken cezanın verileceği” hakkında söz verir. Dediği gibi de yapar, Ali Huzeyfî’yi, Mescid-i Nebevî imamlığından alıp Tâif’te bir mescide sürgün ederler. Orada 2 sene sürgün olarak kalır. Ortalık yatışıp ABD meseleyi unutur da Ali Huzeyfî hele şükür 2 sene sonra Mescid-i Nebevî’ye tekrar gelebilir.

Haberin, basında yer almayan kısımlarını Ali Huzeyfî’nin bir yakınından dinledik. Mescid-i Nebevî’nin baş imamı Profesör Ali Huzeyfî, uyanık ve İslâmî meselelerde hassas bir zat. Hassasiyetini kısaca şöyle tarif edelim:

Bir hutbesinde, “Sünnetlere yapışmak çok mühimdir. İslam âleminin başına gelen sıkıntıların sebebi, namazların sünnetlerinin terk edilmesidir” demişti. Çok yerinde bir tespit. Sünnetleri kılmama hastalığı Mısır’da çok yaygın. Başlarındaki sıkıntılar ise mâlum. Ali Huzeyfî’ye hak vermemek mümkün mü?

BU SÜRGÜN NE DEMEK?

Suûdî Arabistan’da en mühim iki imamlığın birisi, dünyanın merkezi Mekke’de Mescid-i Haram imamlığı, diğeri de kâinatın Efendisi’nin bulunduğu Medine’de Mescid-i Nebevî imamlığıdır. Bu iki yere sıradan kimseler imam olamazlar. Nitekim yukarıda da söyledik, halk üzerinde de büyük bir ağırlığı olan Profesör Ali Huzeyfî, üniversitedeki birçok profesörün de hocasıdır. Onun sürgün cezasını Türkiye üzerinden düşünecek olursak nasıl izah edilebilir:

Bu ceza, Diyanet İşleri Başkanı’nın, dağ başındaki bir köy câmiine imam olarak sürülmesi demektir. Yani küçük bir ceza değildir bu. Bir aşağılama cezasıdır, rûhen sürüm-sürüm süründürme cezasıdır…

ABD’NİN KORUMASI NE DEMEK?

Meseleye ABD’nin (Amerika Birleşik Devletleri) müdahale meselesini unuttu zannetmeyin. Unutmadım anlatacağım.

Öyle ya canım…

İran cumhurbaşkanı, Suûdî Arabistan’da yanlış bir harekette bulunuyor ve bunun karşısında oradaki bir imam hutbede ona karşı bir çıkış yapıyorsa, bu Suûdî hükümetinin meselesidir.

Amerika ile ne ilgisi var?

ABD’nin, İran cumhurbaşkanı hakkında “Bizim korumamız altında olan kişi” demesi de ne oluyor!

Görünüşte öyle de kazın ayağı hiç de öyle değil değerli okuyucular.

İran ile ABD görünüşte birbirlerinin can düşmanları değil miydi?

Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz’in türbesine tükürecek kadar kendini kaybeden İran Cumhurbaşkanı, demek ABD’nin koruması altında mışmış?

Onun için, siz siz olun, hiçbir zaman hadiseleri gözüken yüzü gibi kabul etmeyin. Etmeyin ve İran ile ABD’nin, İran ile İsrail’in birbirlerinin düşmanı olduğuna da inanmayın. İyi ama ya birbirleri hakkında söyledikleri o ağır sözler neyin nesi?

Neyin nesi olacak, hepsi de kayıkçı dövüşü. Hepsi de biz Müslümanları kandırmaya yönelik cilalı sözler…Bakın, biraz konu dışına çıkıp hepinizin bildiği, biraz da güleceğiniz enteresan bir meseleye dikkatinizi çekeyim: Dünyada herhangi bir ülke düşünün. Meselâ bu ülkede bir parti kurulur. Bu partinin genel başkanı birkaç defa ABD’ye gidip gelir. Sonra seçim olur. Ne hikmetse, seçmenlerin çoğu o partiye oy verir ve o parti iktidara geliverir. Halk bunu niçin iktidara getirdiğini bilmez bile. Fark etmez bile.

Böyle olmuyor mu?

Neyse sadede gelelim. Demem o ki, birbirleri hakkında ne kadar atıp tutarlarsa tutsunlar, siz siz olun, İran’ın İsrail’e ve İran’ın ABD düşmanlığına İNANMAYIN…

Onlar bugün birbirlerine gerçekten düşman olsalar bile bu geçici bir düşmanlıktır, yarın yine dost olurlar.
Çünküüüüü… Hepsinin ortak oldukları bir nokta vardır, orada buluşurlar. O nokta nedir?

Sünnî İslam düşmanlığı…

İRAN’A ABD DESTEĞİ

ABD’nin İran’ı desteklediğinden bahsetsem, biliyorum birçok kimse “Yok daha neler!” diyecek. Ama ne yapayım ki bu bir gerçek. Bakın anlatayım: Siz de biliyorsunuz ki, İslam âleminin büyük çoğunluğu sünnî, çok azı da şiîdir.

Şiîliğin en belirgin olduğu ülke de İran.

İran, İslam âlemi üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Ama, Şiîlik azınlıkta kaldığı için böyle bir şansı yok. Çünkü arada büyük inanç farklılıkları var ve Sünnîler Şiîleri söz sahibi ve baş kabul etmezler/ etmiyorlar. İşte bu gerçek, şiî yöneticileri çıkmaza sokuyor. Ne kadar takıyye (gerçek inançlarını gizlemek) yaparlarsa yapsınlar, sünnîleri bir türlü kendilerine inandıramıyorlar.

Yani bu konuda Şiîlerin önünde şu iki engel var:

1- Sayı bakımından azdırlar.

2- Sünnîlerle aralarındaki derin inanç farklılıkları vardır.

Durum böyle olsa da, takıyye yaparak Sünnîler üzerinde Şiîleştirme (teşeyyû’) faaliyetlerine devam etmekten hiç geri kalmıyor, şiî sayısını artırmaya çalışıyorlar. Bu gayelerini, konuşarak ve ilim yoluyla gerçekleştiremedikleri yani Sünnîleri sözle şiîleştiremedikleri için başka taktikler uyguluyorlar. Bunlardan ikisi çok mühim:

1- Sözde bir nikâh olan mut’a.
2- Para…

“Mut’a” kelimesinin yanında “nikâh” kelimesi de olduğu için, o konuda zayıf olan bazı Sünnîler mut’a yoluyla Şiîleşebiliyorlar. Çünkü mut’a; bir kadınla, nikâhsız-mikahsız, belli bir para karşılığında, belli bir müddet için yapılan geçici bir anlaşmadır. Sözde kolay bir evillik(!)

İşte bu, belli tipteki bazı kimselere çekici geliyor.

Siz içinizden, “Bu yolla gelecek olan taraftar olmaz olsun” diyebilirsiniz, ama Şiîler öyle demiyor. Çünkü onlar için mut’a gayet normal, hatta İslâmî.

İKİNCİ YOL

İkinci yol para. Kesenin ağzı sonuna kadar açılırsa birçok şeyler kolaylaşır…

Çok affedersiniz, kadın düşkünü olduğu için sünnîliği bırakıp mut’a yolunda Şiîliğe koşan kimseler olduğu gibi, şöhret hastası olup da Sünnîliği bırakıp para uğruna şîliğe koşan Sünnî asıllı nice kimseler yok değil.

Bunlar nefsinin zebunu olan şöhret hastalarıdır.

Bunlar para uğruna çeşitli yollarla; hem dilleriyle, hem kitaplar basarak, hem radyo-televizyon yayınlarıyla Şiîlik propagandası yaparlar.

Ama kurnazdırlar. Şiî propagandası yaparlar ama şiî veya şiîlik kelimelerini asla ağızlarına almazlar. Bu kelimelerin yerine ehl-i beyt mezhebi, ehl-i beyt okulu veya ehl-i beyt ekolu derler. Bu kimseler Şiîlerin “Kur’an da tahrîfâta/ değişikliğe uğramıştır” demelerine sağırdırlar ve bu sözün sahiplerini inatla ve israrla Müslüman göstermeye çalışırlar. Peki, şu anda elde bulunan Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını söyleyen müslüman mıdır?

Ehl-i sünnet âleminde, teşeyyû’/ Şiîleştirme faaliyeti içinde üçüncü bir faaliyet de Sünnî gençleri İran’da okutarak Şiîleştirip kendi memleketlerine göndermektir. Bu planı şimdilik daha çok Endonezya ve Malezyalı gençler üzerinde görüyoruz.

Tekrar başa dönelim.

Dünyada işte böyle kesif bir şiîleştirme faaliyeti sürmektedir.

Şimdi esas söyleyeceğimiz sözü söyleyelim:

Bu şiîleştirme faaliyetini el altında destekleyen, A-ME-Rİ-KA-DIR.

Peki niçin?

Niçin olacak Müslümanları bölmek için?

Nasıl yani?

Şiîler çoğalsın, sünnîler azalsın ki Müslümanlar tam ortadan bölünsünler diye.

Şöyle:

Yukarıda da söylediğimiz gibi, İslam âleminde Sünnîler çoğunlukta, Şiîler azınlıktadır. Eğer Şiîler çoğalırsa, bu çoğalma sünnîliği bırakıp şiî olan kimselerle olacaktır. Yoksa Hıristiyanlar şiî olacak değiller hoş.

Yani ABD’nin gayesi, Sünnîleri Şiîleştirip Müslümanları iki büyük parçaya ayırmak…

Değerli okuyucular! Bu çalışmayı Şiîler yapıyor, ABD de onları el altından destekliyor. Bu da Şiîlerin işine geliyor…

ABD ile İran işte bu noktada birleşiyor ve bir hareket ediyorlar.

Kendi bildiğim bir şey anlatayım da buyurun bunu nasıl değerlendirecekseniz değerlendirin.. Fî tarihinde Türkiye’nin ABD’de ticârî ateşesi olarak bulunan bir tanıdığım var. Şimdi 70 küsur yaşlarında. 20 seneden beri, Türkiye’den İran’ın Kum şehrine talebeler gönderilmesi gerektiğini ve orada bu talebelerin müctehid olarak yetiştirilmesi icap ettiğini söylüyor. Kendisinin de tavizsiz bir ehl-i sünnet Müslüman olduğunda ısrar ederek. Buna rağmen şiddetle Hazreti Ömer Efendimiz’in aleyhinde konuşmaktan da geri durmuyor.
Şimdi buna ne diyeceğiz?

Dünya âlem biliyor ki, Amerika demek büyük İsrail demektir, İsrail demek de küçük Amerika demektir. Eski İran Cumhurbaşkanı Rafzancânî’nin tavrını yukarıda okudunuz. Şimdiki İran cumhurbaşkanının tavrını da buyurun Yahudi Şalom Gazetesi’nin 12 Şubat 2014 tarihli bir haberinden okuyunuz:

İRAN´DAN YAHUDİ HASTANESİNE BAĞIŞ

“İran Cumhurbaşkanı Hasan Rûhânî, ülkedeki tek Yahudi hastanesine 400 bin dolarlık yardımda bulundu. New York Times, perşembe günü Twitter’da, İslam Cumhuriyeti’nin yarı resmi haber ajansı Mehr’den alıntı yaparak, Rûhânî’nin İran’ın tek Yahudi hastanesi olan Dr. Sapir Hastanesi’ne 400 bin dolar yardımda bulunduğunu belirtti. İran’ın resmi haber ajansı IRNA ise Yahudi olmayanların da kullandığı ve bir hayır kurumu olan hastaneye yapılan yardımın 170 bin dolar olduğunu bildirdi.

Günümüzde sayısı 30 binden az olan İran Yahudi Cemaati’nin nüfusu, 1979 İslam Devrimi’nden önce 100 bine yakındı. İran hâlâ İsrail’den sonra Ortadoğu’nun en büyük Yahudi Cemaatine sahip ülke konumunda.”

Bu haberi İran’ın resmi haber ajansı IRNA duyuruyor. Ruhani’nin yardım yaptığı, Tahran’daki hastane, Dr. Sapir adlı vakıf hastanesi imiş. Ruhani’nin geçtiğimiz yıl da aynı hastaneye, aynı miktarda bir yardımda daha bulunduğu bildiriliyor.

Bu habere, 20-26 Şubat 2014 tarihli Baran dergisi şu yorumu yapıyor:

“İran ve İsrail arasında artık soğuk rüzgârlar esmiyor. Hoş eskiden de esmiyordu ama neyse.

Şimdilerde birbirlerine gülücükler göndermeyi ihmal etmiyorlar. Bu ise, bize ‘İslâm’a – Ehli Sünnet ve’l Cemaata karşı kimlerin hangi ittifakı planladıkları ve kimlerin kimlerle el ele kol kola Müslüman kıyımına gireceğini’ göstermekte.”

Değerli okuyucular, buna bendeniz de bir not ilave edeyim.

Yahudi hastanesine 400 bin dolarlık yardım yapılan İran’ın başkenti Tahran’da, Sünnîlerin Cuma namazı kılacakları bir câmiye bile izin verilmiyor.

İran’ın, Yahudilere karşı Cumhurbaşkanı seviyesindeki tavrı da, Sünnî Müslümanlara karşı tavrı da işte ortada. İran’a giden bir arkadaşım anlatıyor. Tahran’da bir taksiye bindik. Taksi şoförü bizim Türkiyeli olduğumuzu öğrenince şunu sordu diyor:

“Müslüman mısınız, Sünnî misiniz?”

İSLAM BÜYÜKLERİNE HAKARET

Şiîlerin Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer, Hazreti Âişe ve Hazreti Hafsa’ya lânetlerini görmek için şu adreslere bakılabilir:

Sayın Mustafa Özcan 09 Eylül 2013 tarihli yazısında İran hakkında şunları yazıyor:

“En önde safta Amerikan düşmanı kesilirler, bir de bakmışınız ki çıkarları gerektirdiğinde en önde Amerikan dostu haline gelivermişler!

İran’ın dostluğuna da düşmanlığına da güven olmaz.

İki de bir İsrail’in sırtını yere getireceklerini söylüyorlar. Tehdit üzerine tehdit yapıyorlar. Keşke dediklerini yapsalar da dünyayı bu gaileden kurtarsalar.

Lakin bunu yapmayacak kadar usta hesapçıdırlar. Nejad yalancı rüzgarlar estirdikten sonra sahneden çekildi. Suriye rejimi bugüne kadar yüz binlerce Suriyeliyi öldürmesine rağmen öldürdüğü İsrail askeri sayısı veya İsrailli, yüzleri geçmiyor. İran bir de bu rejimin direnişçi olduğunu savunuyor ve ikisi bir İsrail’e karşı cihat ilan ediyorlar!

Nerde?

Adamlar, bir Ehli beyt muhabbeti bir de İsrail düşmanlığını kullanıyorlar. Lakin şimdiye kadar öldürdükleri hep Müslümanlar!

Ya Iraklılar ya da Suriyeliler!”

Şu cümleler de Mustafa Özcan’ın 28 Ocak 2014 tarihli yazısından:

“…Batı, Saddam ve Humeyni’yi birbirlerini kırmaları için kollamış ve kefe’nin birisi zayıfladığında ona arka çıkmış, diğeri zayıfladığında onu takviye etmiştir. Yenişememeleri üzerine bir denge ve denklem kurmuştur. Mümkünse ikisinin de yenilmesini, mümkün değilse berabere kalmalarını yeğlemiştir. ABD İran sayesinde Suriye’de IŞİD ile Hizbullah arasında aynı oyunu oynuyor. Daha geniş ölçekte İsrail lehine, Şii – Sünni kapışması için Suriye’de çözümü tıkıyor. Malzemesi de İran. ABD, hedeflerine İran mihverini araç kullanarak ulaşıyor. İşte Irak’taki ortaklıkları…

Gözümüze mi inanalım Hatemi’nin teranelerine mi?

ABD çifte kıskaç altına aldığı İran’ı halletmek yerine, İran’la birlikte Irak’ın işini bitirdi!

Irak Kalkınma ve Demokrasi Enstitüsü Başkanı Iraklı Şii Gassan Atiye, Amerikalıların bölgede Şiileştirme politikasını şu ifadelerle anlatıyor: “Amerikalılar ülkeyi işgal ettiklerinde iyi bir yaklaşımda ve tasarrufta bulunmadılar, aksine sekterizmi ve mezhepçiliği (Şiiciliği) desteklediler.”

BİZİ DOĞRULAYAN İTİRAFLAR

İran ile İsrail birbirine düşman öyle mi?

Siz öyle sanın. Ama kendileri öyle demiyor.

1- İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak “İran, İsrail’in varlığına tehdit değildir” dedi. Kaynak: 16 Eylül 2009 tarihli Yahudi Şalom gazetesi.

2- İsrail Başbakanı “İran en iyi dostumuz” dedi. Bunu, Gültekin Avcı 24 Ekim 2013 tarihinde köşesine aktardı.

3- İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres de “İran İsrail’in düşmanı değil” dedi. Bu sözün tarihi de 2013 Aralık ilk haftası.

Sayın Faruk Köse, 10 Aralık 2013 tarihli yazısında şunları yazıyordu:

“…İran ile İsrail, düne kadar birbirini “en büyük düşman” görüyordu. İran İsrail’i haritadan sileceğini, İsrail ise İran’ı yerle bir edeceğini açıklayıp duruyordu.

Ancak şimdi İsrail Cumhurbaşkanı Peres, görüşmeye hazır olduklarını açıkladı. Bugüne kadar düşmanlıklarını açıkça ilân etmemişler gibi, Peres, “İran’ı düşman olarak görmüyoruz” dedi. Peres’in bu cümlesinden daha ilginç olanı ve aslında, bence hakikati, bu zamana kadar oynanan tiyatroyu ifşa eden ifadesi, “düşmanlığın kişisel bir mesele değil, politikanın bir konusu olduğu”na dair sözleridir. Yani bu zamana kadar İran ile İsrail, birbirlerine “politika gereği düşmanlık” yapmışlar; daha doğrusu “politika gereği düşman gibi gözükmüşler.” İran’la kucaklaşmaya kalkışan İsrail Cumhurbaşkanı, bunu izah için “barıştan yanayız ve nihai amacın düşmanları dostlara dönüştürmek olduğuna inanıyorum” dedi; ancak bunu dediği esnada İsrail, Filistin’de müslümanlara düşmanlığın “en ileri boyutları”nı tatbik ediyordu. Bu yaklaşım, İran ile İsrail arasında, ABD’nin ağabeyliğinde biçimlendirilen “Yeni Ortadoğu Stratejisi”ne dair “kirli gelişmeler”e önemli bir ipucu veriyor…”

Evet, işte böyle değerli okuyucular..

METİN ACIPAYAM: Mustafa İslamoğlu ve Hayrettin Karaman’ın üstadları olan ABDUH, EFGANİ, VE REŞİT RIZA üçlüsü hakkında ne söylersiniz? Merhum Akif’in Efgani hayranlığınıda yorumlamanızı istiyoruz. Bununla beraber İbn-i Teymiyye hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

ALİ EREN: Özet olarak, bu üçlünün mason olduklarını söylememiz yeter zannederim. Sevenleri, önceleri bunların mason olduklarını inkâr ediyorlardı. Sonra mason önlükleriyle fotoğrafları çıkınca, bu seferde, “Efendim şu sebeple bu sebeple, İslama hizmet için mason oldular “demeye başladılar. Meselâ bir insan Hıristiyan olsa ve “İslama hizmet için Hıristiyan oldum” dese ona ne dersiniz.

Âkif, Sultan Abdülhamid hakkında şöyle diyor:

“Herifin sofrada şampanyası hala ayran,
Bari yirminci asırdan sıkıl artık hayvan” (Safahat 1966, sa: 422)

Bu mısralardan başka uzun uzun izaha lüzum olmasa gerektir. Gelelim İbni Teymiyye’ye… Bu zat, Ehil- sünnete ters düşmüş mü? Düşmüş… Vehhâbîlerin fikir babası mı? Babası… Bittiii.

METİN ACIPAYAM: ŞİA VE MEZHEP konusundan sonra, başka bir tahrip ve tahrif ekolüne gelelim. Yani Dinlerarası diyalog bahsine. EKBER ŞAH ile başlayan TEVHİDİ EDYAN; yani dinlerin birleştirilmesi projesine İmam-ı Rabbani büyük bir ilmî mücadele ile karşı çıkarak o projenin belini bükmüştür. Lakin bu bükülen bel, bugün mevcut iktidarın PARALEL YAPI diye nitelendirdiği FETHULLAH ekibi tarafından günümüze ulaştırılmıştır. Ve güncellenerek tekrar sahneye sunulmuştur. Dünyaca ünlü bir neşir organı tarafından YAHUDİSEVER İMAM diye tanımlanan FETHULLAH GÜLEN’İN hezayanları saymakla bitmez. Yahudiyi Hristiyanı cennete sokan, İslam’ı muamelatsız bir anlayışa sevkeden bu grup ve hain yapılanma hakkında ne söylemek istersiniz? Kafire merhametli, Müslümana kindar ve bedduacı Fethullah efendi, papazlara ve hahamlara gösterdiği sevgi selini bir İSLAMCI yazar olan Kadir Mısıroğlu’na neden gösterememektedir? Kadir Mısıroğlu’nun yazdığı TAHRİF HAREKETLERİ kitabının 3. Cildine tam 6 dava birden açan FETHULLAH VE AVANESİ’nin maskesi nihayet düşmüş gözüküyor. TAKKE DÜŞTÜ, KEL GÖRÜNDÜ misali. Siz ne söylemek istersiniz?

ALİ EREN: Sizin söylediklerinizi aynısını söylemek isterim.

METİN ACIPAYAM: 1923 Cumhuriyet’in kurulmasıyla beraber Laikleşen sistem, tek tek halkını lâ-dini yapma peşinde. Laik müslümanlara söyleyeceğiniz söz var mıdır?

ALİ EREN: Lâik Müslümanlara söyleyecek sözümüz yoktur. Çünkü onlar laik olduklarını söylüyorlarsa zaten tercihlerini yapmış olmaktadırlar. Tercih yapmamış olsalar veya durumlarını bize sormak isteseler, bizim onlara cevabımız, müslümanın laik olanı olmayanı olmadığını söylemek olur. Çünkü müslüman tek çeşittir. O kadar…

METİN ACIPAYAM: DİNLERARASI DİYALOG ekolünden sonra 19’culara gelelim. Ahmet Deedat’ın başlattığı Kur’andaki hükümleri 19 sayı sistemine göre anlatma projesi, Reşat Halife ile devam ettirilmiş, nihayet EDİP YÜKSEL tarafından günümüze taşınmıştır. Ahmet Deedat Edip yüksel’e yazdığı mektubta “19 Sayı sisteminin geçersizliğini gördüğünü, vazgeçmesini de” söylemiştir. Edip Yüksel bu mektubu kitabına aldığı halde, hararetle bu işe devam etmektedir. Bu işin mümessilleri Hadis’i tümden çöpe atalım diyen, Sadece Kur’an yeter diyen mel’unane topluluktur. Nasıl yorumluyorsunuz bu ekolü?

ALİ EREN: Zaten Edip Yüksel’in önce söyledikleriyle sonra söyledikleri arasında irtibat yok. Daha önce söyledikleri hakkında kendisi “Onları çöpe atın” diyor. Edip Yüksel, ehli sünnet âlim bir babanın oğludur. Babası kendisinin kâfir olduğu hakkında fetva vermiştir.

METİN ACIPAYAM: Yukarıdaki sorudan hareketle, günümüzde SADECE KUR’AN YETER diyen sapık bir kadro oluşmuştur. İlk anda masumane gibi gözüken bu söz, aslında Allah’ın Resulüne karşı açılan bir savaş olarak görüyorum. Alime, sahabeye, peygambere bakış çerçevesi bulunmayan bu zatlar hakkında ne söylersiniz?

ALİ EREN: Nasıl ki Kur’an’a lüzum yoktur denilince Allah inkar edilmiş oluyorsa, sadece Kur’an yeter diye hadisler devre dışı yapılınca da Peygamberimiz kabul edilmemiş olur. Peygamberlere inanmak da imanın şartından olduğuna göre, bu tip kimselerin hali bellidir.

METİN ACIPAYAM: Hiç bir itikadi sapkınlık kadrosuna sokamadığım ABDULAZİZ BAYINDIR hakkında ne söylersiniz?

ALİ EREN: “Allah geleceği bilmez, Allah senin kiminle evleneceğini ne bilsin” diyen kimse ne ise Abdülaziz Bayındır da odur.

METİN ACIPAYAM: SEYİT KUTUP, ALİ ŞERİATİ, HAMİDULLAH, MUHAMMED
ESED, HUMEYNİ, MEVDUDİ, isimleri hakkında ne söylersiniz? Bugün itikadi sapkıntılığı olan hoca kılıklı tahripçilerin bu isimleri sürekli kaynak göstermesi gariptir. Bunun sebebi sizce nedir?

ALİ EREN: Bunun sebebi, o kimselerin hidayet damarlarının kopmuş olmalarıdır.

METİN ACIPAYAM: Başını İhsan Eliaçık’ın çektiği ANTİKAPİTALİST MÜSLÜMANLAR hakkında ne söylersiniz? Müslüman sermayeye düşman olabilir mi sizce? YEŞİL MÜSLÜMANLAR yahud MÜSLÜMAN KOMİNİST tabirleri hakkında görüşlerinizi alalım.

ALİ EREN: MÜSLÜMAN KOMİNİST demek, “kâfir Müslüman” demektir.

METİN ACIPAYAM: Sahte Mehdi bozuntusu Adnan Oktar’ı konuşalım birazda. Ehl-i Sünnet diyerek, Ehl-i sünnetin köküne ayran suyu dökenlerden biri olan Adnan Oktar. İlmî bir tarafı olmamasına rağmen, elinde bulunan para gücü ile bir çok faaliyet içerisinde. İslam’ı sulandırma hareketinin günümüz mümessili. Kemalist müslümandır kendisi. Ali Eren Hocamızın fikirleri bu konuda da bizce çok değerlidir. Ne söylemek istersiniz?

ALİ EREN: Kendisine 33 dereceli bir mason olduğuna dair belge kanal 9’da verildi ve bu aynı kanalda yayınlandı. Gizlemiyor zaten. Etrafına da dardan da dar kıyafetli kızları toplamış, her isteyen bakıp görebiliyor. İşi gücü öylelerini seyretmek olanlar buyursun seyretsin.

METİN ACIPAYAM: Türkiye bir dönüşüm yaşamaktadır. 76 Milyonla Büyükdoğu kuracağız diyen bir Başbakan’ın Cumhurbaşkanı olması sevindirici bir bakıma. Hükümet erkanının itikadi hassasiyetini nasıl değerlendirmektesiniz?

ALİ EREN: O kadar itikadî hassasiyetleri var ki, ileri seviyede gözükenleri bile Bakara sûresi hakkında “Bakara makara” diyebiliyorlar. Peygamberimiz’in sakal-ı şerifi hakkında “Kıl” diyebiliyor. Ziyaret edilmemesi gerektiğini söyleyebiliyorlar. Peygamberimiz’in Mekke’nin fethinde gurura kapıldığını söyleyebiliyor. Rotaryenlerin ellerinin öpülesi eller olduğunu söyleyebiliyor. Irakta savaşan ve birçok müslüman kanı döken ABD’li askerlerin sağ salim evlerine dönmeleri için dua edebiliyorlar. Zinanın suç olmadığı hakkında parmak kaldırabiliyorlar. Ölen papanın ölümünde Türkiye genelinde ACELE emriyle bayrakları yarıya indirtebiliyorlar. Zamanımızda dört tane hak din olduğunu söyleyebiliyorlar. Bunlar sevindirici ise sevinelim. Vesselam…

METİN ACIPAYAM: Teşekkür ederiz hocam.

ALİ EREN: Rica ederim…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s